|
88-EL-GAŞIYE
SURESİ
Bu mübarek
sûre
"Ez-zariyat" sûresinden
sonra Mekke-i Mükerreme'de
nazil olmuştur.
Yirmi altı âyeti
içermektedir.
Gâşiye
denilen pek şiddetli
felâketiyle
ortalığı kaplayacak olan kıyamet
gününü
bildirdiği
için
bu sûre-i
celîleye
böyle
"Gâşjye"
adı
verilmiştir.
Kendisinden evvelki "El - A" lâ"
sûresinde
mü'mînler
ile kâfirlerin
ve cennet ile cehennemin durumuna kısaca
işaret
olunmuştur.
Bu sûre-i
celîlede
ise bu hâller
daha genişçe
bildirilmiş
olduğu
için
aralarında
büyük
bir irtibat vardır.
1. Sana -salgın-
kıyametin
haberi geldi mi?
1. Bu mübarek
âyetler,
kıyametin
ne müthiş
bir gün
olduğunu
hatırlatıyor.
O günde
bir takım
kimselerin ne yakıcı
azaplara uğrayacaklarını
ihtar ediyor. Yine o günde
bir takım
zâtların
da ne büyük,
muhteşem
nimetlere nail olacaklarını
haber veriyor. Şüphe
yok ki: Ey Yüce
Peygamber!. (Sana) salgın,
şiddetile
her tarafı
sarıp
kaplayan, büyük
bir felâketten
ibaret olan (Kıyametin
haberi geldi mi?.) Yahut geldi değil
mi? Bu ilâhî
hitap, hakikaten bir sual, bir sorup anlamak maksadiyle değildir.
Belki bu, bir konuşma
üslûbudur
ki: Söylenecek
şeye
muhatabın
nazarı
dikkatini celbeder, dinleyenler için
bir hayret vesilesi ve düşünme
olur ve dinlemeye teşvik
eder.
"Gâşiye"
saran, kaplayan, salgın
şey
demektir ki: Cehennemden kinayedir.
2. O gün
nice yüzler
zillete düşmüştür.
2. (O gün)
O kıyamet
zamanında
(nice yüzler)
kâfir,
isyankâr
kimseler (zillete düşmüştür.)
Cehenneme atılarak
pek zelilce, rezilce bir hâlde
bulunmuştur.
"Hâşia"
zelîl,
hakaret ve zillete tutulmuş
demektir.
3. Çalışmış,
yorgun kalmıştır.
3. O yüzler,
yâni:
Onların
sahipleri, (Çalışmış)
cehennemde nice meşakkatli
şeyleri
yapmaya mecbur edilmiş,
nice azap zincirlerini taşımakta
bulunmuş,
ateşlere
daldırılmış
olarak (yorgun kalmıştır.)
Güç
ve takatten kesilmiş
bir hâle
gelmiştir.
Yâni
Kâfirler,
isyankârlar
dünyada
iken Cenab-ı
Hak'ka ibâdet
ve itaatten kaçınmış
olmalarının
cezasına
âhirette
bu suretle uğramış
bulunacaklardır.
Diğer
bir görüşe
göre
kâfirler,
münafıklar,,
dünyada
çok
çalışmışlar,
zahmetlere ve meşakkatleri
katlanmışlardır.
Fakat o çalışmalarının
âhirette
kendilerine bir fâidesi
olmayacaktır.
Yüzleri,
şahsiyetleri
zilletlere, hareketlere mâruz
kalacaktır.
"Nasibe" derde, zahmete meşakkate
tutulmuş
demektir.
4. Son derece sıcak
bir ateşe
girecektir.
4. Artık
o Cehennemlik yüzler,
(Son derece sıcak
bir ateşe
girecektir.) Öyle
bir ateş
ile azap görecektir.
Çünkü
dünyadaki
şirretli
hareketleri, kendilerini böyle
bir âkibete
sevk etmiştir.
"Tasla" giriverir, yaslanır,
atılır
demektir. "Hamiye" de son derece hararetli manasınadır.
5. Pek hararetli kaynaktan suvarılacaktır.
5. O cehennem ehli
orada (Pek hararetli bir kaynaktan suvarılacaktır.)
Onlar, hararetlerini gidermek için
su arayacaklardır,
fakat hararetlerini giderecek değil,
belki kat kat artıracak
olan pek kızgın
bir sudan başka
bulamayacaklardır.
"Ayn" su kaynağı,
çeşme
demektir. "Aniye" de hararetli pek şiddetli
olan şeydir.
6. Onlar için
dikenli bir ağaçtan
başka
bir yiyecek yoktur.
