|
81-ET-TEKVIR
SURESİ
Bu mübarek sûre, (Elmesed)
yâni: (Ettevbe) sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Yirmi
dokuz âyet-i kerîmeyi içermektedir. Güneşin tekvirini, yâni: Bir şeye sarılarak
karanlık bir hâlde kaimi; gibi olacağını bildirdiği için kendisine böyle "Tekvîr
sûresi" ve "Küvviret sûresi" adı verilmiştir. Kıyametin vukuuna dair oniki mühim
hâdiseden haber verdiği için kendisinden evvelki "Abese" süresiyle aralarında
büyük bir irtibat vardır.
Bu sûrei celîlenin başlıca
konuları şunlardır:
1. Kıyamette pek müthiş,
çeşitli hadislerin, felâketlerin vuku bulacağını ihtar etmek.
2. Kur'an-ı Kerim'in pek
yüksek mevki sahibi olan Cibrîl-i Emîn vasıtasiyle indirilmiş olduğuna yemîn
etmek.
3. Resûl-i Ekrem'in
peygamberliğini ve Kur'an-ı Kerim'in kimler için bir hidâyet öğütü olduğunu
teblîğ etmek.
4. Kulların dilemelerinde
müstâkil olmayıp Allah'ın irâdesine tabî olduklarını beyan etmek.
1. Güneş, durulduğu zaman.
1. Bu mübarek âyetler,
kıyametin ne suretle vuku bulacağını, o zamanda ne garip, müthiş hâdiselerin
meydana geleceğini bildiriyor. İnsanlığı irşada, o âhiret günü için hazırlanmağa
davet buyurmuş oluyor. Şöyle ki: (Güneş) sarılarak (durulduğu zaman) yâni: Işığı
gidip gözlere görünmez bir hâle geldiği vakit ki: Bu âlemin harap olacağı
kıyamet günüdür.
"Tekvir" sarık gibi bir şey
sarmak, bir şeyin parçalarını toplamak, karanlıkta bırakmak demektir.
2. Ve yıldızlar döküldüğü
zaman.
2. (Ve yıldızlar
döküldüğü zaman) Hepsi de parlaklığını kaybederek yer yüzüne serp ildiği vakit.
Bütün hayat sahipleri ölünce onların semâlarını kandil gibi aydınlatan yıldızlar
da sönerek yeryüzüne s aç Nacaktır.
"Inkidâr" düşmek, dağılmak
manasınadır.
3. Ve dağlar, yürütüldüğü
zaman.
3. (Ve dağlar yürütüldüğü
zaman) Yâni: Dağlar, müthiş zelzeleler ile yeryüzünde koparılıp havaya
atılacakları vakit ki: Onlar, başların üzerinde bulutlar gibi geçer giderler.
Yeryüzü dümdüz, ürünlerden boş bir hâlde kalır.
"Tesyir"; Sürmek, yürütmek
ve bezi; cetvel çekilmiş gibi yol yol alaca edip dokumak manasınadır.
4. Ve yüklü develer
salıverildiği zaman.
4. (Ve yüklü develer,
salıverildiği zaman.) Yâni: bir nice kavimlerce en kıymetli, ehemmiyetli sayılan
develer gibi malların da terk edilecek, sahiplerinin ellerinden çıkacağı vakit,
bu da kıyamet gününün dehşetini gözler önüne sermektedir ki: insanlar o günde
pek kıymetli, lüzumlu gördükleri mallarını, servetlerini bile terk ederek kendi
nefisleriyle meşgul olacaklardır.
"İşar" On aylık yüklü
develer demektir. Maamafih bundan maksat, bulutlar da olabilir. Çünkü Araplar
bulutları yüklü şeylere benzetirler.
"Uttilet" de ihmal edilmiş
bir hâlde terk edilmiştir manasınadır.
5. Vahşi hayvanlar, t o p I
an ildiği zaman.
5. (Ve vahşî hayvanlar,
t o p I an ildiği zaman.) Her taraftan bir yere getirilip cemedildiği veya kısas
için mahşere sevkolunduğu vakit. Demek ki: Öyle hayvanlar bile Yarın âhirette
geçici bir hayata erdirileceklerdir. Dünyada iken birbirine tecâvüz etmiş
olduklarından dolayı haklarında aynı muamele yapılacak, sonra da hepsi
öldürülerek toprak kesileceklerdir. Artık hayvanlar, böyle bir muameleye tâbi
tutulunca insanlar, haydi haydi kısas cezasına uğrayacaklardır. İlâhî adalet her
yönüyle tecelli edecektir.
Bu âyet-i kerime, bu
işareti içermektedir. "Huşiret" kelimesi, ölmüş helak olmuş diye de tefsir
olunmuştur.
