|
89-EL-FECR
SURESİ
Bu mübarek sûre, "El-leyl"
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Otuz âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Fecre yemîn ile başladığı için kendisine bu ad verilmiştir. Bundan
evvelki "El-Gâşiye" sûresinden Haşia = zelile ve nâime = güzellik sahibesi
zikredilmişti. Bu sûre-i celîlede de yüzleri Haşia olan inkarcı, zorba guruplar
ile yüzleri güzel, parlak olan mümtaz zümreler zikredildiği ve bu sûrenin
evvelindeki yeminler, bundan evvelki sûrenin ahirindeki vâ'd tehdidin sıhhatine
bir delil durumunda bulunduğu için aralarında mühim bir münâsebet vardır.
1. Andolsun fecr'e.
1. Bu mübarek âyetler,
bir takım kavimlerin küfür ve azgınlıkları yüzünden nasıl birer helake mâruz
kaimi; olduklarını bildiriyor. Onların maddî kuvvet ve haşmetlerinin kendilerini
ilâhî azaptan kurtaramaz bulunduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Andolsun
Fecr'e.) Tan yerinin ağaracağı, gecenin bitip güneşin doğmaya yüz tuttuğu,
aydınlığın etrafa dağılmaya başlayacağı zamana ki: O, ilâhî kudrete şahitlik
eden ne mühim bir vakittir.
2. Ve on geceye.
2. (Ve on geceye)
de andolsun: Ondan maksat, ya her ayın ilk on gecesidir ki, onun karanlık ayın
ışıkları gidermeğe başlamış olur. Semâda hoş bir manzara vücuda gelmeğe başlamış
bulunur. Veya bu on geceden maksat, Ram az an -ı Şerifin son on gecesidir ki,
kendisini Bayram takip eder veyahut Zilhicce ayının on gecesidir ki, o müddet
içinde haç vazifelerile meşgul olmaya başlanılmış olur. Bu görüşe göre fecirden
maksat da Arefe gününün veya Kurban Bayramı gününün fecrinden ibarettir.
3. Ve çifte ve teke.
3. (Ve çifte ve
teke..) de andolsun. Bundan maksat da Allah bilir, bütün Allah'ın Yaratıklarının
kısmen çiftler ve kısmen de teker teker bir hâlde bulunmalarıdır. Ve birçok
hâdiselerin birbirlerine zıt bir hâl üzere olmalarıdır. Meselâ: İmân ile inkâr,
hidâyet ile sapıklık, saadet ile mutsuzluk, güneş ile ay, gece ile gündüz, cin
ile insan birbirinin zıddı bir hâldedirler.
Diğer bir yoruma göre de
çiften maksat, Kurban Bayramıdır ki: Ayın çift olan onuncu gününe tesadüf
etmektedir. Tekten maksat da arefe günüdür ki: Ayın tek olan dokuzuncu gününe
tesadüf etmektedir.
4. Ve geçip gideceği zaman
geceye.
4. (Ve geçip gideceği zaman
geceye) de andolsun, o da bir yaratılış harikasıdır. Kısalır, uzanır, bazen
karanlık, bazen de yıldızlar ile aydınlanır. Gidip gelmesiyle cemiyet hayatında
bir intizam, bir istirahat devresi vücuda getirir. Bu geceden maksadın Hacca
mahsus olan müzdelife gecesi olduğuna inananlar da vardır, o gecede hacılar
yürüyüşte bulunurlar. Bu kendilerine yemîn edilen şeylerden evvel bir "Rab"
kelimesi de takdir edilmiş bulunabilir. O hâlde onların Rab'bine, Yüce
Yaratıcıya yemîn edilmiş olur.
5. Bunda akıl sahibi için
bir yemin yok mudur?
5. (Bunda akıl sahibi
için bir yemîn yok mudur!.) Evet.. Vardır. Hikmet sahibi Yaratıcı'nın böyle bir
takım kudret eserlerine yemîn etmesi, sırf kullarını uyandırmak içindir. Onların
dikkatlerini ilâhî beyanlara çekmek içindir. Çünkü: Kendilerine yemîn edilen
şeylerin her biri pek enteresan boş ve Allah'ın kudretine delil bir mahiyette
bulunmaktadır. Artık akıl sahipleri bunları güzelce seyrederek, akıllıca
düşünerek bunların Yüce Yaratıcısını birlemeye kutsamaya ve yüceltmeye devam
etmeli değil midirler?. Kur'an-ı Kerim'in bütün bu mübarek âyetleri, insanları
gafilce yaşamaktan men ederek arifçe, hikmetlice bir hâlde yaşamaya davet
etmekte bulunuyor. Gafilce ve inkarcı bir hâlde yaşayanlar da elbette ki:
Nihayet lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. İşte Kur'an-ı Kerim, bizlere
örnekler gösteriyor.
