|
78-EN-NEBE'
SURESİ
Bu mübarek sûre "El-Meâric"
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Kırk âyet-i kerîme'yi
içermektedir. "Nebe-i Azîm" denilen büyük, mühim bir haberi, kıyamet gününe ait
suali ve cevabı içermiş olduğu için kendisine "En-Nebe" ve "Amme" sûreleri adı
verilmiştir.
Bu sûre de Mürselat
sûresinde olduğu gibi haşr neşre Cenab-ı Hak'kın kaadir olduğunu bildiriyor.
Kıyamet gününü yalanlayanları kınıyor. Cennet ve Cehennemin vasıflarını
fazlasıyla beyan buyuruyor. Binaenaleyh aralarında büyük bir irtibat vardır.
Bu sûre-i celîlenin başlıca
konuları şunlardır:
1. Müşriklerin kendi
aralarında kıyamete ve Yüce Peygamber'e dair soruşturmalarını beyan etmek.
2. Kıyametin vukuunun
mümkün olduğuna dair deliller getirme ve inkarcıları tehdîd etmek.
3. Kıyamette takva
sahiplerinin cennetlere nail olacaklarını müjdelemek, inkarcıların da cehenneme
sevk edileceklerini ihtar etmek.
4. Meydana geleceği
muhakkak olan kıyamet gününde azap görecek kâfirlerin nasıl mahv ve yok
olmalarını temennide bulunacaklarını gözler önüne sermek.
1. Ne şeyden
soruşturuyorlar?.
1. Bu mübarek âyetler,
kıyamet hakkında ve Resûl-i Ekrem ile Kur'an-ı Kerim hakkında dedikodularda
bulunan bir takım kimseleri reddediyor. İlâhî kudretin görünen eserlerinden
dokuz çeşit yaratılış eserini dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: Bir takım
kimseler (Ne şeyden soruşturuyorlar?.) Hangi şanı büyük bir şey hakkında
birbirlerinden soruşturup duruyorlar?.
2. O pek büyük haberden.
2. Evet.. Onlar (O pek
büyük haberden..) haşr ve neşre ait hâdiseden soruşturuyorlar. O gelecekteki pek
mühim bir değişimi inkarcı ve alaycı bir tarzda birbirinden sual ediyorlar.
3. O haber ki: Onlar onda
ihtilâfa düşmüşlerdir.
3. (O haber ki:) Onların
söz konusu ettikleri o hâdisedir ki: (onlar,) o bir takım kimseler (onda) o
haber hakkında (ihtilâfa düşmüşlerdir.) her biri başka türlü düşünüyor, başka
türlü söz söylüyor.
"Rivayet olunuyor ki:
Resûl-i Ekrem Efendimiz, insanları İslâm dinine davet edip öldükten sonra haşr
ve neşr olunacaklarını ihtar edince, Mekke-i Mükerreme'deki müşrikler, bir
toplantı yerinde toplanmışlar. Peygamber Efendimizin şanı hakkında ve kıyamet
hususunda konuşmaya başlamışlar, alaycı bir tarzda birbirilerinden sormuşlar. O,
-Hz. Muhammed Aleyhisselâm- sihirbaz mıdır, şair midir? Yoksa kendisinin
kehaneti mi vardır?. Yoksa bizim tanrılarımız ona bir kötülük mü isabet
ettirdiler?. Kuran da bir sihir midir, bir şiir midir, yoksa bir kehanet
midir?. Diye söylenmişler. İşte o müşriklerin bu câhilce ve inkarcı hâllerini
beyan ve kendilerini reddetmek ve kınamak için bu mübarek âyetler nazil
olmuştur. Maamafih kıyamete dair soruşturmada bulunanların bir kısmı
mü'minlerden de olabilir, fakat onların o konudaki konuşmaları; bir inkâr, bir
alay maksadına yönelik olamaz, belki: O günün ortaya çıkmasını bir korku ve
dehşet ile düşünmek, o güne hazırlanmak, o günün dehşetinden emîn olabilmek
kabiliyetini elde edebilmek içindir.
4. Hayır.. Yakında
bileceklerdir.
