|
80-ABESE
SURESİ
Bu mübarek sûre, En-Necem
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Kırk iki âyet-i kerîmeyi
içerir. Yüz çevirdi, iltifatta bulunmadı, mânâsını ifade eden "Abese" kelimesi
ile başladığı için kendisine bu ad verilmiştir. "Tamme", "Sefere" sûresi dahi
denilmiştir. Kendisinden evvelki "Naziat" sûresinde Resûl-i Ekrem'in Al I âh-ü T
e âlâ'd an korkacakları uyarmakla emrolunduğu bildirilmişti. Bu sûrede de o
korkutmanın kimler hakkında fâideli olacağı bildiriliyor. Bu cihetle bu iki sûre
arasında mühim bir münâsebet vardır.
Bu sûre-i Celîlenin başlıca
konuları şunlardır:
1. Resûl-i Ekrem'in bir
âmâ zâta iltifat buyurmasını tavsiye etmek.
2. Kur'an-ı Kerim'in akıl
ve düşünce sahipleri hakkında bir ilâhî öğüt olduğunu beyan etmek.
3. Cenab-ı Hak'kın
birliğine, kudret ve azametine ait delilleri sunmak.
4. Kıyametin pek korkunç
vaziyetini ihtar etmek.
5. Kıyamet gününde
insanları mutlu ve mutsuz şeklinde guruplara ayrılacaklarını ve her gurubun o
gündeki hâlini beyan etmek.
1. Yüzünü ekşitti ve ardını
döndü.
1. Bu mübarek
âyetler, Resûl-i Ekrem'in bir cemaati İslâm dinine davet ederken âmâ bir zâtın
konuşmasına karşı nasıl bir vaziyet almış olduğunu bildiriyor O zâtın
Peygamberin beyanlarından yararlanma kabiliyetinde bulunduğu hâlde o cemaatin
öyle bir kabiliyetten yoksun olduğuna işaret ediyor. Hz. Peygamberin tebliğ
ettiği hükümlerin nasıl yüce sahîfelerde tesbit edilmiş ve ne kadar değerli
melekler vastisîle indirilmiş olduğunu ve onları dileyenlerin kabul edeceklerini
beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Hz. Muhammed
Aleyhisselâm (Yüzünü ekşitti) göğsü daraldı, heyecana gelmiş oldu (ve ardını
döndü.) iltifatta bulunmadı.
2. Kendiside âmânın
gelmesinden dolayı.
2. (Kendisine âmânın
gelmesinden dolayı.) O âmâya karşı öyle bir vaziyette bulunmuş oldu. Bu âmâdan
maksat, İbn-i Ümmi Mektum denilen "Abdullah İbn-i Şürey" adındaki âmâ bir
zâttır. İlk hicrette bulunan sahabe-i kirâmdandır. Bir gün Resûl-i Ekrem'in
huzurunda Kureyş büyüklerinden "Uteybe". "Şeybe", Ebû Cehil gibi müşrikler
bulunuyorlardı. Peygamber Efendimiz, onları İslâmiyete davet ediyor, onlara Al l
âh - îi Teâlâ'nın birliğini, kudret ve azametini bildiriyor, onları uhrevî
azaplar ile korkutuyordu, onlar, Kureyş kabilesinin reisleri oldukları için
onlar İslâmiyet'i kabul edince bir çok kimselerin de İslâm nimetine
kavuşacaklarını ümit ediyordu. İşte bu esnada o âmâ zât, peygamberin huzuruna
gelmiş. Ey Allah'ın Resulü!. Cenab-ı Hak'kın sana öğretmiş olduğu şeyleri bana
bildir, bana oku diye önemli bir hitapta bulunmuş, Resûl-i Ekrem'in o
huzurundaki kimselere yaptığı nasihatleri sekteye uğratmış bulunuyordu. Bunun
için Peygamber Efendimizin mübarek yüzünde bir üzüntü eseri meydana gelmiş, o
âmâ zâtın sözlerini dinlemek istememişti. Fakat o âmâ zât; temiz, saf bir mü'min
bulunuyordu, İslâmiyet hakkında fazla malûmat edinerek fazlaca aydınlanmak
istiyordu. Özellikle âmâ bulunduğu için merhamete lâyık idi, peygamberin
huzurundaki kimseleri de görüp anlayabilmiş, olmayabilirdi. İşte bu cihete
işaret için olmalıdır ki: Âyet-i Kerîme'de ismi zikredilmeyip âmâ diye beyan
buyurulmuştur. Kısacası Resûl-i Ekrem'in o âmâ zâta iltifat buyurmasının daha
uygun olacağını bildirmek için bu mübarek âyetler nazil olmuştur.