6. Görmedin mi ki: Rab'bin
Ad'a nasıl yaptı?.
6. Ey Yüce Resul!. Ve
ey onun ümmetinden bulunmak şerefine sahip olan insan!. (Gördün mü ki:) görmüş
gibi işitip bilmedin mi ki: (Rab'bin Ad'a nasıl yaptı?.) O kavmi küfürlerinden
dolayı nasıl helak etti.
7. Direk sahibi olan irem
topluluğuna.
7. (Direk sahibi olan)
Yâni: Büyük çadırlara, yüksek binalara sahip bulunan (İrem cemaatine.) bu Ad
kavmi ki: "Arabi Bâide" denilen bir Arab kabilesi bulunuyordu. Avs Bin-i İrem
denilen bir şahsın evlât ve torunları bulunuyorlardı, büyük dedeleri ise Nüh
Aleyhisselâm idi. Rimal, Ahkaf, Hazret Mût denilen yerlerde otururlardı, uzun
bir müddet yaşamışlardı, sonra küfürlerinin bir cezası olmak üzere semâ
tarafından gelen korkunç bir ses ile helak olmuşlardır.
8. Bir belde -ahalisi- ki:
O beldenin bir misli beldeler arasında yaratılmamıştı.
8. O helak olan Ad kavmi
(Bir belde) ahâlisi idiler (ki: O beldenin bir misli beldeler arasında
yaratılmamıştı.) Kendileri pek büyük bir vücuda uzunca ömre, fazlaca kuvvete
nail bulunmuş oldukları gibi beldeleri de çok büyük, çok muhteşem bir hâlde
bulunuyordu. Buna rağmen küfürleri yüzünden nihayet mahvolup gittiler. Artık
sonraki kavimler de onların o müthiş akıbetlerinden ibret dersi almalı değil
midirler?.
9. Vadide kayaları söküp
oyan Semüd'a -nasıl yaptı!.-
9. (Ve) Ey Resül-i Ekrem ve
ey müslümanlar!. (vadide kayaları kesip oyan Semüd'a da) Hak Teâlâ nasıl yaptı?.
Onları da küfürleri sebebile nihayet nasıl bir şekilde kahır etti ve
cezalandırdı, onların o akıbetleri de bir düşünülmelidir.
Bu Semüd kavmi, "Arab-i
Aribe'den (Hâlis Araplardan) bir topluluk idi, Hicaz ile Şam arasında bulunan "Hicr"
adındaki bir beldede oturuyorlardı. Bunlar da Ad kavmi gibi Putlara taparlardı.
Pek çok şehir yapmış oldukları rivayet olunuyor.
Dedeleri Semüd adında bir
şahsın adı ile anılan meşhur bir kabiledir. Büyük dedeleri ise Nüh
Aleyhisselâm'dır Bu kabîle de küfürleri yüzünden bir sarsıntı, bir ses veya
yıldırım ile helak olmuşlardır.
10. Ve pek büyük sabit
binalar olan firavuna -da nasıl yaptı-.
10. (Ve) Yüce Yaratıcı,
(pek büyük, sabit binalara sahip olan firavuna* da nasıl yaptı?. Onu da nasıl
müthiş, bir azaba uğrattı, kendisini de, kendisine tâbi olanları da sular içinde
helak ederek cezalarına kavuşturdu. O Fir'avun'un kudret ve saltanatı, kendisini
asla kurtaramadı, artık dünya varlığına güvenerek dinden, âhiret fikrinden
mahrum olanlar, o gibi küfürleri yüzünden helake mâruz kalmış eski kavimlerin o
müthiş akıbetlerini bir düşünmeli, nazarı dikkate almalı değil midirler?
11. İşte onlar ki:
Beldelerde azgınlıkta bulunmuşlardı.
11. (İşte onlar ki:) O Ad
ve Semüd kavimleri ve Fir'avun'un kâfiri (beldelerde azgınlıkta bulunmuşlardı.)
