|
76-EL-INSAN
SURESİ
Bu mübarek süre, Er-Rahmân
süresinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Mekke-i Mükerreme'de
nazil olduğunu söyleyenler de vardır. Otuzbir âyet-i kerîmeyi içermektedir.
İnsanların durumlarını bildirdiği için kendisine böyle "İnsan süresi" adı
verilmiştir. Maamafih kendisine "Dehr süresi", "Ebrar süresi", "Emşac süresi", "Hel'ate
süresi" isimleri de verilmiştir. Çünkü bunlar da bu sürede zikredilmektedir.
Bundan evvelki kıyamet
süresinde isyankârların kıyamet gününde uğrayacakları pek korkunç felâketleri,
azapları bildirilmişti. Bu mübarek sürede de, sâlih mü'mînlerin âhirette ne
kadar büyük nimetlere nail olacakları müjdelendiği için bu iki süre arasında
mükemmel bir irtibat vardır.
Bu sürenin başlıca içeriği
şunlardır:
1. İnsanların ilk
yaradılışına ve kâfirlerin uğrayacakları korkunç akıbetlere işaret etmek.
2. Sâlih kulların âhirette
ne kadar muazzam nimetlere, mevkilere kavuşacaklarını müjdelemek.
3. Kur'an-ı Kerim'in
nüzulünü, bu sürenin ilâhi bir öğüt olduğunu ve Resül-i Ekrem'in teşbih ve
takdis ile mükellef bulunduğunu ve kimlerin Allah'ın rahmetine erişeceklerini
kimlerin elim azaplara uğrayacaklarını beyan etmek.
1. Muhakkak insan üzerine
sınırsız zamandan bir sınırlı zaman gelmiştir ki: -O zamanda bilinip- anılmış
bir şey olmamıştı.
1. Bu mübarek âyetler,
Cenab-ı Hak'kın insanları hiç mevcut, ve belli değillerken bilâhare birer damla
sudan işitir ve görür bir hâlde yaratmış ve onları imtihana tâbi tutmuş olduğunu
bildiriyor. Sonra onlara hidâyet yolunu gösterdiğine, onların ise bir kısmının
şükredici, diğer bir kısmının ise nimete karşı nankörlükte bulunucu olduğuna
işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak insan üzerine) Adem oğluna ait
(sınırsız zamandan) asırlardan sonra (bir mahdut zaman gelmiştir ki:) insan o
zamanda bilinip (anılmış bir şey olmamıştı.) yâni: İnsan nevi, başlangıçta hiç
mevcut değildir, sonra bir müddet içinde bir damla sudan bir topraktan ve
çamurdan şekillenmiş bir ceset hâline gelmiştir. O insan, o zaman bilinir
değildir, onun ne gibi bir isme sahip ve ne için yaratılmış olduğu gök ve yer
hakkınca bilinmiyordu. Sonra kendisine ruh üflenmiş, hayata kavuşmuş,
yaradılışındaki gaye anlaşılmış, kendisi de bilinip hatırlanmaya başlanılmıştır.
"Dehr"; Sınırsız zaman, dünya, tabiat demektir.
2. Şüphe yok ki: Biz insanı
karışık bir damla sudan yarattık, onu imtihan ediyoruz, imdi onu işitici, görücü
kıldık.
2. İşte Yüce Yaratıcı, Adem
Aleyhisselâm'ın çocuk ve torunlarını da ne şekilde yaratmış olduğunu şöylece
beyan buyuruyor: (Şüphe yok ki: Biz insanı karışık bir damla sudan yarattık.)
