|
72-EL-CINN
SURESİ
Bu mübarek sûre, "El-Araf"
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Yirmisekiz âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Cinlerin Kur'an-ı Kerim'i dinlemiş, ona îman etmiş olduklarını
bildirdiği için kendisine böyle "Cin sûresi" adı verilmiştir.
Nûh sûresi, istiğfarın
ehemmiyetini, semâlara ait âyetleri ve inkarcıların suda boğulmak sureti ile
cezaya uğramış olduklarını bildirdiği gibi bu cin sûresi de doğruluğun
mükâfatını, semâya dair âyet ve Cenab-ı Hak'ka ve O'nun Resulüne isyan edenlerin
ateş azabına uğrayacaklarını beyan ettiği için aralarında mühim bir irtibat
vardır.
Bu sûresinin başlıca
içeriği şunlardır:
1. Kur'an-ı Kerim'i
dinlemiş olan Cinlerin dinî hakikatlere dair sözlerini nakletmek.
2. Cinlerin göklere
yükselerek bir takım haberleri öğrenmelerine meydan verilmeyip alev hüzmeleriyle
men edilip kovulduklarına ve Cinlerin mü'mîn ve kâfir kısımlarına ayrıldıklarına
işaret etmek.
3. Resûl-i Ekrem'in
vazifesini, selâhiyet alanını ve Cenab-ı Hak bildirmedikçe gayba ait şeyleri ve
kıyametin kopma vaktini bilmediğini beyan etmek.
4. Allâh-ü Teâlâ'ya ve Yüce
Peygamberine âsî olanların cehennem azabına uğrayacağını ve yardımlarından
mahrum bulunacaklarını ihtar etmek.
1. Dedi ki: Bana vahyolundu:
Şüphe yok ki, cinlerden bir gurup dinlemiş te demişler ki; Muhakkak biz, bir
acîb -eşsiz- bir Kur'an işittik.
1. Bu mübarek
âyetler, Resûl-i Ekrem'in okuduğu Kur'an-ı Kerîm âyetlerini cinlerden bir
zümrenin işitip tevhid dinini kabul etmiş olduklarını bildiriyor ve içlerinden
bir takım dinsizlerin nasıl fasit itikadlarda ve birbirlerini nasıl
saptırdıklarını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: Ey m ah I û kat in en
şereflisi!. Ümmetine (De ki: Bana) Allah tarafından Cibrîl-i Emîn vasıtası ile (vahyolundu)
haber verildi (şüphe yok ki; Cinlerden bir gurup) okuduğum Kur'an-ı Kerim'i
(dinlemiş te) kavimlerinin yanlarına dönüp gidince onlara (demişler ki: Muhakkak
biz, bir acîb) eşsiz, fevkalâde fasîh, ebedî (bir Kur'an) okunan bir kitap, bir
hikmetli söz (işittik) onun yüceliğini anlamak nimetine kavuştuk.
"Nefer" üç ile on
arasındaki erlerden ibarettir. "Cin" de cins isimdir, bir tanesine "Cinnî"
denilir.
2. Doğru yola rehberlik
ediyor, artık biz ona îman ettik ve Rab'bimize hiç bir kimseyi ortak
tutmayacağız.
2. Öyle kudsî bir kitap
ki: Bütün insanlar ve cinler (Doğru yola rehberlik ediyor.) hakkı, doğruyu ve
selâmet ve saadete vesîle olacak vazifeleri bildiriyor (artık biz ona îman
ettik) onun ilâhî bir kelâm, bir mucize Kur'an olduğunu anlayarak tasdik
eyledik, (ve Rab'bimize hiçbir kimseyi ortak tutmayacağız.) şimdi Allah'ın
birliğini anlamış, müşrikçe hayatımıza nihayet vermiş olduk, bütün mükellefleri
uyaran ve irşâd eden o ilâhî kitapta ki tevhid delilleriyle aydınlanmış,
hakikati öğrenmiş bulunuyoruz.
3. Ve şüphe yok ki,
Rab'bimizin büyüklüğü pek yücedir. Ne bir eş ve ne de bir çocuk edinmemiştir.
3. (Ve) O imân şerefine
kavuşan cin zümresi, şöyle de diyorlardı: (şüphe yok ki, Rab'bimizin) Bizi
yaratmış, nimetlerine nail buyurmuş olan Yaratıcımızın (azameti pek yücedir.)
onun kudreti, hâkimiyeti, mahlûkatına ait ihtiyaçlardan uzak olması pek açıktır.
Pek çok bir yüceliğe sahiptir.
O Yüce Yaratıcı, kendisi
için hâşâ (Ne bir eş ve ne de bir çocuk edinmemiştir.) Onun yüce zâtı
mahlûkatına ait olan bu gibi şeylerden münezzehtir. Yaratmış olduğu şeyler ile
aralarında bir neviyet, bir cüz'iyet bulunmak şüphesinden uzaktır. Kur'an-ı
Hakîm'in yüce beyanları bu hakikati ifade etmektedir.
4. Ve muhakkak ki, bizim
beyinsiz olanımız, Allah'a karşı pek çok yanlış şeyler söyler olmuştur.
