|
71-NUH-SURESI
Bu mübarek süre, "En-Nehl"
süresinden sonra, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Yirmi için kendisine
böyle "Nün süresi" adı verilmiştir. İnkarcıların azabına dair bir acil; numune
irtibat vardır.
Başlıca konuları şunlardır:
1. Nüh Aleyhisselâm'ın,
kavmini ne şekilde îmana davet etmiş olduğunu beyan.
2. Hz. Nuh'un aralıksız
dâvetine, nasihatlerine ve ilâhî nîmetleri beyanına rağmen kavminin ne kadar
inkarcı, putperestçe hareketlerde bulunmuş olduklarını tasvir.
3. O inkarcı kavmin daha
sonra nasıl boğularak ateşin azaba kavuşmuş olduklarını ihtar.
4. Nüh Aleyhisselâm'ın
yakarışlarını ve Cenab-ı Hak'dan temennilerini hikâye.
1. Muhakkak biz, Nuh'u
kavmine gönderdik, kendilerine bir elem verici gelmeden evvel kavmini korkut
diye.
1. Bu mübarek âyetler,
Nüh Aleyhisselâm'ın Allah tarafından kavmine Peygamber gönderilmiş olduğunu
bildiriyor ve O Yüce Peygamber'in kavmini ne şekilde ilâhî dine davet edip
kendilerini ikaz ve irşada çalışmış bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Muhakkak biz) Yâni: Kudret ve azametle vasıflanmış olan ilâhî zâtıma, (Nuh'u) O
Yüce Peygamberi (kavmine gönderdik) onu zamanındaki bütün insanlara bir
Peygamber tâyin ettik (kendilerine) küfürlerinden dolayı alelacele (bir elem
verici gelmeden evvel kavmini korkut diye) O Yüce Peygamber'e emrettik, tâ ki: O
kavmin bir mazeret ileri sürmesine bir selâhiyetleri kalmasın.
2. Dedi ki: Ey kavmim!.
Şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir korkutucuyum.
2. Hz. Nüh da
Peygamberlik vazifesini îfa için (dedi ki: Ey Kavmim!. Şüphe yok ki, ben sizin
için apaçık bir korkutucuyum.) Küfür ve isyan içinde yaşar durursanız büyük bir
ilâhî azaba uğrarsınız, kendinizi o azabın kahr pençesinden kurtaramazsınız.
3. Şöyle ki: Allah'a
kullukta bulunun ve ondan korkun ve bana itaat eyleyin.
3. (Şöyle ki: Allah'a
kullukta bulunun) O'ndan başkasına tapmayın, Onun bütün dini hükümlerine riâyete
çalışın (O'ndan korkun) O Yüce Yaratıcının azabından korkarak, O'nun rızâsına
aykırı şeylerden kaçının (ve bana itaat eyleyin.) bu tekliflerimi, nasihatlerimi
kabul ederek bunlara riâyette bulunun.
4. Sizin için
günahlarınızı bağışlasın ve sizi takdir edilmiş müddete kadar tehir etsin.
Muhakkak ki, Allah'ın takdir ettiği vakit gelince sonraya bırakılamaz, eğer
bilir kimseler oldu iseniz.
4. Evet.. Şu size emr ve
tavsiye ettiğim şeyleri kabul ediniz ki: (Sizin için günahlarınızı) Cenab-ı Hak
(bağışlasın) câhiliyet devrelerindeki hatalarınızı, kusurlarınızı affetsin ve
örtsün, hakkınızda ilâhî lütuf tecellî eylesin, (ve sizi) îman ve itaat etmeniz
şartı ile (takdir edilmiş) olan (müddete kadar tehir etsin.) Sizi yaşatsın,
hemen
sekiz ayet-i kerimeyi
içerir. Nuh Aleyhisselâm'ın kıssasını içermiş olduğu gösterdiği için kendisinden
evvelki Mearic süresi ile aralarında büyük bir kahredip cezalandırmasın. Şu da
(muhakkak ki: Allah'ın takdir ettiği vakit gelince) Kitabın aslında yazılmış,,
tesbit edilmiş olan hayat müddeti son bulunca artık o vakit (sonraya
bırakılmaz.) Kimse onu tehir edemez (eğer bilir kimseler oldu iseniz?.) bunu
bilir, tasdik edersiniz, tebligatımı kabul ederek isyanınıza son verirsiniz.