Kibirli vaziyetler almışlar, kindi fâni kuvvetlerine, servetlerine güvenmişler,
kendilerine verilen öğütleri kabul etmemişler, câhilce ve inkarcı bir hâlde
yaşamışlardı.
12. Oralarda fesadı
çoğaltmışlardır.
12. O dinsiz kavimler,
şahıslar (Oralarda) o bulunmuş oldukları beldelerde (fesadı çoğaltmışlardı.)
küfür ve isyana dalmış, kendileri gibi düşünmeyenlerin hayatlarına kastetmiş,
hâllerini ıslâh etme yolundan ayrılmış, kendi pek çirkin, ahlâka aykırı
hâllerini bir yükseliş, bir medeniyet, bir refah ve saadet hâli sanmışlardı.
13. Artık Rab'bin de
onların üzerlerine bir azab kamçısı saldırdı.
13. (Artık Rab'bin de
onların üzerlerine) O dinsizce, ahlâksızca yaşamaları yüzünden (bir azap kamçısı
saldırdı.) üzerlerine çeşit çeşit azaplar yağdırdı, hepsini de daha dünyada iken
felâketlere uğrattı, âhiretteki azapları ise her türlü düşüncelerin üstündedir.
Kur'an-ı Kerim'de bu gibi
kavimlerin pek müthiş tarihî hâlleri ayrıntılı olarak ve kısaca mükerrer bir
şekilde beyan buyurulmuştur. Bunlar ilâhî kudretin büyüklüğünü bildirmektedir.
İnsanlar için birer ibret dersi vermektedir.
Resül-i Ekrem'e de teselli
vermek hikmeti, lütfunu içermektedir. Bu hususa dair "El-Hakka" süre-i
celîlesinin tefsîrine de bakınız.
14. Şüphe yok ki, Rab'bin
görüp gözetmektedir.
14. Bu mübarek âyetler de
Alemlerin Rabbi'nin bütün kevnî hâdiseleri görüp bildiğini haber veriyor,
insanların zenginlikle, fakirlikle imtihana tâbi tutulduklarını bildiriyor.
İnsanların ise bu husustaki hikmet ve faydayı takdîr edemez bir hâlde
bulunduklarını ve pek cimrilik ve servete düşkünlük gösterdiklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Şüphe yok ki: Rab'bin) Bütün
kullarının hâllerini (görüp gözetmektedir.) sana itaatte bulunanların da,
muhalefete cür'et edenlerin de hâlleri Allah tarafından bilmektedir. Artık
muhalif, inkarcı, olanlar geçmiş kavimlerin dinsizlikleri yüzünden nasıl
felâketlere uğramış olduklarını düşünmeli değil midirler?
"Mirsad" Gözetilen yer,
gözetme yeri, rasad dürbünü demektir. "Haris"; yâni muhafız, bekçi mânâsında da
kullanılmaktadır. Bu tarassuttan maksat, Cenab-ı Hak'kın bütün hâdiseleri görüp
bildiğini bir temsilden ibarettir. Deniliyor ki: Bu ilâhî beyan, yukarıdaki
yeminlerin bir cevabı olabilir. Aradaki beyanlar ise birer muterize cümlesi
mesabesindedir.
15. Fakat insan, ne zaman
Rab'bi onu imtihan edip kendisine ikramda bulunsa o vakit der ki: Rab'bim bana
ikram etti.
15. (Fakat insan) İbret
almıyor, Hak Teâlâ'nın kendisini görüp bütün hâllerini bildiğini insan
düşünmüyor, yalnız kendi maddî menfaatini düşünüyor, (ne zaman Rab'bi onu) O
insanı (imtihan edip) yâni: Hakkında hikmet gereği bir imtihan bir deneme
muamelesi yapsa da (kendisine ikramda bulunsa) o insana bir servet, bir nîmet,
bir mevki verse (o vakit) o insan (der ki: Rab'bim bana ikram etti.) ben buna
lâyık bulunuyordum. Biçare insan... Düşünmez ki: O nail olduğu nîmet, bir ilâhî
lütuftur, bir hikmetten dolayı kendisine ihsan buyrulmuştur. Onun şükrünü yerine
getirmekle mükellef olduğunu düşünmez, ancak böbürlenir durur.
16. Amma onu imtihan edip
de rızkını darlaştırdığı vakit de der ki: Rab'bim bana ihanet etti.