6. Ve denizler ateş ile
dolduğu zaman.
6. (Ve denizler, ateş
ile dolduğu zaman.) O kadar çokluğuna rağmen yandırılarak nâr hâline geldiği
vakit veya altındaki ateşler tutuşturularak denizleri buhar hâline getirdiği gün
veyahut aralarından perde kalkarak hepsi de bir araya toplanarak pek büyük bir
deniz kesildikleri an.
"Sücciret" yakılarak parlak
ateş hâline geldi manasınadır. "Tescir" de parlamak, yakmak, denizi kurutmak,
doldurmak ve boşaltmak demektir.
7. Ve ruhlar,
çiftleştirildiği zaman.
7. (Ve ruhlar,
çiftleştirildiği zaman.) Herkesin ruhu kendi cesedine gidip onunla birleştiği
vakit, ikinci sûra üfürülüp herkesin yeniden hayata ereceği zaman veya âhirette
mü'mînlerin huriler ile, kâfirlerin de şeytanlar ile beraber bulunacakları gün.
8. Ve diri olarak gömülen
kız çocuğuna sorulduğu zaman.
8. (Ve diri olarak gömülen
kız çocuğuna sorulduğu zaman.) Yâni: Câhiliyye devrinde Araplarca âdet olduğu
üzere onlar, kız çocuklarından utanırlardı veya ihtiyaç endişesinde
bulunurlardı. Bu sebeple onların hayatlarına sûikastten geri durmazlardı. Hattâ
bâzı kimseler, kız çocukları altışar yaşlarına girince onlara softan veya kıldan
bir kaftan giydirirlerdi, bir sahraya götürür orada kazmış oldukları bir kuyuya
atarlar, üzerlerine toprak doldururlardı. İşte böyle bir cinayette bulunanların
haklarında şiddetli bircezatatbikve o caniyane hâlleri teşhîr edilmek için
âhirette o çocuklara öyle bir sual yöneltilecektir.
"Meviide" diri bir hâlde
gömülen küçük kız çocuğu demektir.
9. Hangi günahından dolayı
öldürüldü diye.
9. (Hangi günahından
dolayı..) O biçare çocuk (Öldürüldü diye..) Kendisinden sorulacaktır. Bu sualden
maksat, onu öldürmüş olanı susturmak, teşhir etmek, hakkındaki cezayı
şiddetlendirmektedir.
10. Ve defter, açıldığı
zaman.
10. (Ve defterler
açıldığı zaman.) Yâni: Herkesin amel defterleri, ölünce kapatılmış olacaktır,
kıyamet gününde ise açılarak, sahibi dünyada iken hayır ve şer adına ne işlemiş
ise o sahifede yazılmış görecektir. Hepsini de hatırlayacaktır. Artık hakkında
amellerine göre muamele yapılacaktır.
11. Ve Gök giderildiği
zaman.
11. (Ve gök
giderildiği zaman.) Semâ tabakaları parçalanıp sıyrıldığı vakit.. "Küşitet" deri
koyundan soyulduğu gibi semâlarda mekânlarından soyulup çıkarıldı demektir.
12. Ve Cehennem, şiddetle
alevlendirildiği zaman.
12. (Ve cehennem şiddetle
alevlendirildiği zaman.) Kâfirlerin, azgınların içinde cezaya uğrayacakları o
azap mahallinin pek yakıcı, müthiş bir hâle geldiği gün. "Su'iret" alevinin
kızdırılması arttırıldı demektir.
13. Ve Cennet
yaklaştırıldığı zaman.
13. (Ve cennet
yaklaştırıldığı zaman.) Takva sahibi kullar için cennet yüz gösterip az sonra
onları saadet alanına alacağı gün. "Üzlifet" yaklaştırıldı, yakınlaştırıldı
demektir.
14. Her şahıs, ne
hazırlamış olduğunu bilmiş olur.
14. Artık o zaman (her
şahıs) dünyada iken o beka âlemi için (ne hazırlamış olduğunu bilmiş olur.) amel
defterinde neler yazılmış olduğunu öğrenmiş bulunur. Evet.. Bu oniki âyeti
kerîme bildirilen o oniki mühim hâdise meydana geldiği zaman takva ehli, sâlih
kullar, maddî ve manevî nimetler, tecelliler içinde kalırlar, inkarcı ve
isyankâr kimseler de azaplar içinde çırpımı* dururlar. Binaenaleyh her insan
için gerekir ki: Bu pek mühim akîbeti daha dünyada iken güzelce düşünsün, ona
göre tavır ve hareketini tâyine çalışarak istikbâlini temine muvaffak olsun..
15. Artık andolsun geri
dönen -yıldız- lara.