4. Cenab-ı Hak'ta,
kıyamet hâdisesini bir inkâr ve alay maksadile soruşturmakta bulunanları red ve
men için buyuruyor ki: (Hayır!.) Onların ihtilâfları ve kuruntuları gibi değil,
onlar (yakında bileceklerdir.) kıyametin ne olduğunu görüp anlayacaklardır,
inkârları yüzünden ne kadar şiddetli azaplara kavuşacaklardır.
5. Sonra hayır.. Yakında
bileceklerdir.
5. Evet, Hak Teâlâ
Hazretleri, o günün pek şiddetli olduğunu ihtar için tekrar buyuruyor ki: (Sonra
hayır., yakında bileceklerdir.) Hâşâ, kıyamet hakkındaki lâkırdıları doğru
değildir. Yakında ölecekler, sonra da yeniden hayata erdirilerek kıyamet
sahasına sevk edileceklerdir. Artık kıyametin nasıl bir hakikat olduğunu ve
kendilerinin nasıl müthiş bir azaba uğradıklarını görüp bileceklerdir.
Bu ilâhî beyandaki tekrar,
büyük bir tehdidi ve söz konusu olan m e s' elenin ehemmiyetine işareti de
içermektedir.
6. Yeri bir döşek yapmadık
mı?.
6. Evet.. Yüce
Yaratıcının kudretîle neler neler vücuda gelebilir. Onun muazzam kudreti,
kıyamet gününü meydana getirmeğe de fazlasıyla kâfidir. Bir kere dış âleme bakıp
da o Ezeli Yaratıcının eşsiz eserlerini ibret gözüyle seyretmek icâbetmez mi?.
İşte insanlığı uyanmaya davet için O Hikmet Sahibi buyuruyor ki: Ey insanlar!.
Bir kere düşünün (yeri bir döşek yapmadık mı?.) yer yüzünü insanların içinde
barın ab ilmeleri için düzgün bir ikâmet yeri olmak üzere meydana getirmiş değil
miyiz?. Siz bu mühim eseri görüyorsunuz, işte bu, ilâhî kudretin azametine
şahitlik eden birinci nevi bir yaratılış eseridir. "Mihâd" döşek, yatak,
düzeltilmiş ve ıslâh edilmiş yer demektir.
7. Dağları da birer kazık
-yapmadık mı?-.
7. Yer yüzündeki
(Dağları da birer kazık!.) yapmadık mı? O dağlar, yerlerin sükûnet üzere
bulunmasını temin için birer kazık durumunda bulunmaktadır. Yer yüzünde
yaşayanların ıztıraplara, heyecanlara düşmemelerine birer sebeptir. Ve ne kadar
kaynakları, madenleri içermektedir. Binaenaleyh bu dağlar da ikinci nevi bir
yaratılış eseridir. "Evtâd" Vetid kelimesinin çoğuludur, ki: Mıhlar, kazıklar ve
kendilerine çadırların vesâirenin ipleri bağlanmak için yere çakılan demir
demektir.
8. Ve sizleri çiftler
olarak yarattık.
8. (Ve) Ey insanlar!. Şunu
da düşününüz ki: (Sizleri çiftler olarak yarattık.) Sizleri erkek ve dişi
zümrelerine ayırdık, bu sayede dostlukta, birbirine yardımda bulunursunuz,
nesilleriniz devam eder, aranızda sosyal bir bağ yüz göstermiş bulunur. Bu da
üçüncü nevi, bir yaratılış eseridir.
"Ezvâç" kelimesi, çift,
arkadaş, sığıf ve kadının kocası mânâsına olan Zevç kelimesinin çoğuludur ki:
Erkeğe de dişiye de denir.
9. Uykunuzu da bir dinlenme
kıldık.
9. Ey insan nev'ü. Sizin
için (Uykunuzu da bir dinlenme kıldık.) geceleri rahata dalar, yorgunluklarınızı
gidermeğe muvaffak olursunuz. Bu da dördüncü nevi bir yaratılış eseridir.
"Şubat" uzunca uyku, rahat
ve istirahatı temin etmek için harekete nihayet vermek manasınadır.
10. Geceyi de bir örtü
kılmış olduk.
