30.
Mü'mİnlere söyle ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini de
korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah
yaptıkları İşlerden çok iyi haberdar olandır.
Bu buyruğa
dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız;
1- Gözleri
Haramdan Sakınmak:
Yüce Allah
görülmemesi gereken şeyleri setredip örtmeyi söz konusu ettikten
sonra; "mü'minlere söyle ki: gözlerini sakınsınlar" buyruğu İle
görmekle ilgili hususu söz konusu etmektedir.
"Sakınsınlar"
lafzı, "Gözünü sakındı sakınır" denilir. Şair de der ki:
"Gözünü sakın
çünkü sen Numeyrlisin, Ne Ka'b'a ulaşırsın, ne de Kilâb'a."
Antere de şöyle demiştir:
"Hanım komşum
görünürse gözüme, sakınırım gözümü, Tâ ki komşumun barındığı yer onu
örtünceye."
Yüce Allah
gözün neden sakınılacağını ve mahrem yerlerinin neden korunacağını
söz konusu etmemektedir. Ancak bu, âdeten bilinen bir husustur ve
bundan kasıt da helâl olandan değil, haram olandan sakınmaktır.
Buhâri'de
şöyle denilmektedir: Said b. Ebi'l-Hasen, el-Hasen'e dedi ki: Acem
kadınları göğüslerini ve başlarını açıyorlar. (el-Hasen) dedi ki:
Sen de gözünü ondan sakın. Yüce Allah: "Mü'minlere söyle ki;
Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar” diye
buyurmaktadır. Katâde de der ki: Kendilerine helâl olmayan şeylerden
(sakınsınlar) demektir. "Mü'mİn kadınlara da deki: Gözlerini
sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar..."
Yani kendisine
yasak kılınan şeye bakmak demek olan "hain bakış"tan sakınsınlar
(demektir)
2- Gözlerin
Sakınması:
Gözlerini"
buyruğundakİ kelimesi, şanı yüce Allah'ın: "zaman da sizden hiçbir
kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı" (el-Hakka, 69/47)
buyruğunda olduğu gibi zâid (fazla) olduğu söylenmiştir. Bunun
teb'îz (kısmîlik bildirmek) için olduğu da söylenmiştir, çünkü kimi
bakmalar mubahtır.
"Sakınmak"
eksiklik diye de açıklanmıştır, "Filan kişi filândan eksiltti"
denilir. Buna göre eğer göz işini yapma imkânı verilmeyecek olursa,
ondan bir şeyler düşülmüş ve eksiltilmiş demektir. Buna göre burada
bu edat "sakınma"nın sılasıdır. Ne kısmîlik (teb'îz) bildirmek
içindir, ne de fazladan gelmiştir.
3- Görmek
Kalbe Açılan En Büyük Kapıdır:
Görmek kalbe
açılan en büyük kapıdır. Oraya ulaşan duyu yollarının en
mükemmelidir. İşte bundan dolayı görme dolayısıyla düşüşler de pek
çoktur. Ondan sakındırmak gerekti görülmüştür. Bütün haramlardan ve
kendisi sebebiyle fitneye düşülmesi korkulan her husustan gözün
sakınılması farzdır. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Yollarda
oturmaktan sakınınız," Ey Allah'ın Rasûlü! Bizim için orada oturmak
kaçınılmaz bir şeydir. Biz oralarda sohbet ederiz, dediler. Şöyle
buyurdu: "Madem oturmaktan başka şeyi kabul etmiyorsunuz, o takdirde
yolun hakkını veriniz." Yolun hakkı nedir, ey Allah'ın Rasûlü!
dediler. Şöyle buyurdu: "Gözün haramdan sakınılması, rahatsızlık
verici şeylerin önlenmesi, selâmın alınması, iyiliğin emredilip
kötülüğün sakındırılması." Bu hadisi Ebu Said el-Hudrî rivayet
etmiş olup, Bu-hârî ve Müslim kitaplarına kaydetmişlerdir.
Rasûlullah
(sav) da, Ali (r.a)a şöyle demiştir: "Bir bakışın arkasına diğerini
salma. Birincisi senin hakkın olabilirse de, ikincisi senin hakkın
değildir."
el-Evzaî de
şöyle demiştir: Bana Harun b. Riâb'ın anlattığına göre, Gaz-van ve
Ebu Musa el-Eş'arî birlikte bir gazada bulunuyorlardı. Bir cariye
üzerini açtı, Gazvan ona baktı. (Ebu Musa) elini kaldırıp gözüne bir
tokat indirdi, gözünü şişirdi ve dedi ki: Sen, sana zarar verecek
ve sana fayda sağlamayacak bir şeye bakıyorsun. Ebu Musa ile
karşılaşınca halini sordu ve dedi ki: Sen gözüne zulmettin,
Allah'tan mağfiret dile ve tevbe et. Çünkü ilk bakışı onun lehine
ise de bundan sonrası onun aleyhinedir. el-Evzaî dedi ki: Gazvan
gerçekten kendi nefsine hakim oldu, ölünceye kadar gülmedi. Allah
ondan razı olsun.
Müslim'in,
Sahih'inde Cerir b. Abdullah'tan şöyle dediği kaydedilmektedir:
Rasûlullah (sav)a ani bakış hakkında sordum. Bana gözümü çevirmemi
emretti.
İşte bu
"gözlerini" buyruğundaki "min" edatının teb'îz (kısmîlik bildirme)
için olduğunu söyleyenlerin görüşlerini desteklemektedir. Çünkü ilk
bakışa kişi hakim olamayabilir, o bakımdan ilk bakış hitabın
teklifi kapsamına girmez. Zira ilk bakışın kasti olma İhtimali
yoktur. Dolayısıyla bu günah kazandırıcı olmaz. O bakımdan bu
hususta da mükellefiyet söz konusu olmaz. Bundan dolayı, bunun bir
kısmının ele alınması gerekmektedir. Ancak "mahrem yerleri" için
böyle buyurulmarmıştır. Zira kişi mahrem yerine hakim olabilir. eş-Şa'bî
kişinin kızına, annesine ya da kızkardeşine dahi uzun uzun ve
devamlı bakmasını mekruh görmüştür. Elbetteki onun zamanı da bizim
bu zamanımızdan çok daha hayırlıdır. Kişinin kendisi için muharrem
kılınmış, mahrem birisine arzuyla ve tekrar tekrar bakması
haramdır.
4- Mahrem
Yerlerin Korunması:
"Mahrem
yerlerini de korusunlar." Yani helâl olmayan kimsenin görmesine
karşı örtsünler, gizlesinler. "Mahrem yerlerini” zinadan
"korusunlar" diye de açıklanmıştır. Bu görüşe göre şayet "gözlerini
sakınsınlar" buyruğunda olduğu gibi burada da edatı ile birlikte
kullanılmış olsaydı, yine uygun düşerdi. Sahih olan, hepsinin
kastedildiği ve lafzın da umumî olduğudur.
Behz b. Hakim
b. Muaviye el-Kuşeyrî babasından, o dedesinden rivayetle dedi ki:
Ey Allah'ın Rasûlü! Biz mahrem yerlerimizden neyi bırakalım, neyi
gösterelim. Şöyle buyurdu: "Sen mahrem yerini (avretini) zevcen ya
da cariyen dışında herkesten korumalısın." Adam: Peki kişi kendisi
gibi bir erkek- ile birlikte bulunursa? diye sorunca, şöyle buyurdu:
"Eğer onun görmemesini sağlayabiliyorsan, bunu sağla." Bu sefer:
Peki kişi ya tek başına kalırsa diye sordum, şöyle buyurdu: "Allah
kendisinden haya edilmeye insanlardan daha bir layıktır."
Âişe (r.anhâ),
Rasûtullah (sav) ile kendisinin durumunu söz konusu ederek şöyle
demiştir: Ne ben onunkini gördüm, ne de o benimkini.
