|
74-EL-MUDDESSIR
SURESİ
Bu mübarek sûre, "El-Müzzemmil"
sûresinden sonra, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Ellialtı âyet-i kerîmeyi
içermektedir. İlk âyetinde ilâhî bir iltifat olmak üzere Resûl-i Ekrem'e "El-Müddessir"
yâni: Disar denilen bir kaftana, bir elbiseye bürünmüş, olan zât!. Diye
emrolunduğu için bu mübarek sûreye: "El-Müddessir" adı verilmiştir.
Bu sûre ile bundan evvelki
sûre arasında güzel bir irtibat vardır. Çünkü bu iki sûreden her birinin
evvelinde Resûl-i Ekrem'e hitap olunmuştur. Bundan evvelki sûrede Peygamber
Efendimizin geceleri kalkıp namaz ile. Kuran okumakla meşgul olarak kendi
nefsini ve mükemmelleştirmekle emrolunduğu bildirilmiştir. Bu sûrede de kavmini
uyarmak temizlemekle, ıslâha çalışmakla mükellef bulunduğu gösterilmiştir. Her
iki sûrede de mü'minlerin güzel vasıfları, selâmete erişecekleri bildirildiği
gibi kâfirlerin de kötü hâlleri ve helake uğrayacakları ihtar buyurulmuştur.
Bu mübarek sûrenin başlıca
içeriği şunlardır:
1. Resûl-i Ekrem'in Cenab-ı
Hak'ki zikrîle ve hak yolunda sabırîle mükellef olup kâfirleri uyarmakla
emrolunduğunu beyan etmek.
2. Kâfirlerin kötü
hâllerini ve bâtıl iddialarını kınamak ve kendilerini cehennem ateşi ile
korkutmak.
3. Cehennem bekçilerinin
miktarını ve bu miktarın hikmetini beyan etmek bu hususta kalp hastalığına
müptelâ, ve küfürîle vasıflanmış olanların çirkin inançlarını, korkunç
akıbetlerini tâyin etmek ve alçaklıklarını ne şekilde itiraf edeceklerini gözler
önüne sermek.
1. Ey kaftanına bürünmüş!.
1. Bu mübarek âyetler.
Peygamber Efendimizin insanları Allah'ın azabı ile korkutmakla emrolunduğunu
bildiriyor. Cenab-ı Hak'kı birlemek ve tenzih etmek ile ve nefisi şeriflerini
lâyık olmayan huylardan, başa kakmalardan temiz tutmakla ve inkarcıların
eziyetlerine karşı sabıretmekte mükellef bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki:
(Ey kaftanına bürünmüş) Entari gibi üst elbisesini giyinip rahata dalmak istemiş
olan Hz. Muhammedi. Aleyhisselâm.
2. Kalk artık korkut.
2. Yatma, (Kalk) Mekke
ehlini ve senin ümmetinden bulunmak şerefine sahip olan diğer kimseleri (Artık
korkut) kendilerini aydınlatmaya çalış, dinsizliğin, Allah'ın hükmüne
muhalefetin müthiş cezasını onlara ihtar ederek kendilerini uyandırmaya gayret
et, tâ ki, Allah'ın azabından kurtulabilsinler.
3. Ve Rab'bini büyüklük ile
an.
3. (Ve Rab'bini büyüklük
ile an) O Yüce Mabudunu tekbir ve teşbihte bulun, onun birliğini, ortak ve
benzerden uzak olduğunu zikrederek ibâdet ve itaatte bulun.
4. Be elbiseni imdi
temizle.
4. (Ve elbiseni imdi
temizle) Namaz gibi ibâdetlere en temiz elbiselerle devam et, maddi ve mânevi
temizlikten ayrılma, Cenab-ı Hak'ka karşı saygı göstermekten geri durma.
5. Azaba sebep olacak
günahdan artık uzak ol.
5. (Azaba) Maddî ve
manevî hastalıklara, musibetlere (sebep olacak günahtan) temiz olmayan hâllerden
(artık uzak ol.) öyle korkunç şeylere sebebiyet verecek hâllerden uzak bulunmaya
devam et, temizlikten, taharetten, ibâdet ve itaatten ayrılma.
6. Çok görerek minnette
bulunma.
6. Ümmetine karşı
yapmakta olduğun güzel vazifeleri, nasihatleri (çok görerek) onlara (minnette
bulunma) başlarına kakma, sırf Allah rızâsı için ümmetini irşada çalış,
mükâfatını Cenab-ı Hak'tan bekle. Diğer bir görüşe göre de: Yaptığın bir iyilik
karşılığında halktan daha büyüğünü gözetme, mükâfatını yalnız Kerem Sahibi
Mâbud'dan gözet, onun yüce razısını kazanmaya çalış.
7. Ve Rab'bin için artık
sabret.
7. (Ve Rab'bin için) Onun
ilâhî rızâsını kazanmak için (sabıret) Peygamberlik vazifeni yerine getirme
uğrunda göreceğin bâzı hoş olmayan hâllerden dolayı üzülme, sen vazifeni Allah
rızâsı için yapmaya devam et, mükâfatı, muvaffakiyeti Hak Teâlâ'dan bekle.
