|
90-EL
8ELED SURESİ
Bu mübarek sûre "Kaf"
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Yirmi âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Mekke-i Mükerreme beldesine yemîn ile başladığı için kendisine
böyle "Beled sûresi" adı verilmiştir.
Bundan evvelki "El-Fecr"
sûresinde cimrilik, mirasa düşkünlük, fakirlere yardımdan kaçınmak hâlleri
kınanmış, huzura ermiş nefsin mutluluğu bildirilmişti. Bu "El-Beled" sûresinde
de öyle bir hırs ve tama'dan kurtulmanın yolları gösterilmiş ve kalp huzurunun
ne ile meydana geleceği bildirilmiş olduğu için aralarında güzel bir münâsebet
vardır.
1. Yemin ederim bu beldeye.
1. Bu mübarek sûre,
insanların nasıl bir tabiatta yaratılmış olduklarını gösteriyor. Ve insanların
kendi kuvvetlerine nasıl böbürlendiklerini bildiriyor. Kerem Sahibi Yaratıcının
insanlara ihsan buyurmuş olduğu nimetleri hatırlatıyor, insan için kurtuluş ve
selâmet yolunu ve nefis ve arzularıyla cihad usulünü tâyin ediyor. Kimlerin
nîmet ve saadete ereceklerini, kimlerin de mutsuzluğa, azaba tutulacaklarını
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah-ü Teâlâ, beyan buyuracağı şeylerin
ehemmiyetine dikkatleri çekmek için buyuruyor ki: (Yemin ederim bu beldeye..)
Yâni: Mekke-i Mükerreme'ye, öteden beri Allah'ın himayesinde olup her türlü
saldırılardan emin bulunan harem-i şerif sahasına.
2. Ve sen bu beldede ikamet
etmektesin.
2. (Ve sen) Ey
Resûl-i Ekrem!, (bu beldede) Böyle mübarek bir şehirde (ikâmet etmektesin.)
yâni: Senin gibi en büyük bir Peygamberin ikâmetgâhı olan, o cihetle de pek
büyük bir şerefe ve hürmete sahip bulunan bu beldeye yemin ederim.
Bu ilâhi beyanda şuna da
işaret vardır ki: O mübarek belde, Resûl-i Ekrem'in yerleşip ikâmet edeceği bir
emin saha bulunmaktadır. O Yüce Peygamber, oradan hicret buyursa da orası yine
manen O Yüce Peygamberin ikâmetgâhı durumundadır. Nitekim hicretten sonra bir
gazve neticesinde o mübarek belde, yine Resûl-i Ekrem'in idaresi altına
girmiştir.
3. Ve bir pedere ve
zürriyetine de -Andolsun-,
3. (Ve bir pedere ve
zürriyetine de) Andolsun. Bundan maksat, ya Hz. Adem ile onun neslidir veyahut
Hz. İbrahim ile onun oğlu Hz. İsmail'dir. Bilmektedir ki: Mekke-i Mükerreme
beldesindeki Kâbe-i Muazzama'yı Hz. Adem'in oğlu Şİd Aleyhisselâm bina etmişti.
Sonra İbrahim Aleyhisselâm da muhterem oğlu İsmail Aleyhisselâm ile o mübarek
beldeye gidip Kâbe-i Muazzama'yı yeniden bina eylemiştir. İşte bunları bina
edenlere de yemin edilmiş oluyor.
4. Muhakkak ki: Biz insanı
elbette bir meşakkat içinde -bulanacağı bir mahiyette- yarattık.
4. (Muhakkak ki, biz
insanı elbette bir meşakkat içinde) Bulunacağı bir mahiyette (yarattık.)
İnsanlar, doğdukları günden ölecekleri güne kadar bir takım hayatî sıkıntılara,
ihtiyaçlara, arızalara hedef olmaktadırlar. Bu hâl, insanlığın takdir edilmiş
olan hayatî durumlarından ibaret bulunmaktadır. Artık insan, vakit vakit bâzı
hoş olmayan hâllere mâruz kalırsa bundan dolayı büyük bir ümitsizliğe, bir hüzn
ve kedere tutulmamalıdır. Bunun bir hikmet gereği olduğunu anlamalı,
kaldırılmasını Cenab-ı Hak'tan temenni etmelidir.
Bu ilâhî beyan, Resül-i
Ekrem hakkında da bir teselli mahiyetindedir. Tâ ki: Kavmi tarafından göreceği
bâzı eza ve cefadan dolayı çok müteessir olmasın ve ayrıca yeminin de cevabı
bulunmaktadır.