5- Umumi
Banyolara (Hamamlara) Girmenin Hükmü:
İlim adamları
bu âyet-i kerîmeye dayanarak peştemalsız hamama girmenin nass ile
haram olduğunu belirtmişlerdir. İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet
edilmektedir: Bir adamın yaptığı en güzel infak, halvette kalacak
şekilde hamama vereceği bir dirhemdir. Yine îbn Abbas'tan sahih
olarak nakledildiğine göre o et-Cuhfe'de ihramlı olduğu halde
hamama girmiştir. Buna göre erkeklerin peştemallı olmak şartıyla,
hamama girmeleri caizdir. Ay-hali, lohusalık ya da bir hastalıkları
dolayısıyla yıkanmak gibi bir zaruretten ötürü kadınlar için de
hüküm böyledir. Ancak onlar için daha evla ve faziletli olan mümkün
olduğu takdirde evlerinde yıkanmalarıdır. Ahmed b. Me-nî' şunu
rivayet etmektedir: Bize el-Hasen b. Musa anlattı, bize İbn Lehîa
anlattı. Bize Zebban, Sehl b. Muaz'dan anlattı. Sehl babasından, -o
Um ed-Der-dâ'dan naklen- Um ed-Derdâ'yı şöyle derken dinledi:
Rasûlullah (sav) ile hamamdan çıktığım bir sırada karşılaştım.
"Nerden geliyorsun ey Um ed-Der-da?" dedi. Um ed-Derdâ: Hamamdan,
deyince, şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki
herhangi bir kadın elbiselerini annelerinden olmayan birisinin
evinde çıkartacak olursa, mutlaka kendisi ile aziz ve celil olan
Rahman arasındaki her türlü perdeyi parçalamış olur."
Ebubekr el-Bezzâr
Tavus'tan rivayetine göre İbn Ab bas (r.a) şöyle demiştir:
Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Hamam adı verilen bir evden
sakınınız," Ey Allah'ın-Rasûlü! Kiri temizler, dediler. "O halde
avretlerinizi setrediniz" diye buyurdu
Ebu Muhammed
Abdu'l-Hakk
dedi ki: Bu
hadisi insanlar Tavus'tan
mürsel olarak rivayet etmelerine rağmen bu hususta isnadı en sahih
olan hadistir. Ebû Davud'un bu konuda haram ve mübâhlığa dair
naklettiği rivayete gelince, senedlerinin zayıflığı sebebiyle hiç
sahih olanı yoktur. Tirmizî'nm rivayet ettiği de böyledir.
Derim ki: Bu
zamanlarda hamama girmeye gelince, fazilet ve din ehli kimselere
haramdır. Çünkü insanlar çoğunlukla cahildirler ve hamamın ortasına
geldiler mi hükümlere hiç de aldırış etmezler. Peştemallarını bir
kenara fırlatırlar, öyle ki yaşını başını almış bir adamın hamamın
içinde ve dışında, ayakta, avreti açıkta, bacaklarını birbirine
yaklaştırarak avretini kapatmaya çalışır, kimse de ona bu yaptığının
yanlış olduğunu söylememektedir. Bu, erkekler arasında böyleyken ya
kadınlar arasında durum nedir? Özellikle şu Mısır diyarında...
Çünkü onların hamamları insanların gözlerine karşı setredici
özelliğe sahip değildir, taharetlenme yerleri de bulunmamaktadır. Lâ
havle velâ kuvvete İllâ billahi'l-aliyyîl azîm.
6- Hamama
Girmenin Şartları:
İlim adamları
der ki: Eğer hamama giren setr-i avrete riayet edecek olursa, şu on
şarta da riayet ederek hamama .girebilir:
1-
Hamama ancak ya tedavi ya da ter ve sıtmanın etkilerinden
temizlenmek niyetiyle girmelidir.
2-
Kimsenin olmadığı ya da insanların az bulunduğu vakitleri
gözetmelidir.
3-
Sağlam, iyi dokunmuş bir peştamal ile avretini örtmelidir.
4-
Gözüne bakılması haram olmayan bir şey değmesin diye ya yere
bakmalı ya da_ duvara dönmelidir.
5-
Gördüğü münkeri yumuşak bir dille değiştirmeli, (mesela) tesettüre
riayet et! Allah seni setretsin (hatalarını örtsün), demelidir.
6-
Herhangi bir kimse ona masaj yapacak olursa, göbeğinden diz
kapağına kadar olan avretine elinin değmesine -hanımı ya da
cariyesi olması müstesna- fırsat vermemelidir. Baldırların bu
açıdan avret olup olmadıkları hususunda görüş ayrılığı vardır.
7-
Hamama şartlı olarak belli bir ücret ile veya insanların bu
husustaki adetlerini kabul ederek girmelidir.
8-
Suyu ihtiyaç kadar kullanmalıdır.
9-
Şayet tek başına hamama girme imkânı yoksa ücreti kendisi vermek
üzere, dinlerini gereği gibi koruyacak bir topluluk ile ittifak
edip girmelidir.
10-
Hamamda cehennemi hatırlamalıdır. Eğer bütün bunları sağlama
imkanını bulamıyor ise avretini iyice örtmeli ve gözünü haramdan
sakınmaya gayret göstermelidir.
Tirmizî Ebu
Abdullah, "Nevâdiru'l-Usûl" adh eserinde Tavus'tan şu rivayeti
kaydetmektedir: Tavus, Abdullah b. Abbas (r.a)dan şöyle dediğini
nakletmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Hamam adı verilen bir
evden sakınınız." Ey Allah'ın Rasûlü! Orada kirler giderilir ve
cehennem ateşini hatırlatır, denilince şöyle buyurdu: "Şayet
mutlaka gidecekseniz, o takdirde avretinizi setrederek oraya
giriniz."
Ebu Hureyre
yoluyla naklettiği hadise göre de Rasûlullah (sav) şöyle
buyurmaktadır: "Müslüman adamın girdiği hamam denilen ev ne güzel
evdir
-Çünkü oraya girdi mi Allah'tan cenneti ister ve cehennem ateşinden
ona sığınır.- Adamın girdiği bir ev olan damat evi de ne kötü
evdir." Çünkü bu da kişiye dünya şevkini aşılar, âhireti unutturur."
Ebu Abdullah (Tirmizî el-Ha-kîm) dedi ki: Bu gaflet ehli için
böyledir. Yüce Allah, bu dünyayı içindekilerle birlikte gaflet ehli
için onlarla âhiretlerini hatırlamalarına sebeb teşkil etsin diye
yaratmıştır. Yakın ehli olan kimselere gelince, zaten âhiret
onların daima gözlerinin önündedir. Ne bir -hamam onu tedirgin
eder, ne de bir damat evi onu korkutur. Çünkü dünya, içindeki bu iki
tür özelliği ile âhirete nisbetle çok cılız kalır. Öyle ki bütün
dünya nimetleri onların gözünde pek büyük bir sofradan geriye kalan
yemek kırıntılarını andırır. Onların gözlerinde dünyanın bütün
sıkıntıları, bütün dünya ehlinin çekeceği ceza türleri arasından
öldürülmeyi ya da asılmayı haketmiş, günahkâr veya suçlu birisinin
kendisi sebebiyle cezalandırıldığı bir öldürülme gibidir.
7- Haramdan
Sakınmanın Güzelliği:
"Böylesi" yani
gözü haramdan sakınmak ve mahrem yerlerini korumak "onlar İçin daha
temizdir." Dinleri bakımından daha temizdir ve dünya pisliklerinden
daha bir uzaklaştırıcıdır.
"Şüphe yok ki
Allah yaptıkları işlerden çok İyi haberdar olandır." Ne
yaptıklarını çok iyi bilir. Bu, bîr tehdittir.
31.
Mü'min kadınlara da de ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem yerlerini
korusunlar, dışarıda kendiliğinden görünen kısmı hariç süslerini
göstermesinler. Başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler.
Zînetlerini eşlerinden, babalarından, kocalarının babalarından,
oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden,
kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, kendi
kadınlarından, cariyelerinden, kadınlara meyli olmayan erkeklerden
ve kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan
başkasına sakın göstermesinler. Gizledikleri zînetleri bilinsin
diye de ayaklarını vurmasınlar. Ey iman edenler! Allah'a topluca
tevbe edin ki, felah bulaşınız.