4. (Ve muhakkak ki:
Bizim beyinsiz olanımız) Olan İblis veya akldan, tefekkürden mahrum bulunan
diğer herhangi câhil bir cin (Allah'a karşı pek çok yanlış şeyler söyler
olmuştur.) nice yalanlar, inkarcı sözler uydurmuştur.
"Şetat" yalan söylemekte,
taşkınlık göstermekte haddi aşmak demektir.
5. Ve doğrusu biz sanmış
idik ki, insanlar ve cinler, Allah'a karşı bir yalan söylemezler.
5. (Ve doğrusu) Ey
müslüman topluluğu olan Cin zümresi!, (biz sanmış idik ki: İnsan ve cin)
gurupları (Allah'a karşı bir yalan söyler değildir.) Öyle bir yalana cür'et
edeceklerini vaktîle sanmıyorduk, o Yüce Yaratıcıya yalan yere eş ve çocuk isnat
edeceklerine ihtimâl vermiyorduk, ne zaman ki, hakikati beyan eden Kur'an'ı
dinledik, bu gibi isnâdların ne kadar gerçek dışı olduğunu anlamaya muvaffak
olduk. O îman eden cinler, vaktîle bir takım beyinsizleri, müşrikleri taklid
etmiş olduklarından dolayı bu ifadelerîle mazeretlerini, pişmanlıklarını
göstermiş bulundular.
6. Ve hakikaten insanlardan
bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınır olmuştur. Artık onlar için bir
azgınlık arttırmışlardır.
6. (Ve) Şöyle de
diyorlardı ki: (hakikaten insanlardan bâzı erkekler) câhilce bir kanaatte
bulunana bâzı kimseler (cinlerden bâzı erlere sığınır olmuştur.) vaktîle Arap
kabileleri, bir vadide, öyle tenha, korkunç bir sahada yürüdükleri zaman cinlere
sığınırlardı, onların kendilerini korumalarını isterlerdi, cinlerin kendilerine
yardım edeceklerini sanırlardı. (Artık) Böyle cinlere sığınanlar (onlar için) o
cinlere ait (bir azgınlık arttırmışlardır.) onları kibire, taşkınlığa sevk
etmişlerdir. Yahut: Cin taifesi, o kendilerine sığınanlar için bir şiddet, bir
sapıklık, bir azgınlık vesilesi olmuştur.
"Rehak": Kibirlenmek, zulm,
haddi aşmak, günaha girmek demektir.
7. Ve şüphesiz onlar da
sizin zannettiğiniz gibi zannetmişlerdir ki: Allah hiç bir kimseyi Peygamber
göndermeyecektir.
7. Cinler, birbirlerine
hitap ederek şöyle diyorlardı ki: (Ve şüphesiz onlar da) o insanlar da ey
Cinler!. (Sizin zannettiğiniz gibi zannetmişlerdir ki: Allah, hiçbir kimseyi
Peygamber göndermeyecektir.) Onları tevhid dinine davet eden, onlara dinî
vazifelerini bildirecek olan bir zâtı görevlendirmeyecektir. İşte böyle yanlış,
câhilce bir kanaatin eseri olan kimseler, ilâhî dinden mahrum kalmış,
kendilerini azaplara mâruz bırakmışlardır.
Bu iki âyet-i kerime'deki
beyanat, başlı başına bir ilâhî vahiy bulunmuş olabilir, fakat cinlerin
ifadelerini hikâye cümlesinden olması daha muvafık görülüyor. Çünkü onlardan
evvelki âyetler de, sonraki âyetler de cinlerin ifadelerini haber vermektedir.
Tefsîr-i Kebîr"8. Ve muhakkak ki: Biz göğe dokundukta hemen onu şiddetli
bekçiler ile ve alev hüzmeleriyle doldurmuş bulduk.
8. Bu mübarek âyetler de
cinlerin bâzı haberleri öğrenmek için semâya çıkmadan alev huzmeleri ile men
edildiklerini ve kovulduklarını bildiriyor. Cinlerin yer ehli hakkındaki
kanaatlerini ve onların muhtelif fırkalara ayrılmış olduklarını, içlerinde sâlih
müslüman kimselerin bulunduklarını ve bu şereften mahrum kimselerin de
bulunduklarını haber veriyor. Kur'an-ı Kerîm'i işitince îman sahipleri
hakkındaki güzel kanaatlerini ve îman etmiş olan bir cin zümresinin îman
sahipleri hakkındaki güzel kanaatlerini ve îman nimetlerinden mahrum olan
kimselerin de nasıl cehenneme atılacaklarına dair ifadelerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Allah'ın kulları biliniz (muhakkak) bir
hâdisedir (ki: Biz) cinler (göğe dokundukda) yâni: Dünya semâsında bulunan
meleklerin sözlerini işitmek için o semâya yükselerek o sözleri talebettikte
(hemen onu) o semâyı (şiddetli bekçiler ile ve alev hüzmeleriyle doldurmuş
bulduk.) orada durup o sözleri, o haberleri almamıza imkân kalmamış oldu.
"Hares" Hars'ın çoğuludur
ki, bekçi, gözetici demektir. "Şühüb" de Şihabın çoğuludur ki, ateş huzmesi,
şeytanlara atılan yıldız ateşi manasınadır.
9. Ve hakikaten biz
dinlemek için ondan oturulacak yerlerde oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinleyecek
olursa onun için bir alev huzmesi buluyor.