"Kebed"; Şiddet, meşakkat,
zahmet demektir.
5. Sanıyor mu ki: Onun
üzerine hiç bir kimse güç yetiremeyecektir?.
5. O kendi kuvvetine
güvenen kibirli insan (Sanıyor mu ki: Onun üzerine hiç bir kimse, güç
yetiremeyecektir!.) O, kendisini herkesten daha kuvvetli zannediyor, ona buna
verdiği eza ve cefadan dolayı bir gün cezaya uğramayacağına inanıyor. Bu ne
kadar cehalet...
"Pençe-i şir olsan pençen
yine eyler şikest"
"Bu mesel meşhurdur ki:
Dest ber balayi dest"
Rivayete göre bu insandan
maksat, Resül-i Ekrem'e karşı düşmanlıkta bulunmuş olan Velid Binil'mugîre ve
Ebül'eşed bini Keldedir.
6. Der ki: Ben yığın yığın
mal telef ettim.
6. O gururlu insan
(Der ki, ben yığın yığın mal telef ettiğini.) yâni: O şahıs kendi nefisi ve
arzusu uğrunda veya bâzı zâtları İslâm dinini kabulden alıkoymak maksadiyle sarf
etmiş olduğu fazlaca servetiyle iftihar etmekte bulunuyor. Câhiliye ehli, böyle
lüzumsuz, israfçı, gayr-i meşru harcamayı, bir büyüklük alâmeti sayarak onurda
iftiharda bulunurlarmış.
"Lübed"; fazla, çok toplu
manasınadır.
7. Zanneder mi ki: Onun
hiç bir kimse görmemiştir?.
7. O sarf ettiği
malîle iftihar eden şahıs (Zanneder mi ki: Onu hiç bir kimse görmemiştir?.) onun
o israfçı ve haince maksadını kimse anlamamıştır!. Elbette ki: Onu yaratmış olan
Yüce Yaratıcı, onun bütün fiil ve arzularını görüp bilmektedir.
8. Onun için iki göz
vermedik mi?.
8. Evet.. O Hikmet Sahibi
Yaratıcı, buyuruyor ki: (Onun için) O kibirli, gafil şahıs için (iki göz
vermedik mi?) o gözleri kendisine veren bir Kerem Sahibi Yaratıcı, onun
bütün yaptıklarını görür bilir, Artık o şahıs, o gözlerini güzel kullanarak
kendisine verilen nîmetleri görüp onları kendisine ihsan buyurmuş olan Kerem
Sahibi Yaratıcısına tefekkürde, kullukta bulunmalı değil midir?.
9. Ve bir dil ile iki dudak
-vermedik mi?-.
9. (Ve) O insana (bir dil
ile dudak) da vermedik mi?. Bunlar da ne kadar birer büyük nimettir. Bunlar ile
konuşmaya, yiyip içemeye, ağzın kapamaya kaadir bulunaktadır. Bunları da kötüye
kullanmamalı değil midir?.
"Şefe" Dudak, her şeyin
kenarı, kıyısı demektir.
10. Ve biz ona iki de tepe
yolu gösterdik.
10. (Ve biz ona) o gafil
insana (iki de tepe yolu gösterdik.) yâni: Takip edilmesi haddizatında mühim
olan iki yola dair bilgiler verdik ki: Onlar da hayır ve şer, hidâyet ile
sapıklık, hak ile bâtıl yollarıdır. Artık bunlara dair verilen bilgilerden
istifâde etmeli değil mi idi?.
"Necdeyn" iki yüksek mekân,
iki yüksek yol demektir.
11. Fakat o, o sarp yokuşu
geçemedi.
11. (Fakat o) kibirli
şahıs (o sarp yokuşu geçemedi.) görünürde müşkül olan şükür vazifesini yerine
getiremedi, kendisine gösterilen meşru yolu takip edemedi, hakkında sırf hayır
olan bir fedakârlıkta bulunamadı.
"Iktiham" müşkülâta göğüs
germek, tahammül göstermek, suya dalmak güç bir şeye atılmak demektir.
"Akabe" de dağ içinde olan
yol, sarf yokuş demektir.
12. O sarp yokuşun ne
olduğunu sana ne şey bildirdi?