Bu âyet-i
kerîmenin: "Mü'min kadınlara da de ki: Gözlerini sakınsınlar, mahrem
yerlerini korusunlar, dışarıda kendiliğinden görünen kısmı hariç
süslerini göstermesinler" bölümüne dair açıklamalarımızı yirmiüç
başlık halinde sunacağız:
1- Mü'min
Hanımlar da Gözlerini Haramdan Sakınmalıdır:
"Mü'min
kadınlara da de ki" buyruğunda şanı yüce Allah te'kid yoluyla
özellikle de hanımlara hitab etmektedir, Aslında "mü'minlere söyle
ki,.." buyruğu yeterli idi. Çünkü bu buyruk umumî olup erkeğiyle,
kadınıyla bütün mü'minleri kapsamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'deki bütün
umumî hitablarda olduğu gibi.
Bu buyrukta;
"Sakınsınlar" kelimesinde tad'ıf (aynı harfin arka arkaya tekran)in
çözüldüğünü görüyoruz. Halbuki (önceki âyette): "Sakınsınlar"
kelimesinde çözülmemiştir. Çünkü bu âyette lâmu'l-fiil (fiifin son
harfi) sakindir, önceki âyette ise hareketidir. Her ikisi de cevab
olmak üzere cezm mahallindedir,
Ayet-i
kerîmede mahrem yerlerinin korunmasından önce gözün haramdan
sakınılmasının emredilmesi, görmenin kalbin yol göstericisi
oluşundan dolayıdır. Ölümden önce humma şeklindeki ateş
yükselmesinin öncü olması gibi. Bîr şair de bu anlamdan hareketle
şöyle demektedir:
"Sen gözün,
kalbin önderi olduğunu görmez misin?
İki göz ülfet
sağladı mı, kalb daha da ısınır, bilmez misin?"
Haberde de
şöyle denilmektedir: "Bakış İblis'in zehirli oklarından bir oktur.
Kim gözünü sakınırsa, yüce Allah onun kalbine bir halâvet (tatlılık)
Mücahid der
ki: Kadın geldi mi şeytan onun başı üzerinde oturur ve bakan
kimselere onu süsler, Geri gitti mi bu sefer onun kalçaları üzerine
oturur ve ona bakanlara, onu süslü gösterir.
Halid b. Ebi
İmran'dan, dedi ki: Arka arkaya bakışlarını sürdürme, çünkü kul
kimi zaman bir defa bakar da ondan dolayı tıpkı yemeğin bozulup da
kendisinden istifade edilemeyecek hale gelmesinde olduğu gibi, kalp
de bozulur, gider.
İşte bundan
dolayı şanı yüce Allah, mü'min erkeklere ve kadınlara helâl olmayan
şeylere bakmaktan gözlerini sakınmalarını emretmiştir. Ne erkeğin
kadına bakması helâl olur, ne de kadının erkeğe bakması. Çünkü
kadının erkeğe ilgisi, erkeğin ona ilgisi gibidir. Erkek kadına ne
maksatla bakıyorsa, kadın da aynı maksatla ona bakar.
Müslim'in,
Sahih'inde yer aldığına göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Ben
Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz yüce Allah,
Âdemoğ-lunun zinadan payını yazıp takdir etmiştir. Kaçınılmaz olarak
bunu gerçekleştirecektir. Gözler zina eder, onların zinaları
bakmaktır..."
ez-Zührî de
(yaşları küçük olduğundan) ayhali olmayanlara bakma hususunda şöyle
demektedir: Küçük dahi olsa, canın kendileri bakmaya çektiği
kimselerin herhangi bir yerlerine bakmak uygun değildir.
Atâ da bir
kimsenin satın almak İstemesi hali dışında Mekke'de satılan
cariyelere bakmayı mekruh görmüştür.
Buhârî ile
Müslim'deki rivayete göre Peygamber (sav), kendisine soru soran
Has'amlı kadına bakan el-Fadl'ın yüzünü başka bir tarafa çevirmiştirYine
Peygamber (sav): "Gayret (kıskançlık) imandandır. Mİzâ (karşılıklı
olarak birbirlerinden lezzet almak) İse münafıklıktandır" diye
buyurmuştur.
Miza, erkek ve
kadınların bir araya getirilip sonra da birinin diğerinden lezzet
almasını sağlayacak şekilde onları başbaşa bırakmak demektir. Bu
kelime "mezi"den alınmadır. Bunun erkeklerin, kadınların üzerine
salınması anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu ifade meraya
bırakılan atı anlatmak üzere; tabirinden alınmıştır. Erkek hakkında
"mezi" dişi hakkında da "kazi" tabirleri kullanılır.
O halde
Allah'a ve âhiret gününe iman eden herhangi bir kadının helâl olduğu
veya ebedi olarak haram olduğu kimselerin dışında kalanlara zînetini
göstermesi helâl değildir. Böyle bir kimseye zînetini gösterebilmesi
ise, bu hususta erkek ondan ebediyyen ümit kestiğinden dolayı
tabiatı itibariyle ona karşı bir hareket duymayacağından emin
oluşundandır.
2- Kadınların
da Erkeklere Bakmaktan Sakınmaları:
Tİrmizî, Um
Seleme'nin azatlısı Nebhân'dan rivayet ettiğine göre Peygamber
(sav) İbn Um Mektûm bulunduktan yere girdiğinde, Peygamber (sav) ona
ve Meymune'ye; "Hicab'ın arkasına geçiniz" demiştir. Onlar: Ama o
âmâdır deyince, kendisi: "Siz de mi körsünüz, siz onu görmüyor
musunuz?" diye buyurmuştur
Şayet: "Bu
hadis nakil ehlince sahih değildir, çünkü bu hadisi Um Sele-me'den
rivayet eden onun azatlısı Nebhân, hadisi delil gösterilmeyen
kimselerdendir. Sahih olduğunu kabul etsek bile, bu Peygamber
(sav)ın hicab hususunda işlerini sıkı tuttuğu gibi, hanımlarının
hürmeti dolayısı ile işleri onlara karşı sıkı tutması
kabilindendir. Nitekim Ebû Dâvûd ve başka hadis imamları da buna
böylece işaret etmişlerdirGeriye
bu hususu sabit olmuş sahih hadisin ifade ettiği manadan başka bir
delil kalmaktadır. O da Peygamber (sav)ın Kays'ın kızı Fatıma'ya,
Um Şerik'in yanında iddet beklemesini emrettikten sonra: "O kadının
yanına ashabım gider gelir. Sen İbn Um Mektûm'un yanında iddetini
bekle, çünkü o gözü görmeyen bir adamdır. Sen elbiselerini
üzerinden bırakacak olursan, o seni görmez"
demesidir" denilirse, cevabımız şu olur:
Kimi ilim
adamı bu hadisi delil göstererek, kadının erkeğin bazı yerlerini
görmesi caiz olduğu halde erkeğin kadının aynı yerlerini görmesi
caiz değildir. Baş, küpelerin takıldığı yer gibi. Ancak avret caiz
değildir. Buna göre bu hadis yüce Allah'ın: "Mü'min kadınlara da de
ki Gözlerini haramdan sakınsınlar" buyruğunun genel ifadesini tahsis
etmekte ve bu durumda: edatı bundan önceki âyet-i kerîmede olduğu
gibi teb'îz (kısmilik bildirmek) için zikredilmiş olmaktadır.
İbnu'I-Arabî
der ki; Peygamber (sav)ın Fatıma bint Kays'a, Um Şerîk'in evinden,
İbn Um Mektûm'un evine taşınmasını emretmesi, bunun onun için Um
Şerik'in evinde kalmasından daha iyi ve uygun olmasından ötürüdür.
Zira Um Şerik'in yanına gidip gelenlerin çokluğu gibi özel bir
durumu vardı. Dolayısıyla Fatıma'yi görecek kişiler de çoğalırdı.
İbn Um Mektûm'un evinde İse kimse onu görmezdi. Fatıma'nın gözünü
îbn Um Mektum'dan sakındırması ihtimali buna göre daha yüksek ve
daha uygun düştüğünden, Peygamber bu hususta ona müsaade etmiş
olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- Kadının
Yabancılara Göstermesi Caiz Olmayan "Zînet’i:
Şanı yüce
Allah kadınlara âyet-i kerîmenin geri kalan bölümünde istisna ettiği
kimseler dışında zînetlerini kimseye göstermemelerini emretmektedir.