10. (Ve geceyi de bir
örtü kılmış olduk.) Gecelerin karanlığı, bir elbise gibi vücutları örter,
kapatır, gündüzlerin ışığıyla herkese karşı açıkça bulunan bir takım şeyler,
geceler sayesinde örtülmüş bulunurlar, Başkalarının öğrenmeleri arzu edilmeyen
bir nice manzaralar geceler vastasîle nazarlardan korunulmuş olurlar. Maamafih
elbiselerle insanların güzellikleri artar, kuvvetleri gelişir, sıcaklardan ve
soğuklardan kurtulmuş bulunurlar, işte gecelerde de insanlar, uykuya
dalıverirler, azaları da istirahata dalıyor, yorucu düşüncelerden kurtuluyorlar,
kendilerinde bir hafiflik yüz gösteriyor. Bu da beşinci nevi bir yaratılış
eseridir.
11. Gündüzü de bir geçim
vakti yaptık.
11. Evet., insanlara
(Gündüzü de bir geçim vakti yaptık.) İnsanlar, gündüzleri de uykularından
uyanırlar, yeniden hayata kavuşmuş gibi olurlar, çalışma alanına atılırlar,
geçimlerini temine çalışırlar, bu da altıncı nevi bir yaratılış eseridir.
12. Ve üzerinize sağlam
sağlam yedi gök -bina- ettik.
12. (Ve) Ey insanlar!.
Şuna da bir ibret gözüyle bakınız ki: Sizin (üzerinize sağlam sağlam yedi) kat
gök (bina ettik.) bir nice asırlardan beri asla bozulmamış bir kuvvet ve kudrete
sahip yedi gök tabakasını meydana getirdik, hepsi de pek sağlam, hepsi de
âfetten, çözülüp ayrılmaktan korunmuş bulunuyor. Bu da yedinci nevî yaratılış
eseridir.
13. Ve çok parıldayan bir
kandil kıldık.
13. (Ve) Güneşi de
gökte (çok parıldayan bir kandil kıldık.) o, pek büyük bir ışığı, fâideli bir
sıcaklığı ihtiva etmektedir. Vakit vakit doğuyu ve batıyı aydınlanıp
durmaktadır. Bu da sekizinci nevî bir yaratılış eseridir.
"Vehhâc" parlayıp duran,
fazla ışık saçan şey demektir.
14. Ve o bulutlardan şarıl
şarıl bir su indirdik.
14. (O) Yer yüzüne (o
sıkıştıranlardan) yâni: Bulutları sıkıştırıp duran rüzgârlardan, onların
vasıtalarıyla yahut rüzgârlariyle sıkıştırılmaya mâruz kalan bulutlardan (şarıl
şarıl bir su indirdik) çokça yağmur sularını meydana getirdik.
"Şeccâc" çokça akan,
demektir.
15. Onunla daneler ve otlar
çıkaralım -diye-,
15. Evet.. O yağmur
sularını öyle bolca yer yüzüne indirdik (Onunla dâneler) buğday, arpa gibi gıda
maddeleri (ve) çimenler, ağaçlar gibi (otlar) bitirerek istifâde alanına
(çıkaralım diye).
16. Ve sarmaşık bahçeler
yetiştirelim -diye-.
16. (Ve) Yer yüzünde
insanların istifâdeleri için (sarmaşık bahçeler yetiştirelim) diye o yağmurları
öyle bolca yağdırdık, işte bu yağmurlar da onların vasıtasîle meydana çıkarılan
türlü türlü ürünlerde ilâhî kudretin büyüklüğüne, her şeye fazlasıyla kâfi
bulunduğuna işaret ve şahitlik eden dokuzuncu nevi, bir yaratılış eseridir.
Artık dış âlemi kaplayan, dâima yaratıkların gözlerine çarpıp duran bu kadar
eserleri, bu derece muazzam, fâideli eserler vücuda getirmiş ve getirmekte
bulunan bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar, hayata nail
edip dilediği sahaya sevk etmeğe kaadir değil midir?. İnanıyoruz: Fazlasıyla
kaadirdir.
Sana Yârabbi hamd-ü
şüküredüp durmaktadır ekvan.
Seni isbat için her zerre
bir bürhan-ı bahirdir.
Bütün elvah-ı hilkatten,
bütün asar-ı fitretten.
Senin Ulviyyet-ü
kutsiyyyeti bî şüphe zahirdir.
"Elfâf" fazla sıklığından
dolayı birbirlerine karışmış olan şeyler demektir.
17. Şüphe yok ki: O ayırt
etme günü, tayin edilmiş bir vakittir.
