|
83-EL-MUTAFFIFIN
SURESİ
Bu mübarek sûre, "El'ankebut"
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Kendisine "Et'tatfif"
sûresi adı da verilmiştir. Otuz altı âyeti kerîmeyi içermektedir. İlk âyeti "Mutaffifîn"
tabiriyle başladığı için kendisine bu isim verilmiştir.
Bu sûrei celîlede takva
sahibi zâtlar ile suçlu ve insan haklarına saldıran kimseler hakkındaki uhrevî
hükümleri ve müjde ile tehditleri içerdiği için kendisinden evvelki "İnfitâr"
sûresile aralarında mühim bir münâsebet vardır.
Bu mübarek sûrenin başlıca
içeriği şunlardır:
1. Alış verişlerinde
istikâmet göstermeyenleri tehdit etmek ve onların amel sahifelerini anlatmak.
2. Suçluların alaylarına
uğramış olan iyi kimseleri kavuşacakları nîmetler ile müjdelemek.
3. Ahirette de sâlih
zatların o suçlulara bakarak nasıl cezalara uğramış olduklarını müşahade
edeceklerini beyan etmek
1. Alış verişlerinde hile
yapanların vay hallerine.
1. Bu mübarek âyetler,
ölçüye ve tartıya riâyet etmemenin kötü durumunu bildiriyor. Bu riâyette
bulunmayanların âhiret azabını düşünmez kimseler olduklarını kınamak maksadıyla
teşhîr ediyor. O gibi günahkârların bütün yaptıklarının bir amel defterinde
tespit edildiğini ve kıyamet gününü yalanlayanların nasıl birer felâkete ve
helake mâruz bulunacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Alış verişlerinde
hile yapanların) Yâni: Fazla bir kâr temin etmek için ölçü ve tartı hususunda
hıyanette bulunanların (vay hâllerine!.) Onlar, kahroluversinler, veya
cehennemdeki bir vâ'diye düşüversinler.
"Veyl" bir azap
kelimesidir. Dünyevî ve uhrevî bir helak demektir ve Cehennemde bir vâ'dinin
adıdır.
2. O kimseler ki: İnsanlar
aleyhine ölçtükleri zaman tam ölçer alırlar.
2. İşte kendilerine "Mutaffifler"
denilen, alış verişlerinde doğruluktan ayrılan kimselerin hâllerini Cenab-ı Hak
şöylece beyan buyuruyor. O hile yapanlar, (O kimseler ki: İnsanlar aleyhine
ölçtükleri zaman) başkalarının bir malını kendileri için almak istedikleri vakit
(tam ölçer alırlar.) Onun miktarını arttırmazlar, belki fırsat bulunca onu
noksan göstererek nispeten az bir bedel ile almak isterler.
3. Ve insanlar için
ölçtükleri veya tarttıkları zaman ise eksiltirler.
3. (Ve) O hilekârlar, kendi
mallarını (insanlar için ölçtükleri veya tarttıkları zaman ise) o kendi
mallarını (eksiltirler) tartışını veya kilesini noksan yaptıkları hâlde onu tam
gösterirler, kendi şahsî menfaatleri için başkalarına zarar vermekten
sıkılmazlar, buyrulmuş oluyor ki: O hilebazlar, kendi malları hakkında daha çok
hile yaptıkları için yalnız ölçülecek şeylerde değil, tartılacak şeylerde de
hilede bulunurlar, çünkü tartılacak mallarda hilede bulunurlar, çünkü tartılacak
mallarda hile, daha ziyade cereyan eder.
4. Onlar sanmıyorlar mı ki:
Şüphe yok onlar diriltileceklerdir.
4. (Onlar) O hileye cüret
edenler, hiç âhiret azabını düşünmezler mi? (Onlar sanmıyorlar mı ki, şüphe yok
onlar) öldükten sonra tekrar (diriltileceklerdir.) O yaptıkları hilelerden
dolayı cezalara çarptırılacaklardır. Onlar bu âkibeti hiç düşünmezler mi?
5. Bir büyük gün için.
5. Evet: (Bir büyük gün
için..) Yeniden hayata kavuşturulacaklarını, o günde sual ve hesaba tâbi
tutulacaklarını hiç düşünmüyorlar mı?