6. (Onlar için)
O cehenneme atılacak
olan bir kısım
suçlulara
mahsus, acıktıklarını
duyup bir yiyecek arzusunda bulundukları
zaman ise, (dikenli bir ağaçtan
başka
bir yiyecek yoktur.) Öyle
bir ağacı
yemek ise zâten
mümkün
olmaz, o cehennem ehlinin açlığı
devam eder durur,
"Zari": Ilmedikeni denilen
bir ottur ki: Dikenleri kendi tırnağına
benzer, ağulu
bir dikendir, bu ot, kuruyunca bunu hayvanlar da yemezler.
7. Ne semizletir, ne de açlıktan
kurtarır.
7. Artık
o cehennem ehlini, o yiyecekleri dikenli ağaç,
(Ne semizletir, ne de açlıktan
kurtarır.)
Bilakis onların
açıklığını,
ızdırabını
arttırır,
bu yüzden
de büyük
işkenceler
içinde
kalmış
olurlar.
Cehennem ehli, muhtelif
guruplara ayrılacakları
gibi azapları
da, yiyecekleri de farklı
olacaktır.
Bâzılarının
yiyecekleri de "gislinden" irinli ve kanlı
sudan olacaktır.
Diğer
bir kısmının
ki de. Zakkum ağacından
ibaret bulunacaktır.
Yâni:
Yiyecek yerine öyle
yenilmesi mümkün
olmayan elem verici
şeyler kendilerine
verilecektir. Nitekim diğer
bâzı âyetler
de bunları
bildirmektedir.
8. Bir kısım
yüzler
de o günde
güzellik
sahibidir.
8. (Bir kısım
yüzler
de) Yâni:
İmân
ve ihlâs
sahibi olan ehli cennete gelince o zâtlar
da (O günde)
o kıyamet
zamanında
(Güzellik
sahibidir.) Onlar, büyük
bir güzellik
ve parlaklığa
sahip bulunurlar. İmânlarının
nuru, yüzlerinde
parlamaya başlamış
olur.
"Nâime"
Güzellik,
parlaklık
ve letafet sahibesi demektir.
9. Çalışmış
olmasından
dolayı
hoşnuttur.
9. O cennet ehli, dünyada
iken sâlih
amellere (Çalışmış
olmasından
dolayı
hoşnuttur.)
Onlar, o amellerini memnuniyetle yerine getirmeye çalışmışlardı.
O amellerinin mükâfatını âhirette
görecekleri
için
bundan dolayı
da son derece sevinçli
olacaklardır.
Bir zevk ve sevinç
içinde
kalıp
pek mutlu bir hâlde
yaşayacaklardır.
10. Bir yüksek
cennette.
10. O güzel
yüzlü
zâtlar
(bir yüksek)
değeri
pek yüce
(Cennette) bulunacaklardır.
11. Orada boş,
bir lâkırdı
işitmezsiniz
11. (Orada) O pek muhteşem
cennette (boş
bir lâkırdı)
fâidesiz
bir söz
(işitmezsiniz.)
Orası,
boş şeylerden
münezzehtir.
Orası,
imân
şerefine
sahip kimselerin bir yüce
yurdudur. O zâtlar,
orada Cenab-ı
Hak'ka hamd ve sena da bulunurlar, pek hikmetli bir tarzda konuşurlar,
kalp huzuru ile yaşarlar.
"Lâgiye"
yalan, iftira, bâtıl
kelimeler, boş
sözler
demektir.
12. Orada akan bir su
kaynağı
vardır.
12. (Orada) O cennette, o
pek güzel
bağ
ve bostanda (akan bir su kaynağı
vardır.)
Suları
her tarafa cereyan den birer seçkin
pınar
mevcuttur.
13. Orada yüksek
tahtlar vardır.
13. (Orada) O cennet
âleminde
(yüksek
tahtlar vardır.)
Pek seçkin
sandalyeler, mevcuttur. Bunlar, altından
yapılmış,
Zebercetler ile, inciler ile yakutlar ile süslenmiş
bir hâlde
ve yüksek
mertebelerde bulunmaktadır.
Onların
üzerlerinde
oturanlar, cennetin her tarafını
seyrederler, kendilerine Allah tarafından
verilen nîmetleri
seyrederek mükemmel
bir zevkle yaşarlar.
14. Hazırlanmış
sürahiler..
14. O cennet sahipleri için,
(Hazırlanmış
sürahiler)
vardır.
Cennet ehli, her istedikleri zaman o cennetteki çeşmelerin
etrafında
o sürahileri
elde ederek o lezzetli sulardan içerler.