Buna sebeb fitneye düşmekten ve düşürmekten sakınmaktır. Daha sonra
görülebilecek durumdaki zîneti istisna etmiştir. İlim adamları
bunun miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Mes'ud dedi
ki: Zînetin görünen kısmı elbiselerdir. İbn Cübeyr yüzü de buna
ekler. Yine Said b. Cübeyr, Atâ ve el-Evzaî: Yüz, eller ve
elbiselerdir, demektedirler.
ibn Abbas,
Katade ile el-Misver b. Mahreme derler ki: Zînetin görünen kısmı
sürme, bilezik, kolun yarısına kadar olan kına, küpeler ve ellerde
bulunan büyükçe yüzüklerdir. Bu ve benzerlerinin kadının yanına
girenler tarafından görülmesi mubahtır.
Taberî,
Katade'den "kolun yarısı"nın manası hakkında Peygamber (sav)dan
gelmiş bir hadis zikretmektedir. Âişe (r.anhâ)dan, o da Peygamber
(sav)dan diye zikrettiği başka bir hadise göre de Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Allah'a ve âhîret gününe iman eden bir kadının,
ayhali olmaya başladığı takdirde yüzü ve şuraya kadar elleri
dışında herhangi bir yerini göstermesi helâl olmaz." Peygamber
böyle derken kolunun yarısını da eliyle kavradı.
İbn Atiyye
dedi ki: Âyet-i kerîmenin lafızlan hükmü gereğince benim kuvvetli
gördüğüm şudur: Kadın zînetini göstermemekle emrolunmuştur. Zînet
sayılabilen herbir şeyi saklamak için gayret göstermelidir. Görünen
kısmı, kaçınılmaz olan hareketler halindeki bir zaruret gereğince
yahut üstünü, başını düzeltmek ve buna benzer hallerdeki zaruret
gereğince istisna edilmiştir. Buna göre "görülen kısım" kadınlar
için zaruretin kaçınılmaz kıldığı yerlerdir ve affedilmiş bulunan
kısım da budur.
Derim ki: Bu
güzel bir görüştür. Ancak yüz ve ellerin hem adet İtibariyle hem de
namazda ve hacda ibadet esnasında görülmeleri çoğunlukla
rastlanılan bir durum olduğundan dolayı bu istisnanın yüz ve ellere
raci olması uygun düşmektedir. Buna da Ebû Davud'un rivayet ettiği
şu hadis delil teşkil eder: Âişe (r.anhâ)dan: Ebubekir'in kızı Esma
(r.anhâ), üzerinde şeffaf elbiseler olduğu halde Rasûlullah (sav)m
huzuruna girdi. Rasûlullah (sav) ondan yüzünü çevirip ona: "Ey Esma!
Kadın baliğ olup ay hali olmaya başladı mı onun şu kısmı müstesna
görülmesi uygun olmaz" deyip yüz ve ellerine işaret etti.
Bu, ihtiyat
açısından daha güçlü görülmektedir. İnsanların fesada erdiklerini
göz önünde bulundurarak kadın zînetinin görünen kısmı sayılan yüz ve
ellerinden başkasını göstermemelidir. Başarıyı ihsan edecek olan
kendisinden başka hiçbir rab bulunmayan Allah'tır.
Bizim
(mezhebimize mensub) ilim adamlarımızdan İbn Huveyzimendâd der ki:
Kadın güzel olup da yüz ve ellerinden ötürü fitneden korkulacak
olursa, bunları da örtmesi gerekir. Şayet yaşlı yahut da çirkin
kabul edilen birisi ise o takdirde yüz ve ellerini açması caiz
olur.
4- Zînetin
Kısımları:
Zînet iki
kısımdır. Birisi yaratılıştan gelir, diğeri ise kesbidir.
Yaratılıştan gelen zînet kadının yüzüdür. Zînetin aslını,
yaratılışın güzelliğini ve hayatiyetin manasını o ifade eder. Çünkü
pek çok menfaat ve ilim edinme yolları yüzde toplanmıştır.
Kesbî zînet
ise kadının kendi hilkatini güzelleştirmek için giriştiği çabalar
sonucu ortaya çıkandır. Elbiseler, zînet eşyaları, sürme, kına gibi.
Yüce Allah'ın; "Her mescidde zinetinizi alın" (el-A'raf, 7/3D
buyruğu da bu kabildendir. Şair de şöyle demektedir:
"Zînetlerini
takınırlar, gördüğün en güzel şekilde, Güzelliklerinden ötürü
süslenmeyecek olurlarsa da onlar, süslenmeyen kadınların en
hayırlılarıdır."
5- Görünen ve
Görünmeyen Zînet:
Zînetin kimi
zahirdir (görünendir), kimisi bâtındır (görülmeyendir). Zînetin
görünen kısmı her zaman için ister mahrem, ister yabancı olsun bütün
insanlara mubahtır. Bu hususta ilim adamlarının görüşlerini
zikretmiş bulunuyoruz. Zînetin görünmeyen kısmının ise, şanı yüce
Allah'ın bu âyet-i kerîmede ismen zikrettiği kimseler ya da onların
yerini tutanlar dışındakilere gösterilmesi helâl olmaz.
Bilezik
hususunda görüş ayrılığı vardır. Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir:
Bilezik görünen süs kısmındandır, çünkü o ellerdedir. Mücahid de
dedi ki: O zînetin gizlenmesi gereken kısmına dahildir, çünkü
ellerin dışındadır. O kollara takılır. İbnu'l-Arabî der ki: Kına
ise eğer ayaklara yakılırsa, o batın (gizlenmesi gereken) zînet
türündendir.
6-
Başörtülerini Taksınlar:
"Başörtülerini
de yakalarının üzerine indirsinler" buyruğunun: "İndirsinler"
lafzındaki "lâm" harfini cumhur sakin olarak okumuşlardır ki, bu da
"emir lâm"ıdır. Ebu Amr ise İbn Abbas'ın rivayetine göre "emir
lam"ının aslına uygun olarak esreli okumuştur. Çünkü "emir lamında
aslolan esreli olmasıdır. (Cumhûr'un kıraatinde) esrenin
hazfedilmesi, ağırlığı dolayisıyladır. Sakin okunması ise, bir takım
kelimelerin hafifletilmesi maksadıyla bazı esreli harflerinin sakin
okunması kabilindendir. Bu fiil, emir olduğundan ötürü cezm
mahallindedir. Şu kadar var ki, Sibeveyh'e göre maziye tabi kılmak
suretiyle tek bir halde mebnidir.
Bu âyetin
(nüzul) sebebi şudur: Kadınlar o dönemde başlarını örttükleri
takdirde, başörtülerini sırtlarının arka tarafına salıverirlerdi.
en-Nekkaş der ki: Nabatilerin yaptıkları gibi yaparlardı. Böylelikle
boyun ve göğüs kısımları, kulakları da örtülmeksizin açıkta
kalırdı. Yüce Allah da başörtülerini yakalarının üzerine
bükmelerini emretmektedir. Bunun şekli de kadının başörtüsünü
göğsünü örtmek maksadı ile yakasının üzerinden geçirmesidir.
Buhârî'nin
rivayetine göre Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: Allah, ilk muhacir
hanımlara rahmet buyursun. "Başörtülerini de yakalarının üzerine
İndirsinler" buyruğu nazil olunca, çarşaflarını yırttılar ve
onlarla başlarını örttüler.
Âişe
(r.anhâ)nın huzuruna kardeşi Abdu'r-Rahman'ın kızı Hafsa -Allah
hepsinden razı olsun- boynunu ve orada bulunanları gösterecek
şekilde şeffaf bir örtü giyinmiş olduğu halde girdi. Âişe (r.anhâ)
bunu alıp yırttı ve: Başörtüsü örten (alttakini göstermeyen) kalın
bir şeyden olup yakanın üzerinden geçirilirse ancak (başörtüsü)
olabilir.