Binaenaleyh, ey Nûh kavmi!. Eğer siz böyle küfür ve isyan içinde yaşar
durursanız, bu hâlde hakkınızda takdir edilmiş olan azap vakti ertelenmez, hemen
meydana gelerek hepinizi kahr ve tenkil eder. Artık bu akıbeti düşünün..
İslâm âlimleri, bu âyet-i
kerîme ile delil getirmişlerdir ki: İbâdet ve itaat gibi, sıla-i rahme riâyet
gibi, ruhları güzel ahlâk ile temizlemek ve arındırmak gibi güzel ameller,
ömrün artmasına birer vesiledir. Cenab-ı Hak, bu amellerin sahipleri için
ömürlerini ziyâde takdir buyurmuş olur, nitekim bir hadîs-i = Akrabayı ziyaret
ömrü artırır) buyurmuştur.
Binaenaleyh insan elinden
geldiği kadar güzel amellerde bulunmaya çalışmalıdır.
5. Dedi ki: Yârabbü. Ben
kavmimi hakikaten gece ve gündüz davet ettim.
5. Bu mübarek âyetler de
Nûh Aleyhisselâm'ın Cenab-ı Hak'ka nasıl duada bulunmuş olduğunu gösteriyor.
Kavmini nasıl irşada çalıştığını, kavmi hakkında ne kadar nasihatlerde
bulunduğunu hikâye buyuruyor. Buna rağmen o kavmin ise ne kadar hakkı kabulden
kaçınmış olduklarını şöylece teşhir buyurmaktadır. Nûh Aleyhisselâm, Cenab-ı
Hak'ka yakarmada bulunarak (Dedi ki: Yârabbü.) Ey benim Yaratanım, Veliyi
nimetim!. (Ben kavmimi hakikaten gece gündüz) sürekli olarak bir hikmet ile, bir
güzel öğüt ile Allah'ın birliğini ikrara ve ibâdet ve itaate (davet ettim)
peygamberlik vazifemi İfaya çalıştım.
6. Benim davetim, onlar
için kaçmaktan başka bir şey arttırmadı.
6. (Benim davetim)
Öyle sürekli ve hayır diler vaiz ve nasihatim (onlar için) o inkarcı kavme karşı
(firardan başka bir şey arttırmadı.) onlar kendilerine yaptığım davetten,
verdiğim nasihatlerden kaçınıp durdular.
7. Muhakkak ki: Ben onlar
için mağfiret buyurasın diye kendilerini her ne zaman davet etti isem
parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine hüründüler ve ısrar ettiler
ve böbürlenmekle böbürleniverdiler.
7. Yârabbü. (Muhakkak
ki, ben onlar için) O inkarcı kavmim hakkında (mağfiret buyurasın diye
kendilerini her ne zaman) Allah'ın birliğini, ikrara, ibâdete devama ve
mahlûkata tapınmaktan kaçınmaya (davet ettim ise) o inkarcılar, bu davetimi
kabul etmediler, bilakis (parmaklarını kulaklarına tıkadılar) tâ ki: davetimi
işitmesinler (ve elbiselerine hüründüler) beni görmemek için rubaları içine
sokularak saklandılar (ve) küfür ve isyanlarında (ısrar ettiler) o fena
vaziyetlerine devam edip ondan ayrılmak istemediler (ve bir böbürlenmekle
böbürleniverdiler) hakkı kabulden kaçınarak kibirli bir vaziyet aldılar.
8. Sonra muhakkak ki: Ben
onları apaçık davet ettim.
8. (Sonra muhakkak ki: Ben
onları) O inkarcı kavmi (apaçık davet ettim) dini hükümleri onlara açıkça tebliğ
edip bildirdim, kendilerini uyanmaya davet ettim.
9. Sonra şüphesiz ki: Ben
onlar için ilân ettim ve onlara gizliden gizliye de bildirdim.