"Ekvâb":
Kulbu olmayan küçük
ibrikler, deştiler
demektir.
15. Dizilmiş
yastıklar.
15. Ve cennet ehli için
(Dizilmiş)
yayılmış,
çeşit
çeşit
(yastıklar)
vardır
ki: Onlara yaslanarak mutlu ve rahat bir hâlde
bulunurlar. "Namarik" Küçük
yüz
yastığı
mânâsına
olan "namruka" kelimesinin çoğuludur.
"Mesfûfe"
de birbirinin yanına
sıra
sıra
dizilmiş
demektir.
16. Ve döşenmiş
nefis sergiler -vardır-.
16. (Ve) O cennette (döşenmiş,
nefîs
sergiler) vardır.
Cennet ehli, bunlardan da istifâde
ederler.
"Zerâbiy"
Kilim, hâli
gibi yaygı
denilen "Zirbiy" kelimesinin çoğuludur.
"Meb'sûse"
de dağılmış,
meclislerde ayrı
ayrı
bir hâlde
bulunmuş
manasınadır.
Bu mübarek
âyetler,
cennetleri yedi güzel
vasıf
ile vasıflandırıyor
ve onları
dünyadaki
rahatlık
ve nimet vesilesi olan yedi şeyin
ismiyle bildiriyor ve onların
dünyadaki
şeylerin
çok
üstünde
bulunduğuna
işaret
buyuruyor. Aslında
bu tarzdaki ilâhi
beyan, o cennet nimetlerini bizim anlayabilmemiz için
bir ho; tasvir ve tebliğ
hikmetinden dolayıdır.
Yoksa o cennetteki pek mühim
pek yüce
şeylerin
güzellikleri,
fâideleri
her türlü
düşüncelerimizin
üstündedir.
17. Artık
develere bakmazlar mı
ki, nasıl
yaratılmış?.
17. Bu mübarek
âyetler
de insanların
dikkatlerini dünyadaki
bir kısım
kudret eserlerine çekiyor.
Resül-i
Ekrem'in yüksek
irsâd
vazifesini tâyin
buyuruyor. İnkarcıların
da nihayet nasıl
hesaba, nasıl
şiddetli
bir azaba mâruz
kalacaklarını
ihtar etmektedir. Şöyle
ki: (Artık)
Ahiret hayatını,
cennet ve cehennemi inkâr
edenler, gözlerinin
önünde
parlayıp
duran bir nice kudret eserlerini hiç
nazarı
dikkate almazlar mı?.
Ezcümle,
(Develere bakmazlar mı
ki:) O acaip bir görünüş
ve yaratılışla
bulunan ve pek fâideli
olan hayvanlar (nasıl
yaratılmış?.)
Onlar, ne kadar mühim
birer ilâhi
kudret eserleridir. Diğer
hayvanlardan bir çok
bakımdan
üstün
bulunmaktadırlar.
Evet.. Develer, hem binek hayvanlarıdır,
insanları
en güç
yerlerde taşırlar
ve ağırca
yükleri
yüklenirler,
kendilerinin hem sütleri
içilir,
hem de etleri yenilir. Başka
hayvanlar, bu kadar fâideli
değildirler.
Develer, sahiplerine gidip gelmek, yatıp
kalkmak hususunda dâima
itaatte bulunurlar, isterse: Sahipleri çocuk,
zayıf
bulunsunlar, develer, kırlarda
vesâirede
biten her nevi otları
yer, onlar ile gıdalarını
temin ederler, diğer
hayvanlar ise böyle
değildir.
"İbil"
Deve, çoğul
ismidir. Bir tanesine: Beİr,
Naka, Cemel denir.
18. Ve Göğe
ki, nasıl
yükselmiş?.
18. (Ve göğe
de) Bakmazlar mı
(ki:) Bakıp
düşünmezler
mi ki, (nasıl
yükseltilmiş.)
Nasıl
güzel
bir manzara teşkil
ediyor, ne kadar parlak yıldızları
vesaire taşıyor.
19. Ve dağlara
ki nasıl
dikilmiş?.
19. (Ve dağlara)
da bir ibret gözüyle
bakmazlar mı
(ki: Nasıl
dikilmiş.)
Ne kadar sabit vaziyette bulunuyor. Bir hareket ve ıstırap
göstermiyor,
kendilerinde insanların
ve hayvanların
girip dolaşmalarına
müsait
bulunmaktadır,
bir nice ağaçları,
madenleri, kaynakları
sinesinde saklıyor.