"Bu mübarek âyetlerin nüzul
sebebi hakkında deniliyor ki: İlk evvel inen "îkra" süresinden sonra bir müddet
ilâhî vahiy gelmemişti. Bunu müteakip inen sürelerden biri de iş bu "El-Müddessir"
sûresinin ilk âyetleridir. Resûl-i Ekrem, Sallâlâhü Aleyhissellem buyurmuştur
ki: Ben Hıra dağında bulunuyordum. "Yâ Muhammedi. Şüphe yok ki, sen Allah'ın bir
Resulüsün" diye bir ses işittim, sağıma, soluma baktım, bir şey göremedim,
yukarıma baktım, bir de gördüm ki: Gök ile yer arasında bir melek, bir taht
üzerinde oturmuş, korktum, Hatice'nin yanına döndüm, beni örtünüz, örtünüz,
üzerime soğuk su serpiniz dedim, artık Cibril nazil oldu. "Ey elbisesine
bürünmüş olan kalk" emrini tebliğ etti, bunun üzerine birinci âyetten beşinci
âyete kadar olan âyetler nazil oldu.
8. Çünkü: Sûr'a
üfürülünce...
8. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in sabırına vesîle olacak gelecekteki olayları bildiriyor. Sûr'a
üfürülünce inkarcılar için ne müthiş, müşkül bir günün meydana gelmiş olacağını
ihtar ediyor, bir nice nîmetlere kavuşmuş olan bir nankör şahsın daha fazla
nimetlere erişmek tama'ında bulunduğunu kınamak için beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Ey Yüce Peygamber! Sen sabıret (Çünkü sûra üfürülünce) İkinci sûra
üfürülünce o inkarcılar, o sana eza ve cefada bulunanlar, o gün azaplara,
felâketlere tutulacaklardır.
9. İşte o gün çok çetin
gündür.
9. (İşte o gün) O sûr'a
üfürüleceği an (birçok çetin gündür.) o inkarcılar, o günde bir nice azaplara,
cezalara uğratılacaklardır.
10. Kâfirlerin üzerlerine
kolay değildir.
10. Evet.. O müthiş gün,
elbette ki: (Kâfirlerin üzerlerine kolay değildir.) Onlar o günde ne dehşetli
müşküllere, cezalara mâruz kalacaklardır. Mü'mînler ise kolaylığa nail
olacaklardır. Allah'ın yardımı ile cennetlere, nimetlere kavuşacaklardır.
11. Bırak bana, o tek
başına yarattığım şahsı.
11. Ey Resulüm!.
(Bırak bana o tek başına yarattığım şahsı.) Anasının karnından çırçıplak bir
hâlde kuvvetten, servetten mahrum bir hâlde doğmuş olan "Velid (bnûTmugiyre"
gibi bir kâfirin cezasını bana havale et, ondan intikam almaya ben yeterim.
12. Ve onun üzerine uzunca
boylu mal verdim.
12. O inkarcıyı yarattım
(Ve onun üzerine uzunca bir mal verdim.) o bir şeye mâlik olmayan nankör şahsı
bilâhare bir çok nîmetlere kavuşturdum ve nice bağlara, bostanlara ve
ticaretlere nail kıldım.
13. Ve gözü önünde duran
oğullar -verdim.-
13. (Ve yanında hazır)
Kendisiyle beraber Mekke-i Mükerreme'de yaşayan (oğullar) verdim. Onlar ile
beraber bir servet ve ferahlık içinde bulunmuştur.
14. Ve onun için bir
döşemekle döşeyiverdim.
14. (Ve onun için bir
döşemekle döşeyiverdim.) Onu geniş bir rızka, bir yüksek kavuşturdum, hattâ
Mekke-i Mükerreme ile Tâif arasında çeşit çeşit reisliğe servet vasıtalarına
sahip bulundu, kendisine "Reyhanetül'Arap = Arabın rızkı" lâkabı verilmiştir. Ve
kendisini kavmi aralarında "Vâhid" yâni pek seçkin, eşsiz diye anıyordu. Bütün
bu nîmetlerin şükrünü yerine getirmeli değil mi idi?. Bu varlıkları kendisine
ihsan etmiş olan Al I âh-ü Teâlâ'yı tasdik ederek ve birleyerek hâlinden çok
memnun bir vaziyette bulunmalı değil mi idi?.
15. Sonra da arttırayım
diye umuyor.
15. Halbuki: O ihtiraslı
nankör şahıs (sonra da arttırayım diye tam ah kâr bulunuyor.) mallarının ve
çocuklarının daha fazla artmasını pek hırslı bir hâlde arzu ediyor. Nail olduğu
o kadar nimetlerinin kadrini bilmiyor, şükrünü yerine getirmeye çalışmıyor. Ne
kadar büyük bir ihtiras, ne derece çirkin bir nankörlük?. Hattâ diyormuş ki:
"Eğer Muhammed -Aleyhisselâm- sâdık oldu ise artık Cennet ancak benim için
yaratılmıştır, yâni: Eğer hakikaten Cennet var ise o nimete de nail olacak olan
ancak benim." Ne büyük bir bencillik.
"Rivayete göre Resûl-i
Ekrem Sallâlâh-ü Aleyhivessellem Efendimiz bir gün Mescid-i saadetinde, namaz
kılıyor ve "EI-Mü'mİn" sûresinin ilk âyetlerini okuyormuş, Velid Ibnil'mugiyre"
de orada bulunup Resûlallâh'ın Kur'an okumasını dinlemiş, sonra Velid, kavmi
olan Ben-i Mahzunun yanlarına giderek demiş ki: Vallahi ben Muhammed -Aleyhisselâm-
dan bir söz işittim ki: O, ne insanların, ne de cinlerin sözleri değildir.
Vallahi onda bir tatlılık, bir güzellik var, yukarısı pek yemiş verici, aşağısı
da pek hoş, şüphe yok ki: O yükselir, onun üzerine yükselinemez."