9. (Sonra ben
şüphesiz ki, ben onlar için ilân ettim) o dinsizleri tekrar tekrar ve açıkça
tevhîd dinine davet eyledim (ve onlara gizliden gizliye de) muhtaç oldukları
dinî meseleleri (bildirdim) muhtelif, farklı üslûp ile onları ıslâha çalıştım.
10. Artık dedim ki:
Rabbinizden mağfiret dileyiniz, şüphe yok ki: O, çok mağfiret buyurucudur.
10. (Artık) Onlara
(dedim ki:) bu küfür ve isyanı terk ederek tevbekâr olunuz, kerem ve merhamet
sahibi (Rab'binizden mağfiret dileyiniz) geçmiş günahlarınızı yarlıgasın,
onlardan dolayı sizi cezalandırmasın (şüphe yok ki. O) Yüce Yaratıcı (çok
mağfiret buyurucudur.) tevbe eden kullarını afv eder ve günahlarını örter,
onları dünyada da, âhirette de nimetlere, selâmetlere kavuşturur.
11. Üzerinize semayı bol
yağmurlar ile gönderir.
11. Bu cümleden olarak
(Üzerinize semâyı) gölgeliği veya bulutları (bol yağmurlar ile gönderir.) O
sayede geçiminize sebep olan meyvelere, hububata, fazla ürünlere nail olursunuz.
"Midrar" birbiri peşine
yağmuru çok olan bulut demektir.
12. Ve size mallar ile ve
oğullar ile yardım eder ve sizin için bağlar, bostanlar kılar ve sizin için
ırmaklar vücuda getirir.
12. (Ve) Yüce Yaratıcınız
(size mallar ile ve oğullar ile imdat eder.) sizi büyük servetlere ve bir nice
evlât ve torunlara nail buyurur (ve sizin için bağlar, bostanlar kılar) nice
bahçeler, bitger sahalar nasibeder. (Ve sizin için ırmaklar vücuda getirir.) O
sebeple de ürünleriniz çoğalır, ihtiyacınız giderilir. Evet. Kusurlarını bilip
istiğfarda bulunan, Allah'ın yardımı ile refaha kavuşur, muhitlerinde bir
yükselme yüz gösterir, bir çok ihtiyaçlardan kurtulur.
Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de
şöyle buyurulmuştur:: Şüphe yok ki: Eğer şehirler, kasabalar ahâlisi îman edip
sakınsalar elbette onların üzerlerine gökten ve yerden bereketler açıveririz.
13. Size ne oluyor ki:
Allah için bir azamet ummuyorsunuz..
13. Bu mübarek âyetler de
Nûh Aleyhisselâm'ın kavmine daha başka ilâhî kudretin eserlerini ve Allah'ın
nimetlerinin vasıtalarını ve insanlığın yaratılışının mahiyetini de beyan ederek
onları uyanmaya, Allah'ın birliğini kabule davet buyurmuş olduğunu öylece
bildirmektedir. Hazret-i Nûh, kavmine hitaben şöyle de diyordu ki: Ey kavmim!
(Size ne oluyor ki:) Ne mâni var ki, siz (Allah için bir azamet ummuyorsunuz)
Allah'ın büyüklüğünü düşünmüyorsunuz, onun kudret ve azametine inanmış
bulunmuyorsunuz, siz, o Yüce Yaratıcının kudret eserlerine hiçbir takdir gözü
ile bakmaz mısınız?. Nedir bu sizdeki gaflet ve cehalet?.
14. Halbuki, sizi muhakkak
türlü türlü derecelerde yaratmıştır.
14. (Halbuki,) O Yüce
Yaratıcı (sizi muhakkak türlü türlü derecelerde) muhtelif şekillerde
(yaratmıştır.) siz başlangıçta birer döl suyu idiniz, sonra kan parçası, et
parçası, kemik sahibi oldunuz, sonra da bir insan olarak varlık sahasına
atıldınız. Bütün bu muhtelif, ibret verici hâdiseler, değişiklikler, bir hikmet
sahibi yaratıcının varlığına, kudret ve azametine birer parlak delil değil
midir?. Ne için siz, kendi yaradılışınızı da hiç düşünmüyorsunuz!.
