|
79-EN-NÂZİ'ÂT SÛRESİ
Bu mübarek sûre "En-Nebe"
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Kırk altı âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Kendisinde "Naziât" ve "Sâhire ile Tamme" zikredildiği için
kendisine böyle "Naziât" sûresi denildiği gibi "Sâhire" ve "Tame" sûresi adı da
verilmiştir.
"Nebe" sûresinde kıyamet
gününün azabından korkutulmuşsun Bu sûrede de haşr ve neşrin hak olduğu
bildirildiği için aralarında bu yönüyle bir irtibat vardır. Başlıca konuları
şunlardır:
1. Ah i ret hayatını
deliller ile isbat etmek ve müşriklerin inkârlarını reddetmek.
2. Kıyamet gününde
insanların mutlu ve mutsuz kısımlarına ayrılacaklarını beyan etmek.
3. Musa Aleyhisselâm ile
Fir'avun'un kıssasını beyan ile Peygamber Efendimize teselli vermek.
4. Kıyametin kopma
zamanını Hz. Peygamberin tâyin edemeyeceğine işaret etmek.
5. Müşriklerin alay
yoluyla sual ettikleri âhiret gününde nasıl bir korkunç vaziyette kalacaklarını
ihtar etmek.
1. Andolsun -ruhları-
şiddetle çekip çıkaranlara.
1. Bu mübarek âyetler,
kıyametin ehemmiyetine ve her hâlde meydana geleceğine işaret için Cenab-ı
Hak'kın çeşitli kudret eserlerine yemîn ettiğini gösteriyor. O kıyamet gününde
kalplerin ne kadar mustarip bir hâlde bulunacağını haber veriyor. Kıyameti inkâr
edenleri re d için haşrve neşrin bir ses ile meydana geleceğini ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Andolsun) Kâfirlerin ruhlarını (şiddetle çekip
çıkaranlara) yâni: Ölüm meleklerine, veyahut muayyen bir nizam üzere sür'atle
yürüyen, mevkilerine kavuşmak isteyen gök cisimlerine andolsun.
"Nâziat" çekip alanlar veya
cereyan edenler manasınadır. "Gark" de suya daldırmak, kabı doldurmak, yürüyüşte
sürat göstermek demektir. Buradaki Nâziattan maksat, Allah bilir ya meleklerdir,
veya ay, güneş gibi gök cisimleridir ki, bunların vazifelerini süratle yerine
getirdiklerine işaret buyurulmuştur.
2. Ve kolaylıkla çıkarıp
alanlara.
2. (Ve) Mü'mînlerin
ruhlarını (kolaylıkla çıkarıp alanlara) bu vazifeyi yumuşaklıkla, kolaylıkla
yapan meleklere de andolsun. Yahut burçtan, burca süratle yürüyen, güneş gibi,
ay gibi gök cisimlerine de andolsun.
"Naşitat" melekler veya
yıldızlar gibi bir yerden diğer bir yere varan şeyler demektir. "Neşt" de bir
yerden bir yere gitmek, bağlamak, çözmek, suya daldırmak ve çekip çıkarmak
manasınadır.
3. Ve sür'atle yüzenlere.
3. (Ve sür'atle
yüzenlere) Andolsun, yâni: Cenab-ı Hak'kın emrîle göklerden süratle bir şekilde
iniveren melekler veya ızdırapsız kolayca göklerde yürüyen yıldız hakkı için.
"Sâbihat" çabukça
yürüyenler, suda yüzücü olanlar demektir. "Sebh" de süratle gitmek, bir şeyden
kurtulmak, uzaklaşmak, müsterih olmak manasınadır.
4. Ve çabukça ileri
geçenlere.
4. (Ve çabukça ileri
geçenlere) de andolsun: Yâni, mü'mînlerin ruhlarını cennete, kâfirlerin
ruhlarını da Cehenneme koşup götüren meleklere de veya cesetlerinden evvel
Cennete giren ruhlara da veyahut yürüyüşlerinden başkalarını geçen gök
cisimlerine de andolsun.
"Sebk" geçmek, ilerlemek,
ileride bulunmak manasınadır.
5. Herhangi bir mühim işi
düzenleyenlere.
