|
84-EL-INŞIKAK
SURESİ
Bu mübarek sûre, Infitâr
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Yirmi be; âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Göğün varılacağından söz ettiği için kendisine bu ad verilmiştir.
Kendisinden evvelki "Mütaffifîn" sûresinde hafaza meleklerinin yazdıkları
kitapların bulunduğu mahal bildirilmişti, bu sûrede de o kitapların kıyamet
gününde sahiplerine gösterileceği haber veriliyor. Bu sebeple aralarında güzel
bir münâsebet vardır.
Bu sûre-i celîlenin başlıca
içeriği, şunlardır:
1. İnsanların kıyamet
gününde kitaplarına kavuşup amellerinin neticelerine ereceklerini beyan etmek.
2. İnsanların amellerine
göre tabakalara ayrılıp bir kısmının cennetlere erişeceklerini müjdelemek, bir
kısmının da cehennem azabına uğrayacaklarını hatırlatmak. 1. Göl varıldığı
zaman.
1. Bu mübarek âyetler:
Kıyamete ait bir takım alâmetlerin, felâketlerin Allah'ın emrinin ortaya çıkması
durumunda mü'mînlerin de kâfirlerin de kendi vaziyetlerini anlamış olacaklarını
bildiriyor. O günde mü'minlerin kitapları sağ taraflarından verilerek ne kadar
sevinçli bir hâlde bulunacaklarını müjdeliyor. Kitapları sol taraflarından
verilecek olan âhireti inkâr eden kimselerin de ne kadar izdi rap 11 bir hâlde
kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Her şahıs, ne yapmış olduğunu
anlayacak ve yaptığının mükâfatına veya cezasına kavuşacaktır. (Gök varıldığı
zaman.) Nizam ve intizamım kaydedip tabakaları bulutlar ile parçalandığı vakit,
yâni: Kıyamet kopmağa başlayıp gökler gibi en kuvvetli şeylerin bile ilâhî irâde
ile harap, mahv ve yok olacakları gün.
"İnşikâk" yarılmak,
parçalanmak, ikiye ayrılmak manasınadır. Bu İnşikâk, bir rivayete göre "Mecerret"
den, yâni: Göğün bu isimdeki bir kapısından veya Kehkeşan denilen, birbirine pek
yakın ve pek küçük olup rasat âleti olmaksızın görülmeyen bir kısım yıldızlardan
itibaren vuku bulacaktır.
2. Ve Rabbini dinlediği ve
lâyık kılındığı zaman.
2. (Ve) Gök (Rab'bini
dinlediği) onun emri ve irâdesine tam anlamiyle itaat edip boyun eğdiği (ve)
Allah'ın hükmüne riâyet için (lâyık kılındığı zaman.) O yüksek gökte
yaratıcısının emrine uyarak onun ezeli irâdesi doğrultusunda nizam ve intizamdan
mahrum kalacaktır.
Çünkü gök de Allah'ın bir
yaratığıdır. Elbette ki: O da yaratıcısının emrine tâbidir. Mahlûkata lâyık olan
da bundan başka değildir.
"Ezinet" Kulak verip
dinledi demektir ki: Tam bir itaatten kinayedir.
"Hukkat" de hak oldu,
haklandı, lâyık kılındı demektir.
3. Ve yer uzatılıp dümdüz
olduğu zaman.
3. (Ve yer uzatılıp dümdüz
olduğu zaman..) Dağları parçalanarak yüksek yerleri vaziyetleri kaybederek
aralarındaki bitişiklikten eser kalmadığı vakit..
4. Ve içinde ne var ise
atıp boşaldığı zaman.
4. (Ve) Yeryüzü (içinde
ne var ise) hazineleri, madenleri, bütün ölüleri vesaire dışarıya (atıp
boşaldığı zaman..) İçinde öyle bir şey kalmadığı vakit "Elkat" atıverdi
demektir. "Tehallet" de boş kaldı, içinde bir şey kalmadı manasınadır.
5. Ve Rabbini dinlediği ve
lâyık kılındığı zaman.
5. (Ve) Yer sahası
(Rabbini dinlediği) emrine itaat ettiği (ve lâyık kılındığı) o emre boyun eğmek
için kendisine bir kabiliyet ve liyakat ihsan buyrulduğu (zaman..) İşte öyle
müthiş, fevkalâde hâdiselerin meydana geleceği gün, herkes yapmış olduğu hayır
ve şerrin karşılığına erdirilecektir.