6. Alemlerin Rabbi için
insanların divan duracağı günde.
6. (Alemlerin Rabbi için)
Yüce Yaratıcı'nın emri için, hesap ve cezası için (insanların divan duracağı
günde.) Kendilerinin de diriltilecekleri muhakkaktır. O günün böyle meydana
geleceğini o haksızlıklarda bulunanlar, hiç bilmiyorlar mı?.
7. Hayır hayır.. Şüphe yok
ki: Günahkârların yazısı elbetteki Siccindedir.
7. (Hayır hayır...)
Öyle haince bir hareket ve âhiret hayatını inkâr asla doğru değildir. (Şüphe yok
ki: Günahkârların yazışı) Öyle insanların hukukuna saldıran günahlardan
kaçınmayan kimselerin o kötü muamelelerine ait yazılar, kayıtlar (elbette ki:
Siccindedir.) Yâni: Kendisine siccin adı verilen bir kitapta yazılmış
bulunmaktadır. O hilekâr, günahkârlar, o kötü amellerinden dolayı muhasebeye
tutulacaklardır. Onların hiç bir muameleleri meçhul kalmamaktadır.
8. Siccinin ne olduğunu
sana ne şey bildirdi?.
8. Ey Yüce Peygamber!. (Siccinin
ne olduğunu sana ne şey bildirdi?.) Onu ne sen ve ne de senin kavmin Elbette ki,
bilemezsiniz.
9. -O- bir yazılmış
kitaptır.
9. (O) Siccin denilen ve
öyle fâcirlere ait bulunan kitap (bir yazılış kitabıdır.) Bir hususi işaret
taşımaktadır. Bir amel defteridir. Onu gören, onda bir hayır bulunmadığını
anlar, sahibinin günahlarını bildirmektedir, azaba lâyık olduğunu
göstermektedir.
Kur'an-ı Kerim'in bu
âyetleri de gösteriyor ki: İslâmiyet'te doğruluk, adalet, eşitlik, hakka riâyet
pek mühim bir esastır. Her insan, alış verişinde, bütün iktisadî muamelelerinde
doğruluktan ayrılmamakla mükelleftir. Hile yollarına sapan, âdi ve fâni bir
şahsi menfaat uğrunda başkalarının hukukuna saldıran her şahıs, büyük
mes'uliyete mâruz kalacaktır. Bu âkibet, Kur'an-ı Kerim'in ihtar ettiği bir
hakikattir.
10. Yalanlayanların o gün
vay hallerine.
10. Artık bu gibi
hakikatleri (yalanlayanların o gün) kıyamet zamanında (vay hâllerine...) Onlar
ne kadar azaba, helake mâruz kalacaklardır.
11. O kimseler ki, ceza
gününü yalanlarlar.
11. (O kimseler ki:
Ceza gününü yalanlayıverirler...) Kötü amellerinden dolayı âhirette azap
görmeyeceklerini sanıverirler, işte vay onların hâllerine, en şiddetli bir azap,
onlara yönelik bulunacaktır.
12. Halbuki: Onu, haddi
aşan, günahkâr olan her bir kimseden başkası yalanlamaz.
12. (Halbuki: Onu) O
ceza günü (haddi aşan) hakka tecâvüz eden insaftan mahrum bulunan (günahkâr olan
her bir kimseden başkası yalanlamaz.) Öyle bir kimse, güzelce düşünmez, parlayıp
duran delillere göz atmaz, verilen nasihatleri kabul etmez, nefsinin arzularına,
şehvetlerine tâbi olmaktan ayrılmaz, bunun pek korkunç bir neticesi olarak da
öyle bir küfre ve isyana tutulmuş bulunur.
13. Ona karşı bizim
âyetlerimiz okunduğu vakit, evvelkilerin masalları, demiştir.