Erkek ile kadının birbirine karışan sularından vücuda getirdik. Evet.. İnsanlar,
bir müddet, nutfe, yâni: Duru, safi bir su hâlinde ve bir müddette "alâka" yâni:
Uyuşmuş kan hâlinde ve bir müddette muzga, yâni: Küçük et parçası hâlinde
bulunmuşturlar. Daha sonra da kemik kesilip et ile bürünmüş, hayat sahibi bir
hâle gelmişlerdir. Bu yaradılışta ki gayeyi beyan için de Cenab-ı Hak buyuruyor
ki: (Onu imtihan ediyoruz.) Yâni: Onun ileride mükellef bir hâle gelip de Yüce
Yaratıcıyı bilip tasdik edeceğini veya inkârda bulunacağını açıklamak için
kulluk vazifesini yerine getirip getirmeyeceğini meydana çıkarmak için kendisini
bir imtihana tâbi tutmuş bulunuyoruz. Aslında onun bütün hâlleri ve işleri
Hak T e âlâca malûm ise de onun o durum ve hareketlerini meydana çıkararak bir
mazeret ileri sürmesine imkân kalmamak için hakkında böyle bir ilâhî imtihan
cereyan etmiştir. (İmdi onu) o yaratılan insanı (i5itici, görücü kıldık.) onu
böyle mükemmel özellik ve kuvvetlere sahip bulundurduk. Artık Allah'ın
birliğine, ve yüceliğine şahitlik eden delilleri, âyetleri görüp işitecek bir
kabiliyette bulunmuştur. Binaenaleyh onun denenmesi, imtihana tâbi tutulması,
pek doğru ve pek uygun bulunmuş olmaz mı?.
"Emşâc" karıştırılmış
şeyler demektir. Tekili, "meşe" dir, bir çok lügatcilere göre de beyazdaki
kırmızlığa ve kırmızılıkta ki bezaya "emşâc" denilmektedir.
3. Muhakkak ki: Biz ona
hidâyet yolunu gösterdik, ister şükredici ve ister nankör olsun.
3. Hak Teâlâ Hazretleri
şöyle de buyuruyor: (Muhakkak ki: Biz) İlâhî zâtın, kudret ve azametimle (ona)
insan nevine (hidâyet yolunu gösterdik.) selâmet ve saadet yolunu bildik, onun
için iç ve diş âlemde bir nice deliller vücuda getirdik. Peygamberler vasıtasîle
hayır ve şerri bildirmiş olduk, (ister şükredici ve ister nankör olsun.) Her
hâlde insanlara hidâyet yolu bildirilmiştir. Artık onların bir mazeret ileri
sürmelerine selâhiyetleri kalmamıştır. İsteyen o nimetlerin kadrini bilir,
şükrünü yerine getirir, îman sahibi olarak ebedî saadete kavuşur, isteyen de
nankörlükte bulunur, küfür ve isyan içinde yaşar, sonra da lâyık olduğu cezaya
çarpılır. Binaenaleyh her insan, bu hakikati, güzelce düşünmelidir.
4. Hakikaten biz kâfirler
için zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş hazırladık.
4. Bu mübarek âyetler,
iki kısma ayrılmış olan insanlardan küfre düşmüş olanların âhirette nasıl müthiş
azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şükür vazifesini yerine getiren
mü'mînlerin de pek mükemmel nîmetlere kavuşacaklarını ve onları bu nimetlere
erişmelerine vesîle olan pek şerefli özelliklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: (Hakikaten biz) Yâni: Kudret ve azamet sahibi olan Yaratıcı, (kâfirler için)
ilâhî nîmetlere karşı nankörlükte bulunan, pek açık delilleri görmezlikten gelen
inkarcılar için (zincirler ve demir halkalar ve alevlendirilmiş bir ateş
hazırladık.) onlar, kıyamette elleri boyunlarına demir zincirler ile bağlanarak.
Cehennem ateşine sevk edileceklerdir. Orada ebediyen azap görüp duracaklardır.
İşte küfrün cezası, böyle pek müthiştir. Müminlerin mükâfatına gelince:
5. Muhakkak ki, samimi
ibadet sahipleri, bir kadehten içerler ki: Ona katılmış şey kâfur suyudur.
5. (Muhakkak ki:)
Kendilerine "Ebrâr" denilen (samimi ibâdet sahipleri) o mü'mîn kimseler ise,
öyle doğruluk ve samimiyetle vasıflanmış, nimete şükretmeye devam eden takva
sahibi zâtlar ise, cennetlerde (bir kadehten) lezzetli suları (içerler ki: Ona)
o kadehe, ondaki suya (katılmış şey, kâfur suyudur.) o, fevkalâde şeffaf ve
lezzetlidir.