7- "el-Himar
(Başörtüsü)":
"Başörtüleri"
kelimesi in çoğuludur. Bu da kadının kendisiyle başını örttüğü şey
demektir. "Kadın başörtüsüne büründü, bürünür" tabiri ile; "O
kokusu hoş olandır" ifadeleri de buradan gelmektedir.
kelimesi,
çoğulu olup, "yakalar" demektir. Bu da gömlek ya da entarinin
(baştan geçirmek için) kesildiği yer manasınadır. Kesmek anlamına
gelen; den türemiştir. Meşhur kıraate göre "yakalan" anlamındaki;
kelimesinin "cim" harfi ötreli okunmuştur. Kimi Kûfeli-ler ise "ya"
harfi sebebiyle esreli okumuştur. Nitekim: "Evler, yaşlılar"
kelimelerini de böyle okurlar. Eski nahivciler böyle bir kıraati
caiz kabul etmezler ve bu kelimelerin ilk harflerinin ötreli
okunması gerektiğini söylerler. "Fels ve fulûs" gibi,
ez-Zeccâc der
ki: Ötrenin yerine esre okumak (ibdâl yoluyla) caizdir. Ham-za'dan
rivayet olunan hem ötre, hem de esreyi bir arada okuyuşa ise imkân
yoktur. Çünkü -caiz olmayan imâ ile olması hali dışında- böyle bir
telaffuza güç yetirebilmesine imkan bulunmamaktadır.
Mukatil der
ki: "Yakalarının üzerine" buyruğu, göğüslerinin üzerine demektir.
Yani yakalarının bulunduğu yerin üzerine başörtülerini indirsinler.
8- "Yaka"nın
Yeri ve Mahiyeti:
Bu âyet-i
kerîmede "ceyb"in (yani yakanın), elbisede göğüs mahallinde
olacağına delil vardır. Selefin -Allah onlardan razı olsun-
elbiselerinde de yakalar böyle idi. Tıpkı günümüzde Endülüs'te
kadınların ve Mısır diyarında da erkeklerin, çocukların ve
diğerlerinin yaptığı gibi yaparlardı, Buhârî de -yüce Allah'ın
rahmeti üzerine olsun-: "Gömleğin ve başka giyeceklerin yakasının
göğüs kısmında olduğuna dair'diye
bir başlık açmış ve sonra da Ebu Hureyre (r.a)ın rivayet ettiği şu
hadisi kaydetmiş bulunmaktadır: "Rasûlullah (sav) cimri kimse ile
tasaddukta bulunan kimsenin misalini üzerlerinde demirden iki cübbe
bulunan, iki adamın misaline benzetmiştir. (Bu cübbeleri
dolayısıyla) elleri mecburen göğüslerinin hizalarına ve boğazlarına
kadar ulaşmıştır..." Bu hadis tamamiyle daha önceden geçmiş
bulunmaktadır. (Bk. el-İsra, 17/29-âyet, l.başhk) Bu hadiste şu
ifadeler de yer almaktadır; Ebu Hureyre dedi ki: Ben Rasûlullah
(sav)ın parmağı ile yakasına şöylece yaptığını gördüm. O yakasını
genişletmek isterken, onun da bir türlü genişlemediğini bir görmüş
olsaydın.
İşte bu açıkça
şunu göstermektedir: Peygamber (sav)ın yakası elbisesinin göğüs
bölümünde idi. Zira yakası şayet omuz tarafında bulunsaydı, elleri
göğsüne ve boğazına doğru zorunlu olarak toplanmış olmazdı. Bu da
(bu hususta) güzel bir istidlaldir.
9- Kadınların
Zînetlerini Görebileceklerden: Kocaları:
"Eşlerinden"
anlamındaki: lafzı Arap dilinde koca ve efendi anlamına gelen;
çoğuludur. Cibril hadisinde Peygamber (sav)ın belirttiği: "Cariye,
efendisini doğuracağı vakit"
buyruğunda bu lafız, "efendi" anlamındadır ve burada fütuhatın
artması sebebiyle edinilecek cariyelerin çoğalacaklanna işarettir.
Bunun sonucunda cariye olan herbir anne, çocuğu sebebiyle
hürriyetine kavuşacaktır. Sanki onu lütfedip, azad etmiş
efendisiymiş gibi olacaktır. Çünkü azadlık onun sebebiyle
gerçekleşmiş olmaktadır. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabî yapmıştır.
Derim ki:
Peygamber (sav)ın, Mariye (r.anhâ) hakkında söylediği: "Oğlu
onu azad etmiştir"
sözünde hürriyeti oğluna nisbet etmesi de bu kabildendir. Bu hadise
dair en güzel açıklama şekillerinden birisi budur. Doğrusunu en iyi
bilen Allah'tır.
Bu buyruğun
bizim ile ilgili olan kısmı da şudur: Koca ve efendi, kadının zînet
mahallini görebileceği gibi, zînetin ötesini de görmek durumundadır.
Çünkü onun bedeninin tamamı koca ya da efendiye hem lezzet almak,
hem de bakmak itibariyle helâldir. Bundan dolayı yüce Allah ilk
olarak "eşlerden söz etmiştir. Zira onların muttali oldukları,
zînetin daha da İlerisidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlar ırzlarını korurlar Eşlerine yahut sağ elleriyle sahip
oldukları (cariyeleri)ne karşı müstesna. Çünkü onlar bundan dolayı
kınanmazlar." (el-Mu'minûn, 23/5-6)
10- Kocanın,
Karısının Avret Mahalline Bakması:
İnsanlar
kocanın, karısının fercîne bakmasının cevazı hususunda farklı iki
görüşe sahihtirler. Bir görüşe göre caizdir, çünkü onun karısından
lezzet alması caiz olduğuna göre bakmak öncelikle caiz olmalıdır.
Caiz olmadığı da söylenmiştir. Çünkü Âişe (r.anhâ) kendisi ile
Rasûlullah (sav)ın durumunu söz konusu ederken: "Ne ben onunkini
gördüm, ne de o benimkini" demiştir.
Ancak birinci
görüş daha sahihtir. Buradaki ifade İse, edebe daha uygundur, diye
açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabî yapmaktadır.
İlim
adamlarımızdan Esbağ da: Diliyle yalaması dahi caizdir, demektedir.
İbn Huveyzîmendâd der ki: Koca ve efendi, vücudunun diğer
bölümlerine ve fercin -içine değil de- dış kısmına bakması caizdir.
Kadının da kocasının, cariyenin de efendisinin avretine bakması aynı
şekilde caizdir.
Derim ki:
Peygamber (sav)dan şöyle dediği rivayet edilmektedir; "Ferce bakmak
körlüğe sebebtir."
Yani bakanın kör olmasına sebeb teşkil edebilir. Denildiğine göre;
onlardan doğacak çocuk kör doğar, doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
11.
Kadınların Zînetlerini Görebileceklerin Arasındaki Farklılık: Yüce
Allah öncelikle kocaları söz konusu ettikten sonra ikinci olarak
mahrem olanları söz konusu edip, kendilerine süs yerlerinin
gösterilmesi bakımından onları eşit seviyede zikretmiştir. Şu kadar
var ki, insan nefsinde bulunana uygun olarak mertebeleri farklı
farklıdır. Kadının, kocasının oğlu önünde zînet mahallini
göstermekte baba ve kardeşine göre, daha ihtiyatlı olma gerektiğinde
şüphe yoktur. Bunların herbirisinin önünde gösterilebilecek yerler
farklı farklıdır. Elbetteki babanın görebileceği yerlerin bazıları,
kocanın oğlunun önünde açılması caiz değildir. Kadı İsmail'in
naklettiğine göre Hasan ve Hüseyin (r.anhuma) mü'minlerin
annelerini görmezlerdi. İbn Abbas ise onların mü'mînlerin annelerini
görmeleri helâldir, demiştir. İsmail der ki: Zannederim Hasan ve
Hüseyin bu kanaatlerine Peygamber (sav)ın hanımları ile ilgili
âyet-İ kerîmede kocaların oğulları söz konusu edilmediğinden ulaşmış
olmalıdırlar. Bu âyet te yüce Allah'ın: "Hanımlar için babaları,
oğulları, kardeşleri... hakkında günah yoktur." (el-Ahzab, 33/55)
buyruğudur, en-Nûr Sûresi'nde de: "Zînetlerini eşlerinden...
başkasına sakın göstermesinler" diye buyurmaktadır. İbn Abbas da bu
âyet-i kerîmeden hareketle görüş belirtirken, Hasan ile Hüseyin
diğer âyete dayanarak sözü geçen kanaate sahip olmuşlardır.