15. Bu mübarek âyetler de
Kur'an-ı Kerim'in yüksek bir makama sahip olan Cibrîl-i Emîn vasıtasiyle Resûl-i
Ekrem'e verilen yüce bir söz olduğunu bildiriyor. O Yüce Peygamberin kendisine
isnat edilen Cinnet gibi, sihirbazlık gibi noksanlıklardan uzak olduğunu ve Hz.
Cibrîl-i yüksek bir makamda görmüş bulunduğunu haber veriyor. Kur'an-ı
Kerim'in takva ehli için bir öğüt olduğunu ve âlemlerin Rab'binin irâdesine
muhalif bir şeyin meydana gelemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık)
inkâra imkân yok, (Andolsun geri dönen) yıldız (lara) çekilip toplanan, sinip
kaybolan parlak şeylere.
16. Akıp saklanıveren
-yıldız- lara.
16. Evet.. (Akıp
saklanıveren) yıldız (lara) andolsun.
"Hunnes": Hanis lâfzının
çoğuludur. Geri dönen, saklanan şeyler demektir. Ahuların ağaçlıklar arasında
gizlenmeleri gibi. "Künnes" de Kani; lâfzının çoğuludur, yuvalarına girip
kaybolan şeyler manasınadır. Burada bunlardan maksat, ya Zühal, Müşteri, Merrih,
Zühre ve Utarit denilen beş yıldızlardır ki: Gündüzleri kaybolup geceleri
doğarlar. Veyahut maksat, bütün yıldızlardır ki: Gündüzleri göze görünmezler,
geceleri ise göze görünürler..
17. Ve yöneldiği zaman
geceye.
17. (Ve) Andolsun
(yöneldiği zaman geceye) veya ardını dönüp gaip olan yeryüzünü karanlıkta
bırakan o vakte. "As'ase" kelimesi zıt anlamlı kelimelerdendir, hem geldi ve hem
de gitti demektir.
18. Ve açılmaya başladığı
zaman gündüze.
18. (Ve) Andolsun
(açılmaya başladığı) aydınlanıp parladığı (zaman gündüze.)
"Teneffüs" esasen nefes
almak, soluk alıp rahat etmek manasınadır. Burada bir güzel istiare kabilinden
olarak parlayıp aydınlığı ortaya çıktı demektir. Sabah olup güneş doğmaya
başlayınca sanki sabah vakti sıkıntıdan, hüzün ve kederden kurtulup rahatça
nefes almış gibi olacağından o vaktin öyle aydınlanmaya başlamasına teneffüs
denilmiştir. Velhâsıl: Gerek gök cisimleri ve gerek gecelerin ve gündüzlerin
ortaya çıkışı, birer muazzam kudret eseri olduğundan bunların bu ehemmiyetlerine
işaret için kendilerine yemîn edilmiştir.
19. Şüphe yok ki: O,
muhakkak bir değerli elçinin sözüdür.
19. Kendisi için
yemîn edilen husus, şöylece beyan buyurulur: (Şüphe yok ki: O) yâni: Hz.
Muhammed Aleyhisselâm'ın teblîğ ettiği Kur'an-ı Kerim, (muhakkak bir değerli
elçinin kelâmıdır.) Yâni: Allah katında azîz, muhterem olan Cibrîl
Aleyhisselâm'ın Allah tarafından getirip teblîğ ettiği bir yüce sözdür.
20. Büyük bir kuvvet
sahibidir, arşın sahibinin katında yüce bir makama erişmiştir.
20. Evet.. O Elçi.. O
Cibril'i Emîn, (Büyük bir kuvvet sahibidir.) Aldığı ilâhî vahyi güzelce
ezberlemeye ve Yüce Peygambere getirip teblîğ etmeye hakkıyla kaadirdir.
Emrolunduğu şeyleri yapabilmesi için muazzam bir kuvvete sahip bulunmaktadır.
(Ve arşın sahibi katında) yâni: Cenab-ı Hak'kın ilâhî vahyi Peygamberlere
kavuşturmakla emrolunmuştur.
21. Orada kendisine itaat
olunan bir güvenilirdir.
21. Ve O mübarek
Cibrîl Aleyhisselâm (Orada) Allah katında veya semâda (kendisine itaat olunmuş
bir emindir.) Yâni: Melekler arasında itaat a m az har bulunmuştur. Hepsi de
onun emirlerine riayetkardırlar. Kendisi de vazifesini yapma hususunda, Cenab-ı
Hak'kın vahyini Peygamberlere teblîğ hususunda emniyete, doğruluğa sahip,
günahsızlık ve yücelikle vasıflanmıştır.
22. Ve sizin sahibiniz bir
mecnun değildir.