6. Bir çeşmedir ki: Ondan
Allah'ın has kulları içer, onu akıtmakla akıtıverirler.
6. O kâfur ise, (Bir
çeşmedir ki:) Cennetlerin yüksek mevkilerinde bulunan bir su kaynağıdır ki:
(Ondan Allah'ın has kulları içer) onu içmekle zevk almış olurlar.
"Kâfur" Cennette bir
çeşmenin adıdır. Ve Serendip dağı civarında bulunan bir ağaçtan sızan bir sudur
ki, türlü türlü bulunurmuş ve bir nevi' faydalı ilaçtır. Fevkalâde şeffaf,
lezzetli, fâideli bir suya da "Mai kâfur kafur suyu" denilmektedir, (onu
akıtmakla akıtıverirler.) O güzel çeşmeyi ikâmetgâhlarından diledikleri yerlere
akıtmaya getirirler. Ondan
istifâde ederler, bu hususta bir zahmete uğramazlar.
7. Adaklarını yerine
getirirler, ve bir günden korkarlar ki: Onun şerri -etrafa- yayılmıştır.
7. Evet.. O takva
sahibi zâtlar, bu gibi nimetlere nail olacaklardır. Çünkü onlar, (Adaklarını
yerine getirirler) yaptıkları adaklara riâyet ederler, üzerlerine düşen
vazifeleri yerine getirmeye çalışırlar ve o zâtlar (bir günden korkarlar ki:
Onun şerri» azabı etrafa (dağılmış olmuştur.) yâni: Gayet açık ve etrafa
dağılmış bir hâlde bulunacaktır. İşte takva sahibi zâtlar, böyle müthiş azapları
düşünerek Allah'ın hükümlerine muhalefetten kendilerini korumaya çalışırlar.
8. Ve yemek yedirirler, onu
sevdikleri halde yoksullara ve yetimlere ve esir olanlara.
8. (Ve) O takva sahibi
zâtlar, (yemek yedirirler) ziyafette, cömertlikte bulunurlar, (onu sevdikleri
hâlde) o yemeği sevip kadrini bildikleri hâlde, ona kendilerinin ihtiyacı
bulunduğunu anladıkları hâlde, cömertçe muamelede bulunurlar. O yiyeceği
(yoksullara ve yetimlere ve esîr olanlara.) yedirmekten geri durmazlar,
düşmanların ellerine esir düşmüş olan mü'mînlere veya müslümanların ellerinde
bulunan gayr-i müslimlere böyle yardımda bulunurlar. İslâmiyet o takva sahibi
zâtlara böyle bir ahlâki terbiye, bir insanî fazilet vermiştir.
9. Şüphe yok biz, Allah
rızası için ye d iriyoruz, sizden ne bir mükâfat ve ne de bir teşekkür
istemiyoruz -derler-.
9. Ve o cömert zâtlar,
öyle yardım ettikleri kimselere derler ki: (Şüphe yok: Biz, size Allah rızâsı
için yediriyor) Size Allah rızâsı için yardımcı bulunuyoruz, yoksa biz (sizden
ne bir mükâfat ve ne de bir teşekkür istemiyoruz.) O zâtlar lisânen böyle
demeseler de kalben böyle düşünmektedirler. Onlar, böyle güzel niyetlerinden
dolayıdır ki, Allah katında övgüye lâyık görülmüşlerdir.
10. Muhakkak ki: Biz
Rab'bimizden korkarız, bir katı yüzlü, şiddetli günden.
10. Ve takva sahibi,
zâtlar, şöyle de derler: (Muhakkak ki: Biz Rab'bimizden korkarız) Biz sırf onun
rızâsı için harcamada bulunuruz, onun vücuda getireceği (bir katı yüzlü,
şiddetli günden) dolayı korkar titreriz. Allah'ın rızâsına muhalefette
bulunanlayız.