12- Kocaların
Oğulları:
Yüce Allah:
"Kocalarının oğullarından" buyruğu ile kocaların erkek evlatlarını
kastetmektedir.
Bunun
kapsamına erkek veya dişilerden olma -oğulların oğulları ve
kızların oğulları gibi- ne kadar aşağıya inerlerse insinler,
çocukların çocukları girer.
Aynı şekilde
erkekler tarafından babaların babaları ve annelerin babaları gibi
ne kadar yukarı çıkarlarsa çıksınlar, kocaların babaları ve dedeler
de bu kabildendir. Bunların oğullan da ne kadar aşağıya inerlerse
insinler, aynı hükümdedir.
Ne kadar aşağı
inerlerse insinler kızların oğulları da böyledir. Oğulların
çocukları ile kızların çocukları arasında hiçbir fark yoktur.
Kadınların kız kardeşleri açısından da durum böyledir. Bunlar ise öz
baba ve annelerden olma kardeşler ile ikisinden birisi vasıtasıyla
kardeş olanlardır.
Erkek
kardeşlerin ve kızkardeslerin oğullan da ne kadar aşağıya İnerlerse
insinler aynı durumdadırlar. Bunların erkek ya da dişi olmaları
farketmez. Kızkardeslerin oğullan ile kızkardeslerin kızlarının
oğullan gibi. Bütün bunlar kendileri ile nikâhlanmaları da haram
kılınanlar hükmündedirler. Nikâhta haramlık, doğum sebebiyle
meydana gelen akrabalıktan ötürüdür, bunlar mahrem diye
adlandırılırlar. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ
Sû-"resi'nde (4/23. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş
bulunmaktadır.
Cumhurun
kanaatine göre amca ve dayı da, kadınlara bakmalarının caiz
olması bakımından sair mahremler durumundadırlar.
Âyet-i
kerîmede süt emmekten söz edilmemektedir. Önceden de geçtiği üzere
süt emme yoluyla akrabalık, neseb yoluyla akrabalık gibidir.
eş-Şa'bî »ve İkrime'ye göre ise, amca ve dayı mahrem olanlardan
değildir. îkrime şöyle demektedir: Âyet-i kerîmede bunları söz
konusu etmemesi (bu hususta) kendi oğullarına tabî olmalarından
(yani amca ve dayı çocuklarının mahrem olmayışından) dolayıdır.
13- "Kendi
Kadınlarından":
"Kendi
kadınlarından" buyruğu ile kastedilenler müslüman kadınlardır,
müslüman cariyeler de bunun kapsamına- girer. Zimmet ehlinden olsun,
başkalarından olsun müşrik kadınlar, kapsamın dışındadır. Mü'min bir
kadının, kendisinin cariyesi olması hali müstesna müşrik bir
kadının önünde bedeninin herhangi bir tarafını açması helâl
değildir. Cariyelerin müstesna kılınması İse, yüce Allah'ın:
"Cariyelerinden" buyruğu dolayısıyladır.
İbn Cüreyc,
Ubade b, Nusey ve Hişam el-Kâri' hristiyan kadının, müslüman kadın
ile öpüşmesini yahut avretini görmesini mekruh kabul ederlerdi.
Onlar, "kendi kadınlarından" buyruğunu buna yorumluyorlardı.
Ubâde b. Nusey
dedi ki; Ömer (r.a), Ubeyde b. el-Cerrah'a yazdığı mektubunda
şunları söylemişti: "Bana ulaştığına göre zimmet ehli kadınları,
müslüman kadınlarla birlikte hamamlara girmektedirler. Sen bunu
yasakla ve buna engel ol. Çünkü zimmi bir kadının müslüman kadının
açıkta bulunan bedeninin herhangi bir tarafını görmesi caiz
değildir."
(Ubade) devamla dedi ki: Bunun üzerine Ebu Ubeyde kalktı, yüce
Allah'a dua edip yakandıktan sonra dedi ki: Herhangi bir kadın
mazeretsiz olarak sadece yüzünün beyazlaşması maksadı ile hamama
girecek olursa, yüzlerin ağaracağı o günde Allah onun yüzünü
karartsın.
İbn Abbâs
(r.a) dedi ki: Yahudi ya da hristiyan bir kadının, müslüman bir
kadını görmesi -kocasına nitelendirmemesi için- helâl değildir.
Bu mesele
çerçevesinde fukahânın farklı görüşleri vardır. Şayet kâfir kadın,
müslüman bir kadının cariyesi ise hanımefendisine bakması caiz olur.
Başkası İse caiz değildir. Buna sebeb ise müslümanlarla kâfirler
arasında velayet bağının olmaması ile sözünü ettiğimiz hususlardır.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
14-
"Cariyelerinden":
"Kendi
cariyelerinden" buyruğunun zahiri erkek köleleri, müslüman ve kitab
ehli olan cariyeleri de kapsar, ilirn ehlinden bir kesimin görüşü de
budur. Âişe ve Um Seleme (r.anhumâ)nın görüşlerinin de bu olduğu
anlaşılmaktadır. İbn Abbas der ki: Erkek kölenin, hanımefendisinin
saçına bakmasında bir mahzur yoktur.
Eşheb der ki:
Malik'e: Kadın hadım edilmiş kimsenin önünde başörtüsünü bırakır
mı? diye sorulmuş, o da: Onun yahut da bir başkasının kölesi olduğu
takdirde evet, ancak hürrün karşısında olmaz, demiştir. Şayet
erkekliği yerinde olup yaşça büyük, karın tokluğuna çalıştırılan ve
sahib olduğu kölesi ise, pek üstü başı muntazam olmayıp görünüşü de
yerinde değilse, saçlarını görebilir. Yine Eşheb dedi ki: Malik dedi
ki: Oğlun yahut da hanımın cariyesinin, adamın yanına tuvalete
girmesi uygun değildir. (Çünkü) yüce Allah: "Yahut sahibi olduğunuz
cariye(ler) ile yetinmelisiniz" (en-Nisâ, 4/3) diye buyurmaktadır.
Yine Eşheb,
Malik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Bayağı olan bir köle
hanımefendisinin saçına bakabilir. Ancak kocanın kölesi için bunu
uygun görmemekteyim. Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Şu
"cariyelerinden" buyruğu sakın sizi aldatmasın. Bununla sadece
cariyeler kastedilmiştir, erkek
köleler
kastedilmiş değildir.
eş-Şa'bî, erkek
kölenin hanımefendisinin saçına bakmasını mekruh görürdü. Aynı
zamanda bu Mücahid ile Atâ'nın da görüşüdür. Ebû Davud'un kaydettiği
rivayete göre Enes (r.a)ın naklettiğine göre Rasûlullah (sav)
bağışlamış olduğu bir köleyi Fatıma'nın yanına götürüp gitti.
Fatıma'nın üzerinde de bir elbise vardı ki, onunla başını örtecek
olursa, ayaklarına kadar ulaşmazdı. Ayaklarından itibaren örtmeye
başlayacak olursa, başına kadar ulaşmazdı. Peygamber (sav) onun
bundan çektiği sıkıntıyı görünce dedi ki: "Senin için bir mahzur
yok, çünkü bunlardan birisi senin babandır, diğeri ise kölendir."
15- Kadınlara
Meyli Olmayan Erkekler:
"Kadınlara
meyli olmayan erkeklerden" buyruğu kadınlara ihtiyacı kalmamış
erkekler demektir. Âyet-i kerîmedeki; kelimesi, (mealde; meyil)
ihtiyaç duymak demektir.