5. (Herhangi bir mühim
işi düzenleyenlere) de andolsun, yâni: Kendilerine Allah tarafından havale
edilen mühim işleri düzenlemek ve yerine getirmekle emrolunan Cebrail, Mikâil,
Azrail ve İsrafil gibi meleklere de veyahut muhtelif vakitlerin tâyini, bâzı
hava olaylarının meydana gelmesi hususunda tesirleri görülen ay ve güneş gibi
gök cisimlerine de andolsun ki: Şu beyan olunan kıyamet hâdiseleri her hâlde
meydana gelecektir.
6. O gün sarsıntı
sarsacaktır.
6. Evet.. (O gün) O
kıyamet gününde, birinci sûra üfürülme anında (sarsılacak) şeyler (sarsılanacaktır.)
Düşüş hâlinde görülen yerler, dağlar, zelzelelerin meydana gelmesiyle
sarsılacaklar, onlardan korkunç sesler duyulacaktır.
"Râcife" korkunç ses, ilk
defa, iztiraba gelip hareket eden şey veya böyle bir olay demektir. "Recf" de
şiddetli iztirab manasınadır.
7. O sarsıntının ardından
biri de gelecektir.
7. (O sarsanın) O
yerleri, gökleri harekete getiren olayın, ilk sûra üfürülmenin (ardından biri de
gelecektir.) yâni ikinci bir sûra üfürme de vukuu bulacaktır. Artık ölmüş
olanlar, yeniden hayata ermiş bulunacaklardır. Bu iki sûra üfürme, arasındaki
müddet ise kırk senedir.
"Râdife": Tabia, ardınca
gelen demektir.
8. Kalpler o günde pek
muzdariptir.
8. (Kalpler o gün pek
mustaribtir.) Öyle ikinci bir nefha; sûra üfürme vuku bulunca, herkes yeniden
hayata erince bütün kâfirlerin kalpleri korkular içinde kalarak pek mustarib bir
hâlde bulanacaktır.
"Vâcife": Haife, korkuya
düşmüş bir hâlde bulunan demektir. "Vecif" de şiddetli iztirap, sıkıntı, acı
manasınadır.
9. Onların gözleri de pek
zelilce bir vaziyettedir.
9. (Onların) O
mustarib kalp sahiplerinin (gözleri de pek zelilce bir vaziyettedir.)
Kendilerinde bir korku, bir zillet eseri görürülür durur. Onlar, dünyadaki
inkârları yüzünden böyle müthiş bir cezaya çarpılmış olacaklardır.
"Hali"" Zelîl, mütevazi
manasınadır.
10. Derler ki: Biz mi
hayata hakikaten döndürülmüş kimseler olacağız?
10. Evet.. O zelîl
kimseler, daha dünyada iken: (Derler ki, biz mi hayata hakikaten döndürülmüş
kimseler olacağız?) Bizler, öldükten sonra tekrar hayata erdirilerek mahşere mi
sevdedileceğiz?. Bu ne mümkün!.
"Hafice" Tırnağın kazıdığı
çukur, ilk gelinmiş olan yol, yâni, ilk hayat.
11. Biz mi çürümüş
kemikler olduğumuz zaman?
11. (Biz mi çürümüş
kemikler olduğumuz zaman) Yeniden hayat bulacağız? Heyhat.. Bu nasıl olabilir.
İşte o inkarcılar, iddialarını, inkârlarını teyit için böyle de demektedirler.
"Nehire" eskimiş, çürümüş,
parçalanmış demektir.
12. Dediler ki: Bu, o
halde ziyanlı bir dönüş.
12. Ve o kâfirler şöyle
de (Dediler ki: Bu) dediğiniz doğru olsa, bizler hakikaten yeni bir hayata
erecek bulunsak (o hâlde) bizim dirilmiş olarak mahşere sevk edilmemiz (ziyanlı
bir dönüş) olacaktır. Çünkü: Biz dünyada iken bu hayatı bilip tasdik etmiş değil
idik.
13. Fakat şüphe yok ki: O,
birtek sayhadır.