"Kamtarîr" pek şiddetli,
katı çehreli demektir.
11. Artık Allah, onları o
günün şerrinden korumuştur. Ve onlara bir güzellik ve bir sevinç, vermiştir.
11. (Artık Allah) O
kerîm, rahîm Mabudumuz (onları) o hayır ve iyiliğe çalışan ve Cenab-ı Hak'tan
korkan kullarını (o günün şerrinden) kıyamet zamanının bütün sıkıntılarından,
mahrumiyetlerinden (korumuştur,) muhafaza buyurmuştur, onları dünyadaki güzel
amellerinin, fakir ve zayıflara yardımlarının mükâfatına kavuşturmuştur. (Ve
onlara bir güzellik) Bir yüz güzelliği (ve bir sevinç) bir kalp ferahlığı
(vermiştir.) onları ilâhî lütuflarına kavuşturmuştur.
12. Ve onları sabrettikleri
için Cennetle ve ipekli elbise ile mükâfatlandırdı.
12. Bu mübarek âyetler de
takva sahibi zâtlar için sabır ve sebatlarının mükâfatı olmak üzere Cennetlerde
nasıl güzel nimetlere, yüksek ve memnuniyet verici mevkilere erişeceklerini
müjdeliyor. Kendilerine ne kadar kıymetli, parlak kâseler ile, kaplar ile sular
ve yemekler verileceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Allah-ü Teâlâ
(onları) o takva sahibi kullarını (sabırettikleri için) haram şeylerden
kaçındıkları, ibâdet ve itaate devam ettikleri ve hak yolunda mallarını sarf
edip fedakârlıkta bulundukları için (Cennetle ve ipekli elbise ile
mükâfatlandırdı.) Kendilerini öyle sabır ve sebatları sebebile böyle nimetlere
kavuşturdu. Artık onlar eriştikleri bağlarda, bostanlarda diledikleri şeylerden,
pek güzel ürünlerden istifâde ederler ve pek güzide ipek kumaşlar ile bezemekte
bulunurlar.
13. Orada tahtalar üzerine
yaslanırlar, orada ne bir güneş ve ne de bir şiddetli soğuk görürler.
13. O sabırlı, muhterem
takva sahibi zâtlar (Orada) o Cennette (tahtlar üzerine yaslanırlar.) tam bir
huzur ile otururlar. (Orada ne bir güneş.) Görürler, öyle hararetli bir güneşin
sıcağına uğrayarak rahatsız olmazlar (ve ne de şiddetli bir soğuk görürler.)
onlar orada kendilerini üzecek sıcaktan da, soğuktan da korunmuşturlar, tam bir
ferahlıkla yaşar dururlar.
".Er.rai.k" Divan, taht
mânâsına olan "Erike"nin çoğuludur.
14. Ve onların üzerlerine
-o Cennetin- gölgeleri yakındır, meyveleri de tam bir emirlerine sunulmuştur.
14. (Ve onların) O
cennete kavuşacak olan takva sahibi zâtların (üzerlerine) Cennetteki ağaçların
(gölgeleri yakındır) yâni: Onlar için o ağaçlar vasıtasîle de istirahatlerinin
artması takdir edilmiştir. O bağların, bostanların, (meyveleri de) o zâtlara
(tam bir itaatle istifâdelerine sunulmuştur) O Cennet ehli, o meyvelerden pek
kolaylıkla istifâde ederler, onları elde ederek zevk alırlar.
"Dâniye" yakın şey
demektir. "Kutüf" da salkımlar, meyveleri düşürülecek şeyler manasınadır.
15. Ve onların üzerlerine
gümüşten kaplar ile ve billurdan kâseler ile dolaşır.
15. (Ve onların
üzerlerine) O cennetteki zâtlara karşı. Cennetteki hizmetçiler (gümüşten kaplar
ile ve billurdan bardaklar ile) su destileri ile (dolaşırlar.) dâima o
Cennetteki zâtların emirlerine verilmiş bulunurlar.