"Ezinet" kulak verip
dinledi demektir.
6. Ey insan muhakkak ki:
Sen Rabbine doğru bir çalışmakla çalışıcısın, artık ona kavuşacaksındır.
6. (Ey insan!. Muhakkak
ki: Sen Rabbine doğru) Onun ceza âlemine yönelerek (çalışmakla çalışıcısın)
ölüme yaklaşmışsın (Artık ona kavuşacaksın) Lâyık olduğun mükâfat veya cezaya
ermiş bulunacaksındır.
"Kâdih" cehdeden,
tırmalayan, bir şeye cidden çalışan demektir.
7. İmdi kimin kitabı sağ
eline verilmiş olursa..
7. (İmdi) O gidilecek
âlemde (kimin kitabı sağ eline verilmiş olursa..) Meleklerin yazdıkları amel
defterleri herhangi bir itaatkâr müminin ön tarafından getirir sağ eline teslim
edilirse.
8. Artık bir kolay hesap
ile hesaba çekilmiş olur.
8. (Artık) O zât..
Mahşerde (bir kolay hesap ile hesaba çekilmiş olur.) İbâdet ve itaatinden dolayı
mükâfata kavuşur. İnsanlık hâli yapmış olduğu bir kısım kusurları affedilir.
9. Ve ehline sevinçli
olarak dönmüş bulunur.
9. (Ve) O mü'mîn zât
(ehline) ehli imândan olan ailesi, evlâtı, torunları, yakınları ve cennetteki
eşi olan iri gözlü hurilerin yanına (sevinçli olarak dönmüş olur..) Büyük bir
sürür ve sevinç içinde kalmış bulunur.
10. Fakat kime ki, kitabı
arkası tarafından verilmiş olur.
10. (Fakat kime ki,) O
âhiret âleminde (kitabı arkası tarafından verilmiş olur..) Yâni: Sağ eli boynuna
bağlanmış, sol eli arkasına döndürülmüş olan herhangi bir kâfire de amel defteri
sol tarafından verilecektir.
11. Derhal bir helaki
çağırır.
11. Öyle kâfir bir
şahısta (Derhal bir helaki çağırır.» Ah., ey helak neredesin gel beni bu daimî
azap ateşinden kurtar diye boş yere bağırıp çağırıp durur. "Sebûr" helak,
gebermek, ölüp mahv olmak demektir.
12. Ve bir alevli ateşe
yaşlanacaktır.
12. (Ve) O şahıs (her
alevli ateşe yaşlanacaktır.) Pek şiddetli bir cehenneme atılmış bulunacaktır..
13. Şüphe yok ki: Ehli
arasında bir sevinçli halde idi.
13. (Şüphe yok ki:)
Öyle azap görecek şahıs dünyada iken (ehli arasında bir sevinçli hâlde idi.)
fâni varlıklarına, aldanmış, maddî zevklere düşkün, eriştiği nimetlerin şükrünü
yerine getirmekten kaçınır. Ahiret fikrinden mahrum bulunur bir hâlde idi.
14. Muhakkak o, sanmıştı
ki: Elbette dönmeyecektir.
14. (Muhakkak ki o,
sanmıştı ki:) Hayat, bu dünya varlığından ibarettir. (Elbette dönmeyecektir.)
Ahrete varmayacaktır. Hak Teâlâ'nın azabına uğramayacaktır. O şahıs, öyle
gafilce, inkarcı bir hâlde yaşıyordu.
"Yehurü" rucu eder, geri
döner demektir. "Har" da dönmek ve noksan olmak manasınadır.
15. Hayır.. Şüphe yok ki:
Rabbi onu görür olmuştur.
15. (Hayır.. Şüphe yok
ki: Rabbi) Yüce Yaratıcı (onu) öyle inkarcı, nankör şahıs (görür olmuştur.) Onun
bütün hâllerini sözlerini tamamıyla bilir. O dinsiz herif, hiç bir vakit
yakasını ilâhî azaptan kurtaramayacaktır. O bir kere istikbâlini, pek müthiş
akıbetini düşünmeli değil midir?