22. (Ve sizin sahibiniz)
Dâima kendisine yakın olup arkadaşlık ettiğiniz hâl ve tavırlarını senelerden
beri görüp durduğunuz Hz. Muhammed Aleyhisselâm, (bir mecnun değildir.) Onun
bütün davranış ve sözleri kendisinin ne kadar büyük bir akıl ve şuura sahip
bulunduğunu göstermektedir. İşte onun din adına olan beyanları öyle emîn,
değerli bir elçi, yüce bir melek vasıtasiyle aldığı ilâhî vahye dayanmaktadır,
yoksa başkalarından aldığı insanî lâkırdılar kabilinden değildir.
23. Andolsun ki: Onu apaçık
ufukta gördü.
23. (Andolsun ki:)
Muhakkak bir gerçektir ki: O Yüce Peygamber (onu) O Cibrîl-i Emîni (apaçık
ufukta gördü.) O mübarek melek, yüce bir surette görünerek Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'la karşılaşmış bulundu. Yahut Peygamber Efendimiz, Hz. Cibrîl'i
Cenab-ı Hak'kın onu yaratmış olduğu suret üzere güneşin doğuş yerinde müşahede
buyurdu. "Tacüt'tefasir."
24. Ve O, -Peygamber-
gayibe ait hususta cimri değildir.
24. (Ve o) Yüce peygamber,
Muhammed Aleyhisselâm (gaybe ait hususta cimri değildir.) İlâhî teblîğ ve lâzım
gelen hükümleri ümmetine öğretme ve anlatma hususunda asla cimrilik göstermez,
veyahut Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini ümmetine teblîğ hususunda asla itham
edilmiş değildir, Islâm'i hükümlere, peygamberler tarihine, kavimler tarihine,
dünya ve âhirete dair verdiği haberler, bütün vahye dayalı ve her yönüyle
hakikate uygundur. Hiç bir kimsenin o pek muhterem Peygambere bir töhmet
isnadına selâhiyeti olamaz.
"Zanîn" kelimesi: Cimri
manasınadır. Bu kelime, bir kıraate göre de itham edilmiş demektir.
25. Ve O, kovulan bir
şeytanın sözü değildir.
25. (Ve o) Hz.
Muhammed'in okuduğu Kur'an-ı Kerim, onun haber verdiği dini hükümler (kovulmuş
bir şeytanın sözü değildir.) O bir takım inkarcıların iddia ettikleri gibi bir
kehanet ve sihir eseri olmaktan münezzehtir. O, ilâhî vahye dayalı, hakikate
bağlı, insanlığın saadetini temine vesiledir.
26. Artık nereye
gidiyorsunuz?.
26. (Artık) Ey bu
hakikati anlayıp itiraf etmeyen inkarcılar!. (Siz, nereye gidiyorsunuz?)
Takibedilecek doğru bir yol, ancak İslâmiyet'tir, Hz. Muhammet'in gösterdiği din
yoludur. Siz onu bırakıp da başka bir yol bulabilir misiniz, bu ne mümkün!.
27. O, başka değil âlemler
için bir öğüttür.
27. (O) Kur'an-ı Kerîm
(başka değil) ancak (âlemler için bir öğüttür.) Bütün insanlığa selâmet ve
saadet yolunu gösteren bir hidâyet rehberidir.
28. Sizden doğru yolda ya;
anı al; isteyen kimse için -bir öğüttür.
28. Evet.. O Kur'an-ı
Kerim, ey insanlar!. (Sizden dosdoğru) sakınarak (yaşamak isteyen kimse için..)
Bir öğüttür. Dosdoğru bir yolu takip etmek isteyen, istikbâlini güzelce temin
etmek gayretinde bulunan her akıllı, düşünen insan için O Kur'an-ı Kerim, en
güzel nasihatleri içermektedir. Artık ondan istifâdeye çalışınız, ve her hususta
muvaffakiyyatı Cenab-ı Haktan niyaz edin.
29. Ve âlemlerin Rabbi olan
Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.
29. Çünkü ey insanlar!. Siz
tek başınıza bir irâdeye, bir dilemeye sahip değilsinizdir, hiç bir şeyi siz
yaratamazsınız, size o irâdeyi, ihtiyarı veren de yine Cenab-ı Hak'tır. (Ve
âlemlerin Rabbı olan Allah dilemeyince siz) bir şeyi (dileyemezsiniz.) Vücuda
getiremezsiniz. Binaenaleyh o Kerem Sahibi Yaratıcının sizlere verdiği
kabiliyeti kötüye kullanmayınız, hidâyet yoluna kavuşmayı Cenab-ı Hak'tan niyaz
ediniz, her hususta O Kerem Sahibi Mabudun emirlerine, yasaklarına riâyette
bulununuz ki: Kurtuluş ve selâmete kavuşabilesiniz, Ve başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|