Velid bu sözlerini müteakip
evine gitmiş onun bu sözlerini işiten Kureyş taifesi demişler ki: Vallahi Velid,
kendi dinini terk etmiş, müslüman olmuş, artık bütün Kureyş kavmi de ona
bakarak dinlerini terkedecekler. Kardeşi Ebû Cehil ise demiş ki: Sizin için ben
ona yeterim, sonra Velİd'in yanına gitmiş, pek üzüntülü bir vaziyette görünmüş,
Velîd bunu görünce: Sana ne oldu, ne için üzüntülü bulunuyorsun demi;, Ebü Cehil
de, demi; ki: Nasıl üzülmeyeyim ki: Kureyş senin ihtiyarlığına bakarak sana
nafaka tedarik etmek için toplanmışlar, sanıyorlar ki: Sen "Muhammed -Aleyhisselâm-
in sözünü kabul etmişsin, Ibn-i Ebi Kebşe'nin ve Ibn-i Ebi Kuhafe'nin yanlarına
giderek' onların yemeklerinin fazlasından yemek istiyormuşsun. Bu sözü işiten
Velîd, gazaba gelmiş, Kureyş bilir ki, ben malca ve evlâtça onların en büyüğü
bulunuyorum, Muhammed -Aleyhisselâm- ve Ashab-ı yemekten doymuşlar mıdır ki:
Onun fazla yemeği bulunsun demiş sonra Velîd, Ebü Cehil ile beraber, kavminin
meclisine gitmiş, onlara demiş ki: Siz Muhammed -Aleyhisselâmın mecnun olduğunu
zanneder misiniz? Hiç onun boğulur olduğunu gördünüz mü? Onlar da demişler ki:
Allah için hayır. Onu mecnun zannetmeyiniz. Velîd yine demiş ki: Onu şair
olduğunu sanır mısın?. Onun şiir söylediğini gördünüz mü?. Onlar da Allah için
hayır.. Görmedik demişler, Velîd yine sormuş ki: Siz onun yalancı olduğunu
zanneder misiniz?. Onun yalan söylediğini hiç tecrübe ettiniz mi? Onlar da
dediler ki: Allah için yok, onun yalan söylediğini görmedik.
Zâten, Hz. Peygamber'e tam
bir doğruluk ve sadâkatinden dolayı öteden beri "Muhammedüremîn" deniliyordu,
nihayet müşrikler, dediler ki: Artık o nedir? Velîd de biraz düşündükten sonra
dedi ki: O bir sihirbazdan başka bir şey değildir. Görmüyor musunuz ki: O, bir
kişi ile ailesinin, evlâdının ve kölelerinin arasını ayırıyor, onun söylediği de
bir sihirdir, onu "Müseylimeden" ve Ehl-i Bâbil'den naklediyor. Velîd'in bu sözü
o müşriklerin hoşuna gitmiş, hayret etmelerine sebep olmuştu. Velîd, ya Bedr
gazvesinde katledilmiştir veya Necaşi'nin sarayında yaptığı bir hıyanetten
dolayı Necaşi tarafından idam olunmuştur. Kâfir olarak öldüğünde ittifak var
gibidir.
Velîd'in on oğlu var idi,
onlardan yalnız Hâlit, Hişam ve Imare adındaki üç oğlunun müslüman olmuş olduğu
rivayet olunmaktadır.
İşte bu süredeki âyetlerin
bir kısmı bu Velîd hakkında nazil olmuştur. "En doğrusu Allah bilir." "Tefsir-i
Kebir, Ruhul'meani."
16. Hayır.. Şüphe yok ki: O
bizim âyetlerimiz için bir inatçı oldu.
16. Bu mübarek
âyetler, Resûl-i Ekrem'in risâletini tasdîk etmeyen velîd gibi bir inkarcının
pek inatçı ve Allah'ın azabına aday bir şahıs olduğunu bildiriyor. O Yüce
Peygamber hakkında o inkarcının ne yanlış kuruntularda bulunmuş olduğunu teşhir
ediyor. Nefsine pek kibirli olan o şahsın Resûl-i Ekrem'e sihirbaz ve Kur'an-ı
Kerim'e bir insan sözü demek gibi câhilce bir cür'ette bulunmuş olduğunu
kınıyor. Artık o inkarcı şahsın çok yakıcı olan ve on dokuz bekçisi bulunan
müthiş cehenneme atılacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak
buyuruyor: (Hayır) O inkarcının, aç gözlünün arzusu yerine getirilmeyecektir,
onun mal ve çocukları arttırılmayacaktır. Çünkü (o, bizim âyetlerimiz için bir
inatçı oldu) kendisini o nîmetlere eriştirmiş olan Yaratıcısının Kur'an-ı
Kerim'ini inkâr etti, Resûl-i Ekrem'in doğruluğunu, Peygamberliğini kalben
anlamış olduğu hâlde sırf inadından dolayı lisanen inkâra cür'et gösterdi. Ne
büyük bir sapıklık!.
Müfessir Mütâkil demiştir
ki: Bu âyet-i Kerime'nin inmesinden sonra, Velîd'in servetinde, çocuklarında
noksanlık görülmüştür.
17. Onu yüklenmesi pek
meşakkatli bir şey ile mükellef kılacağım.
17. (Onu) O inkarcı şahsı
(yüklenmesi pek meşakkatli bir şey ile mükellef kılacağım.) Yâni: Ona müşkül bir
şey yükleyeceğim, onu takatini kesen bir azaba atacağım, böyle bir musibete, bir
nevi meşakkate uğratmak, çıkılması pek zor olan bir dağa çıkmakla mükellef
olmaya benzetilmiştir.