16. Artık yemîn eder mi
şafağa.
16. Bu mübarek
âyetler de insanların dünyevî ve uhrevî değişikliklere uğrayacaklarını
ehemmiyetine işaret için bir takım kudret eserlerine yemîn suretiyle haber
veriyor, inkarcıların Kur'an-ı Kerim'i yalanlamalarını kınayarak azap
göreceklerini ihtar ediyor. İyi hâl sahipleri olan mü'minleri ise mükâfat ile
müjdelemektedir. Şöyle ki: (Artık yemîn ederim şafağa.) Yâni: Şafağı yaratan
Yüce Yaratıcı'ya yemîn eylerim.
Şafaktan maksat; güneşin
batmasından sonra batı ufkunda görülen bir kızart ılıktır. Veya bu kızartıyı
takip eden beyazlıktır. Pek rakik = ince olduğundan dolayı kendisine böyle şafak
adı verilmiştir. Nitekim kalp inceliğine de, "şefkat" denilmesi bu itibar
iledir.
17. Ve geceye ve topladığı
şeye..
17. (Ve geceye ve topladığı
şeye) Yemîn ederim: Yâni: Dağılmış hayat sahiplerini bir araya toplayarak
barındıran geceye ve o topladığı hayat sahiplerine veya toptan gözlere
göstermekte olduğu yıldızlara da andolsun.
"Vesk" cem'etmek, derleyip
toplamak ve yüklemek manasınadır.
18. Ve toplandığı vakit aya
-andolsun-.
18. (Ve topladığı vakit
aya) Yemîn ederim: Yâni: Işığını toplayarak Bedr hâline geldiği zaman, aya
andolsun.
Bu görüşe göre "Lâ"
kelimesi, zaittir. Diğer bir görüşe göre de bu "Lâ" zait harfi değildir.
Buyrulmuş oluyor ki: Şafaka vesâir şeylere yemîn etmeğe hacet yoktur.
Bildirilecek husus, haddizatında pek açıktır, onu tekide ne lüzum var?. Daha
başka bir görüşe göre de buyrulmuş oluyor ki: Vuku bulacağı haber verilen
şeyler, o kadar büyüktür ki: Onların vuku bulacağı, haber verilen şeyler, o
kadar büyüktür ki: Onların vuku bulacağı, öyle şafak vesaire gibi şeylere yemîn
edilen hâdiselerin azametine, şanının büyüklüğüne işaretten ibarettir, "itti s
ak" içtima, toplamak manasınadır.
19. Elbette ki: Halden
hale gireceksiniz.
19. (Elbette ki,) Ey
insanlar!. Sizler (hâlden hâle geçeceksiniz.) Yâni muhtelif hayat safhaları
geçireceksinizdir. Evvelâ: Bir nutfeden yaratılmış, sonra bir insan suretinde
dünyaya çıkarılmış idiniz, hayatta oldukça sıhhat ve hastalık gibi, servet ve
ihtiyaç gibi muhtelif hâllere mâruz olursunuz. Daha sonra da ölecek ve kıyamette
tekrar hayata kavuşup lâyık olduğunuz yerlere sevk edileceksinizdir. İşte bu bir
hakikattir. Yemîn mahalli olan da budur.
"Tabak" başkasına mutabık -
uygun olan hâldir. Bir şeyin miktarca üstünde olana da ve bir şeyin kapağına,
örtüsüne de "Tabak" denir. Çoğulu "tabakattır."
20. Artık onlar için ne var
ki: İman etmiyorlar?.
20. (Artık onlar için) O
kâfirlere ait (ne var ki:) bu kadar kudret eserleri meydanda iken onlar yine
(îman etmiyorlar?.) Kıyamet vuku bulacağına inanmıyorlar, bu kadar açık
delillere rağmen yine inkârlarında devam ediyorlar.
21. Ve Onlara karşı Kur'an
okunduğu vakit secde etmezler.
21. (Ve onlara karşı
Kur'an okunduğu vakit) Onlara dünyevî ve uhrevî men'faatlerini telkin ederek
kendilerini aydınlatmak istediği zaman onlar (secde etmezler.) O kadar beliğ ve
yüce beyanları içeren o ilâhî kitabın okunduğunu duydukları hâlde onun
kudsiyetini, icaz mertebesinde bulunduğunu takdir ve itirafta bulunmazlar,
hürmet secdesine kapanarak kullukta bulunmak istemezler. Bu ne kadar cehalet ve
gaflet!.