16. (Amma) Cenab-ı
Hak, hikmeti gereği olarak (onu) o cimri olan insanı (imtihan edip de rızkını
darlaştırdığı vakitte) o insan, bunun ne gibi bir hikmet ve faydaya dayalı
olduğunu takdir edemeyip (der ki: Rab'bim, bana ihanet etti.) o darlığın başka
bir sebebe dayalı olduğunu düşünmeyerek onu kendi hakkında bir ihanet, bir
hakaret zanneder. Halbuki: Öyle imtihanın kendi hakkında uhrevî bir mükâfata
erişmesine vesîle olabileceğini veya kendini beyinsizce bir zevk ve safaya
düşmekten korumaya sebep bulunacağını veyahut kendi kusurunun, çalışma ve
gayretteki noksanlığının bir neticesi olabileceğini hiç düşünmez. Bu âyet-i
kerîme, kâfir bulunan Utbetübnü Rebia veya Ümeyyet-Übnü Halef hakkında nazil
olmuştur.
17. Yok, yok.. Belki siz
yetime ikram etmezsiniz.
17. (Yok yok) Öyle
zannettikleri gibi değil, bir kimsenin haddizatında değerli olması veya ihanete
lâyık bulunması, maddî bir nimete erişmesiyle veya ihtiyaç içinde kalması ile
alâkadar değildir. Nice kimseler, hiç bir kıymet ve fazilete sahip olmadıkları
hâlde bir çok dünyalığa nail olabilirler. Nice kimseler de, bir fazilet ve kemâl
sahipleri oldukları hâlde dünya varlığından nasipsiz bulunurlar. Bütün bunlar,
birer hikmete dayalıdır. Kulun vazifesi ise üzerine düşen görevi yapmaya
çalışmak, ve başarıyı da Allah'ın lütfundan beklemektedir. Bir nimete nail
olunca şükrünü yerine getirip muhtaç olanlara da mümkün mertebe yardımda
bulunmaktır.
Halbuki: Ey insanlar!.
(Belki siz, yetime ikram etmezsiniz.) Malınıza pek fazlaca bağlanarak ve can
atarak ondan sadaka vermek, yetimlerin yardımına koşmak istemezsiniz, nail
olduğunuz nimetin şükrünü böyle bir şekilde yerine getirmeye çalışmazsınız.
18. Ve yoksullara yiyecek
vermek için birbirinizi teşvikte bulun-mazsınız.
18. (Ve) Ey kendilerine
fazlaca kıymet veren, kavuştukları nimetlere lâyık olduklarını iddia eden
insanlar!. Siz (Yoksullara yiyecek vermek için) bir eğilimde bulunmazsınız,
(birbirinizi teşvikte) öyle bir insanî muamele için öncülükte (bulunmazsınız)
artık elde etmiş olduğunuz nimetlere kendinizin lâyık, ve hak etmiş olduğunuzu
nasıl iddia edebilirsiniz?. Ve bir nimetten mahrum kalınca onu hakkınızda bir
ihanet nasıl sayabilirsiniz?. Nedir sizdeki bu cimrilik, bu kadar yanlış bir
görüş?. Halbuki: İnsanlara lâzım olan odur ki, birbiri hakkında iyiliksever
olsunlar, birbirinin yardımına koşsunlar, zenginler, fakirlere yardım etsinler,
fakirler de zenginlere teşekkür ederek duada bulunsunlar. Ve kader gereği bir
ihtiyaç içinde bulunurlarsa meşru şekilde giderilmesinin sebeplerine baş vurarak
Cenab-ı Hak'tan muvaffakiyet niyazında bulunup dursunlar. İslâm ahlâkı bunu
icabetmektedir.
"Lâtehhazzune" bâzınız
bâzınıza emretmezsiniz demektir.
19. Ve miras bırakılan malı
şiddetlicesine yersiniz.
19. (Ve) Ey ihtiraslı
insanlar!. Siz (Miras bırakılan malı şiddetlice yersiniz.) yâni: Kendi
hissenizin üstünde bir hisse almak istersiniz, helâl mı, haram mı diye
düşünmezsiniz, kadınların çocukların ve başkalarının haklarına tecâvüz edilip
edilmediğini hiç dikkate almazsınız veyahut miras bırakanın o malları haram
olarak elde etmiş olduğunu bildiğiniz hâlde yine o malları alıp yemekten geri
durmazsınız.