"Irhak" Zorluk yükletilmek,
çetin bir şey ile mükellef tutmak demektir. "Sand" da inişli ve yokuşlu yer ve
Akabe' yâni: Yoku; ve dağ içindeki yol manasınadır.
18. Şüphe yok ki: O,
düşündü, ve ölçtü biçti.
18. (Şüphe yok ki: O)
İnatçı şahıs (düşündü) Kur'an'ın hakkında ne diyeceğini kalben kuruntu etti (ve
ölçtü biçti) düşünüp taşındı, tefekküre daldı, Kur'an-ı Kerim hakkında
inkarcıları memnun edecek bir söz tâyin etmek istedi.
19. Artık kahrolası, nasıl
ölçtü biçti.
19. (Artık kahrolası)
Herif, ne kadar taaccübe lâyık câhilce bir cür'et... (nasıl ölçtü biçti?.) Nasıl
fena bir takdir ve tâyinde bulundu.
20. Sonra kahrolası, nasıl
ölçtü biçti.
20. (Sonra kahrolası)
İnatçı, lanete ve azaba lâyık şahıs (nasıl ölçtü biçti?.) Kur'an-ı Kerim
hakkında ne kadar hakikate muhalif söz söylemeye cesaret etti.
21. Sonra bakıverdi.
21. (Sonra) O câhil,
inkarcı şahıs (bakıverdi.) Kur'an-ı Kerim hakkında düşünmeye daldı, etrafındaki
inkarcıları memnun edecek bir isnatta bulunmak istedi.
22. Sonra kaşını çattı,
suratını astı.
22. (Sonra kaşını çattı)
Ne diyeceğini düşünerek üzüntü içinde kaldı, (suratını astı.) hamlık gösterdi,
alelacele yanlış bir hükm vermek istedi. "Abese" yüzünü buruşturdu, iki gözünün
arasındakini karıştırdı, topladı manasınadır.
"Beşere" de yüzünü ekşitti,
katı yüzlü oldu ve istekte bulundu demektir.
23. Sonra gerisine döndü ve
böbürlendi.
23. (Sonra) O inatçı
şahıs (gerisine döndü ve böbürlendi.) yüzünü Haktan çevirdi, kanaatine
muhalefette bulundu, kibirli bir vaziyet alarak hakkı kabulden, ikrardan
kaçındı, sırf bir inat neticesi olarak Hz. Muhammed'in Peygamberliğini Kur'an-ı
Kerim'in ilâhî bir kitap olduğunu inkâra cür'et etti.
24. Artık dedi ki: Bu,
nakloluna gelen, bir sihirden başka değildir.
24. (Artık) O
inatçı şahıs (dedi ki, bu) Kuran kitabı (nakloluna gelen) rivayet
edilip öğretilen (bir sihirden başka değildir.) onu Muhammed -Aleyhisselâm-,
başkalarından nakletmektedir.
25. Bu başka değil, ancak
insan lakırdısıdır.
25. Ve o çok inatçı,
insafsız şahıs, sözlerini tekit için şöyle de dedi: (Bu) Kur'an (başka değil,
ancak insan lakırdısıdır.) Allah'ın kelâmı değildir, başkalarının sözlerinden
düşürülmüştür. Halbuki, o şahıs Kur'an'ın bir söz hârikası olup insan ve cin
sözü olmadığını evvelce kavmi arasında itiraf etmişti. Sonra o herif, kavmini
memnun etmek için sözünü değiştirerek Kur'an-ı Kerim hakkında asla lâyık olmayan
isnadlarda bulunmuş, kendisini ilâhî azaba lâyık bulundurmuştur.
26. Onu Cehenneme
sokacağım.
26. İşte Al l âlı - îi
Teâlâ buyuruyor ki: (Onu) O inkarcı, kararsız herifi (Cehenneme yaslayacağım)
onu Cehenneme atacağım, vücudunu Cehennem azabı kaplayacaktır. "Isla" ateşte
kızdırmak, ateşte yakmak manasınadır.
27. Sana ne bildirdi.
Cehennem nedir?
27. Ey insan: (Sana
ne bildirdi?.) Hangi şey, sana ayrıntısıyla anlattı?. (Cehennem nedir?.) O ne
kadar büyük, müthiş bir azap yurdudur. Sen bütün vasıflarını hakkîle bilir
misin?
28. Ne bırakır, ve ne de
terk eder.
28. O cehennem (Ne
bırakır ve ne de terk eder) yâni: İçine atılan hiç bir et parçasını bırakmaz,
hepsini de yakar, yandırır ve o yakıp durduğu kimseleri artık terk etmez. Onlar
öyle helak olup mahvolmuş bir hâlde de kalmazlar, onlar yine Allah'ın kudreti
ile yaşarlar, azapları devam eder. Cehennem onların takdir edilen azaplarını
görmeleri için yakalarını tutar onları serbest bırakmaz.
29. İnsan için çok
yakıcıdır.
29. Ve Cehennem (İnsan için
çok yakıcıdır.) onun vücudunu yakar, derilerini kapkara eder, renklerini
değiştirip durur. "Levvaha" Bir şeyin dışını, ve etrafını simsiyah eden şey
demektir.
"Beşer" de insan mânâsına
olduğu gibi cildin dış kısmı demek olan "beşere"nin çoğuludur.
30. Onun üzerinde on dokuz
-bekçi- vardır.
30. (Onun) O cehennem
ateşinin (üzerine on dokuz) bekçi, meleklerden "Cehennem hazenesi" denilen
memurlar (vardır.) yâni: On dokuz seçkin melek veya o kadar sınıf melekeler o
cehennem üzerine gözcü tâyin edilmiş bulunmaktadır.