9. (Ve hakikaten biz)
Cinler vaktîle meleklerin sözlerini (dinlemek için ondan) o gökten (oturulacak
yerlerde oturuyorduk) bir engelle karşılaşmıyorduk... (Fakat şimdi kim) Semâya
yükselerek o meleklerin sözlerini (dinleyecek olursa onun için bir gözetici ateş
huzmesi buluyor.) onu o sözleri işitmekten men ediyor ve kovuyor, helake
uğratmış oluyor.
10. Ve doğrusu biz
bilmiyoruz ki, yerde bulunanlar için bir şer mi istenmiştir, yoksa onlar için
Rab'leri bir doğruluk mu irade bu-yurmuştur.
10. (Ve doğrusu biz) Cinler
(bilmiyoruz ki: Yerde bulunanlar için bir şer mi istenmiştir.) ki: Gök
haberlerini alıp neşretmekten cinler men'edilmiştir. (Yoksa onlar için) Yer ehli
hakkında (Rab'leri bir doğruluk mu irâde buyurmuştur.) Onlara bir Peygamber
gönderip te onları şeytanların yanlış haber vermelerinden, vesveselerinden
koruyacak mıdır. Onları bir doğru yola mı sevk edecektir. Bunu kestiremiyoruz.
Bu âyet-i Kerîmede hayrın
Cenab-ı Hak'ka nispet edilip, şerrin nispet edilmemesi, Kur'an'ın güzel adabının
gereğidir. Nitekim: Ben hasta olduğum zaman bana Cenab-ı Hak, şifâ verir,
denilmesi de, bu kabildendir ki: Hastalık verilmesi değil, şifâ verilmesi Kerem
Sahibi Yaratıcıca nispet edilmiştir.
"Tirmizî ve Nesaî gibi
muhaddisler Ibn-i Abbas Radiyallâh-ü Anh'tan rivayet etmişlerdir ki: Vaktîle
şeytanlar, göğe çıkar, orada oturacak yerlerde oturur, orada vahyedilecek
şeyleri duyarlardı, öyle bir şey duyunca onun üzerine dokuz şey de ilâve
ederlerdi. Duydukları şey hak bir kelime idi, kendilerinin ilâve ettikleri ise,
bâtıl şeyler idi, bunları kâhinlere, müneccimlere telkin ediyorlardı. Vakta ki:
Peygamber Efendimiz, gönderildi, şeytanlar öyle göğe çıkmaktan ateş hüzmeleriyle
men'edildiler. Bu hâdiseyi İblise söylediler, o da dedi ki: Bu, mutlaka yer
yüzünde meydana gelen bir işten dolayı olmalıdır. Kendi erlerini teftişe
gönderdi, gelip Resül-i Ekrem'i Mekke-i Mükerreme'de iki dağ arasında namaz
kılar bir hâlde buldular, sonra dönüp bunu İblise haber verdiler o da dedi ki:
İşte bu men edilme durumu, yerde meydana gelen şeyden, o Peygamberin ortaya
çıkmasından dolayıdır.
Tefsirlerde şöyle de
rivayet olunuyor ki: Resül-i Ekrem Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem, birkaç zât ile
Sükul'ukaz tarafına giderek "Nahle" adlı yerde sabah namazını kıldıktan
sonra, Şeytanlar, gök haberlerini alamaz olmuşlardı. Üzerlerine ateş huzmeleri
yağmıştı, bunun sebebini anlamak için cinler her tarafa dağılmışlar, bir takımı
sükul'ukaz tarafına giderek Resûlullâh'ın Nahle'de sabah namazını Ashab-ı kiram
ile beraber kılarken okuduğu Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini işitmişler, semâ
kapılarının kendilerine neden kapanmış olduğunu anlamışlardır.
"Ateş huzmelerinin ortaya
çıkması, başka sebepler ve hikmetlerden dolayı da vâki olmaktadır: Nitekim asr-ı
Saadetten evvel de vâki olmakta bulunmuştur. Bunların bir kısmı, şeytanları kahr
etmek ve cezalandırmak içindir. Maamafih bir de manevî bir hidâyet yıldızı, bir
hikmet saçan yıldız vardır ki: O da, Resûl-i Ekrem'in ortaya çıkışıdır, ve onun
neşrettiği ilâhî dindir. Evet.. O Yüce Peygamber'in gönderilişiyle bütün
insanlık âlemi aydınlanmış, nice İslâmiyet nuruna kavuşmuştur. Onun risâletini
inkâr edenler de birer çevreler, olan Kur'an-ı Kerim'in âyetleri ile ve sair
mucizeleri ile cezalandırılarak Allah'ın kahrına cehennem ateşine uğramışlardır.
11. Ve şüphe yok ki: Bizden
sâlih kimseler vardır ve bizden onun altında olanlar da vardır. Biz türlü türlü
yollar tutmuştuk.
11. Cin zümresi şöyle de
diyorlardı: (Ve şüphe yok ki: Bizden sâlih kimseler vardır.) Bu Kur'an-ı Kerim'i
duymadan evvel de temiz yaratılışının gereği olarak hayra, salâha eğilimli
fertler mevcut idi (Ve bizden onun aşağısında olanlar da) hayırdan, durumlarını
ıslâh etmekten mahrum guruplar da (vardır) Evet.. (Biz) Cinler (türlü türlü
yollar tutmuştuk.) biz, muhtelif kabiliyetlerde, hareketlerde bulunan
zümrelerden meydana gelmiş bulunuyoruz. "Ki d e d" türlü türlü zümreler
demektir. Müfredi "Kıdde" dir ki: bir şeyden bir parça manasınadır.