"Aniye" kap mânâsına olan
"j.nâ" çoğuludur. "Ekvâb" da kulpsuz bardak mânâsına olan küb lâfzının cem'îdir.
"Kavarîr" de sırçadan = ince camdan yapılmış olan kap mânâsında "Kâfüre"
lâfzının çoğuludur. Billur mânâsında da kullanılmaktadır.
16. Gümüşten billurlardır,
onları muayyen miktarlarda takdîr etmişlerdir.
16. Osu kapları
(Gümüşten billurlardır.) öyle beyaz, parlak, ince camlardan müteşekkil, zevk
verici bir mahiyette bulunmaktadır, (onları) O kapları, o güzel testileri
Cennetteki hizmetçiler (belirli miktarlarda takdir etmişlerdir.) o cennet
hizmetçileri, cennetteki zâtların yanlarında dolaşırlar, emirlerine verilmiş
bulunurlar, onların arzuları miktarına göre, o kadehler ile o lezzetli suları
takdim ederler.
17. Ve orada bir kadehte
içirilirler ki: Ona katılmış olan, zencebil'dir.
17. Bu mübarek âyetler de o
cennetlere erişecek zâtların orada içecekleri suların ne kadar lezzetli,
fevkalâde olduğunu bildiriyor. Oradaki hizmetçilerin ne kadar güzel, temiz yüzlü
olduğunu gösteriyor. Ve o cennetlerde daha nice muazzam nimetler, muhteşem
yerler görüleceğini haber veriyor. Ve Cennet ehlinin teşekküre lâyık olan güzel
amellerinin mükâfatı olmak üzere cennetlerde ne kadar mükemmel bir şekilde
süslenmiş bir hâlde bulunacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve) Cennete
ulaşan zâtlara (orada) o cennette (bir kadeh de) bir bardakta içilecek pek
lezzetli bir su, bir şerbette (içirirler ki: Ona katılmış olan zencebil'dir.)
Yâni: Tatça zencebil'e benzeyen pek lezzetli bir içilecek şey de o kadehteki
şurubu katılacaktır. "Zencebil" Hindistan'da ve Arabistan'da bulunan meşhur bir
baharattır, bir güzel kokulu ot köküdür, bir nevî ilaçtır. Ve cennetteki bir
ırmağın adıdır.
18. Orada birleşmeden ki:
Ona Selsebîl denilir.
18. (Orada) O cennette
(bir çeşmeden) bir pınardan, bir su kaynağından o suyu içerler (ki:) ona o su
kaynağına (selsebil denilir.) onun kolaylıkla, lezzetle içilmesinden dolayı
kendisine bu ad verilmiştir. O, Cennetteki bir güzel su kaynağıdır.
19. Onların etrafında
ebedî olan genç hizmetçiler dolaşır, onları göreceğin zaman onları birer
saçılmış inci sanırsın.
19. (Onların etrafında)
Cennet ehlinin çevresinde onlara hizmet için gençlik, kuvvet ve güzellik
itibarîle (ebedîler olan) dâima bir hâlde devam eden (genç hizmetçiler dolaşır.)
onlar ihtiyar olup da, hizmet edemez bir hâle gelmezler. Aynî kuvvete sahip ve
hizmete hazır bulunurlar, (onları göreceğin zaman) Renklerinin saflık,
yüzlerinin parlak ve güzelliği itibariyle kendilerini (birer saçılmış inci
sanırsın.) onlarda parlaklık ve temiz ışık, birbirlerinin yüzlerine akseder
durur.
20. Ve orada göreceğin
zaman, bir nîmet ve bir büyük mülk görmüş olursun.
20. (Ve) sen
(orada) o cennette (göreceğin zaman) her ne tarafa göz attığın vakit (bir nîmet
ve bir büyük mülk görmüş olursun.) evet, cennet ehli, orada büyük nimetlere,
büyük bağlara, bostanlara kavuşacaklardır. Ve o varlık, asla zail olmayacaktır.