3. Sana ne şey bildirdi?
Olabilir ki: O temizlenecektir.
3. Cenab-ı Hak, Resûl-i
Ekrem'ine hitaben buyuruyor ki: Habibim!. (Sana ne şey bildirdi?) O huzuruna
gelen âmânın hâlini, maksadını sana bildiren nedir? (Olabilir ki: O
temizlenecektir.) Senden alacağı bilgiler ile nefsini temizleyerek günahlardan
kurtulmuş bulunacaktır.
"Tezekki" temizlenmek,
paklıkta bulunmak, zekât vermek manasınadır.
4. Yahut öğüt dinleyerek te
kendisine o öğüt fâide verecektir?.
4. (Yahut) O âmâ (öğüt
dinleyecekte kendisine o öğüt fâide verecektir.) senin vereceğin öğütlerden
istifâde edecektir. Öyle, böyle bir maksatla" huzuruna gelmiş olduğu için ona
iltifat edilmeli değil mi idi?.
5. Amma kendini sana muhtaç
görmeyene gelince.
5. (Amma kendisini
muhtaç görmeyen) Yâni kendi malına, kuvvetine güvenerek kendisini îmandan,
nasihatleri kabulden müstağni gören, yâni kendisinde öyle bir ihtiyaç
hissetmeyen (kimseye gelince:) onu huzurundan red etmiyorsun.
6. İmdi sen ona
yöneliyorsun.
6. (İmdi sen ona) O
böbürlenen şahsa (yöneliyorsun) onun îmana gelmesini pek arzu ettiğin için ona
hitap ediyorsun, ona nasihat vermeğe devamda bulunuyorsun da âmâya iltifat
buyurmuyorsun?.
Tasaddi": Yüz döndürmek,
yüz çevirmek manasınadır.
7. Onun temizlenmemesinden
dolayı senin aleyhine ne var?
7. (Onun) O huzurunda
bulunan müşrik bir şahsın (temizlenmemesinden) İslâmiyet'i kabul etmeyip de
küfür ve şirk pislikleri içinde kalmasından (dolayı senin aleyhinde ne var?) sen
ondan dolayı mes'ul değilsin onun küfüründen dolayı sana bir kusur isnat
edilemez, senin vazifen onlara hak ve hakikati teblîğ etmektedir. Onlara böyle
bir tebliğde bulunmak ise âmâya iltifat için engel teşkil etmez.
8. Fakat o kimse ki: Sana
koşarak geldi.
8. (Fakat) Ey Resül-i
Ekrem!. (O kimse ki:) O âmâ olan Ibn-i Ümmi Mektum ki: (sana koşarak geldi.)
Senin nasihatlerinden yararlanmak için huzurunda bulunmak istedi.
9. Ve o ise korkar.
9. (Ve o ise) O âmâ zât
ise (korkar..) Allah'ın dinine muhalefette bulunmaktan kaçınır, günaha girmekten
korkar, titrer, öyle seçkin, dindar bir zâttır.
10. Sen isen onunla
ilgilenmiyorsun.
10. (Sen isen) Ey Yüce
Peygamber!, (onunla ilgilenmiyorsun..) B aş kası ile meşgul oluyorsun, ona
iltifat buyurmuyorsun, halbuki: O, güzel bir îman ve güzel bir maksat sahibi
olduğu için asıl ona iltifat edilmelidir. Bütün bu gibi ilâhî tenbihler,
Peygamber Efendimiz vasıtasiyle asıl ümmetine yöneliktir. Onun ümmetinin
fertleri için lâzımdır ki: Dindaşlarına karşı fazlaca ilgili, alâkadar,
iyiliksever bulunsunlar. Etraflarında bulunan bir takım dinsiz, ahlâksız
kimseleri ıslâh ümidile kendi dindaşlarını geriye bırakmasınlar.