13. Yüce Yaratıcı da
öyle çürümüş, darmadağın olmuş cesetlerin tekrar hayata ermelerini imkânsız
gören inkarcıları red için, Allah'ın kudretinin her şeye fazlasıyla kâfi
olduğunu ihtar için buyuruyor ki: (Fakat şüphe yok ki: O) Bütün ölmüş kimselerin
yeniden hayata ermelerini temin edecek şey, yâni ikinci sûra üfürme (bir tek
sestir.) öyle bir ses ile temin edecek şey, yâni ikinci hayatı imkânsız veya
müşkül görmek nasıl doğru olabilir?. Bir kere ilâhî kudretin yüceliğini
düşünmeli değil misiniz?.
"Zecre" sayha, çağırmak,
bir üfürme ve menetmek manasınadır.
14. Artık onlar, o zaman
bir düz yer üzerindedirler.
14. (Artık onlar) O bütün
ölüp gitmiş kimseler (o zaman) o ikinci sûra üfürüş vuku bulunca (bir düz yer
üzerindedirler.) hepsi de yeniden hayata ermiş, yer yüzünde, mahşer sahasında
toplanmış bulunacaklardır. Oradan mü'mînler Cennetlere, kâfirler de cehennemlere
sevk edileceklerdir.
"Sahir" Sahra, beyaz yer
yüzü veya apaçık mahşer sahası demektir.
15. Sana Musa'nın kıssası
geldi mi?.
15. Bu mübarek
âyetler, Resül-i Ekrem'e teselli vermek ve onu inkâr edenler için bir tehdîd
olmak için Musa Aleyhisselâm ile Fir'avun'un kıssasını bildiriyor. Hz. Musa'nın
aldığı ilâhî emir üzerine gidip Fir'avunu îmana davet etmiş olduğunu, o tanrılık
iddiasında bulunan Fir'avun'un da nasıl küfüründe ısrar edip nihayet dünyevî ve
uhrevî azaplara uğramış bulunduğunu haber veriyor. O müthiş hâdisenin takva
sahibi, düşünen kimseler için bir ibret numunesi oluşturduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamber!. (Sana Musa'nın kıssası, geldi mi?.) O
Yüce Peygamber'in de Allah'ın dini uğrunda ne kadar eza ve cefaya uğramış ve ne
kadar sebat ederek nihayet muvaffakiyete ermiş olduğuna dair elbette haberdar
bulunmaktasın.
16.0 vakit ki: Ona Rab'bi,
mukaddes Tuva vâdesinde nida etmişti.
16. Hz. Musa'ya ait kıssa
(O vakit) vukua gelmeye başlamıştı (ki: Ona) o Peygambere (Rab'bi) olan Yüce
Mâbud (mukaddes) temiz olan ve Şam'da Tur dağı civarında bulunan (Tuva vadesinde
nida etmişti.) o pek muhterem Peygamberine bir mucize, ilâhî bir iltifat olarak
ilâhî kelâmını işittirmiş, onu pek yüce bir vahye nail buyurmuştu.
17. Fir'avuna gidiver,
muhakkak ki: O pek azmıştır.
17. Evet.. Al I ah-ü T
e âlâ Hazretleri, emretmişti ki: Ey Resulüm!. Musa Aleyhisselâm: (Fir'avuna
gidiver) Mısır hükümdarı olan o inkarcıyı ilâhî dine davet et (muhakkak ki: O
pek azmıştır.) çok böbürlenmiş, küfre düşmüş, sonra da tanrılık iddiasına cür'et
göstermiştir. İsrail oğullarını da hakaretlere uğratmış, erkek çocuklarını da
boğazlat mışt ir.
18. İmdi de ki: Senin
arınmaya meylin var mıdır?.
18. (İmdi) Ey Resulüm
Musa!. Aleyhisselâm -o sapık Fir'avuna gidince (de ki: Senin arınmaya) küfür ve
isyan pisliğinden yıkanıp kurtulmaya (meylin var mıdır?) öyle bir temizlik ve
arınmaya kavuşmak için kendinde bir rağbet, bir yöneliş hissediyor isen
sözlerimi kabul et, ben seni o fenalıktan kurtarmak istiyorum.
19. Ve sana Rab'bin yolunu
göstereyim de ondan korkasın.