12. Ve muhakkak anladık ki:
Allah'ı yerde acze düşüremeyiz ve kaçamakla da onu âciz bırakamayız.
12. (Ve muhakkak anladık
ki:) Bizler her ne yapacak olsak (Allah'ı yerde azce düşüremeyiz) yerin hangi
kıtasında bulunsak, Cenab-ı Hak'ka karşı zorluk çıkarmış olamayız, (ve kaçmakla
da onu âciz bırakamayız.) Hangi yere kaçıp gizlensek, semâlara çıksak, yerlerin
altına girsek, yine o ilim sahibi yaratıcının kudret pençesinden kendimizi kurt
aram ayız.
13. Doğrusu biz vakta
ki: O hidâyet rehberini dinledik, ona îman ettik, imdi kimde Rab'bine îman
ederse artık ne noksanlıktan ve ne de bir hakarete uğramadan korkmaz.
13. (Doğrusu biz, Vakta
ki: O hidâyet rehberi) O hakikatin kendisi olan hikmeti anlatan Kur'an-ı
(dinledik, ona îman ettik) onun bir ilâhî kitap olduğunu tasdik eyledik (imdi
kim de Rab'bine îman ederse) onun mukaddes kitabını, pek muhterem Peygamberini
tasdik eylerse (artık ne noksanlıktan) sevaplarının noksana uğramasından (ve ne
de bir zillete uğramadan korkmaz.) Evet onun güzel amellerinin sevabı noksan
olmaz, ve başkalarının günahı da ona yükletilmez. Onun güzel îmanı, kendisini bu
gibi felâketlerden korumuş olur.
14. Ve muhakkak ki, bizden
müslümanlar da vardır ve bizden saldırganlar da vardır, artık kimler İslâmiyet'e
nail olmuşlar ise, işte onlar, doğru yolu araştırmışlardır.
14. (Ve muhakkak ki:
Bizden müslümanlar da vardır) Cin taifesi arasında İslâm dinine nail olmuş
erlerde mevcuttur, (ve bizden haddi aşanlar da vardır.) Hak yoldan ayrılmış,
îmandan, ibâdet ve itaatten mahrum kalmış kimseler de vardır. (Artık kimler
İslâmiyet'e nail olmuşlar ise işte onlar, doğru yolu araştırmışlardır.)
kendilerini azaptan kurtaran, selâmet ve saadete kavuşturan bir yolu takibe
muvaffak olmuşlardır.
15. Amma, hakkı aşanlar ise
işte onlar da cehennem için bir odun olmuşlardır.
15. (Amma hakka
saldıranlar) İslâm yolundan aynimi; olanlar (ise işte onlar da cehennem için bir
odun olmuşlardır) onlar ile Cehennem, alevlendirilecektir. Nitekim insanlardan
kâfir olanlar da öyle cehennem için birer tutuşturma âleti, vasıtası
olacaklardır.
Bu on beşinci âyet ile cin
zümresinin anlatılan sözleri nihayet bulmuştur.
Cinlerin varlığını bütün
Peygamberler, semavi kitaplar haber vermiştir. Binaenaleyh peygamberleri tasdik
edenler ve birçok milletler ve feylesofların ilkleri ve maneviyat Ashab-ı,
cinlerin varlığını itiraf etmektedirler. Cinler veya onların ilk babaları "Cân"
ateş alevinden yaratılmıştır.
Maamafih cinlerin varlığını
ispat edenler başlıca iki kısma ayrılmıştır. Bir kısmına göre cinler, akıllı ve
gizli cisimlerden ibarettirler veya yalnızca ruhlardan bir nevi'dirler. Resûl-i
Ekrem Efendimiz, bizzat cinleri görmemiştir, ancak cinler. Peygamber
Hazretlerinin Kur'an-ı okuduğunu görüp dinlemişler, onun huzurunda bulunarak
kendisini tasdik etmişlerdir. Yüce peygamber'in başka bir vakitte cinleri görmüş
olduğu da rivayet olunmuştur. Bir kısım zevata göre de cinler, cisimler ve
cisimlerle bağlı değildirler, belki onlar, kendi nefisleri ile ayakta duran
cevherlerden ibarettirler. Bunların bâzıları mümindirler, hayırlı, kerîm, hayrı
seven bulunurlar. Bâzıları da kâfirdirler bunlar da serleri, âfetleri seven
alçak kimselerdir.
Ve deniliyor ki: Cinler,
mahiyetleri muhtelif nevîlere ayrılmıştır. Ayrıntılarını Cenab-ı Hak bilir,
bizim görmediğimiz, göremeyeceğimiz nice mahlûklar vardır ki: Bugün onların
varlığı fennen de sabittir. Biz kendi ruhlarımızı da göremiyoruz, havaları
kaplayan nice güzel varlıklar, kuvvetler de vardır ki: Onları da, göremiyoruz.