13. Bu mübarek âyetler,
inkarcıların Kur'an-ı Kerim hakkındaki iftiralarını bildiriyor, onların ne kadar
kalp katılığına tutulmuş olduklarını teşhîr ediyor ve onların ne kadar
mahrumiyete uğramış ve nasıl bir cehennem ateşine aday bulunmuş olduklarını ve
nasıl bir kınamaya, ihtara mâruz kalacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Ona karşı) O hain şahsa, Velid Ibn-i Mugire veya "Nadr-lbnil'hars" gibi
herhangi bir inkarcıya karşı (bizim âyetlerimiz okunduğu) Kur'an-ı Kerim'in
itikad, ahlâk, helâl ve haram gibi hükümlerine dair tebligatı bildirildiği
(vakit) o dinsiz şahıs, o mukaddes âyetler hakkında onlar (evvelkilerin
efsaneleridir, demiştir.) Öyle bâtıl, câhilce bir iddiaya cür'et göstermiştir.
"Esatir" tarihten evvelki
zamana ait masallar, uydurma hikâyeler demektir.
14. Asla öyle değil.. Fakat
onların kazanmış oldukları şey, kalpleri üzerini kaplamıştır.
14. (Asla öyle değil) O
âyetler, hâşâ efsane değildir. (Fakat onların) O mukaddesata efsane demeğe
cür'et eden inkarcı şahısların (kazanmış oldukları şey) işlemiş oldukları küfür
ve isyan, bâtıl düşünceler, onların (kalpleri üzerini kaplamıştır.) içlerine
nüfuz ederek vicdanlarını kuşatmıştır. Artık, hakikatleri görüp anlayamaz
bulunmuşlardır.
"Rane" kelimesi, galebe
etti, kuşattı, sarıp kapladı demektir.
15. Hayır.. Şüphe yok ki:
Onlar, o gün Rabbilerinden elbette mahrum kalmış kimselerdir.
15. (Hayır) Onların o
iddiaları bâtıldır. (Şüphe yok ki: Onlar) O Kur'an-ı Kerim'e efsane demek
alçaklığında bulunan inkarcılar (o gün) o kıyamet zamanında (Rabbilerinden
elbette mahrum kalmış) Allah'ın rahmetinden mahrum olmuş, manevi yakınlıktan
uzak bulunmuş (kimselerdir.) Mühim zatlar, âhirette Allah'ın cemalini görme
şerefine nail olacakları hâlde o inkarcılar öyle bir şereften ebediyen mahrum
bulunacaklardır.
16. Sonra muhakkak ki:
Onlar, o alevli cehenneme gireceklerdir.
16. (Sonra muhakkak ki:
Onlar) O rahmetten, o görme şerefinden mahrum olanlar, (o alevli cehenneme) o
yakıcı ateş mahalline de (gireceklerdir.) O ebedî azaba atılacaklardır. "Siliy"
kelimesi, ateşe girmek, yaslanmak ve yanıvermek demektir.
17. Sonra denilir ki: İşte
bu, sizin kendisini yalanladığınız şeydir.
17. (Sonra da) O Cehenneme
atılanlara zebaniler tarafından kınanmak ve yerilmek için (denilir ki: İşte bu)
ceza, hakkınızdaki bu azap ve ceza (sizin kendisini) dünyada iken
(yalanladığınız şeylerdir.) Siz bu âhirete inanmamıştınız. Hz. Peygamberi ve
Kur'an-ı Kerim'i tasdik etmemiştiniz, ilâhî âyetleri birer efsane sanmış idiniz,
işte bu cehennem, sizin için o bâtıl kanaatinizin, lâkırdılarınızın bir
cezasıdır. Artık bu müthiş azabı tadın durun. İşte inkarcıların âkibetleri böyle
pek korkunçtur.
18. Hakikattir ki: İyi
kulların kitabı elbetteki illiyyindedir.
18. Bu mübarek âyetler,
sâlih mü'mînlerin amellerine ait kitapların yüksekliğini bildiriyor. O zâtların
âhirette erişecekleri pek temiz, lezzetli, çeşitli nimetlere şöylece işaret
buyuruyor. (Hakkaki) bir hakikattir ki: (Sâlih kulların) imânlarında sadakatli
bulunan mü'minlerin (kitabı) amel sahifeleri (İlliyyindedir.) Pek yüksek bir
makamdadır. Son derece aşağı bir mekân demek olan Siccinin h i I âf madır.
"Keliâ" kelimesi bir red
harfidir, öyle değil, senin anladığın gibi değildir, anlamındadır. Maamafih "Hakka"mânâsını
da ifade eder.