19. (Ve) Fir'avuna şöyle
de de ki: (sana Rab'bin yolunu göstereyim de) yâni: Eğer benim davetime icabet
eder isen sana Allah'ın birliği hakkında ve ilâhî dinin sıhhat ve yüceliği
hususunda bir nice deliller, kanıtlar göstereyim de (ondan) O Yüce Yaratıcıdan
(korkasın.) O Kerem Sahibi Mahutun kudret ve büyüklüğünü anlayarak onun dinine.
Peygamberine karşı muhalif cephe almayasın.
20. Artık ona pek büyük
mucize gösterdi.
20. (Artık) Musa
Aleyhisselâm (ona) O Fir'avun'a (pek büyük bir mucize gösterdi.) kendisinin
Allah'ın bir Peygamberi olduğunu ispat için, tebligatının birer ilâhî emir
bulunduğunu göstermek için âsâ gibi, yedi beyzâ gibi hârikalar meydana koydu.
21. O ise yalanladı ve
isyan etti.
21. (O ise) O
inkarcı, kibirli firavun ise (yalanladı) gösterilen mucizeleri takdîr edemeyip
Hz. Musa'yı yine inkâra devam etti (ve isyan etti.) o kadar hârikaların
gösterilmesine rağmen yine Allah - ü Teâlâ'ya asî olmakta devam eyledi.
22. Sonra da koşarak geriye
döndü.
22. (Sonrada) O pis
Fir'avun, Hz. Musa'nın peygamberliğini inkâra devam ederek fesada, başkalarını
da saptırmaya (koşarak) îmandan (geriye döndü.) kendisine yapılan pek hayırlı
tebligatı dinlemeyip onlardan kaçındı.
23. Artık topladı da nida
etti.
23. (Artık) O inkarcı
Fir'avun, kendisinin ne kadar âdi bir mahlûk olduğunu hiç düşünmeden, hakkı
kabulden kaçındı, etrafına sihirbazları ve ordu fertlerini (topladı da nîda
etti.) o topluluğa karşı bir nida edici vasıtasîle nida ederek pek câhilce,
kibirlice bir büyüklük tasladı.
24. Ben sizin en yüksek
Rab'binizim, dedi.
24. Ve o m el'un Fir'avun o
başına topladığı insanlara hitaben (Ben sizin en yüksek Rab'binizim) benim
üstümde sizin Rab'biniz yoktur. En yüksek bir rablık mertebesine ben sahibim,
(dedi.) öyle pek beyinsizce, şerefsizce bir iddiaya cür'et gösterdi.
25. Fakat Allah, onu
âhiretin de, dünyanın da azabı ile yakaladı.
25. (Fakat) O
Fir'avun, fâni bir mahlûktan, Allah'ın dininden mahrum, isyankâr bir şahıstan
ibaret olduğu hâlde o kadar böbürlendi ki, o kadar cehalet ve alçaklıkta
bulunduğu için (Allah)ü Teâlâ Hazretleri (onu âhiretinde, dünyanın da azabıyla
yakaladı.) onun gördüğü azap, yalnız âhiretteki cehennem azabından ibaret
kalmadı, o, dünyada iken de suda boğulma azabına uğradı, büyük bir felâket ve
yokluğa mâruz kaldı. İşte küfrün. Yüce Peygambere karşı düşmanlık ve isyanın
neticesi, böyle pek müthiştir.
26. Şüphe yok ki: Bunda
korkan kimseler için elbette bir ibret vardır.
26. (Şüphe yok ki:
Bunda) Fir'av'un başına gelmiş olan dünyevî ve uhrevi azapta (korkan kimse için)
akıllı olup da, Allah'ın azabını düşünerek korku ve dehşet içinde kalan bir
insan için (elbette bir ibret vardır.) evet.. Fir'avun gibi inkarcıların
başlarına gelmiş felâketler, bütün onların dinsizliklerinin bir neticesi
bulunmuştur. Artık Allah'ın kudretini düşünen dünya olaylarını güzelce tefekkür
eden bir insan, nasıl olur da Cenab-ı Hak'kın Peygamberlerine, kitaplarına
muhalefette bulunurda, kendisini ebedî azaplara uğratır. Hiç Rabbani Kudreti ve
ilâhî azameti düşünmeli değil midir?