Fakat her birini inkâra imkân yoktur. İşte melekler, güzel varlıklardan, yüce
ruhlar ve yüksek zâtlardan oldukları gibi cinler de aşağılık ruhlardan ve şeytan
tabiatında olan dinsizleri de çirkin ruhlardan bulunmaktadırlar. Cinler ve ateş
yıldızları için (Saffaf, Ehkaf, ve Errahman) sûrelerinin tefsirlerine de
bakınız.
16. Ve eğer onlar, o yol
üzerinde dosdoğru gitse idiler, elbette kendilerine bol bol su içirirdik.
16. Bu mübarek
âyetler de Resûl-i Ekrem'e vahyolunan diğer bir kısım hususları bildiriyor.
İnsan ve cinler taifesinin İslâmiyet dairesinde yaşadıkları takdirde bir imtihan
gereği olarak bol bol nimetlere nâll olacaklarını müjdeliyor ve Allah'ın
zikrinden kaçınanları tehdîd ediyor. Mescidlerde yalnız Allâh-ü Teâlâ'ya ibâdet
edileceğini ve Resûl-i Ekrem'in ibâdetini gören bir takım zümrelerin nasıl bir
heyecan içinde kalmış olduklarını haber veriyor. O Yüce Peygamberin vazifesini
tâyin etmekte ve halka Allah'ın birliğini tebliğ, şirk ve isyanın korkunç
akıbetini ihtar buyurmakla mükellef olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Bana
vahyolundu ki: (eğer onlar) O insanlar ve cinler topluluğu (o yol üzerinde) o
İslâm dini dairesinde (dosdoğru gitse idiler) küfür ve isyana düşmemiş
bulunsalar idi, adaletten ve dayanışmadan ayrılmasalar idi (elbette kendilerine
bol bol su içirirdik.) onları hayatın kaynağı olan bol sulara, ırmaklara
kavuştururduk, onların rızklarına genişlik vermiş olurduk. Suların, yağmurların
ne kadar büyük bir ilâhi nimet olduğunu, Arabistan'ın bol sulardan mahrum olan
bir çok yerlerindeki ahâli daha fazla takdir eder, onun içindir ki: Bu su nimeti
böyle açıklanmıştır.
"Gadah" fazla, çok şey
demektir.
17. Onları bu hususta
imtihana çekelim diye, ve her kim Rab'binin zikrinden yüz çevirirse onu da pek
meşakkatli bir azaba sevk eder.
17. Evet.. (Onları) O
yükümlü toplulukları (bu hususta) bu suların bolluğu ve azlığı sureti ile
(imtihana çekelim diye) kendilerini öyle bol bol sulara, nimetlere
kavuştururuz. Tâ ki: Bu nimetlerden dolayı Cenab-ı Hak'ka şükredip etmedikleri
ortaya çıksın ve şükredenler, mükâfatlara lâyık olsunlar, (ve her kim Rab'binin
zikrinden yüz çevirirse) Kur'an-ı Kerîm'in öğütlerinden yararlanmaz, Cenab-ı
Allah'a hamd ve şükürde bulunmazsa (onu da pek meşakkatli bir azaba sevkederiz.)
pek şiddetli bir ceza mahalline sokarız, onu güçsüz düşüren bir azaba uğratırız.
"Saad" şiddet, sıkıntı,
meşakkat manasınadır.
18. Ve şüphe yok, mescitler
Allah içindir, artık Allah ile beraber hiç bir kimseye ibadette bulunmayın.
18. (Ve) bana
vahyolundu ki: (şüphe yok mescitler) Hak Teâlâ'ya ibâdet ve itaatte bulunulacak,
kulluk secdesine kapanılacak herhangi bir mabet, herhangi bir mevki (Allah
içindir.) orada Cenab-ı Hak'tan başkasına ibâdette, kulluk secdesinde
bulunulamaz, (artık Allah ile beraber hiç bir kimseye ibâdette bulunmayın.) Ey
Allah'ın kulları!. O Ezeli Yaratıcıya hiçbir şeyi ortak ve benzer edinmeyin.
Mabetlerini putlar ile
dolduran müşrikler, Allah-ü Teâlâ'ya değil, o putlara secde etmek alçaklığında
bulunuyorlar da bunun farkına varamıyorlar. Halbuki: Bütün alınlar, ancak
Al I âh-ü T e âlâ için kulluk secdesine kapanmalıdır. Müminler için yeryüzünün
her temiz yeri, bir nevi mescid hükmündedir, o yerlerde kulluk secdesine
kapanmak caizdir. Nitekim
bir sahih hadis şöyledir: Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı.)
19. Ve muhakkak ki,
Allah'ın kulu ne zaman ki, kalktı, ona dua eder oldu, az kaldı ki, onun üzerine
toplanmış cemaatler oluversinler.
19. (Ve) yine vahyen
şöyle bildiriyor: (muhakkak ki, Allah'ın kulu) Muhammed Aleyhisselât-ü Vesselam
(Vakta ki: Kalktı, ona) o Ezeli Mabuda (dua eder oldu) namaz kıldı, ibâdet ve
itaatte bulundu, onun bu duasını ibâdet ve itaatini cin taifesi (az kaldı ki:
Onun üzerine toplaşmış cemaatler oluversinler.) O Yüce Peygamber'in o bir Yüce
Yaratıcıya ibâdetini görünce onun okumakta olduğu Kur'an-ı Kerîm'i dinleyince
pek büyük bir hayrete düşerek adetâ birbirlerinin üzerine toplanıverecek bir
vaziyette bulundular, hayretle onun ibâdetini seyre daldılar.