Mesela; Şuna
ihtiyaç duydum, duyarım, denilir. da ihtiyaç demektir, çoğulu; diye
gelir. Yüce Allah'ın: "Ve onunla başka ihtiyaçlarımı da görürüm"
(Tâ-Hâ, 20/18) buyruğunda da bu kelime kullanılmıştır. Buna dair
açıklamalar daha önceden (Tâ-Hâ, 20/17-18. âyetler 4. başlıkta)
geçmiş bulunmaktadır. Şair Tarafe de şöyle demektedir:
"Eğer kişi
cahilce sözler, günah ve hayasızca sözler söyleyecek olursa, (Belki)
bir gün ileri gidebilir (ama) sonra da bütün ihtiyaçları yok olur,
gider (hiçbir ihtiyacını karşılayamaz.)"
İlim adamları
"kadınlara meyli olmayan erkeklerden" buyruğunun anlamı hususunda
farklı görüşlere sahiptirler. Bunun kadınlara bir ihtiyacı olmayan
ahmak kimse olduğu söylendiği gibi, ebleh diye de söylenmiştir. Bir
diğer görüşe göre insanlar arkasından gidip onlarla beraber yemek
yiyen ve onlarla oturup kalkan kimse demektir, Böyle bir kimse zayıf
ve güçsüz kişi olup kadınlar dolayısıyla içinde herhangi bir istek
duymaz, onları arzulamaz,
Kastın,
erkekliği olmayan kimse olduğu söylendiği gibi, hayaları burulmuş,
erkek de olmayan dişi de olmayan kimse olduğu da söylenmiştir. Pir-i
fanî ve henüz hiçbir şeyin farkında olmayan küçük çocuk olduğu da
söylenmiştir.
Bütün bu ayrı
ifadelerin hepsinin anlamı birbirine yakındır. Ortak özellikleri,
kadınların durumunu kavrayamayan ve bunlara dikkat edecek bir yanı
bulunmayan kimse olduğudur. Rasûlullah (sav)ın yakınlarında bulunan
ve hünsâ olan Hit de böyle idi. Peygamber (sav) onun Ğaylan kızı
Bâdiye'nin güzelliklerini anlatırken söylediklerini işitince
(hanımlarına) ondan perde arkasına saklanmalarını emretti. Buna
dair hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Muvatta'ında Malik ile başkaları
Hişam b. Urve'den, o Urve'den, o da Âişe (r.an-hâ)dan yoluyla
rivayet etmişlerdir.
Ebu Ömer (b.
Abdi'1-Berr) dedi ki: Abdu'l-Melik b. Habib, Malik'in kâtibi
Habib'den rivayetle dedi ki: Malik'e dedim ki: Süfyan, Ğaylan'ın
kızı hadisinde "kendisine Hit adı verilen bir Hünsâ" ifadesini
ziyade etmiştir. Halbuki senin kitabında Hit kaydı yoktur. Malik:
Doğru söylemiştir, o böyledir, dedi. Peygamber (sav) onu
Zü'1-Huleyfe Mescidinin sol taraflarında bir yer olan el-Hima
denilen yere sürgüne göndermişti. Habib dedi ki: Yine Malik'e dedim
ki: Süfyan hadiste: Oturdu mu bir bina gibidir, konuştu mu yumuşacık
konuşur, demiştirMalik
dedi ki: Doğru söylemiştir, o (hadis) böyledir.
Ebu Ömer (b.
Abdi'1-Berr) dedi ki: Malik'in kâtibi Habib'in, Süfyan'dan hadiste
yani Hişam b. Urve'nin hadisinde söylediğini naklettiği: "Hit adı
verilen bir hünsâ" ifadesi bu hadisi Hişam'dan rivayet eden hiçbir
kimse ne İbn Uyeyne, ne de başkası tarafından bilinmemektedir. Yine
hadisin ifadeleri arasında "Hît adı verilen bir hünsa" diye kimse
söyleme mistir. Bunu sadece İbn Cüreyc hadisin tamamlanmasından
sonra zikretmiştir. Süfyan'dan naklen onun hadiste: "Oturdu mu bina
gibi oturur, konuştu mu yumuşacık konuşur" ifadeleri de bu
şekildedir. Bunu da Hişam b. Urve yoluyla gelen hadiste ne Süfyan,
ne de başkaları söylemiş değildir. Bu lafız sadece el-Vâkıdî'nin
rivayetinde bulunmaktadır. Hayret edilecek şu ki, bunu Süfyan'dan
nakletmekle, o da Malik'ten onun böyle olduğunu tasdik ettiğini de
nakletmektedir. Buna bağlı olarak bu Malik'ten gelen bir rivayet
olmaktadır. Halbuki bunu Malik'ten, Habib'ten başkası rivayet
etmediği gibi, yine ondan başkası da bunu Süfyan'dan diye zikretmiş
değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Mâlik'İn
kâtibi olan Habib ise bütün hadis âlimlerine göre hadisi terkedi-len
zayıf bir ravidir, onun hadisi yazılmaz. el-Vakidî ile el-Kelbî'nin
Hünsâ Hit denilen şahsın, Um Seleme'nin baba bîr kardeşi olan annesi
de Rasûlul-lah (sav)ın halası Atike olan, Abdullah b. Umeyye
el-Mahzumî'ye söylediklerini belirttikleri sözlere de iltifat
edilmez. Bu rivayete göre Hit kızkardeşi Um Seleme'nin evinde
bulunan Abdullah b. Umeyye'ye, Rasûlullah (sav)ın da duymakta olduğu
şu sözleri söylemiştir: Yarın Allah size Taif i fethetmeyi nasib
ederse, sana Sakifli Gaylân b. Seleme'nin kızı Bâdiye'yi
(Rasûlullah'tan istemeni) tavsiye ederim. O sana doğru gelince
(şişmanlığından) dört lop et ile gelir, geriye döndüğünde sekiz ile
gider. Papatya gibi bir ağzı vardır, oturdu mu yapı gibi oturur,
konuştu mu şarkı söyler gibi konuşur. Bacaklarının arasındaki yüz
üstü kapatılmış kapak gibidir. O Kays b. el-Hatim'in şu be-yitinde
dediği gibidir:
"Bakan
kimsenin dikkatini üzerinde toplar, kendisi ise hiç oralı olmaz,
Yüzünde sanki
inceden inceye kan sızar.
Kadın
çeşitleri arasında onun hilkati,
Mu'tedildir o,
ne kaba sabadır, ne de son derece zayıf ve bir deri bir kemiktir.
Şanlı ve
şerefli olarak uyur,
Yavaşça kalktı
mı kırılır, dökülür gibidir."
Bunun üzerine
Peygamber (sav) ona: "Ey Allah'ın düşmanı! Sen gerçekten ona
inceden inceye ve dikkatlice bakmış bulunuyorsun." Sonra da onu
Medine'den, el-Himâ denilen yere sürdü. el-Kelbî'nin dediğine göre
Taif fethedilince, Abdu'r-Rahman b. Avf onunla (Bâdiye ile) evlendi
ve ondan Bu-reyhe denilen oğlu dünyaya geldi. Hit, Peygamber (sav)
vefat edinceye kadar orada sürgünde kaldı. Ebubekir halife
seçilince, ona Hit'ten sözedildi, geri çevirmeyi kabul etmedi. Yine
Ömer halife olunca tekrar ona Hit'ten bahsedildi, o da geri
gelmesini kabul etmedi. Daha sonra Osman (r.a)a söz edildi ve ona
şöyle denildi: O artık yaşlandı, zayıfladı ve ihtiyaç içindedir.
Bunun üzerine her cuma Medine'ye girip bir şeyler dilenmesine ve
tekrar yerine dönmesine izin verdi. Hit, Abdullah b. Ebi Umeyye
el-Mahzumî'nin azatlısı idi. Aynı zamanda Abdullah'ın yine Tuveys
adında bir kölesi de vardı.
Ebu Ömer dedi ki: Bu kadının adının "ya" harfi İle "Bâdiye" olduğu
söylendiği gibi, "nun" harfiyle "Bâdine" olduğu da söylenmiştir.
Ancak ilim adamlarına göre doğrusu "ya" ile olduğudur, çoğunluğunun
kabul ettiği görüş de budur. ez-Zübeyrî de adının "ya" ile olduğunu
böylece zikretmiştir.