27. Sizler mi yaradılış
itibariyle daha çetinsiniz, yoksa gök mü ki, onu bina etti.
27. Bu mübarek âyetler de
kıyamet hayatını inkâr edenlere bir ibret vesilesi olmak üzere Cenab-ı Hak'kın
bir kısım kudret eserlerini nazarı dikkatlere sunmaktadır. Şöyle ki: Ey
insanlar!. Bir kere düşünün, (sizleri mi yaradılış itibariyle daha çetinsiniz)
sizlerin öldükten sonra tekrar hayata kavuşturulmanız mı daha müşküldür.
(Yoksa gök mü?.) O muazzam semâ tabakaları mı yaratılış itibarîle daha
güçtür (ki:) Yüce Yaratıcı, (onu) o gökü, o nice eserleri, parlak cisimleri
toplayan semâ âlemini (bina etti.) yoktan meydana getirdi, artık öyle
muazzam bir âlemi var eden bir Ezeli Yaratıcı, ey insanlar!. Sizleri
öldürdükten sonra tekrar hayata kavuştu ram az mı?. Bunu nasıl inkâra cür'et
ediyorsunuz?
28. Onun yükseklik midarını
yükseltti, sonra onu düzeltti.
28. Evet.. Kâinatın
Yaratıcısı (Onun) göğün (yükseklik miktarını yükseltti.) onu yeryüzünün üstünde
kıldı, pek yüksek birer mertebede bulundurdu. (Sonra onu tesviye kıldı.) hiç bir
tarafında bir bozukluk, bir kusur yoktur, her tarafı eşittir, bir nice parlak
parlak cisimlerle donatılmıştır.
"Senik" boy, her şeyin
boyu, yükseklik miktarı demektir.
29. Ve gecesini karanlık
etti, gündüzünü de çıkardı -aydınlattı-.
29. (Ve) O Hikmet
Sahibi Yaratıcı, o gün kubbesinin (gecesini karanlık etti.) güneşin batışı ile
onun bize karşı görünen cephesini geçici olarak karanlık bir hâlde bıraktı,
(gündüzünü de çıkardı.) aydınlattı, yâni: Gündüzü biraz ederek her tarafı
ışıklar içinde bıraktı.
"Iğtaş" karanlık kılmak
demektir. "Daha" da nür ve ışık manasınadır. "Duna" da kuşluk vaktidir.
30. Ve ondan sonra da yeri
yaydı.
30. Yüce Yaratıcı (Ondan
sonra da) öyle göklerin ve yerin yaradılışını müteakip de (yeri yaydı.)
düzeltti, ikâmete ve gidip gelmeğe elverişli bir hâle getirdi. "Deha" Bir zeyi
yayıp döşemek, yaymak manasınadır.
31. Ondan suyunu ve
otlağını çıkarıverdi.
31. Ve Kerem Sahibi
Yaratıcı (Ondan) yer yüzünden (suyunu ve otlağını çıkarıverdi.) Yeryüzünde
çeşmeler, ırmaklar, kuyular yarattı ve yer sahasında çeşit çeşit ürünler vücuda
getirdi, insanların vesâir hayvanların geçim vasıtaları olan çeşitli bitki ve
meyveler meydana gelmektedir.
"Mer'a" otlak, çayırlık yer
demektir.
32. Dağları da tesbit
etti.
32. Ve Hak T e âlâ
Hazretleri, yeryüzünde (Dağları da tesbit etti.) yerlerinde yerleştirdi, o
dağlar, yerin sükûnetini temin eden birer kazık mesabesinde bulunuyor ve birer
feyz ve bereket kaynağı kesilmişlerdir.
"İrsa" isbat etmek,
yerleştirmek ve sağlam kılmak manasınadır.
33. Sizin için ve
hayvanlarınız için bir menfaat olarak.
33. Evet.. Hikmet Sahibi
Yaratıcı, bunları şöyle yarattı, ey insanlar!. (Sizin için ve) develer,
koyunlar, sığırlar gibi (hayvanlarınız için bir menfaat olarak) vücuda getirdi.
Bunların yaradılışındaki hikmet ve fayda, sizlerin bunlardan yararlanmanızdır.