Diğer bir görüşe göre de
Resûl-i Ekrem'in yüce bir Mâbud'a ibâdet ile meşgul olup müşriklere muhalefette
bulunmakta olduğunu gören müşrikler, az kaldı ki: O Yüce Peygamber'e karşı
düşmanlıklarını göstermek için toplanarak birbirlerine yardım edecek bir hâle
gelsinler.
"Libed" çok, fazla,
toplanmış, galip gelmiş cemaat demektir.
20. De ki: Ben ancak
Rab'bime ibadet ederim ve O'na hiç bir kimseyi ortak edinmem.
20. Allah-ü Teâlâ da o
muhterem Resulüne şöyle emr buyuruyor: Ey Resulüm!. O müşriklere (De ki: Ben
ancak Rab'bime ibâdet ederim) beni yaratan, besleyen, nimetlere ulaştıran Yüce
Yaratıcı'ya kullukta bulunurum (ve O'na hiç bir kimseyi ortak edinmem.) Çünkü O,
ortak ve benzerden münezzehtir. Yalnız ona ibâdet etmek, kulluk gereğidir. Bu,
hayret edilecek bir hareket değildir, hakkımda düşmanlığı gerektirici olamaz.
21. De ki: Doğrusu ben
sizin için ne bir zarara ve ne de bir fâideye sahip değilim.
21. Ve Resulüm!. O
nasihatlerini kabul etmeyen müşriklere şunu da (De ki: Doğrusu ben sizin için ne
bir zarar ve ne de bir fâideye sahip değilim.) Size bir zarar vermeğe veya
sizden bir zararı defetmeğe ve size bir fâide kazandırmaya ben bizzat kaadir
değilim, bütün onları yaratacak meydana getirecek olan ancak Yüce Yaratıcıdır.
Ben size karşı ancak peygamberlik vazifemi yerine getiriyorum: Sizi irşada
çalışıyorum, bu vazifemi terketmeğe selâhiyetim yoktur.
22. De ki: Şüphe yok, beni
Allah'tan hiçbir kimse elbette koru-yamaz ve ben ondan başka sığınacak kimse
bulamam.
22. Şunu da o müşriklere
(De ki: Şüphe yok, beni Allah'tan) onun azabından (hiç bir kimse elbette
koruyamaz) eğer ben Peygamberlik vazifemi, kulluk vazifemi (ve ben ondan) O Yüce
Yaratıcıdan (başka bir sığınacak bulamam.) benim sığınağım, koruyucum ancak o
kerîm olan mâbudumdur. Artık onun buyruklarına nasıl muhalefette bulunabilirim.
"Mültehad" kendisine
sığınılacak sığınak, yer, yönelecek mevki demektir.
23. Ancak Allah'tan
ve onun gönderdiklerinden bir tebliğdir ve her kim Allah'a ve onun Resulüne
isyan ederse, artık şüphe yok ki: Onun için cehennem ateşi vardır, orada
ebediyen kalıcılar olmak üzere.
23. (Ancak) Beni
kurtaracak olan, beni Allah'ın rahmetine kavuşturacak bulunan şey (Allah'tan ve
O'nun gönderdiklerinden) dinî hükümlerinden (bir tebliğdir) ben bu tebliğ
vazifesini yapınca mes'uliyetten kurtulmuş, Allah'ın korumasına erişmiş olurum.
(Ve her kim Allah'a ve O'nun Resulüne isyan ederse) Cenab-ı Hak'kın emirlerini
ve yasaklarını reddeder, Peygamberlerini yalanlarsa, (onun için Cehennem ateşi
vardır.) o yanmaya mahkûmdur. (Orada) O Cehennemde (ebediyen kalıcılar olmak
üzere.) öyle devamlı şekilde azap görüp duracaktır.
24. Tehdîd edilip
durdukları şeyi gördükleri vakit artık bileceklerdir ki: Yardımcı itibarı ile en
zayıf ve sayıca en az olan kim imiş.
24. Artık ey Yüce
Peygamber!. Sen o müşriklerin yalanlamalarına, alay etmelerine bakıp da üzülme
onlar, (tehdîd edilip durduktan şeyi) o pek müthiş cehennem azabını (gördükleri
vakit artık bileceklerdir ki:) O zaman tamamen anlayarak pişmanlıkta
bulunacaklardır ki: (yardımcı itibariyle en zayıf) kimi imiş, o putlarından bir
yardım göremeyeceklerini anlamış olacaklardır, (ve sayıca en az olan kimi
imiş..) Bunu da anlayacaklardır. Evet.. Kendilerinin mi, yoksa inanan ve Allah'ı
birleyen kulların mı çok olduğunu da göreceklerdir. Şüphe yok ki: Cenab-ı
Hak'kın semâlarda, yerlerde nice mü'mîn, sâlih kulları vardır ki, ona ibâdet ve
itaatten asla ayrılmazlar. Onların yanında müşriklerin sayılan, kuvvetleri pek
az bulunmaktadır. O müşrikler, bu hakikati âhirette anlayacaklardır, pek büyük
üzüntülere, ziyanlara kavuşmuş olacaklardır. Maamafih Arap müşrikleri, daha
dünyada iken de Bedr Gazvesinde yenilgiye uğramışlar, Müslümanların
kendilerinden daha kuvvetli olduğu anlamışlardı.