"Telehhi" tegafül, meşgul
olmak, terketmek manasındadır.
11. Hayır.. Şüphe yok ki:
O, bir öğüttür.
11. (Hayır!.) İş öğle
değil, âmâya iltifat etmeyip te kabiliyetsiz kimselerle meşgul olmak icabetetmez.
(Şüpe yok ki. O) Kur'an-ı Mübin, onun beyanatı (bir öğüttür.) Bütün insanlar
için bir mev'izadır. Huzuruna gelenler de gelmeyenler de o öğütten haber
alabilirler, ondan istifade etmeleri mümkündür.
"Tezkire" Yâdedebilmek,
hatıra getirmek, hatıra getirmeğe vesîle olan şey demektir.
12. Artık dileyen onu
düşünür -hatırlar-.
12. (Artık dinleyen onu
düşünür.) O Kur'an-ı Kerim'i ezberler, onun âyetlerini hatırlar, onun
beyanlarından istifâde eder, ona göre hayatını düzenler.
13. Pek şerefli
sahifelerde.
13. Evet.. O ilâhî
öğüt olan Kur'an-ı Kerim (Pek şerefli sahifelerde..) Allah katında pek değerli
olan levh-ı mahfuzda veya diğer Peygamberlerin kitaplarında da yazılmıştır.
Korunmuş bulunmaktadır.
14. Yüksek tertemiz
-levhalarda-.
14. Evet.. Pek (Yüksek,
tertemiz) semavî ve noksanlıklardan uzak olan levhalarda yazılmış bulunuyor.
15. Yazıcıların
-meleklerin- elleriyle.
15. Onlar (Sefirlerin
ellerile) levh-i mahfuzdan olan melekler vasıtasiyle Peygamberlere
indirilmiştir.
16. Değerli ve güvenilir
olanların -elleri ile yazılmıştır-.
16. Evet.. Öyle (Değerli,)
Allah'ın emrine (itaatkâr olanların..) elleriyle, öyle semavî, ruhanî melekler
vasıtasiyle indirilmiş. Peygamberlere tebliğ edilmiştir. "Serere" Berrin ve
Barrin çoğuludur ki: Çok hayır sahipleri veya sözle ve fiille doğru olanlar
demektir. 17. Kahrolsun insan, o ne kadar nankör.
17. Bu mübarek âyetler
de Yüce Yaratıcının di; ve iç âlemde ne kadar mükemmel, çeşitli, faydalı şeyleri
yaratmış olduğunu bildiriyor. Ve başlangıçta bir damla sudan yaratıldıklarını ve
nice nimetlerden istifâde ettiklerini ve sonra da öldürüp kabre konulacaklarını
düşünmeyerek Cenab-ı Hak'ka isyan eden kimselerin o çirkin hâllerini teşhir ve
Allah'ın kahrına lâyık olduklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Kahrolsun insan)
Yâni: Dinsiz olan, Peygamberi, Kur'an-ı Kerim'i ve âhireti inkâr eden her hangi
bir şahıs, helake uğrasın, o zâten mânevi bir ölüme uğramıştır. (O ne kadar
nankör?) dür. O nail olduğu nimetlerin kadrini bilmiyor, onları kendisine nasib
eden Kerem Sahibi Yaratıcısını birlemiyor ve kutsamıyor, ne kadar teaccüb
edilecek bir alçakça vaziyette bulunuyor.
18. Onu -Allah-ü Teâlâ-
hangi bir şeyden yaratmıştır.
18. O, bir kere düşünmeli
değil midir?. (Onu) Allah-ü Teâlâ (hangi bir şeyden yaratmıştır.) o ne şekilde
varlık alnına çıkarılmıştır?. O ne büyük bir ilâhi kudret eseridir. O ilk
yaradılışından itibaren ne kadar çeşitli nimetlere nail olmuştur.