Sahabe-i Klrâm'dan olan "Berae"
den rivayet olunduğu üzere Yahudilerden bir cemaat, Peygamberimizin bâzı
ashabından cehennemin bekçilerini sormuşlar, onlar da "Allah ve Resulü en iyi
bilir" demişler, bunun üzerine Cibrîl-i Emîn gelmiş, bu âyet-i kerîmeyi
indirmiştir. "Tefsirül'merağı".
31. Ve biz Cehennemin
muhafızlarını meleklerden başka kılmadık ve onların adetlerini kâfir olanlar
için ancak bir imtihan kılmış olduk. Tâ ki: Kendilerine kitap verilmiş olanlar,
iyice öğrensinler. Ve îman etmiş olanlara da îman amirsin, ve kitap verilmiş
olanlar ile, mü'mîn bulunanlar, şüpheye düşmesinler. Ve kalplerinde bir maraz
bulunanlar ile kâfirler de desin ki: Allah bu misâlle ne demek istemiştir?, işte
Allah, dilediği kimseyi böyle sapıklığa düşürür ve dilediği kimseye de hidâyet
nasîp buyurur ve Rab'bin ordularını an-cak kendisi bilir ve o, insan için ancak
bir öğüttür.
31. Bu mübarek âyet.
Cehennemin işlerini idareye, muhafazaca memur olan zatların meleklerden ibaret
olduğunu bildiriyor. Onların muayyen bir miktarda olmalarının hikmetine işaret
buyuruyor. Bu beyanat sayesinde kitap ehlinin ve mü'mînlerin imânlarını
arttıracaklarını, şek ve şüpheden uzak olacaklarını ve bir kısım tereddütlü ve
kâfir kimselerin dedikodularını ve Allah'ın dilemesîle bir kısım kimselerin
sapıklığa ve bir kısım kimselerin de hidayete ereceklerini haber veriyor ve
Âlemlerin Rab'binin ordularının miktarını Yüce Zatından başkalarının
bilemeyeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı buyuruyor (ve
biz) yâni: Kudret ve büyüklükle vasıflanmış olan yegâne zatını (Cehennemin
muhafızlarını) bekçilerin, işlerini idare edenleri (meleklerden başka kılmadık)
çünkü melekler, insanlar ile ve cinler ile aynı cins değildirler, tamamen
tarafsızdırlar, pek büyük bir kuvvet ve heybete sahiptirler. Lâzım gelen
azapları tatbike güç yetirmektedirler. Kendileri nüranîdirler. Cehennemin
sıcaklığından vesâireden etkilenecek bir yaratılışta değildirler, onlara karşı
muhalefete cehennem ehli güç yetiremezler, (ve onların sayılarını) onun öyle on
dokuz bulunmasını (kâfir olanlar için ancak bir imtihan kılmış olduk.) o
kâfirler, bu sayıdaki hikmeti anlayamazlar, bunu imkânsız görürler, bunu az
görerek alay ederler, artık bu inkârları da haklarında bir imtihan olmuş,
kendilerine bu yüzden de ilâhî azabın gelmesine bir sebep bulunmuştur. Nitekim
Ebü Cehil kâfiri, bu sayı ile alay etmiş, biz onlardan daha kuvvetliyiz, daha
çoğuz, onları biz kendi kuvvetlerimizle darmadağın edebiliriz diye saçmalamıştı.
Ve Cenab-ı Hak, meleklerin
cehenneme muhafız tâyin edilmiş olmalarının bir hikmetine de işaret için şöyle
buyuruyor: (tâ ki, kendilerine kitap verilmiş olanlar) yâni: Vaktîle Tevrat ve
İncil kitaplarına nail olup onları okumuş bulunan Yahudi ve Hıristiyan zümreleri
(yakin getirsinler) bunun Kur'an-ı Kerim'de de zikredilmiş olduğunu görerek bu
hususta ki kanaatleri kuvvetlensin, Maamafih onların kitaplarında o meleklerin
on dokuz olduğu bildirilmişti, şimdi bunu eski kitaplardan habersiz bulunan ve
okuyup yazması bulunmayan Hz. Muhammed, Aleyhisselâm da Kur'an-ı Kerim
vasıtasîle haber veriyor. Artık Muhammed Aleyhisselâm'ın da ilâhî vahye mazhar
Yüce bir Peygamber olduğunu kitap ehlinin yakinen bilmesi icabetmektedir. (Ve)
Bu Meleklerin böyle varlığı haber veriliyor, tâ ki: (îman etmiş olanlara da îman
arttırsın) Son Peygamberi tasdik edenler, bu hakikati de öğrenerek buna da
inansınlar, kendilerince îman edilecek şeyler, arttırılmış bulunsun. Yahut Son
Peygamberin haber verdiği bu hakikati kitap ehli de bilip itirafta bulundukları
için şimdi bu haberden dolayı Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ı da, onun tebliğ ettiği
Kur'an-ı Kerim'i de tasdik ederek îmanlarını artırsınlar, kuvvetlendirsinler,
risâlet-i Muhammediyeyi inkâra cür'et etmesinler. (Ve) Cehennem muhafızlarının
bu miktarı böylece bildirilmiştir. Tâ ki: Kendilerine vaktîle (kitap verilmiş
olanlar ile) Yahudi ve Hıristiyan zümrelerîle (Mü'mîn bulunanlar) Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'ın peygamberliğini tasdik eden mü'minler artık (şüpheye
düşmesinler) böyle bir sayı, diğer semavî kitaplarda bildirildiği cihetle artık
bu husustaki itikatları son derece kesinlik mertebesinde bulunsun, kendilerine
bir şüphe gelmesin (ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile) şek ve
münafıklık şüphesinden kurtulamayanlar ile (kâfirler de) Peygamberleri, semavî
kitapları ve dinî delilleri inkâr etmeye devam edenler de, (desin ki: Allah
bununla) bu kadar az bir sayı ile, bu kadar sınırlı muhafızların varlığını beyan
etmekle (bir mesel olarak ne demek istemiştir?) bu garip bir ifade, bundan
Allah'ın maksadı nedir, diye alaycı bir tarzda inkâra cür'et etmiş olsunlar.