Artık bu nimetleri size ihsan buyuran Kerem Sahibi Yaratıcınızı birlemek ve
kutsamak, ona karşı şükür vazifesini yerine getirmeye çalışmak icâbetmez mi?.
Bizler, istikbâldeki hayatınızı da düşünmeli değil miyiz?
34. Artık o vakit ki: Pek
büyük bir âfet meydana gelir.
34. Bu mübarek
âyetler de meydana geleceği kesin olarak haber verilen kıyamet günün ne kadar
müthiş hâdiselere saha olacağını bildiriyor. İsyankâr kimselerin cehennemde azap
göreceklerini, takva sahibi, nefsin kötü arzularından uzaklaşan zâtların da
cennette nimetlere erişeceklerini haber veriyor. Kıyamete dair malûmat vermek
hususunda Resûl-i Ekrem'in vazifesini, durumunu, ve kıyamet kopunca insanların
dünyada ne kadar kalmış olduklarını zannedeceklerini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey İnsanlar!. (Artık o vakit ki: Pek büyük bir âfet) Bir yüce
iş (meydana gelir.) bundan maksat, ya kıyamettir veya ikinci sûra üfürmedir veya
mahşere sevk edilecek saattir.
"Tamme" Musibet, belâ ve
meşakkat, kıyamet ve başka seslere galebe eden bir ses demektir.
35. İnsan neye koşup
durmuş olduğunu o gün hatırlar.
35. (İnsan) O vakit
dünyadaki amellerinin bir kitapta tesbit edilmiş olduğunu görür, dünyada iken
(Neye koşup durmuş olduğunu o gün) o kıyamet koptuğu zaman (hatırlar.) bütün
unutmuş olduğu şeyler hatırına gelmiş olur. Dünyada iken hayır mı işlemiş, şer
mi işlemiş olduğunu tamamen anlar.
36. Cehennemde her gören
kimseye açıklanmış bulunur.
36. (Cehennemde) O
korkunç kıyamet gününde (her gören kimseye açıklanmış olur.) o cehennem ateşini,
mü'mİnler de, kâfirler de görürler, bunlar iki kısma ayrılmış bulunurlar.
37. Artık kim taşkınlık
etmiş ise.
37. (Artık kim) Dünyada
iken (taşkınlık etmiş ise) haddi aşmış, günahları içinde yaşamış ise..
38. Ve dünya hayatını
tercih eylemiş ise.
38. (Ve dünyada hayatını)
Dünyanın gayri meşru lezzetlerini, varlıklarını, şehevi hareketlerini âhiretin
ebedi hayatı ve sevabı üzerine (tercih eylemiş ise.) dünyada iken ibâdet ve
itaatte bulunmamış, nefsini ıslâha, temizlemeye çalışmamış ise.
39. Artık şüphe yok ki:
Cehennemdir, odur onun yurdu.
39. (Artık şüphe yok ki:)
Âhirette (Cehennemdir) evet., (odur) O müthiş cehennemdir, (onun) O nefisani
arzularına tâbi olmuş, ibâdet ve itaatten kaçınmış olan kimsenin (yurdu.)
âhirette ikâmetgâhı. "Meva" sığınak, mesken, yurt, varılacak mekân demektir.
40. Fakat kim ki, Rab'binin
makamından korkmuş ve nefsini kötü arzulardan men etmiş ise.
40. (Fakat kim ki:)
Dünyada iken (Rab'bini makamından korkmuş) kıyamet günü Cenab-ı Hak'kın manevî
huzurunda bir muhakeme ve muhasebeye tâbi tutulacağını dünyada iken düşünerek
titremiş ise (ve nefsini kötü arzulardan menetmiş ise.) yasakları işlememiş,
nefsinin gayr-i meşru eğilimlerine tâbi bulunmamış, dünyanın fâni gösterişine
kapılmamış ise.
41. Artık cennette, o da -o
kimse için- yurttur.
41. (Artık) Kıyamet
vuku bulunca (Cennette) evet., (o da) O ebedî selâmet ve saadet mahalli de o
kimse için ebedî bir (yurttur) işte Allâh-ü Teâlâ'dan korkar, gayr-i meşru
eğilimlerden kaçınan, dünya için âhiretini feda etmek cehaletinde bulunmayan
kimselerin akıbetleri böyle pek mutlu olacaktır. Onlar, devamlı olarak Cennette
yaşayarak nice tecellilere kavuşacaklardır.