17. Bu mübarek âyetler de
inkarcıların yalan sandıkları kıyamet gününün, bir va'ad edilmiş zaman olduğunu
beyan ile o inkarcıları kınıyor ve tehdîd ediyor, o günü inkâr edenlerin o günde
ne müthiş azaplara uğrayacaklarını bildiriyor. İlâhî âyetler yalanlayan
dinsizlerin bütün fenalıkları Allah katında bilinip ve bir kitapta yazılı olup
kendilerini ebedî bir azaptan kurtulamayacaklarını şöylece beyan buyurmaktadır.
(Şüphe yok ki: O ayırt etme günü) O inkarcıların alay yoluyla soruşturdukları
kıyamet zamanı ki: O, yaratıklar arasındaki muhtelif inançların, düşmanlıkların
halledileceği bir gündür. İşte o gün; Cenab-ı Hak'kın takdirîle, ezeli ilmi ile
(tâyin edilmiş bir vakittir.) o herhalde meydana gelecektir. Onu inkâra mahal
yoktur.
18. O gün ki:sûre
üfürülür, artık bölük bölük geliverirsiniz.
18. (O gün ki) O haşr ve
neşr günü ki, İsrafil Aleyhisselâm tarafından (sûra üfürülür) ikinci üfürülme
vuku bulur, (artık) Ey insanlar!. Hepiniz (bölük, bölük) takım takım cemaatler
hâlinde durmaktasınız durağa, hesap mahalline (geliverirsiniz.) orada muhtelif
cemaatler toplanmış olurlar. Dünyadaki amellerine göre çeşitli vaziyetlerde
bulunurlar, samimi mü'minler, güzel birer sîma ile haşrolunurlar, isyan ve
kötülük edenler kâfirlerden çirkin bir şekilde mahşere sevk edilmiş
olacaklardır.
19. Gök de açılmış, artık
kapı kapı oluvermiştir.
19. O kıyamet gününde
meleklerin inmeleri için vesâir faydalardan dolayı (Gökte açılmış) kendisinde o
kadar fazlaca açıklık meydana gelmiş olur ki: Sanki göğün genel görünümü (artık
kapı kapı oluvermiştir.) o gök öyle bir değişime saha olmuştur.
20. Dağlar da
yürütülmüşte, su gibi görülen bir hayâl olmuştur.
20. O kıyamet
gününde (Dağlar da yürütülmüş) o kadar sağlamlıklarına rağmen yerlerinde sabit
bir hâlde bulunamamış (su gibi görülen bir hayâl olmuştur.) Öyle ki: Karşıdan
bakılacak olsa bir su gibi görünür, yanına yaklaşılacak olsa bir şey bulunmuş
olmaz, o darmadağın olarak uçmuş, bir hayâl mesabesinde kalmış gibi olur.
"Serab" çölde uzaktan su
gibi görünen bir hayâldir ki: Işığın kırılmasından ileri gelir.
21. Muhakkak ki: Cehennem,
bir gözetilen yerdir.
21. (Muhakkak ki:) O
kıyamet gününden (Cehennem, bir gözetilen yerdir.) orada bulunan cehennem
bekçileri, cehenneme sevk edilecek kimselerin gelmelerini beklemekte bulunurlar,
tâ ki: Onların haklarında ilâhî azabı tatbik vazifelerini yerine getirsinler.
"Mirsâd" gözetilen yer,
gözetim mahalli, geniş yol manasınadır.
22. Azgınlar için bir
dolaşılıp gidilecek yerdir.
22. O cehennem (azgınlar
için) Cenab-ı Hak'kın hükümlerine, âyetlerine karşı inkarcı, kibirli vaziyet
alıp, muhalefette, karşı olmada bulunan inkarcılar için (bir dolaşılıp gidilecek
yerdir.) onların dönüp gidecekleri yer nihayet o cehennemden başka değildir.
"Tagî" dik başlı, âsi,
azgın kimse demektir.
23. Onun içinde asırlarca
kalıcılardır.
23. Öyle azgın kimseler
(Onun içinde) o cehennem ateşinde (devîrlerce) sonsuz asırlarca (kalıcılardır.)
onların azap müddeti son bulmayacaktır. Böyle bir azap, kâfirlere mahsus
bulunmaktadır.
"Ahkâb" uzun, bilinmeyen
zaman müddetleri demektir, dehr, sonsuz müddet mânâsında kullanılmaktadır.