12. (O sarp yokuşun ne
olduğunu) Ondan ne kastedildiği (sana ne şey bildirdi?.) Onun sarp, yüksek
olması ne itibariledir!. Bunu biliyor musun?.
13. -O- bir köle azad
etmektir.
13. O Akabe, o
görünürde müşkil olan yol (Bir köle âzad etmektedir.) fedakârlıkta bulunup bir
köleyi hürriyete kavuşturmaktadır. Böyle bir hareket, sahibinin faziletine,
insaniyete hizmetine büyük bir alâmettir. Bunun sevabı pek çoktur. Hattâ Imam-ı
Azama göre bir köleyi veya bir cariyeyi âzad etmek, sadaka vermekten eftaldir.
Bu mesele de Islâmiyetin hürriyete verdiği kıymeti göstermektedir.
14. Yahut bir kıtlık
gününde yemek yedirmektir.
14. (Yahut) Akabe denilen
şey (bir kıtlık gününde) bir ihtiyaç zamanında (yemek yedirmektedir.) Yiyecek
vermektir, nafaka temin etmektir. "Mesgabe"; açık, kıtlık, meşakkat içinde bir
ihtiyaç demektir.
15. Yakını olan bir yetime.
15. (Karabet sahibi olan
bir yetime) Akrabadan bulunan babasız, yoksul bir çocuğa, öyle zavallı bir
yavruya yemek yedirmek, ne güzel merhametlice bir muameledir. "Makrebe" Neseb
hususunda yakınlık demektir.
16. Veyahut yerlere
serilmiş bir yoksula.
16. (Veyahut) Akabe
denilen iyilik (yerlere serilmiş) ihtiyacından dolayı topraklar üzerinde kalmış
olan (bir yoksula) öyle yemek yedirmektir. "Matrebe" Fakirlik ve ihtiyaç
demektir. Esasen topraklanmak mânâsına olup fazlaca fakirlikten kinayedir.
17. Sonra da îman etmiş
olanlardan ve birbirlerine sabır tavsiye edenlerden ve merhameti tavsiyede
bulunanlardan olmaktır.
17. (Sonra da) Öyle
fedakârlıkta bulunacak kimse, o fedakârlığı ile beraber (îman etmiş olanlardan)
İslâm dinini kabul etmiş bulunanlardan (ve birbirlerine sabrı tavsiye
edenlerden) yüz gösteren bir musibetten, bir meşakkatten dolayı din kardeşlerine
sabır ve güçlü olmayı tavsiye edip duranlardan (ve) birbirlerine (merhametli)
şefkatli, güzelce muameleyi (tavsiyede bulunanlardan olmaktır.) İşte bu
vasıfları taşıyan zâtlar, en yüksek bir hidâyet yolunu takibe muvaffak olurlar.
18. İşte sağda olanlar
onlardır.
18. (İşte sağda olanlar)
Kitapları sağ taraflarından verilecek muhterem kullar (onlardır.) o seçkin
vasıtalara, fedakârlığa sahip bulunandır.
19. Ve o kimseler ki: Bizim
âyetlerimizi inkâr ettiler, onlar da soldakilerdir.
19. (Ve o kimseler ki:
Bizim âyetlerimizi inkâr ettiler) Allah'ın birliğine ve kudretine şahitlik eden
dış ve iç âlemdeki delilleri dikkate almadılar, Kur'an-ı Kerim gibi bir semavî
kitabı yalanladılar, bir nice parlayıp duran hakikatleri gizlemeğe çalıştılar,
(onlar da soldakilerdir.) En kötü insanlık için en zararlı olanlar da onlardır.
Onlar, o inkârları sebebile yarın âhirette kitaplarını sol taraflarından alarak
lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
20. Onların üzerlerine her
tarafı kapalı bir ateş vardır.
20. Evet.. Yarın âhirette
(Onların üzerlerine her tarafı kapalı) kendilerini kaplayan, içinden
çıkabilmeyecekleri (bir ateş vardır) o da cehennemden ibarettir.
"Mü'sade" kitlenmiş,
kapatılmış, tatbik edilmiş, kuşatmış demektir. İşte böyle pek korkunç bir
akıbete tutulmamasını isteyen her akıllı insan için lâzımdır ki: İslâm
dairesinde yasasın, dinî emirlere ve yasaklara riâyetten ayrılmasın, bu hidâyet
ve selâmet yolunu tam bir muvaffakiyetler takibe kavuşmasını Kerem Sahibi
Mâbud'dan niyaz eylesin. Ve başarı, Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|