"Lemmen" Cem'an şediden:
Yâni şiddetle, tam bir ihtiras ile toplamak manasınadır.
20. Ve malı pek çokça bir
sevgi ile seversiniz.
20. (Ve) Siz ey ihtiraslı
insanlar!, (malı pek çokça bir sevgi ile seversiniz.) Miras suretiyle olsun
olmasın her hâlde helâl ve haram demeyerek mal toplamaya büyük bir eğilim
gösterirsiniz. Kısacası: Siz dünya hayatını, varlığını, âhiret hayatı ve
nîmetleri üzerine tercih edersiniz. Halbuki: Ahlâkî fazilet sahibi olan bir
insan, öyle ihtiraslı hareketlerden kaçınır, kavuştuğu malların şükrünü yerine
getirmeye çalışır, muhtaç olanlara seve seve yardımda bulunur, meşru suretle mal
kazanmaya gayret eder, gayri meşru mallara bir kıymet vermez, dâima namuslu bir
hâlde bulunur, asıl hakiki istikbâlini düşünerek ona göre hareketlerini
düzenlemeye çalışır durur.
"Cemmen" kesiren yâni çokça
manasınadır.
21. Hayır hayır.. Yer
dağılıp parça parça parçalanınca.
21. Bu mübarek âyetler de
fâni varlıklara düşkün olanların iddialarını reddediyor, kıyamet kopup ta
âhirete imansız bir hâlde gidecek olan herhangi bir şahsın ne kadar fâidesiz
pişmanlıklarda bulunacağını ve ne müthiş azaba tutulacağını ihtarda bulunuyor.
Fakat mümin, sâlih kulların da o gün ne kadar ilâhî lütuflara mazhar olarak
cennete sevk edileceklerini müjdelemektedir. Şöyle ki: (Hayır, hayır.) Öyle
değil, ey insanlar!. Helâl ve haramı dikkate almamanız, dünya varlığına karşı o
kadar hırslı olmanız, ebedî istikbâliniz için çalışmamanız, uygun bir hareket
olamaz, sonra bir gün gelecek ki: Bu yanlış hareketlerinizden dolayı pişman
olacaksınızdır. Evet. (Yer dağılıp parça parça parçalanınca...) Büyük bir
zelzeleye uğrayarak üzerindeki binalar, köşkler, ağaçlar, dağlar darmadağın
olunca o boş temenniler, pişmanlıklar yüz gösterecektir.
"Dekket" titredi, harekete
geldi, sarsıldı demektir. "Dek" vurmak, dökmek, parça parça etmek manasınadır.
22 Ve Rab'bin -emri- gelip
melekler de saf saf dizilince.
22. (Ve Rab'bin) Emri,
kazası veya o Yüce Yaratıcının kudretinin alâmetleri, kalır ve cezasının
eserleri meydana (gelip melekler de saf saf dizilince...) yâni: Göklerden
Melekler inerek insanları ve cinleri kuşattıkları zaman, bu suretle de durak
ehline karşı ilâhî hâkimiyet tecellî edeceği vakit de o insanlar, fâidesiz
temennilerde, pişmanlıklarda bulunacaklardır.
23. Ve o gün Cehennem de
getirilmiş olunca insan o gün anlamış olur. Ve artık o anlayıştan da ona ne
faide!.
23. (Ve o gün cehennem
de) Varlık alanına (getirilmiş olunca...) bir hadîs-i şerife nazaran cehennem,
yetmiş bin melek ve onlara tâbi olan diğer ruhanî kuvvetler vasıtasiyle meydana
getirilecektir. Yâni: Bakanlara karşı cehennem olanca şiddetiyle görülecek, bu
sebeple de Allah'ın kudreti tecellî etmiş bulunacaktır. Artık bu müthiş manzara
karşısında kalan ve âhiret hayatını yalanlamış bulunan herhangi bir inkarcı
(insan, o gün anlamış olur.) dünyada iken ne kadar yanlış düşünmüş, câhilce ve
inkarcı bir hâlde yaşamış olduğunu anlayarak gözlerinden gaflet ferdesi açılır
(ve artık o anlayıştan ona ne faide?.) artık uyanma devri geçmiş, o anlayış âdet
durumunda bulunmuştur. Bu anlayıştan dolayı bir fâide göremeyecektir. Artık
fâide verecek tevbe zamanı geçmiştir.
24. Der ki, keşke hayatım
için -güzel ameller- takdim etmiş olsa idim.