Tekili "Hukbe" dir "Meâb" dönüp gidilecek yer manasınadır.
24. Orada bir serinlik
içilecek bir su tadamazlar.
24. O cehenneme
atılacak olan azgınlar (Orada) o cehennemde (bir serinlik) o ateşîn tesirini
azaltacak bir şey (ve içilecek bir su) bulup (tadamazlar.) hararetlerini, yanıp
yakılmalarını azaltacak bir şeye nail olamazlar.
25. Ancak bir kaynar su ve
bir irin -tadarlar-.
25. Onlar cehennemde (Ancak
bir kaynar su ve bir irin) tadarlar, onlar, bundan başka bir su bularak onunla
hararetlerini gideremezler. "Hamîm" kaynar su, sıcak yağmur demektir. "Gassâk"
da Sedîd, yâni: İrin, kan ile karışmış ince sudur ki, asıl cehennemin
gövdesinden çıkar.
26. Uygun bir ceza olarak.
26. O cehenneme
atılacaklar, kendi kötü amellerine (Uygun) o günahlarına göre (bir ceza
olarak..) öyle cehennem ateşine atılmış bulunacaklardır. Âhirette herkesin
cezası, dünyadaki halleriyle uygun bir şekilde olacaktır. Küfür ise en büyük bir
isyan olduğundan onun cezası da en büyük azap olan ebedî cehennem ateşidir.
"Vifâk" iki şev arasındaki
uygunluk ve ceza ve rast gelmek manasınadır.
27. Şüphe yok ki, onlar,
bir hesabı ummaz olmuşlardı.
27. Evet.. Onlar, böyle
bir cezaya lâyık olmuşlardır. Zira, (Şüphe yok ki, onlar) o inkarcı kimseler
(bir hesabı ummaz olmuşlardı.) dünyadaki amellerinden dolayı âhirette bir
muhasebeye tâbi olacaklarına ihtimâl vermez bulunmuşlardır. Âhiret hayatını
yalanlıyorlardı.
28. Ve âyetlerimizi yalan
saymakla yalan sayar olmuşlardı.
28. Evet.. Onlar pek kötü
kanaatlerde bulunmuşlardı. (Ve) Özellikle (âyetlerimizi) Allah'ın birliğine ve
âhiret hayatına işaret ve şahitlik eden delilleri, kanıtları (yalan saymakla
yalan sayar olmuşlardı.) Kur'an-ı Kerim'in beyanlarına inanmıyorlardı, bir nice
isyanları işliyor, onlardan dolayı mesul olacaklarını hiç düşünmüyorlardı.
29. Ve her ne şey var ise
biz onu bir kitapta saydık -kaydettik-.
29. Halbuki: O
inkarcıların bütün harekât ve sükûnları Allah katın bilinmektedir. (Ve her şey
var ise) Bütün kevni olayları ve o meydanda o inkarcıların da bütün arzu ve
düşüncelerini (bir kitapta saydık.) muhafaza ettik, levhi mahfuzda veya hafaza
meleklerinin sahifelerinde kaydettik.
30. Artık tadınız, imdi
size azaptan başkasını atırmayacağızdır.
30. Hak Teâlâ
Hazretleri, o inkarcıların pek çirkin hâllerini beyandan sonra haklarındaki
tehdidi arttırmak için de buyuruyor ki, (artık) ey kâfirler!. Dünyada iken bu
hesap ve ceza gününü inkâr ve ilâhî âyetleri yalanlar olduğunuzdan dolayı şimdi
bu âhiret âleminde ebedî azabı (tadınız) siz ancak o kötü inançlarınızdan,
amellerinizden dolayı böyle cehennemin eksilmeyip dâima artan azapları içinde
kalmış bulunacaksınızdır. İşte küfrün ebedî ve pek şiddetli neticesi, bundan
ibarettir. Bu âyeti kerîme, dinsizler hakkında pek şiddetli bir tehdidi
içermektedir.
31. Muhakkak ki, takva
sahipleri için kurtuluşa erecek bir yer vardır.