İşte o inkarcıların böyle düşünüp konuşmaları da haklarında bir imtihandır. Bir
şiddetli azabı hak etmelerine bir vesiledir, (işte Allah dilediği kimseyi böyle
sapıklığa düşürür) hak bir sözü anlamaktan mahrum bırakır. Evet.. Öyle kimseler,
kendi kötü tercihlerinden ve aslî yaratılışlarına muhalefetlerinden dolayı böyle
hakikatleri inkâra düşürürler, bu yüzden cezaya uğratılırlar. (Ve) O Hikmet
Sahibi Yaratıcı (dilediği kimseyi de) irâdesini, temiz yaratılışını zayi etmeyen
her hangi bir kuluna da (hidâyet nasip buyurur.) Nitekim Peygamber Efendimizi ve
ona nazil olan Kur'an-ı Kerimi tasdik eden, kulluk vazifelerini yapmaya gayret
gösteren zâtlar, böyle bir hidâyete kavuşmuşlardır. (Ve Rab'bin ordularını)
çeşitli sınıflara ayrılmış olan mahlûkatını, onların sayılarının miktarını
(ancak kendisi bilir.) bunların hepsini de, hepsinin varlık hikmetini de
ayrıntılı bilmek, ancak Hikmet sahibi Yaratıcıya mahsustur. İnandık... Bu ilâhî
beyan, Ebü Cehil gibi kâfirleri red için bir cevap teşkil etmektedir.
Çünkü: Onlar bu on dokuz melek ile ne kast olunuyor, o kadar kimseler,
cehennemin nasıl bekçileri olabilir, diye pek câhilce lâkırdılarda
bulunmuşlardı. Bu ilâhî beyan ise Cenab-ı Hak'kın daha nice kuvvetlere, çeşitli
mahlükata sahip olduğunu bildiriyor.
O cehennem muhafızlarına
yardım edebilecek nice kuvvetlerin varlığına işaret ediyor. (Ve) Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: (o) Cehennem, onun vasıflarına dair verilen bilgi veya o cehennem
muhafızlarının sayılan, onların varlığının bildirilmesi (insan için ancak bir
öğüttür.) aklını, fikrini güzelce kullanan bir insan, bu gibi beyanattan büyük
bir ibret dersi alır, bunu düşünerek Allah'ın kudretini tasdîk eder, meleklerin
vesâirenin varlığındaki hikmeti itiraf ederek güzel bir kanaate sahip bulunur.
İşte insana yakışan da böyle bilgili bir ruh hâline erişmektir.
32. Hayır: And olsun aya.
32. Bu mübarek âyetler.
Cehennemin inkâr edilemeyeceğine and ile işaret ve inkarcıları tehdîd ediyor.
Herkesin dünyadaki kazancına bağlı olduğunu ve ancak sağdakilerin müstesna
bulunduklarını haber veriyor. Cennetlerde bulunacak zâtlar ile cehenneme
atılacak günahkârlar arasındaki konuşmayı tasvir etmekte o günahkârların
kusurlarını ve hâllerinin âkibetini nasıl itiraf edeceklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır) O Cehennem veya onun muhafızları veya onların
birer öğüt teşkil ettiği inkâr edilemez (andolsun aya.) şu bildirilecek şey
hakikatin ta kendisidir.
33. Ve döndüğü an o geceye.
33. (Ve) Andolsun (döndüğü
an) gündüzden dönüştüğü vakit (o geceye) evet.. Öyle değişikliğe uğrayan geceye
de andolsun.
34. Ve ağardığı vakit o
sabaha.
34. (Ve açtığı vakit)
Açılıp ışık yaydığı zaman (o sabaha da) andolsun ki: Cehennem vukuu muhakkak
olan bir hâdisedir.
35. Şüphe yok ki: O
-Cehennem- elbette büyük musibetlerden biridir.
35. Evet.. (Şüphe yok ki:
O) Cehennem, o azap merkezi (elbette büyüklerin biridir) o büyük bir musibettir,
en korkunç bir âkibettir. O inkâr edilemez.
36. İnsan için bir
korkutucu olarak.
36. O Cehennem (insan
için bir korkutucu olarak...) mevcut bulunmaktadır. Artık insanlık âlemi, o pek
müthiş ceza sahasını düşünerek titremeli, ondan uzak bulundurulmasını temin
edecek güzel itikat ve güzel amellere sahip bulunmalıdır.
37. Sizden ileri gitmek
veya geri kalmak isteyen kimse için.
37. Evet.. O
cehennem, ey insanlar!. (Sizden ileri gitmek) Hayır ve iyiliğe koşarak hidâyete
ermek isteyen mü'mînler için (veya geri kalmak isteyen) i'tikattan, güzel
amelden mahrum, Allah'ın azabını inkâr eden (kimse için.) bir korkutucudur. Bir
büyük öğüttür. Onu düşünen, ondan öğüt alanlar, elbette ki: Hidâyete ererler,
aksine hareket edenler de lâyık oldukları felâketlere uğrar dururlar.