Bir hâdis-i şerif ile
bildirmiştir ki: Cennet ehli arasında en az bir konak yerine nail olan bir
mü'mîn, bin senelik mesafesi bulunan bir ikâmetgâha sahip bulunmuş olacaktır.
Baktığı zaman onun en yakın yerini gördüğü gibi ne uzak mahallini de öylece
görecektir.
21. Onların üzerlerinde
ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır, ve gümüşten bilezikler ile bez
edilmişlerdir, ve onlara Rab'bileri de gayet temiz bir şurup içirmiştir.
21. (Onların
üzerlerinde) O cennetteki muhterem zâtların elbiseleri (ince ve kalın ipekten)
dallı, çiçekli bir nevî ipek kumaştan (yeşil elbiseler vardır.) öyle güzel,
çekici birer elbiseye bürünmüş olurlar, (ve) Kendileri (gümüşten bilezikler ile
bezedilmişlerdir.) nitekim altın bilezikler ile süslendirilecekler! de Kur'an-ı
Kerîm'de bildirilmiştir, (ve onlara) O cennet ehline (Rab'bileri de) Kerîm,
Rahîm olan Yüce Yaratıcı da (gayet temiz bir şurup içirmiştir.) yâni: Bu pek
büyük ilâhî lütuf da onların haklarında takdir edilmiştir. Bu da o cennete
mahsus pek seçkin, müstesna elbiselerin süslerin üstünde Allah'ın bir lütfudur
ki: Bunu içenler pek büyük zevklere nail olurlar, pek yüce bir ruhani nimete
kavuşmuş bulunurlar, günahtan ayrılarak ilâhî tecellilere kavuşmuş oluverirler.
"Sündüs" bir nevî ince
ipekli kumaştır, "Istabrak" da kalın veya sırmalı ipek kumaştır. Kalın ipek de
denilir ki: Dallı, çiçekli bir cins ipek kumaştan ibarettir.
"Esâvir" de bilezik
mânâsına olan "Sivâr" çoğuludur.
22. Şüphe yok ki: Bu, sizin
için bir mükâfat olmuştur ve sizin çalışmanız, teşekküre lâyık bulunmuştur.
22. O mes'ud cennet ehline
hitaben, sevinçlerini ruhani zevklerini arttırmak için şöyle denilecektir.
(Şüphe yok ki, bu) Kavuştuğunuz çeşitli nimetler, kerametler (sizin için)
Allah tarafından (bir mükâfat olmuştur.) güzel amelleriniz karşılığı olarak size
ihsan buyurulmuştur. (ve sizin) Dünyada iken Allah'ın dini dairesinde
(çalışmanız. teşekküre lâyık bulunmuştur.) işte şimdi o güzel amellerinizin
ebedî fâi deleri ne kavuşmuş bulunuyorsunuz. Her şekilde tebrike şayansınız.
23. Muhakkak ki: Biz ancak
biz, Kur'an-ı senin üzerine vakit vakit indirdik.
23. Bu mübarek
âyetler Kur'an-ı Kerim'in iniş şeklini haber veriyor, Resül-i Ekrem'in sabırîle
ve isyankâr kimselere itaat etmemekle ve muayyen vakitlerde Cenab-ı Hakkı zikr
ve tesbîh ile mükellef bulunduğunu bildiriyor. Müşriklerin de ihtiraslı
arzularını kınamak ve kendilerini mahv etmek ve değiştirmekle tehdid ediyor. Bu
süre-i celilenin bir öğüt olduğunu, bilen ve hikmet sahibi olan Allâh-ü
Teâlâ'nın dilemediği bir şeyin meydana gelemeyeceğini ve dilediği kullarını
rahmetine kavuşturacağını, zâlimlerin de azap göreceklerini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Son Peygamber!., (muhakkak ki, biz Kur'an-ı senin üzerine) Yirmi üç
sene içinde (vakit vakit) âyet âyet, parça parça (indirdik) Tâ ki: Ezberlenmesi
ve anlaşılması kolay olsun, ve durumun gereğine uygun olsun, ve bu ilâhî kitabı,
büyük bir hikmet ve faydaya göre indirmiş, yâni: Cibrîl-i Emîn vasıtasîle
göndermiş olan, Cenab-ı Allah'tır.