31. Bu mübarek âyetler de
takva sahibi zâtların kavuşacakları uhrevî mükâfatları bildiriyor. O meydana
gelmesi muhakkak olan âhiret âleminde bir takım yüce, ruhanî mahlûkların nasıl
saf tutmuş olacaklarını haber veriyor. O gün için tedarikli bulunmanın lüzumuna
işaret ediyor. İnkarcıları tekrar tehdîd ederek onların âhirette nasıl
pişmanlıklar içinde kalacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Takva sahibi
zâtların akıbetleri pek güzeldir. Evet.. (Muhakkak ki, takva sahipleri için)
küfürden sakınan, haram şeyleri işlemeyen, Allah'ın azabından korkan zâtlara
mahsus (kurtuluşa erecek bir yer vardır.) onlar, âhirette kurtuluş ve selâmete
vesîle olacak bir makama nail olacaklardır. "Mefaz" zafer ve kurtuluşa erecek
yer ve ova, sahra manasınadır.
32. bahçeler ve üzümler
-vardır-.
32. Evet.. O takva sahibi
zâtlar için (Bahçeler ve üzümler) vardır. Onlar, öyle kurtuluş ve safa
sahalarına kavuşacaklardır. "Hadâik" çeşitli ağaçları, meyveleri bulunan
bostanlar demektir.
"Anab" de yaş üzüm demek
olan "(nebin" çoğuludur. Üzüm bağları yerinde de kullanılmaktadır.
33. Ve nâr memeli, hep bir
yaşta -cariyeler vardır-.
33. (Ve) O takva sahibi
kullar için cennetlerde (nâr memeli) memeleri büyüyüp gelişmiş, kabarmaya
başlamış, turunç bir hâle gelmiş (hep bir yaşta) on altı yaşlarında pek genç
cariyeler de vardır.
"Kevâib" memeleri kabarmaya
başlamış kızlar demektir. "Etrâb" da aynı yaşta bulunan kimselerdir.
34. Ve dop dolu kâseler
vardır.
34. Ve o takva sahipleri
için cennetlere (Dopdolu kâseler) de vardır ki, billurdan yapılmış şeffaf
kadehlerdir. Onlar ile teiniz, lezzetli suları içer, zevk alırlar. "Dihâk"
ağzına kadar su ile dolmuş demektir.
35. Orada bir boş lâkırdı
ve bir yalanlama işitmezler.
35. O cennete giren zâtlar
(Orada) o cennette (bir boş lâkırdı) söylemezler, ve dinlemezler (ve bir
yalanlama işitmezler.) birbirlerini yalanlamazlar, dâima uyanık, pek güzel bir
akıl ve şuura sahip bulunurlar. İçecekleri temiz, lezzetli sular, şerbetler,
dünya şarabı gibi zararlı, akılları sarsacak bir mahiyette değildir.
36. -Bunlar- Rab'binden
bir mükâfat ve bir yeterli ihsandır.
36. Evet.. Takva
sahipleri böyle nimetlere nail olurlar, bütün bunlar (Rab'binden bir mükâfat ve
bir yeterli ihsandır.) Allah tarafından o takva sahibi zâtlara ihsan olarak
verilen bireryeterli hediyeden ibarettir, mahiyeti hertürlü düşüncenin
üstündedir.
37.Göklerin ve yerin ve
bunların aralarındakinin Rab'bi Rahman ki:lnsanlar O'na karşı konuşmaya yetkili
değillerdir.
37. Evet. O âlemlerin
Rabbi (Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin Rabbi) dir ki: O (rahman)
ve rahîm olan bir Kerem Sahibi Yaratıcıdır (ki: Ondan bir hitaba mâlik
olamazlar.) semâlardaki ve yerlerdeki malûkattan hiç biri, O Yüce Yaratıcının
müsaadesi olmadıkça o ezeli Mâbud ile konuşma ve hitab etmeye, ondan bir şey
istemeye, şefaatte bulunmaya selâhiyetli bulunamazlar, Onun azamet ve
yüceliğine, umumi hâkimiyetine karşı bütün mahlûkatın tam bir hürmetle
teslimiyette bulunmaları icabeder.
38.0 gün ki: Ruh ve
melekler saf saf ayakta duracaklardır. Kendisine Rahmanın izin verdiğinden
başkaları konuşamıyacaklardır ve -o da-doğruyu söylemiş olur.