38. Her nefs, kazanmış
olduğu şeye bağlıdır.
38. Evet.. Muhakkak
bir meseledir ki: (Her nefis, kazanmış olduğu şeye bağlıdır.) Dünyadaki ibâdet
ve itaatine göre mükâfata erer, inkâr ve isyanına göre de cezaya uğrar.
39. Ancak sağdakiler başka.
39. (Sağdakiler ise
müstesna.) Bunlardan maksat: Kitapları âhirette sağ taraflarından verilecek olan
mü'mînlerdir. Bunlar, dünyadaki güzel amellerinin kat kat mükâfatına nail
olacaklardır. Bir borçlu, borcunu ödeyerek verdiği rehin kurtaracağı gibi
güzelce amellerde bulunanlar da o sayede kendi nefislerini azabın pençesinden
kurtarmış, nimetlere nail bulunmuş olurlar.
Bu sağdakilerden maksat,
bir görüşe göre meleklerdir. Bir görüşe göre de müslümanların çocuklarıdır.
Diğer bir görüşe göre de Adem Aleyhisselâm'ın sağ tarafında bulunmuş olan ruhlar
Ashabıdır.
40. -Onlar-
Cennetlerdedirler, sorarlar.
40. Onlar, öyle
sağdakilerden olmak nimetine kavuşan müstesna zâtlar (Cennetlerdedirler,
sorarlar.) bir kınama ve utandırma maksadile sual ederler.
41. Günahkârlardan:
41. (Günahkârlardan.)
Cehenneme atılmış olan inkarcı kimselerden felâketlerinin sebebini sorup itiraf
ettirmek isterler. Bu iki zümrenin bulundukları yerler, birbirinden fevkalâde
uzak bulunduğu hâlde böyle aralarında bir konuşmanın cereyanı, ilâhi bir kudret
eseridir. Dünyada bunun küçük numunelerini Cenab-ı Hak bizlere gösteriyor ki:
Kıyamet alemindeki o müthiş olayları inkâra mahal kalmasın. Evet.. Doğuda
bulunan bir insan, batıdaki bir insan ile konuşabiliyor, hattâ yüzünü bile
görebiliyor. Radyolar vesaire meydanda. Artık âhirette nice hârikaların meydana
gelmesi, nasıl imkânsız görülebilir?.
42. Sizi cehennemde
bulunmaya ne şey şevketti?.
42. Evet..
Cennettekiler sorar ki: Ey Cehenneme atılmış kimseler!. (Sizin cehennemde
bulunmaya ne şey sevk etti?.) Sizin bu felâketinize hangi hareketleriniz
sebebiyet vermiş oldu?.
43. Dediler ki: biz namaz
kılanlardan olmadık.
43. O suçlular da bu
vaziyetlerine ait dört sebep beyanı için (Dediler ki;) Yâni: Muhakkak,
diyeceklerdir ki: (biz namaz kılanlardan olmadık) Dünyada iken namazın
farziyetine itikat etmemiş olduğumuz için ona kılanlara katılmış bulunmadık, bu
birinci sebep.
44. Ve yoksullara yiyecek
verir de olmadık.
44. İkinci sebep olarak da
dediler ki: (Ve yoksullara yiyecek verir de olmadık.) Kendi mallarımızdan
Allah'ın fakir kullarına yardımda bulunur değil idik. Mâli vazifeleri de yerine
getirmiş bulunmadık.
45. Ve biz bâtıla dalanlar
ile beraber dalan kimseler olmuştuk.
45. (Ve) Yine dediler
ki: (biz bâtıla dalanlar ile beraber dalan kimseler olduk.) Meselâ: Bir takım
inkarcı, edepsiz kimseleri taklit ederek güzel i'tikattan, ahlâki temizlikten
mahrum kaldık, o dinsizlerin sözlerine bakarak Yüce bir Peygamber hakkında hâşâ
yalancı, sihirbaz, mecnun dedik, Kur'an-ı Kerim hakkında da, sihir, şiir,
kehanet eseri demek cehaletinde, alçaldığında bulunduk. Bu da üçüncü sebep.
46. Ve biz ceza gününü
yalanlar olmuştuk.
46. (Ve) Dördüncü
sebep olmak üzere de dediler ki: (ve biz ceza gününü) bir hesap ve suale tâbi
olacağımızı (yalanlar olmuştuk.) kıyametin vuku bulacağına inanmıyorduk.
47. Bize ölüm gelinceye
değin.
47. (Bize ölüm gelinceye
değin..) Biz öyle bâtıl bir kanaatte bunmuş idik. Fakat ölünce ne kadar yanlış
kanaatlerde, uygunsuz hareketlerde bulunmuş olduğumuzu anladık. Ne yazık ki:
Kaybedileni telâfi etmeye imkân kalmamış oldu.
48. Artık onlara şefaat
edecek olanların şefaati bir fâide verecek değildir.
48. Bu mübarek
âyetler, verilen öğütleri dinlemeyip kaçınan, vahşîce bir vaziyette bulunan
inkarcı kimselerin pek çirkin ruh hâllerini ve lâyık olmayan temennîlerini
teşhîr ediyor ve kendilerine hiçbir şefaatin fâide veremeyeceğini bildiriyor.