19. Onu bir damla sudan
yaratmışta onu takdir etmiştir.
19. Evet.. O düşünmeli
değil midir ki: Kerem sahibi Yaratıcı (Onu) başlangıçta (bir damla sudan) öyle
ehemmiyetsiz, cüz'İ bir madenden (yaratmış da onu takdir etmiştir.) onu birçok
azaya, kuvvetlere sahip kılmış, büyütüp geliştirmiş, muntazam bir duruma
ulaştırmıştır. Bu ne büyük bir ilâhi koruma..
20. Sonra ona yolu
kolaylaştırdı.
20. Hak Teâlâ
Hazretleri (Sonra) da (ona) öyle bir yaratılış eseri olan insana (yolu
kolaylaştırdı.) o sayededir ki: Ana rahminden kolaylıkla dünya sahasına
atılabildi. Akıl ve zekâya sahip bulundu, hayır yolunu takip edebilmeğe
kabiliyetli oldu, nice hükümleri öğütleri içeren dini eserlerden vesâireden
istifâde edebilmesi hadd-i zâtında kabil bulundu, hakkında zararlı olan şeylerde
kendisine telkin edildi.
21. Sonra onu öldürdü de
kabre soktu.
21. Hikmet Sahibi
Yaratıcı (Sonra onu) o dünyada bir müddet yaşattığı şahsı (öldürdü ve kabre
soktu.) onun hakkında bu sebeple de ilâhi bir lütuf meydana gelmiş oldu. Fâni
hayattan kurtulup baki hayata yönelmiş bulundu, vücudu hayvanat cesetleri gibi
ortalıkta bırakılmayı? şahsına bir hürmet olmak üzere kabre defnedildi.
22. Sonra dilediği zaman da
onu yeniden diriltir.
22. (Sonra) da Hak Teâlâ
Hazretleri (dilediği zaman onu) o öldürdüğü kulunu (neşredecektir.) onu yeniden
hayata kavuşturup hesap ve ceza için mahşere sevkeyleyecektir. O vakit bilip
tâyin etmek, ancak Cenab-ı Hak'ka mahsustur. Kulun vazifesi ise o vaktin
herhalde meydana geleceğini bilip ona hazırlanmaktadır. İşte bu da bir ilâhi
lütuftur ki, kullarının tekrar hayata erecekleri onlara haber veriyor, tâ ki: O
gün hazırlansınlar, hayatlarını tanzim ederek âhirette selâmet ve saadete
kavuşsunlar.
23. Hayır hayır.. Ona
emrettiği şeyi, o yerine getirmedi.
23. (Hayır hayır..)
Öyle nîmetleri, akıbetleri takdîr edemeyen inkarcı bir insan (ona) kendisine
Cenab-ı Hak'kın (emrettiği şeyi) îman ile vasıflanmayı, Allah'ın kudretini
düşünmeyi, âhiret hayatını tefekkürü, ibâdet ve itaat ile meşgul olmayı (o)
insan (yerine getirmedi.) kendi yaratılış gayrisini düşünerek bu gibi vazifeleri
yapmaya çalışmadı, ebedî selâmetini temin edecek sebeplere sarılmadı, görünen ve
görünmeyen âlemdeki kudret eserlerini akıllıca bir bakışla seyretmedi. Artık
böyle bir kimse Elbette ki, ebedî saadete nail olamayacaktır.
24. İnsan, bir de yediğine
bakıversin.
24. (İnsan, bir de
yiyeceğine) Hayat kaynağı olan geçim sebeplerine (bakıversin.) bu da ne büyük
bir nîmettir. Bundan meşru şekilde istifâde edip de, Cenab-ı Hak'ka şükretmeli
değil midir?.
25. Şüphe yok ki: Bir suyu
bir dökmekle döküverdik.
25. İşte o Kerem
Sahibi Yaratıcı, başka nîmetlerini de şöylece bildiriyor: (Şüphe yok ki: Bir
suyu) bulutlardan yağmuru, o büyüme ve gelişmenin kaynağı olan şeffaf, lezzetli
maddeyi yeryüzüne (bir dökmekle döküverdik.) o su ile hayat sahipleri ve nice
ürünler fâidelenmektedirler.