42. Sana kıyametten
sorarlar ki: Onun vukuu ne zamandır.
42. Ne yazık ki: Bir çok
kimseler, dünya hayatına pek düşkün bulunuyorlar, âhiret hayatını hiç
düşünmüyorlar, hattâ bir çok kimseler, âhireti inkâr ediyorlar, hattâ bir nice
inkarcılar, kıyametin ne zaman vuku bulacağını bir alay maksadiyle Resül-i
Ekrem'den sormak cür'etinde bulunmuşlardır. İşte onların o inkarcı hâllerini
teşhir için Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Ey Yüce Resül'üm!. (Sana
kıyametten sorarlar ki Onun vukuu ne zamandır?) Ölüler, hangi zaman tekrar
hayata kavuşarak mahşere sevk edileceklerdir?.
43. Sen onu yâd etmek
hususunda ne haldesin?.
43. Ey Yüce Peygamber!.
(Sen onu) O kıyametin kopma vaktini (yâd etmek) o soranlara söylemek (hususunda
ne hâldesin?) sen onların sözlerine iltifat etme, senin vazifen kıyametin
herhalde vuku bulacağını haber vermekten ibarettir. Yoksa onun kopma zamanını
belirlemek ve bildirmek değildir. Kıyametin vukuu zamanını ancak Allâh-ü Teâlâ
bilir. Bunu hikmet gereği başkalarına bildirmemiştir.
Hz. Aişe Radiyallâh-ü
Anha'dan rivayet olunuyor ki: Resülüllâh -Sal I âl âh- ü Aleyhisselâm- dâima
kıyamet saatini düşünür, hatırlar, onun ne zaman vukuu bulacağı kendisinden sual
edilirdi, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuş, Peygamber efendimizin
vazifesi gösterilmiş, kıyametin ne zaman vuku bulacağını bilip halka
bildirilmekle mükellef olmadığına işaret buyurulmuştur.
44. Onun sonu Rab'bine
varır.
44. (Onun sonu) O
kıyamet saati hakkındaki bilginin nihayet bulması, onun ayrıntılı olarak
bilinmesi (Rabbine varır.) ancak o âlemlerin Rabbidir ki, kıyametin kopma
vaktini tamamıyla ve bütün teferruatile bilir, onu mahlûkatı bilemez.
45. Şüphe yok ki: Sen,
ancak ondan korkanı bir uyarıcısın.
45. (Şüphe yok ki: Sen)
Ey Son Peygamber!, (ancak ondan) O kıyametin dehşetinden (korkanı) âhirete
inananı (bir korkutucusun.) senin Cehenneme, âhiret azabına dair vereceğin
haberleri, ancak kabiliyetli olan, Cenab-ı Hak'kı tasdik edip onun azabından
korkan kimseler güzelce alır, ondan yararlanırlar. İnkârlarında ısrar edip
duranlar ise iyi niyetle verilen nasihatları, ihtarlı kabul etmezler, kendi fâni
varlıklarına sarılmış bulunurlar.
46. Onlar, o kıyameti
gördükleri gün sanki bir akşam veya bir kuşluk vaktinden başka kalmamış gibi
olurlar.
46. (Onlar) O kıyameti
inkâr edenler, Kureyş müşrikleri vesaire (o kıyameti gördükleri gün)
kabirlerinden kaldırılıp mahşere sevk edilecekleri zaman (sanki) dünyada ve
kabirlerinde (bir akşam veya bir kuşluk vaktinden başka kalmamış gibi olurlar.)
dünya hayatının o kadar hızlı geçmiş olduğuna inanırlar. Artık vakitlerini boş
yere zayi etmiş olduklarını anlayarak ah ve vah etmeye başlarlar. Fakat artık
pişmanlık zamanı geçmiştir. Binaenaleyh her akıl sahibi insan için lâzımdır ki:
Daha fırsat elde iken hayatından istifâdeye çalışsın, üzerine düşen vazifeleri
yerine getirerek istikbâlini temine muvaffak olsun. Başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|