20. Ve yere ki, nasıl
yayılmış?.
20. (Ve yere) de hiç
bakıp
durmuyorlar mı
ki: (Nasıl
yayılmış.)
Üzerinde
barınanlar
için
nasıl
elverişli
bir hâlde
bulunmuştur.
Yeryüzü,
küresel
bir sekil olsa da, dâima
dönse
de görünür,
kendisinden istifâde
edilmesi bakımından
dâima
sakin bulunmaktadır.
Dâima
aynı
vaziyeti muhafaza etmektedir. Artık
bu kadar gözlere
çarpıp
duran eserler, bir Yüce
Yaratıcının
varlığına,
kudret ve hikmetine pek kuvvetli birer şahittir.
Bunları
görüp
duranlar, O Hikmet Sahibi Yaratıcının
varlığını,
kudret ve azametini, âhiret
hayatını
da meydana getirebileceğini
nasıl
inkâr
eder, imkânsız
sanabilirler?. Hiç
bu kadar essiz, güzel
muhteşem
eserleri bir nazarı
dikkate almazlar mı?
21. Artık
sen hatırlat,
şüphe
yok ki, sen ancak bir hatırlatıcısın.
21. (Artık)
Ey Son Peygamber!. (Sen hatırlat.)
Kavmine öğüt
ver, onların
dikkatlerini, o muazzam kudret eserlerine çek.
(Şüphe
yok ki: Sen ancak bir hatırlatıcısın.)
Senin vazifen ümmetine
ilâhi
hükümleri
tebliğ
edip onların
uyanmalarına
çalışmaktır.
22. Onların
üzerlerinde
bir musallat -zorba- değilsin.
22. Yoksa Ey Yüce
Peygamber!. Sen, (Onların
üzerlerine
musallat) bir zorba (değilsin.)
Sen teblîğ
ettiğin
şeyleri
onlara cebren kabul ettirmekle mükellef
bulunmuyorsun, sen teblîğ
ve ikaz vazifeni yaptıktan
sonra artık
müsterih
ol, inkarcıların
hâllerine
bakarak üzülme.
23. Ancak o kimse ki, yüz
çevirir
ve küfre
düşmüş
olur.
23. (Ancak o kimse
ki.) Dinî
tebligatı
kabul etmez, hakkı
kabulden (yüz
çevirir)
Kur'an-ı
Kerim gibi kutsal değerleri
inkâr
ederek (küfre
düşmüş
olur.) kendi kabiliyetini, ihtiyarını
kötüye
kullanarak küfür
içinde
yaşar
dururlar.
24. Artık
Allah, onu en büyük
azap ile cezalandırır.
24. (Artık
Allah, onu) Ahirette (en büyük
azap ile cezalandırır.)
onu cehenneme atar, maamafih öyle
bir inkarcı,
daha dünyada
iken de bir nice azaplara, felâketlere
mâruz
kalabilir, nitekim emsali pek çoktur.
25. Şüphe
yok ki, onların
dönüşleri
bizedir.
25. Evet.. Yüce
Yaratıcı
buyuruyor ki: Ey Resulüm!.
Sen mahzun kederli olma (şüphe
yok ki: Onların)
o inkarcıların
öldükleri,
haşr
ve neşr
olundukları
zaman (dönüşleri
bizedir.) başkasına
değildir.
Hepsi de ahirette bir yüce
mahkemeye sevk edilecektir.
26. Sonra da onların
hesapları
muhakkak ki, bize aittir.
26. (Sonra da onların
hesabı)
Dünyadaki
amellerinin muhasebesi (muhakkak ki: Bize aittir.) artık
o muhasebe neticesinde lâyık
oldukları
cezalara kavuşmuş
olacaklardır.
Onlar asla cezasız
bırakılmayacaklardır.
Bu ilâhî
beyan, Resül-i
Ekrem, S al I âl
âh
ü
Aleyhivessellem Efendimiz hakkında
bir teselliyi içermektedir,
onun hüzün
ve kederini gidermeye bir vesiledir. Çünkü:
O Yüce
Peygamberi inkâr
edenlerin, onun ihtarlarını
dinlemeyenlerin nihayet lâyık
oldukları
cezalara kavuşacaklarını
bildiriyor. İslâm
dininin onlara muhtaç
olmadığına,
müminlerin
ise ilâhî
azaptan emîn
olup güzel
bir geleceğe
kavuşacaklarına
işaret
etmektedir. Hak Teâlâ
Hazretleri cümlemize
basiretler ve güzel
sonlar nasip buyursun. Amin..
Sonraki Sayfa

|