25. De ki: Ben bilmem ki:
Tehdîd edilip durduğunuz şey, yakın mıdır. Yoksa Rab'bim onun için uzun bir
müddet mi koyar.
25. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in kıyametin vaktini bilmediğini insanlara tebliğ etmekle mükellef
olduğunu gösteriyor. Ve Cenab-ı Hak bildirmedikçe kendisinin gaybe ait bir
şeyden haberdar olamayacağını itiraf ediyor. Hz. Peygamber'in ruhanî muhafızları
bulunduğunu ve Al l âh - îi Teâlâ'nın bütün eşyayı, bütün peygamberlerin
tebliğlerini tesbit edip hepsini de kısaca ve ayrıntılı olarak bildiğini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamber!. O müşriklere, o kıyametin kopma vaktini
alay yoluyla soran inkarcılara (de ki: Ben bitmem ki: Tehdîd edilir olduğunuz
şey) kendisiyle korkutulmakta olduğunuz kıyamet vakti, vukua geleceği Allah
tarafından haber verilen kıyamet saati (yakın mıdır.) yakında vuku bulacak
mıdır, (yoksa Rab'bim onun için) o kıyametin kopması için (uzun bir müddet mi
koyar?.) bunun kopma zamanı bizlerce meçhuldür. Bu husus, Allah'ın ilmine
aittir.
"Emed": Evet.. Ecel, gaye,
nihayet, uzaklık manasınadır.
26. Gaybi bilendir, fakat
gaybi üzerine bir kimseyi apaçık haberdar etmez.
26. Evet.. O
Rab'bim (gaybı bilendir.) kıyametin kopma zamanını ve benzeri şeyler) ancak O
Yüce Yaratıcı bilir (fakat) o Hikmet Sahibi Mâbud (gaybı üzerine bir kimseyi
apaçık haberdar etmez.) hiçbir kimse, kıyametin vukuunu ve diğer gayba dair
şeyleri kesin ve açık bir şekilde bilip tâyin edemez.
27. Ancak -bildirmeyi-
dilediği Peygamber müstesna, çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler sevk
eder.
27. O Kerem Sahibi
Yaratıcının (dilediği bir Resul müstesna) onu dilediği gaybtan veya Peygamberlik
hukukuna ait olan bâzı gayıplardan vahiy yoluyla, Cibrîl-i Emîn vastasîle
haberdar buyurur (Çünkü O) Hikmet sahibi Yaratıcı (bunun önünden ve ardından)
yâni: Böyle gaybı bildirdiği Resulünün her tarafından (muhafızlar sevk eder.)
onun hafaza melekleri korurlar, şeytanların suret değiştirerek o Peygambere
yanaşmalarına, o gayba ait şeyleri öğrenmelerine meydan vermezler. "Resad"
beklemek, yol gözlemek demektir. Burada gözeticiler manasınadır.
28. Rab'lerinin
gönderdiklerini hakkıyla eriştirmiş olduklarını bilmesi için -öyle gözcüler
tayin buyurulmuştur.- Ve onların yanlarında olanı ilmen kuşatmıştır, ve her bir
şeyi adeden sayıp bilmiştir.
28. Evet.. Cenab-ı Hak,
gaybı belirdiği Resulünü öyle melekler ile her tarafından kuşatır, bu ise
(Rab'lerinin risâletlerini) gönderdiği emanetleri, gayba dair haberleri
meleklerin (Hakkîle erişmiş) tebliğ etmiş (olduklarını) o Resulün (bilmesi
içindir.)
Evet.. Bu hikmetten
dolayıdır ki: O hafaza melekleri o Resulün etrafını kuşatmakla emrolunmuşlardır.
(Ve) Yüce Allah (onların yanlarında olanı) o hafaza meleklerinin veya
Peygamberlerinin yanlarındaki hikmetleri, dinî hükümleri, onların bütün
hâllerini, bütün çalışma gayretlerini (ilmen kuşatmıştır.) Hiç biri Allah'ın
ilminin dışında değildir. (Ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (her bir şeyi adeden
sayıp bilmiştir.) bütün olmuş ve olacak şeyleri birer birer bilmektedir.
Onun ezeli ilmi, bütün
varlıkları, takdir edilen şeyleri kuşatmıştır. Buna inanıyoruz. Artık her
akıllı, düşünen şahıs için lâzımdır ki: O Kâinatın yaratıcısının kudretini,
büyüklüğünü ilminin yüceliğini dâima düşünerek o muazzam Mabudu birlemeye ve
kutsamaya devam etsin, hayati işlerini güzelce tanzim ederek kulluk vazifesini
tertemiz biçimde yapmaya çalışsın, o Kerem ve merhamet sahibi yaratıcımızdan
muvaffakiyetler niyaz eylesin. Yârabbü. Bizleri rızana uygun amellere muvaffak
buyur. Amin..