"İlli yy un" da iyi
kimselerden olan insan ve cinne ait hayırlı amellerin yazılmakta olduğu yüce bir
divanın adıdır. Yedinci semâda arşın altında bulunduğu rivayet olunuyor. Ibn-i
Abbas hazretleri demiştir ki: Bu, yeşil Zebercedden bir levhadır ki, arşın
altında bulunmaktadır, mü'mînlerin amelleri bunda yazılıdır. Illiyünun cennetten
ve "Sidretül Müntehâ"dan ibaret olduğuna kail olanlarda vardır. "Essiracülmünîr.."
19. Illiyyinin ne olduğunu
sana ne şey bildirdi?.
19. (Illiyyinin ne
olduğunu) Onun ne kadar muazzam bir mahiyette bulunduğunu (sana ne şey
bildirdi?) O pek büyük bir heybete, yüceliğe sahiptir.
20. O, yazılmış bir
kitaptır.
20. Evet.. (O) Illiyyin,
kendisinde mü'minlerin değerlerinin yüceliği, selâmet ve kurtuluşa erişmeleri
(yazılmış) olan (bir kitaptır) bir yüce levhadır.
21. Onu Allah'a yakın
olanlar, müşahede eder görür.
21. (Onu) O yüksek kitabı
(yakın olanlar) "mukarreb melekler" denilen yüce zâtlar (müşahede eder görür.)
Yâni: Onu hazırlar, muhafaza ederler veya onun içindekilere kıyamet gününde
şahitlik ederler.
22. Şüphe yok ki: İyiler,
nîmet içindedirler.
22. (Şüphe yok ki, sâlih
zâtlar) "Ebrâr" denilen takva sahibi, mübarek mü'minler, âhirette (nîmet
içindedirler.) Onlar, pek güzel hâllere, pek yüksek makamlara erişmişlerdir.
23. Tahtlar üzerinde etrafa
bakarlar.
23. O seçkin zâtlar,
cennetlerde (Tahtlar üzerinde) oturarak diledikleri yerlere bakarlar,
cennetlerdeki güzel, zevk verici manzaraları seyrederler, kendileri için ihsan
buyurulan nîmetlere, mevkilere (bakarlar) dururlar. Din düşmanlarının da
cehennemde yanıp yakıldıklarını seyir ederler. Hiç bir şev, onları görmelerine
engel olamaz. Bu, o zâtlar hakkında birinci vasıftır.
24. Onların yüzlerinde o
nimetin güzelliğini görüp anlarsın.
24. O mes'ut zâtların
vaziyetlerine bakacak olsan (Onların yüzlerinde o nimetin güzelliğini görüp
anlarsın.) Onların yüzlerinde öyle bir parlaklık ve güzellik parlayıp durur,
onların ne kadar mes'ut Allah katında makbul oldukları anlaşılmış olur. Böyle
bir hitap, ya Yüce Peygamberimizedir veya herhangi bir bakılacak kimseyedir. Bu
da o takva sahibi zâtlar hakkında ikinci bir vasıftır.
25. Onlar, mühürlü, hâlis
bir şerbetten içirileceklerdir.
25. (Onlar) O cennete
erişmiş, orada (mühürlü) başka şeylerin karışmasından korunmuş (hâlis bir
şerbetten içirileceklerdir.) Onu içince büyük bir zevk duyarlar. Hiç bir arızaya
uğramazlar. Kalpleri ferahlamış olurlar. Bu da üçüncü bir vasıftır.
26. Onun nihayeti misktir,
artık fazlaca rağbet gösterenler, bu-nun hakkında rağbet göstersinler.
26. (Onun) O cennete
mahsus şurubun (nihayeti misktir) öyle güzel kokulu bir şeydir. Öyle pek hoş bir
koku ile sona ermiş olur. (Artık ziyade rağbet gösterenler.) Bir nefis şeye
kavuşma arzusunda bulunanlar (bunun hakkında rağbet göstersinler.) Böyle pek
lezzetli, pek nefis bir nimete kavuşmak için büyük bir eğilim göstersinler, buna
lâyık olmak için çalışsınlar, ibâdet ve itaatte bulunsunlar.