"Rivayete göre Resül-i
Ekrem Sallâlâhu aleyhivessellem Efendimiz bir gün "Veescüt Vakterib" âyet-i
celîlesini okumuş, kendisi de ve yanında bulunan mü'minler de secdeye
kapanmışlar, orada bulunan Kureyş müşrikleri ise onların başları ucunda el
çırpmış, ıslık çalmışlar, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.
Bu âyet-i kerime, Kur'an-ı
Kerim'deki On dört secde âyetlerinin on üçüncüsüdür. Imam-ı Azama göre bu âyet-i
celileyi de okuyan ve dinleyen her mükellef mümîn ve mü'mîne için secde etmesi
vaciptir. Çünkü Cenab-ı Hak, bunu dinleyip te secde etmeyenleri kınamıştır.
Fakat Ibni Ab bas Hazretlerine göre bu, bir tilavet secdesi âyeti değildir.
Secde âyetlerinin
tercümelerini okuyup dinleyenlere de ve bu âyetlerin mânâsını bilmeyenlere de
okuyunca veya dinleyince secde etmek vacip olur.
22. Hatta kâfir olanlar,
yalanlarlar.
22. (Hattâ kâfir olanlar)
Secde etmek değil, o Kur'an-ı Kerimi, onun haber verdiği kıyamet gününü, bu
hususta ki en kuvvetli, açık delilleri bile (yalanlar.) Onlar o kadar inkâra
müptelâ bulunmaktadırlar.
23. Halbuki: Allah onların
kalplerinde neler topladıklarını pek iyi bilendir.
23. (Halbuki, Allah)
Teâlâ Hazretleri (onların) o inkarcıların (kalplerinde neler topladıklarını pek
iyi bilendir.) Onların İslâmiyet'e karşı olan düşmanlıkları, câhilce düşünceleri
ve pek kibirli inatları Allah tarafından tamamen bilmektedir.
24. Artık onları pek acıklı
bir azap ile müjdele.
24. (Artık onları) O
din düşmanlarını (pek acıklı bir azap ile müjdele.) Onlar, o inkârlarından, o
içlerinde sakladıkları düşmanlıklarından dolayı pek şiddetli bir azaba lâyık
olmuşlardır. Bu hakikati onlara ihtar et.
25. Fakat o kimseler ki,
iman ettiler ve sâlih sâlih amelerde bu-lundular, onlar için de tükenmeyen bir
mükâfat vardır.
25. (Fakat o kimseler ki:)
O temiz yaratılışlarını muhafaza eden kullar ki: (İmân ettiler) Allahü Teâlâ'nın
birliğini kudret ve azametini tasdikte bulundular, Yüce Peygamberin risâletine.
Kur'an-ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğuna inanarak hürmetten ayrılmadılar (ve
sâlih sâlih amellerde bulundular) İmânlarının birer açık alâmeti olan ibâdetlere
devam eylediler. Dinî vazifelerini yapmaya çalıştılar. (Onlar için de
tükenmeyen) bitip kesilmeyecek olan (bir mükâfat vardır.) Onlar âhirette öyle
büyük nîmetlere, cennetlere erişeceklerdir. İşte imânın, güzel amellerin
karşılığı; öyle pek muazzam, ebedî bir sevaptan, bir ilâhî lütuftan ibarettir.
Artık her akıl sahibi insan için lâzımdır ki: Hayatını boş yere zayi etmeyip
öyle yüce bir gaye için güzelce çalışsın, kulluk vazifelerini yapmaya gayret
etsin, ebedî nimetlere kavuşsun.
"Gayr-ı memnun" kesilmeyen,
noksan olmayan, bir minnete, ezaya dayalı bulunmayan şey demektir. İşte Cenab-ı
Hak, Yüce Peygamberine ve mü'min kullarına bu âyet-i kerîmesiyle teselli
veriyor. Kendilerini müjdeliyor ve bütün insanlığı ibâdet ve itaate teşvik
buyurmuş oluyor, o Kerem Sahibi Mabudumuzdan muvaffakiyetler niyaz eyleriz.
Sonraki Sayfa

|