24. Öyle bir şahıs, o
korkunç manzara karşısında kalınca (Der ki: Keşke hayatım için) bu âhiret
hayatıma fâide vermesi için daha dünyada iken güzel ameller (takdim etmiş olsa
idim.) dünya hayatını boş yere zayi ve kendime verilmiş olan irâdeyi, kabiliyeti
kötüye kullanmasaydım da şimdi böyle pek müthiş azap karşısında kalmasa idim.
25. Artık o gün Allah'ın
yapacağı azabı bir kimse yapamaz.
25. (Artık o gün) O
kıyamet zamanında (onun) o Yüce Yaratıcının, o kâfir insan hakkında (yapacağı
azabı bir kimse yapamaz.) o öyle bir şiddetli azaptır. Onun bir mislini hiç bir
mahlûk, meydana getiremez, o kâfir şahıs, dünyadaki kendinin pek çirkin, bâtıl
hareketinden, inkârından dolayı böyle bir azaba lâyık olmuştur.
26. Ve onun vuracağı bend
ile kimse bend vuramaz.
26. (Ve onun) O
kahredici olan yaratıcının (vuracağı bend ile) zincir ile, kelepçe ile (kimse
bend vuramaz.) hiç bir kimse bir suçluyu öyle şiddetli bir surette yakalamaya
kaadir olamaz. İşte küfür ve münafıklığın neticesi, böyle pek şiddetli bir
azaptan ibarettir. Al l âh - îi Teâlâ'nın mü'mîn, sâlih kulları ise bütün bu
azaplardan emîn, ilâhî lütuflara ulaşmış bulunacaklardır.
"Vesak": Bağ, bend, kayt,
ayak bağı ve söz, yemîn manasınadır.
27. Ey huzura kavuşmuş
nefs!.
27. Evet.. İyi hâl ile
vasıflanmış . mü'minlere âhirette Allah tarafından bir iltifat olarak
buyrulacaktır ki: (Ey mutmain olan nefis) yâni: Ey emîn, ruh huzuruna sahip,
temiz itikat ile vasıflanmış, şek ve şüpheden uzak ve Cenab-ı Hak'kın zikri ile,
sevgisi ile kalbini nûrlandırmayı başaran mü'mîn zât!.
28. Rab'bine dönüver, sen
razı, O da senden razı olarak.
28. (Rab'bine
dönüver.) Kerem Sahibi Mabudunun manevî huzuruna yönel, onun vâ'd buyurmuş,
olduğu bir keramet mahallinde, bir yüksek cennete gidiver. (Sen) sana verilen
nimetlerden (razı) olduğun hâlde (O) Kerîm Rab'bin (de senden razı olarak!.)
öyle pek yüce bir makama eri;.
29. Artık kullarımın
arasına katıl.
29. Ve o Kerem Sahibi
Mâbud öyle muhterem bir kuluna dirilme zamanında veya ölüm vaktinde emreder ki:
(Artık kullarımın arasına gir..) Ey nefis-i mutmeinne!. (Ey huzura ermiş nefis)
Sen de değerli kullarımın zümresine dahil ol..
30. Ve cennetime giriver.
30. (Ve) Sen de o muhterem
kullarını ile beraber (cennetime giriver.) bundan maksat, cennetlerin en yükseği
olan Adn cennetidir.
Bir rivayete göre bu âyet-i
kerîme "Uz. Hamza" veya Mekke'deki müşriklerin idam etmiş oldukları "Habib Bin-i
Adiy" Radiyallâh-ü Anhüma hakkında nazil olmuştur. Maamafih bu gibi beyanlarda
muteber olan, onun genelliğidir, sebebinin hususiyeti değildir. Bu ilâhî müjde,
her sâlih, huzura ermiş kulu da iğne almaktadır.
Kısacası: Mü'minlerin
akıbeti, böyle tasavvurların üstünde bir selâmet ve saadetten ibarettir. Temiz,
takva ehli mü'mînler arasında bir manevî birlik vardır. Hepsinin de yüzlerinde
bir din nuru parlar durur, mutlu müminlerin nurları, sâlih müminlerin
çehrelerine aksederek tecelli eder, bir saadet âleminde beraber yaşar, nice
ilâhî tecellilere kavuşurlar. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi o gibi zâtların
şefaatlerine, arkadaşlarına kavuştursun âmin..
Sonraki Sayfa

|