"Münafese" rağbet etmek,
bir mükemmelliğe erişmek için başkalarile müsabakada bulunurcasına çalışmak
demektir ki: Fazilete yönelik bir kabiliyet olduğu için pek övülmüştür.
27. Ve onun karışımı
tesnimdendir.
27. (Ve onun) O
cennete erişecek zâtlara mahsus içilecek lezzetli meşrubatın (mizacı) ona
karıştırılan şey (tesnimdendir.) Onların üzerlerine yüksekten dökülen bir tesnim
suyundan ibarettir.
28. -O- bir kaynaktır ki,
ondan ancak -Allah'a- yakın olanlar içerler.
28. O tesnim ise (Bir
kaynaktır ki) bir yüksek çeşmedir ki: (Ondan ancak yakın olanlar) "ebrar"
denilen seçkin zâtlar (içerler.) Ondan lezzet alırlar. Öyle yüce mânevi bir
yakınlığa mazhar olamayanlar, o pek değerli çeşmenin suyundan içmeğe nail
olamazlar. İşte, insan, böyle yüce nimetlere kavuşabilmesi için daha dünyada
iken çalışmalıdır. İyiler zümresine dahil olmaya gayret etmelidir.
29. Muhakkak o kimseler
ki: Günah işlemişlerdi, iman etmiş olanlara gülerlerdi.
29. Bu mübarek âyetlerde
mü'minlerle alayda bulunan isyankâr kimselerin âhirette ne kadar korkunç bir
vaziyette bulunacaklarını bildiriyor. Onların mü'minlere karşı olan pek çirkin
hareketlerini kınıyor ve teşhîr ediyor. Onların nihayet lâyık oldukları cezalara
kavuracaklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki: Günah
işlemişlerdi) Allah'ın emrine muhalefet ederek başkalarının hukukuna tecâvüze
cür'et göstermişlerdi, kendi servetlerine aldanarak fakir mü'mînler ile alay
etmişlerdi. (İmân etmiş olanlara gülerlerdi.) Onların hâllerine bakarak alay
etmeğe yeltenIrlerdi.
"Bu mübarek âyetin sebebi
nüzulü olmak üzere şöyle deniliyor: Ebü Cehil ve benzeri gibi Kureyş reisleri
Ammar, Bil âl — i Habeşî gibi eshab-ı kiramın fakirleriyle alay ediyorlar,
onlara bakıp gülümsüyorlardı ve yine deniliyor ki: Imam-ı Ali Radiyallâh-ü Anh,
müslümanlardan bir zümre ile münafıkların yanlarına gitmişler, o münafıklar ise
o zâtlar ile alay etmeye cür'et etmişler, birbirlerine kaş ve göz işaretlerinde
bulunmuşlar, sonra o münafıklar, kendi arkadaşlarının yanlarına gitmişler, biz
bugün bir aslan, yâni: Başının tepesinde ve önünde kıl bulunmayan ve küçürek ve
küçük başlı olan bir kişiyi gördük diyerek gülmüşlerdi. Hz. Ali, daha
Resülul'lâh'ın huzuruna gelmeden bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.
30. Ve onların yanlarından
geçtikleri zaman, birbirlerine karşı göz işaret yaparlardı.
30. (Ve) O mü'mînler
(onların) o alay eden dinsizlerin (yanlarından geçer oldukları zaman) o
inkarcılar (birbirlerine karşı göz işareti yaparlardı.) Birbirlerine mü'minleri
kaş ve göz işaretiyle göstermek isterlerdi, alay ederlerdi.
31. Ve kendi taifelerinin
yanlarına döndükleri zaman pek keyifli bir halde dönerlerdi.
31. (Ve) O münafıklar
(kendi taifeleri yanlarına döndükleri zaman) bulundukları yerden ayrılıp kendi
yakınlarının, guruplarının hanelerine gittikleri vakit (pek keyifli bir hâlde
bulunurlardı.) O mü'minler ile alay etmiş olmaları, hoşlarına giderek ondan
dolayı pek neşeli görünürlerdi.
"Fekâhet" zevklenmek,
lâtife yapmak, kibirlenmek, çirkin lâkırdılarda bulunmak manasınadır.
32. Ve onları gördükleri
vakit derler ki: İşte bunlar sapıklardır.