"Sab" suyu ve herhangi
akıcı bir şeyi dökmek, boşaltmak manasınadır.
26. Sonra yeri bir yarmakla
yarıverdik.
26. (Sonra yeri) O bir
kitle hâlinde bulunan ve bütün cüzleri birbirine bağlı olan yer yüzü (bir
yarmakla yarıverdik.) o yerden nice ağaçlar muhtelif mahiyette, şekilde bitkiler
vesaire meydana çıkardık, bu suretle halk, nice nîmetlere nail bulunmaktadırlar.
27. Artık onda dâneler
bitirdik.
27. (Artık onda) O
yeryüzünde (daneler) buğdaylar, arpalar, pirinçler, gibi pek fâideli şeyleri
yaratıp yetiştirdik.
28. Ve yaş üzüm ve yaş
yonca -yetiştirdik-.
28. (Ve) Yeryüzünde yine
insanların ve hayvanların istifâdeleri için (yaş üzüm, yaş yonca) yetiştirdik,
bunlar da birer büyük nîmettir. "İneb" yaş üzümdür, "Kazb" da yaş hurma ve yaş
yonca demektir.
29. Ve zeytinlikler, ve
hurmalıklar..
29. (Ve) Yine yeryüzünde
(zeytinlikler ve hurmalıklar!.) vücuda getirdik. İnsanlar, bunlardan da pek çok
fâidelenmektedirler.
30. Ve ağaçtan birbirine
girmiş büyük bahçeler..
30. (Ve ağaçları birbirine
girmiş) Pek sıkı bir hâlde bulunmuş (pek büyük bahçeler..) bağlar ve bostanlar
da yarattık. Bunlardan da bol bol istifâde edilmektedir. "Gulb".birbirine girmiş
sık ağaçlar demektir. Tekili, "Galba"dır.
31. Ve meyveler ve m er'al
ar -vücuda getirdik-.
31. (Ve meyveler)
Kendilerile özellikle insanların istifâde ettikleri incirler, olmalar,
şeftaliler gibi çeşitli yemişler (ve) hayvanlar için de (mer'alar) çayırlıklar
meydana getirdik.
"Ebb" otu çok olan yer,
otlak, çoğulu "Abâb"dır.
32. Sizin ve
hayvanlarınızın yararlanması için.
32. Bütün bu çeşitli
şeylerin yaratılmaları, meydana getirilmeleri ey insanlar!. (Sizin ve
hayvanlarınızın fâidelenmesi için..) dir. Artık bu kadar bol, çeşitli hayat
kaynağı olan nimetlere nail olan insanlar için lâzımdır ki: Bunları kendilerine
ihsan buyuran Kerem Sahibi Yaratıcıya dâima kullukta bulunsunlar. Şükür
vazifesini yerine getirmeye çalışsınlar, âhiret hayatını da düşünerek onun için
de hazırlansınlar.
33. Sonra o pek kuvvetli
ses geldiği vakit.
33. Bu mübarek âyetler
de, kıyametin ne kadar korkunç, nefret verici bir gün olduğunu bildiriyor. O
günde bir takım zâtların pek sevinçli, neş'e dolu bir hâlde bulunacaklarını
haber veriyor. Kâfir, günahkâr olanların da zulmetler içinde kalacaklarını ihtar
etmektedir. Şöyle ki: (Sonra o pek kuvvetli ses) İkinci sûra üfürme (geldiği
vakit) kıyamet kopup şiddetli bir ses her tarafı kapladığı zaman artık herkes
kendi nefisile meşgul olur. Kendi derdine düşer, heyecanlar içinde kalmış olur.
"Sayha" Büyük bir felâket,
büyük bir iş, şiddetli bir ses ki, kulakları sağır eder demektir.
34. İnsanın kardeşinden
firar edeceği gün.
34. O müthiş sayhanın
meydana geleceği vakit (insanın kardeşinden firar edeceği gün..) dür. Kendi
nefsinin derdine düşeceği için kardeşine bile bakamaz.
35. Ve anasından ve
babasından.