Bu, bir ilâhî vahiydir,
herhangi bir mahlûkun sözü değildir, hâşâ şiir, sihir ve kehanet kabilinden
bulunmamaktadır.
24. Artık Rab'binin hükmüne
sabret ve onlardan bir günahkâra veya bir nanköre itaat etme.
24. (Artık) Ey Yüce
Peygamber!. (Rab'binin hükmüne sabıret) ilâhî takdire razı ol, inkarcı
dedikodularına karşı üzülme, ilâhî yardımın gelmesini bekle, sen nihayet
muvaffakiyetlere kavuşacaksındır. (Ve onlardan) O inkarcılardan (bir günahkara)
isyana devam edip durup (veya bir nanköre) nail olduğu nimetleri inkâr edip
küfür sahasından ayrılmayana, her hangi öyle inkarcı şahıslara (itaat etme)
onların sözlerine iltifatta bulunma.
Rivayete göre müşriklerden
"Utbe Bini Rebiya" Resûlüllâh'a demişti ki: Sen namazı terket, bin kızımı sana
mihirsiz olarak vereyim. Veya "Velid Binül'mugayre" demişti ki: "sen bu işinden
vazgeçersen sana razı olacağın miktarda mal veririm." işte bu gibi teklifleri
red için bu âyetler nazil olmuştur.
Aslında Resûl-i Ekrem
Efendimiz; masumdur, o gibi dinsizlerin sözlerine tekliflerine iltifat
buyurmayacağı açıktır, Binaenaleyh o masum Peygamberin bu gibi eğilimlerden
yasaklanması, onun ümmeti hakkında ilâhî bir ihtardan ibaret bulunmaktadır. Tâ
ki: Onlar, her hususta, Yüce Peygamberin izini takip etsinler, öyle din
düşmanlarının sözlerine, tekliflerine iltifatta bulunmasınlar.
25. Ve Rab'binin ismini
sabahleyin ve akşamleyin zikret.
25. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!. (Rab'binin ismini sabahleyin ve akşamleyin) Yâni: Sabah, öğle ve
ikindi vakitlerinde veya bütün vakitlerde (zikret.) kalben ve lisânen zikr yap
ve düşün, Allah'ın zikri ile kalbini aydınlatmaya devam et.
26. Ve onun için geceleyin
secde et ve ona uzunca gecede teşbihte bulun.
26. (Ve O'nun için) O Yüce
Mâbud için (geceleyin) belirli vakitlerde (secde et) akşam ve yatsı namazları
gibi ibâdetlerde bulun. (Ve O'na) O Kerem sahibi Mâbud için (uzunca gecede
tesbîhte bulun) yâni gecelerin birer kısmında Allah rızâsı içinteheccüd namazına
devam et.
"Bükre" Gündüzün evveli,
asıl; de sonu demektir.
27. Şüphe yok ki: Onlar,
peşin olanı severler ve önlerindeki pek ağır bir günü bırakırlar.
27. (Şüphe yok ki, onlar)
O müşrikler (peşin olanı) acele, geç i d bir zaman için ellerinde bulunan dünya
varlığını (severler.) Ona düşkündürler. (Ve önlerindeki pek ağır bir günü
bırakırlar.) Âhire t hayatını hiç düşünmezler onu temine çalışmazlar. Bu ne
kadar gaflet!. Ne kadar yaratılış gayesini düşünmeden yoksun olmaktır?.
28. Biz, onları yarattık
ve mafsallarını biz sağlam bağladık ve dilediğimiz vakitte onları benzerleriyle
değiştiririz.