32. (Ve) O dinsizler
(onların) o mü'min zâtları (gördükleri vakit derlerdi ki: İşte bunlar) bu
mü'minler (sapıklardır.) Kendi babalarının, dedelerinin yollarını bırakmış, M ıı
ham m «d Aleyhisselâm'a tâbi olmuş kimselerdir.
33. Halbuki bunlar,
onların üzerlerine denetleyici olarak gönderilmemişlerdi.
33. (Halbuki, bunlar)
Müslümanlar ile alay eden bu kâfirler (onların üzerlerine) o mü'mîn zâtlar
hakkında (gözeticiler olarak gönderilmemişlerdi.) Onların ne selâhiyetleri
vardır ki: O mü'minleri hâl ve davranışlarını gözetleyebilsinler, onlar sapıklık
isnadında cür'et edebilsinler!. Onlar kendi alçaklıklarını, cehaletlerini
bilmiyorlardı, o doğru yolu takip eden zâtlara dil uzatıyorlardı.
Diğer bir yoruma göre bu
beyanlar, o kâfirlerin sözlerini hikâye etmekten ibarettir. Şöyle ki: O
kâfirler, müslümanları görünce diyorlardı ki: Bunlar, bizim üzerimize muhafızlar
olarak gönderilmemişlerdir. Bunlar bizi o selâhiyetle İslâm dinine davet
ediyorlar, bizim şirkimize mâni olmak istiyorlar?.
34. Artık o günde de o iman
etmiş olanlar, o kâfirlere gülecek-lerdir.
34. (Artık o günde de) O
âhirette, o ceza gününde de (o îman etmiş olanlar, o kâfirlere güleceklerdir.) O
kâfirler dünyada iken mü'mînlere karsı alaycı bir surette gülmüş olmalarına bir
mukabil olmak üzere kendileri gülünecek bir vaziyette bulunacaklardır.
O kâfirler, inkâr ettikleri
o ceza gününe kavuşmuş, o gün bilmüsahede sabit bulunmuş olacağı için artık
mü'minler, sevinçli bir hâlde bulunacaklardır.
35. Tahtlar üzerinde
seyredeceklerdir.
35. O gün mü'mînler
(Tahtlar üzerinde) oturarak o kâfirlerin baslarına gelen ilâhî azabı, o
dinsizlerin yapmış oldukları inkâr ve alaylarının cezasını (seyredeceklerdir.)
36. Nasıl o kâfirler,
isledikleri sev ile cezalanmış oldular mı?
36. Artık âhirette
mü'mînlerin sevincini daha fazla arttırmak için buyurulacaktır ki: (Nasıl o
kâfirler) Dünyada iken (isler oldukları şey i'*' o inkârları, alaycı hareketleri
sebebiyle (cezalanmış oldular mı?.) İste cezalandırıldıklarını müşahede edip
duruyorsunuz, bu akıbeti zâten size Kur'an-ı Kerim vaktîle haber vermişti, iste
simdi gerçekleşmesini de gözlerinizle görüyorsunuz.
"Tesvib" sevap ve ceza
vermek, bir ;eyln karşılığını ödemek demektir. Maamafih sevap, lâvzı hayır
karşılığında, ceza lâfzı da ;et karşılığında daha ziyade kullanılmaktadır. Bu
âyet-i kerîmede de bir kınamak için, kâfirlerin baslarına gelecek cezaya, azaba
sevap denilmiş bulunuyor. Yâni: Ey kâfirler!. Siz başka sevap beklemeyiniz,
sizin amellerinizin, karşılığı, böyle bir daimi azaptan ibaret bulunmuştur. O
hâlde insanlar böyle müthiş bir cezaya uğramak istemezlerse itikatlarını,
amellerini ıslâha çalışmalıdırlar, kimsenin hukukuna meşru bir suretteki şeref
ve şanına müdahelede bulunmamalıdırlar. Din kardeşliğinin değerini karşılıklı
bir hürmet ve muhabette devam etmelidirler. İnsanlık cemiyetinin ebedî selâmet
ve saadeti ancak bu suretle tecelli eder. Hak Teâlâ Hazretleri, cümlemizi böyle
bir muvaffakiyete nail buyursun. Amin. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.
Sonraki Sayfa

|