"Gayb" bir kimsenin
huzurunda bulunmayan şey, ona göre bir gayp demektir. İlmen bilinmeyen, varlığı
olduğu gibi bilinip tâyin edilmeyen her şey de, gaybtan ibarettir. Bu mânâca
gayblar iki kısma ayrılır ve başka hârikalar da vardır.
1. Gayb ve mucize: Bir
kısım gaybler vardır ki: Onları ancak Cenab-ı Hak bilir, O Yüce Yaratıcı
bildirmedikçe onları kullarından hiç biri bilemez. Kıyametin kopma vakti gibi
ki: Bunu Cenab-ı Hak, hikmet gereği kullarına bildirmemiştir. Bu, bir mutlak
gaybtır. Diğer bâzı gayblar da vardır ki: Allâh-ü Teâlâ, onları dilediği
Peygamberlerine bildirmiştir. İlerideki bir galibiyetin veya bir mağlûbiyetin
bir Peygambere bildirilmiş olması gibi, böyle bir gaybı bilme bir hârika
kabilindendir, bir mucize sayılır.
2. Keramet: Mü'mîn,
Salih kulların bâzılarından ortaya çıkan hârikadır ki, o zâtın Allah katında
velilik mertebesine sahip olduğuna işaret eder, İnsanlar arasında ikramlara
mazhar olup nasihatlarının kabul edilmesini temin gibi hikmetlere dayanmış
bulunur. Ehl-i sünnete göre Evliyaullâh'ın kerameti haktır, sabittir, fakat
keramet, gaybi mutlaka bilmek mahiyetinde sayılamaz. Bâzı hâdiselerin vukuundan
evvel haber verilmesi bu kabildendir. Maamafih, bu haber, haddizatında kesin bir
ilim değildir, bu hâdiselerin mutlak gayba dair şeyler kabilinden olması, Allah
katında takdir edilmemi; demektir ki, bunları velîler de bilebiliyor.
3. Meunet: Halktan durumu
bilinmeyen bir insanın elinde peygamberlik veya keramet dâvasına dayalı
olmaksızın ortaya (ikan hârikadır ki: Onun belâ ve sıkıntıdan kurtulmasına,
kalbinin ferahlamasına birvesîle bulunmuş, olur. Bir kimsenin kalbinden geçeni
keşfedip haber vermek bu kabildendir. Buda gaybı bilmek sayılamaz. Kesin bir
bilgi mahiyetinde değildir. Bir tahmine, bir tesadüfe dayalı demektir.
4. Istidrac; Bu da
mühlet vermek demektir. Bir nevî hârikadır. Yâni: Fâsıklığı ve küfrü açık olan
bir şahsın elinde arzusuna göre meydana gelen bir fevkalâde hadîsedir. Dünyaya
ait bâzı arzularının gerçekleşmesi, dualarının kabul edilmesi bu kabildendir. Bu
hâl, sahibinin isyan içinde kalarak daha fazla ilâhî azaba uğramasına sebep
olacaktır. Binaenaleyh buda gaybı bilmek mahiyetinde değildir. Hikmet gereği bir
tesadüf eseridir. Bir ümidin meydana gelmesidir.
5. Kehanet ve
Müneccimlik, bâzı kâhinlerin ve müneccimlerin haber verdikleri meçhul hâdiseler
de birer hususi sebebe veya birer fenni vasıtaya dayanmaktadır ki: O sebepleri,
o fenleri bilen her kimse o hâdiseleri anlar, haber verebilir, bu hususta sebep
ve vasıtalara her vâkıf olan kimse, o hadiselere dair bilgi sahibi olabilir.
Binaenaleyh bunlar da gaybı bilmek kabilinden değildir. Bunlar ya sihir veya bir
nevî san'at eseridir. Bunlar, birer dış alâmetlere, birer tahmine dayanıp,
başkalarının yardımda bulunmasına ihtiyaç gösterip kesin bir mahiyete sahip
değildirler, çok kere tersi de ortaya çıkmaktadır.
6. İhanet, bu da
isyankâr bir şahsın elinde arzusuna aykırı olan bir şeyin meydana gelmesinden
ibarettir ki, o da bir nevî hârika demektir, fakat gaybı bilmek kabilinden
değildir. Kendisinin yardımsız kalmasına bir sebeptir.
"Müseylimetül'kezzap"dan
ortaya çıktığı rivayet edilen bir hâdise bu kabildendir. Şöyle ki: O dinsiz bir
kuyunun suyunu arttırmak için içine tükürmüş, kuyu hemen mevcut suyunu da
kaybederek kup kuru kalmış, aynı şekilde bir şahsın kör bulunan bir gözünün
açılması için tükürüğünü sürmüş, o şahsın diğer gözü de kör olmuş. Kısacası
mucize ile kerametten başka olan hârikalar, sahiplerinin dînen büyüklüğüne
faziletine delâlet etmez, bilakis bir kısmı sahipleri hakkında mes'uliyeti
gerektirir.
Gaybe dair Tefsir-i
Kebîr'de ve Ruhulmeani'de ayrıntılı bilgi vardır. Fahr-i Razî merhuma göre bu
mübarek âyetlerdeki gayptan maksat, kıyametin kopma zamanındaki gaybtan
ibarettir ki, onu Cenab-ı Hak'kın kendilerine bildirdiği bâzı Peygamberlerden
başkaları bilemezler.
Doğrusunu Allah bilir.
Sonraki Sayfa

|