35. (Ve) O gün her
insanın (kendi anasından ve babasından) kaçınacağı bir zamandır. Onlar ile de
alâkadar olmaz, onları da görmek istemez, kendi derdine düşmüş bulunur.
36. Ve eşinden ve
oğullarından -firar edeceği bir gün-.
36. (Ve) o şiddetli
ses zamanı, herkesin kendi (eşinden ve oğullarından) bile firar edeceği bir
gündür. Kendisinin dünyada iken pek ziyade alâkadar olduğu ailesine, çocuk ve
torunlarına bile o gün bakam az, onların da, hâllerini soramaz, sade kendi
derdile uğraşır durur.
37. Onlardan her kişi için
o günde bir iş vardır ki: Ona yeter.
37. Çünkü: (Onlardan) O
kardeşlerden ve çoluk çocuktan (her kişi için o günde) o kıyamet zamanında (bir
iş vardır ki:) bir büyük iş yüz göstermiş ki, bir muhasebe ve muhakeme cereyan
etmekte bulunmuştur ki: (ona) O mahşere sevk edilmiş şahıs için (yeter) ancak
onunla meşgul olabilir. Kendi nefsinin nasıl kurtulabileceğini düşünür,
başkalarını düşünmeye vakit bulamaz.
38. O günde bir takım
yüzler, parlar.
38. Maamafih (O günde) o
kıyamet zamanında insanlar, mutlular ve mutsuzlar diye iki kısma ayrılmış olur.
(Bir takım yüzler, parlar) ışıklar içinde kalır, bunlar mutlulardan olan
zâtlardır. Bunlar, dünyada iken dindar bulunmuş, abdestlerine ve namazlarına
devam etmiş, geceleri kalkıp ibâdette bulunmuş zâtlar ki, âhirette öyle
mükâfatlara lâyık görülmüşlerdir.
"Müsfire" Parlak, ışıklı
manasınadır.
39. Gülücüdür,
sevinicidir.
39. Ve o mes'ut
zâtlardan her biri o kıyamet âleminde (Gülücüdür.) Neşe doludur. (Sevincidir.)
Fevkalâde sevinçlidir. Kendisine Allah tarafından verilecek olan daimî bir şeref
ve saadet sebebiyle yüzünde sevinç alâmeti parlayacak, müjdelenmiş olduğu
nimetlerden dolayı zevk ve neşe içinde bulunacaktır.
"Müstebşire" sevinçli,
memnun, müjdelenmiş demektir.
40. Ve o gün bir takım
yüzlerde vardır ki, onların üzerlerini bir toz toprak sarmıştır.
40. (Ve) Bil'akis (o
gün) o kıyamet zamanında (bir takım yüzler de vardır ki,) onların sahipleri
hakkı kabulden kaçınmış, emrolundukları sâlih amelleri yapmamış olan mutsuz
kimselerdir. (Onların üzerlerini bir toz sarmıştır.) Onlar âhirette büyük
zillete düşmüş olacaklardır.
"Gabere" toz, toprak,
bulanıklık manasınadır.
41. Onları bir karanlık
kaplar.
41. (Artık Onları) öyle
mutsuz, inkarcı kimseleri o âhiret âleminde (bir karanlık kaplar.) Duman gibi
bir siyahlık, bir zulmet içinde kalırlar, "Renk" sarmak, bürünmek, hayrete
düşmek manasınadır. "Katere" de duman gibi karanlık demektir.
42. İşte kâfirler,
günahkâr olan, onlardır.
42. (İşte kâfirler,
tacirler) Küfürile, isyan ve kötülükle, münâfıklılıkla vasıflarımı; olanlar
bilhassa (onlardır.) O pek müthiş âhiret azabına mâruz kalacak olan
kimselerden ibarettir. Artık her insan için lâzımdır ki, o âhiret
âlemini düşünsün, o günde zarar ve ziyana uğramayıp parlak bir hayata, bir
selâmet ve saadete
erebilmesi için icabeden
kulluk vazifelerine, ibâdet ve itaate riâyette bulunsun, Hak Teâlâ
Hazretlerinden muvaffakiyetler niyaz eylesin.
Sonraki Sayfa

|