38. Evet.. (O gün ki:)
O kıyamet zamanı ki: (Ruh ve melekler saf saf ayakta duracaklardır) Pek saygılı
bir vaziyet alacaklardır. (Kendisine Rahmân'ın) Cenab-ı Hak'kın (izin
verdiğinden başkaları konuşamayacaklardır.) Bir şey talebine, bir kimse hakkında
şefaatte bulunmaya cür'et edemeyeceklerdir, (ve) Kendisine Allah tarafından izin
verilen herhangi bir zât da (doğru söylemiş olur.) O doğru sözlü bir zât
olduğundan dolayıdır ki: Öyle bir ilâhî izne nail olmuştur. Cenab-ı Allah'tan
bâzı mü'minler hakkında şefaatte bulunmaya izin verilmiştir. Diğer bir görüşe
göre de ruh ile melekler, ancak dünyada iken doğru söylemiş olan kimse hakkında
söz söyleyerek şefaatte bulunabilirler.
Bu âyet-i kerîme'deki
ruhtan maksat, ya Cebrail Aleyhisselâm'dır, veya hafaza melekleridir. Veya
meleklerin en şerefli bir zümresidir. Veya melâike kabilinden olmayan başka
Allah'ın askerleridir veya mü'mîn olan Adem Oğlunun ruhlarıdır. İşte bunlar, bu
kadar yüksek bir mertebeye nail bulunmuş oldukları hâlde yine o kıyamet günü
ilâhî müsaade olmadıkça hitab etmeye selâhiyetli bulunmayacaklardır.
39. İşte bu, hak olan
gündür, artık kim dilerse Rab'bine sığınacak bir yer edinsin.
39. (İşte bu) kıyamet
zamanı (o hak olan gündür.) o sabit, meydana geleceği muhakkak, olan ve
kararlaştırılan bir muhakeme ve muhasebe gününden ibarettir. (Artık kim dilerse
Rab'bine sığınacak bir yer edinsin.) Yâni: Salih amellerde bulunarak o sayede
Cenab-ı Hak'ka manen yakınlaşmaya, onun sevabına, lütuf ve ihsanına erişmeye
lâyık bulunsun.
40. Şüphe yok ki: Biz,
sizi yakın bir az ab ile korkutmuş olduk. O gün ki: Herkes iki elinin ne yapmış
olduğuna bakacaktır. Kâfir de: Ah ben keşke, bir toprak olaydım, diyecektir.
40. Hak Teâlâ Hazretleri,
kullarını uyanmaya davet için lütfen şöyle de, buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz)
Kudret ve azamet sahibi olan yüce zatını (sizi) Ey insanlar!, (yakın bir azap
ile korkutmuş olduk.) Kâinatın yaradılışına göre vuku bulacağı yakın olan
kıyamet azabı ile tehdîd etmiş bulunduk. Zâten her gelecek şey, yakın
mesabesinde bulunmaktadır. Artık o gün için hazırlanmalıdır. (O gün ki: Herkes
iki elinin) Daha dünyada iken (ne takdim etmiş olduğuna) nasıl işler ile meşgul
bulunmuş olduğuna (bakacaktır.) dünyada iken hayır mı yapmış, yoksa şer mi
işlemiş olduğunu dikkate alacaktır, o yaptığı şeylere göre, mükâfat veya ceza
görecektir. (Kâfir de) Herhangi bir dinsiz de uğradığı şiddetli azaplardan
dolayı heyecanlarını, üzüntülerini göstererek (ah ben keşke) âhirette veya daha
dünyada iken (bir toprak olaydım) mükellef olmayan bir taş, bir toprak
mahiyetinde bulunsa idim de şimdi bu azaplara mâruz kalmasa idim.
(diyecektir.) Böyle boş yere pişmanlık
gösterecektir. Heyhat ki:
Artık pişmanlığı kendisine bir fâide veremeyecektir. Binaenaleyh her akıl sahibi
insan için lâzımdır ki: Daha dünyada iken, daha fırsat elde iken hayatını tanzim
etsin üzerine düşen kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışsın, yapmış olduğu
kusurlardan dolayı pişmanlık duyarak tevbe ve istiğfarda bulunsun, takva, ibâdet
ve itaat yolunu çalışarak muttakî kullar hakkındaki ilâhî müjdelere kendisi de
aday olsun, kerîm, rahîm olan yaratıcımızdan böyle bir müjdeye kavuşma niyazında
bulunuruz, Başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|