Kur'an-ı Kerim'in ilâhî bir öğüt olduğunu, onu isteyenlerin dinleyip
yararlanacaklarını ve azamet ve kudret sahibi olan Cenab-ı Hak'kın dilemediği
kulların o ilâhî kitaptan istifâ'de edemeyeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: (Artık onlara) O inkarcı şekilde yaşayıp ölüp gidenlere (şefaat edecek
olanların şefaati bir fâide verecek değildir.)
Yâni: Öyle dinsizler
hakkında faraza şefaat edip de onların azaptan kurtulmalarını istirhamda
bulunacak zâtlar bulunsa da bu şefaat, Allah katında makbul olmaz. Çünkü: Onlar,
o inkârlarından dolayı ebedî şekilde Cehennemin azabına uğramış bulunacaklardır.
49. Onlar için ne var ki:
Öğütten yüz çeviriyorlar?.
49. (Onlar için) O
inkarcı topluluk için (ne var ki, öğütten yüz çeviriyorlar?.) Resûl-i Ekrem'in
verdiği nasihatleri dinlemez kimseler olmuşlardır. Okunan Kur'an-ı Kerim'i
dinlemiyorlar, ondan yararlanmak istemiyorlar
50. Sanki onlar, ürkmüş
yaban eşekleridir.
50. (Sanki onlar) Öyle
hakkı kabulden kaçınan beyinsiz inkarcılar (ürkmüş yaban eşekleridir) öyle vahşî
hayvanlar kabilinden bulunuyorlar.
51. Aslanlardan firar
etmiştir.
51. Onlar: (Arslanlardan
firar etmiştir.) Gibi bir vaziyet almaktadırlar. Kuran âyetlerini dinlememek
için öyle kaçınmaktadırlar. Öyle akla ve mantığa uymayan bir vahşîyce hareketten
geri duramıyorlar.
"Kasvere" Arslan demek
olduğu gibi av için ok atan cemaat ve pek kuvvetli erkeklerden bir taife
mânâsını da ifade eder.
52. Yok: Onlardan her biri
diler ki: Kendisine neşredilmiş sahifelere verilmiş olsun.
52. (Yok) Onlar, Kur'an-ı
Kerim'in yüceliğini takdîr edemezler, onlar büyük bir inat ve cehalet içinde
yaşarlar, (onlardan her biri diler ki: Kendisine neşredilmiş sahifeler verilmiş
olsun.) Kendisine de gökten açıkça yazılmış kitaplar indirilsin. Rivayet
olunuyor ki: Ebû Cehil ve etrafındaki bir cemaat, demişler ki: Yâ Muhammedi. -Aleyhisselâm-
Biz sana inanmayız, meğer ki, bizden her birine gökten bir kitap getiresin ki:
Her birimizin adına yazılmış olsun ve sana tâbi olmamız, âlemlerin Rabbi
tarafından emredilmiş bulunsun.
53. Hayır.. Doğrusu
-onlar- âhiretten korkmazlar.
53. Allah tarafından da
onlara kınamak için buyruluyor ki: (Hayır!.) Onlara öyle sahîfeler verilmez,
(doğrusu) Onlar, hiçbir vakit (âhiretten korkmazlar.) onu inkâr eder dururlar.
Kalpleri kararmış, gözleri manen kör kesilmiştir. Bundan dolayıdır ki: .Nasihat
dinlemezler. Yüce Peygambere itaat etmezler.
54. Yok yok.. Şüphesiz ki:
O, bir öğüttür.
54. (Yok yok) İş o
kâfirlerin sandıkları gibi değildir. Kur'an-ı Kerim, bir seçilmiş sihir, bir
şiir kabilinden olmaktan uzaktır. (Şüphesiz ki: O) Kur'an-ı Kerim (bir öğüttür.)
Allah tarafından kullarını uyandırmak için ihsan buyrulmuş bir nasihattir ki,
ona tâbi olmak, o sayede kulluk vazifelerini öğrenip gereği ile amel etmek
icabeder.
55. Artık kim dilerse onu
okuyarak öğüt alır.
55. (Artık kim dilerse)
Cenab-ı Hak'kın kullarından kim arzuda bulunursa, kim o apaçık kitabın yüce
kadrini bilip kendi ebedî men'faatini temin etmek isterse (onu) o Kur'an-ı
Kerîm'i (okuyarak öğüt alır.) o sayede hayatını düzeltmiş, istikbâlini temîn
etmiş bulunur.
56. Maamafih düşünüp
tefekkür edemezler, meğer ki, Allah dilesin, kendisinden korkulacak olan ve
mağfiret buyurmaya ehil olan da ancak O -Kerem Sahibi-Y aratırı d ir..
56. (Maamafih) Hiç bir
vakit insanlar, hakkıyla (düşünüp tefekkür edemezler) Kur'an-ı Kerim'in
yüceliğini takdîr ederek ondan nasihat almış bulunamazlar (meğer ki, Allah
dilesin) Cenab-ı Hak kendilerine muvaffakiyet ihsan buyursun. Binaenaleyh hiç
bir insan, kendi varlığına güvenip durmamalıdır, dâima Cenab-ı Hak'ka yalvararak
muvaffakiyetlere erişmesini o kerîm Mabudundan niyaz etmelidir. Çünkü
(kendisinden korkulacak olan) Kendisinin azabından çekinilerek himayesine
sığınılacak zât (da ancak O) ezeli, yüce olan Kerem sahibi Yaratıcı (dır.) Buna
inanıyoruz.. Artık bütün kullar için gereklidir ki, o pek Yüce Yaratıcımızın
azabından korkarak titreyelim, onun af ve keremini temenniden, niyazdan geri
durmayalım, her hususta muvaffakiyeti o Kerîm Mabudumuzdan istirhamda bulunalım.
Başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|