28. Onlar ne için bu
kadar gaflet içinde yaşıyorlar. Bir kere düşünmeli değil midir ki: (Biz) yâni:
Yüce Allah (onları yarattık.) onları yoktan meydana getirdik (ve) onların
(mafsallarını biz sağlam bağladık) organların birbirlerine muntazam bir surette
bağladık. (Ve dilediğiniz vakit de onları benzerleri ile değiştiririz.) Yâni:
Onları helak eder, yerlerine başkalarını getiririz, kendilerini de kıyamette
eşsiz bir şekilde tekrar meydana getirerek azaba sevk ederiz. Bütün bunlar
Allah'ın kudretine göre pek kolay şeylerdir.
29. Şüphe yok ki: İşte bu,
bir öğüttür. Artık kim dilerse Rab'bine bir yol tutar.
29. (Şüphe yok ki: İş
bu) Süre-i Celîle veya evvelce bildirilen âyet-i kerîme, ihtiva ettiği güzel
üslüb, teşvik ve korkutma, vâ'd ve tehdit itibarîle (bir öğüttür.) düşünmek
kabiliyetine sahip kimseler için pek fâideli bir öğüttür. Bundan istifâdeye
çalışmalı değil midir?. (Artık kim) Nefisi hakkında dünyevî ve uhrevî bir hayır
(dilerse Rab'bine bir yol tutar.) İbâdet ve itaatte bulunur, Cenab-ı Hak'tan
muvaffakiyetler diler, ilâhî sevaplara kavuşur.
30. Ve siz dileyemezsiniz,
meğer ki: Allah dileyecek olsun. Şüphe yok ki, hakkıyla bilen, hakîm olan, ancak
Allah'tır.
30. (Ve) Ey Allah'ın
kulları!. (Siz dileyemezsiniz) Sizi kurtuluşa kavuşturacak bir yolu
isteyemezsiniz, öyle bir yolu takip edemezsiniz (meğer ki: Allah dileyecek
olsun.) o Kerem Sahibi Yaratıcı dilerse o takdirde kulları muvaffakiyetlere nail
olurlar. Çünkü: Ondan başka Yaratıcı, yoktur. Kulun vazifesi, temiz yaratılışını
muhafazaya çalışmaktır. Kendi kesb ve irâdesini kötüye kullanmamaktır. Sonra
muvaffakiyeti de, o kerîm yaratıcıdan istirhamda bulunmaktadır. (Şüphe yok ki,
hakkıyla bilen) Her şeyin, her şahsın mahiyetini, kabiliyetini, liyakatini
tamamen bilmekte olan ve (hâkim olan) bütün ilâhî fiilleri, beyanları birer
parlak hikmet ve menfaat gereği bulunan zât (ancak Allah'tır.) artık her türlü
muvaffakiyeti onun tek olan zâtından niyaz etmelidir.
31. Dilediğini rahmetine
sokar, zâlimlere -gelince, onlar için elem verici bir azab hazırlamıştır.
31. Artık şüphe yok ki: O
Yüce Yaratıcı (Dilediğini) temiz yaratılışını kaybetmeyen, irâde hürriyetini
kötüye kullanmayan herhangi bir kabiliyetli kulunu (rahmetine sokar) onu ibâdet
ve itaate muvaffak kılar, hidâyete nail ederek ahirette Cennete kavuşturur,
(zâlimlere) Öyle kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmış, küfür ve şirk içinde
yaşamayı tercih eylemiş kimselere gelince Cenab-ı Hak (onlar için elem verici
bir azap hazırlamıştır.) ki: O da Cehennemin pek şiddetli ve sonsuz olan
azabından ibarettir. Bu takdir edilen olan azap, şüphe yok ki: Meydana
gelecektir. Artık her akıl sahibi insan için lâzımdır ki: Kendi yaratılış
kabiliyetini kötüye kullanmasın, üzerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye
çalışsın, kendisini uhrevî azaptan kurtarmaya vesîle olacak olan güzel amellerde
bulunsun ve bu hususlarda muvaffakiyeti Hak Teâlâ Hazretlerinden niyaz eylesin.
Allâh-ü Teâlâ Hazretleri cümlemizi iyiler zümresine katarak uhrevî mesuliyetten
korusun âmin, Hz. Peygamber hürmetine.
Sonraki Sayfa

|