16- "Kadınlara
Meyli Olmayanlar'a Dair Bir Açıklama:
Burada
"erkekler", "kadınlara meyli olmamak" ile nitelendirilmiştir. Çünkü
bizzat erkekler kastedilmiş değildirler. Bundan dolayı lafız nekre
gibi olmuştur. "(Mealde): Olmayan" kelimesi katıksız bir nekre
sayılmayacağından marife olan bir kelimenin vasfı (sıfatı)
olabilir. Buna bedeldir de diyebilirsiniz. Buna dair yapılacak
açıklamalar, daha önce: '...gazaba uğrayanların...kine değil"
(el-Fâtiha, 1/7) buyruğu ile ilgili yapılan açıklamalara
benzemektedir.
Âsim vcîbn
Âmir bu lafzı nasb ile okumuştur. O takdirde bu istisna olur.
Zînetlerini (kadınlara) meyli olanlar müstesna, tabi' olanlara
(mealde erkeklere) gösterebilirler, demektir. Hal olması da
mümkündür, yani kadınlara yaklaşmamdan acze düşmüş olup onlara tabi
olan erkekler zînetlerini görebilirler demektir. Bu açıklamayı da
Ebu Hatim yapmıştır. Zü'l-hal ise "et-tâbi-în (mealde;
erkekler)"deki müzekker zamirdir.
17- Çocuklar:
"Çocuklar"
buyruğu çoğul anlamında cins ismidir. Buna delil ise "O kimseler
ki..." ile nitelendirilmesidir. Hafsa'nın, Mushafında ise;.
"Çocuklar"
şeklinde çoğul olarak gelmiştir. Ergenlik yaşına yaklaşmadıkça
(küçüğe) tıfl (çocuk) denilir.
"Kadınların
avret yerlerini henüz anlamayan" ifadesi, kadınlarla ilişki kuracak
durumda olmayanlar, demektir. Bu da yaşları küçük olduğundan dolayı
cima' maksadıyla kadınların avretlerini açmamış kimseler
anlamındadır. Kadınlarla ilişki kurabilecek yaşa ulaşmamış çocuklar
diye de açıklanmıştır. Nitekim; "O şeyi bildim" anlamındadır. Yine
bu ifade, o şeyi kahrettim, ona güç yetirebildim anlamına gelir.
Cumhur "avret
yerleri" kelimesindeki "vav" harfini sakin olarak okumuşlardır.
Çünkü "vav"ın üzerinde hareke ağırdır. İbn Abbas'tan "vav" harfini
üstün okuduğu rivayet edilmiştir, "(o-birj tt): Tencere,
tencereler" gibi. el-Ferrâ da, Kayslıların bu kelimeyi "vav" harfini
üstün olarak okuduklarını nakletmektedir. en-Nehhâs: Kıyas böyle
söylenebilmesini gerektirir, çünkü bu bir sıfat değildir. Nitekim
"Caz önce geçen) tencere, tencereler" kelimesinde de böyledir. Şu
kadar var ki "Avret yerleri" kelimesi ve beherlerinde (vav harfini)
sakin okumak daha güzeldir. Zira "vav" hareke alıp da, makabli de
harekeli İse o takdirde elife kalbedilir. Bu şekilde söylenecek
olursa da anlam ortadan kalkar.
18- Yüz ve
Ellerin Dışında Kalan Vücudun Sair Yerlerini Çocuğa Karşı Örtmenin
Hükmü:
İlim adamları
küçük çocuğun karşısında yüz ve ellerin dışında kalan bedenin diğer
yerlerini örtmenin hükmü hususunda farklı görüşlere sahibtir. Bu
görüşlerden birine göre bu, bağlayıcı değildir, zira çocuk mükellef
değildir, sahih olan görüş de budur. Diğerine göre ise lazımdır,
çünkü çocuk da bazen arzu duyabilir. Örtünmekle emrolunmuş olan
kadın da arzu duyabilir. Şayet ergenlik çağına yaklaşacak olursa,
tesettüre riayetin vücubu hususunda ergenlik yaşına basmış çocuk
hükmündedir. Şehveti kaybolmuş yaşlı da onun gibidir. Yine onda da
tıpkı küçük çocukta olduğu gibi, iki farklı görüş dile
getirilmiştir. Sahih olan ise (avreti açmanın) haramlığının kalıcı
olduğudur. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabî yapmıştır.
19-Avret
Mahalli:
Ön ve arkanın
hem erkek, hem kadın için avret olduğunu müslümanlar icmâ' ile kabul
etmişlerdir. Yine kadının tamamen -yüz ve elleri müstesnâ-avret
olduğunda da icmâ' etmişlerdir. Ancak yüz ve elleri hususunda farklı
görüşlere sahiptirler. İlim adamlarının çoğunluğu da erkeğin
avretinin göbekten, diz kapağına kadar olduğunu kabul etmişlerdir
ve bu avretinin görülmesi caiz değildir. Bu hususa dair yeterli
açıklamalar daha önceden el-A'râf Sû-resi'nde (7/26. âyet, 1.
bastıkta) geçmiş bulunmaktadır.
20- Kadınların
Avreti ve Avretlerini Gösterebilecekleri Bazı Kimseler ile İlgili
Açıklamalar:
Re'y ashabı
derler ki: Kadının kölesine karşı avreti göbek île diz kapağı
arasındadır.
îbnu'I-Arabî
der ki: Onlar sanki bu durumda hanımefendiyi erkek, köleyi de kadın
gibi değerlendirmişlerdir. Yüce Allah ise kadına bakmayı ya da ondan
zevk almayı mutlak olarak haram kılmış, ondan sonra kadından zevk
almayı kocalara helâl kıldığı gibi, cariyeleri de helâl kılmıştır.
Daha sonra oniki kişiye karşı süslenmeyi istisna etmiştir, köle de
bunlardandır. Böyle bir kanaatle bizim nasıl ilgimiz olabilir? Bu
yanlış bir görüştür ve doğruluktan uzak bir ictihaddtr. Bazıları
yüce Allah'ın: "Cariyelerinden" buyruğunu yalnızca cariyeler
hakkında te'vil etmiş, köleleri dışarda bırakmıştır. Said b.
el-Musey-yeb bunlardan birisidir. Peki nasıl olur da bu
açıklamalarında köleyi dışarda bırakırlar, sonra da erkek köleleri
kadınlar gibi değerlendirirler? Bu gerçekten uzak bir ihtimaldir.
İbnu'l-Arabî der ki; Şöyle de denilmiştir: İfadenin takdiri
şöyledir: Yahut onların ihtiyaç sahibi olmayan köleleri ile
kadınlara meyli olmayan erkekler... Bu açıklamayı da el-Mehdevî
nakletmiştir.
21- Ayakları
Yere Vurmadan Yürümek:
"Gizledikleri
zînetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar" buyruğu şu
demektir: Kadın yürüdüğü vakit ayağındaki halhalların sesleri
İşitilmesin diye ayağını yere vurarak yürümez. Çünkü zînetin sesini
işittirmek, tıpkı onu açıkça göstermek gibidir. Hatta daha da
ileridir, oysa maksat tesettürdür.
Taberî
senedini kaydederek el-Mu'temir'den, o babasından naklen şöyle
dediğini zikreder: Hadramî'nin iddiasına göre bir kadın, biri
gümüşten, biri de boncuktan iki halhal edinip bunları ayak
bileklerine takınmış. Erkeklerin yanından geçtiğinde, ayağını yere
vurunca halhal boncuğa isabet edip ses çıkarmış. Bunun üzerine bu
âyet-i kerîme inmiş.
Böyle bir
zinetin sesinin işitilmesi onu açığa çıkarmaktan daha çok şehveti
tahrik eder. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.
22- Zîneti
Dolayısıyla Şımarmak:
Zîneti
dolayısıyla şımanp böyle yapan kadınların bu davranışları
mekruhtur. Bunu süslenmek ve erkeklerin dikkatini çekmek için
yapmak ise haramdır ve yerilmiştir.
Erkek de
kendisini beğenerek (ucb) ayağını yere vurursa bu haramdır. Çünkü
ucb büyük bir günahtır. Eğer bunu süslenmek kastı İle yaparsa, bu da
caiz değildir.
<