15. Görmediniz mi ki: Yedi
göğü nasıl tabaka tabaka yaratmıştır.
15. Ey gafiller!.
(Görmediniz mi?) Hiç fezaya taraf bakıp ta gök cisimlerini görür olmadınız mı?,
(ki:) Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri (yedi göğü nasıl tabaka tabaka
yaratmıştır.) onların bâzısı, bâzısının üstünde olarak birbirine uygun bir
şekilde, bir harikulade biçimde vücuda getirmiştir. Bunlar, ne kadar büyük birer
kudret eseridir.
16. Ve onlar da ay'ı bir
nûr kılmıştır, güneşi de bir çirağ yap-mıştır.
16. (Ve) O Hikmet Sahibi
Yaratıcı Hazretleri (onlarda) o gök levhalarında (ay'ı) o parlayan ay'ı (bir nûr
kılmıştır.) onunla geceleri yeryüzü aydınlanmaktadır. (Güneşi de bir
çırağ kılmıştır.) onunla da geceleri zulmetleri gidiyor yeryüzü aydınlıklar
içinde kalıyor. Gerçek şu ki: Ay, birinci gökte, güneş ise dördüncü gökte ise de
bu göklerin birbirini kuşatmış veya şeffaf oldukları için onların hangi birinde
bulunan böyle nûranî, ışık saçan bir kudret hârikası, onların hepsinde bulunmuş
gibidir.
17. Ve Allah sizi yerden
bir ot olarak bitirmiştir.
17. (Ve) Ey insanlar!.
Şunu da düşününüz ki: (Allah) u Teâlâ Hazretleri (sizi yerden bir ot olarak
bitirmiştir.) Yâni: sizin ilk babanız Hz. Adem'i topraktan yaratmıştır, yahut
sizin asli maddeniz olan döl sularını yer yüzündeki nebatatdan meydana gelen
gıda maddelerinden vücuda getirmiştir. İşte, insanlar, bu şekilde gelişip
büyüyerek hayat sahasına atılmış bulunmaktadırlar.
18. Sonra bizi orada iade
edecektir ve sizi bir çıkarışla çıkaracaktır.
18. (Sonra) da ey
insanlar!. O Yüce Yaratıcı (sizi orada iade edecektir.) yâni: Siz ölünce yine
topraklara atılacaksınız, yine toprak kesileceksinizdir. (ve) Sonra da
kabirlerden (sizi bir çıkarışla çıkaracaktır.) hepinizi de mahşere sevk
buyuracaktır. Bütün bunlar, birer hakikattir.
19. Ve Allah; sizin için
yeri bir döşeme kılmıştır.
19. (Ve) Şunu da
düşününüz ki: (Allah, sizin için yeri bir döşeme) bir sergi, bir yatak
(kılmıştır) yeryüzünü ikâmetinize elverişli bir hâle getirmiştir. Üzerinde
istediğiniz gibi
oturabilirve
dolaşabilirsiniz.
20. Tâ ki: Ondan geniş
geniş yollara gidiveresiniz.
20. (Tâ ki: Ondan) O
yeryüzünden (geniş geniş yollara gidiveresiniz.) dilediğiniz gibi seyahatlerde
bulunabilirsiniz, ticaretinizi vesaire geliştirebilesiniz. Bütün bunlar, ey
insanlar!. Sizin hakkınızda birer lütuftur. Artık bu nimetlerin kadrini bilip
şükrünü İfaya çalışmak icâbetmez mi?. Artık nedir şu inkarcı ruhi durumunuz?İşte
Nûh Alyehisselâm, kavminin dikkatlerini böyle nefİslerdeki ve di; âlemdeki
delillere çekmek istemi; çeşitli ilâhî nimetlere nail olduklarını kendilerine
bildirmiş, onları selâmet ve saadete kavuşturmak hayır dileğinde bulunmuştu.Ne
yazık ki: O kavim, bu pek yüce hayır isterliği takdir edememiş, yine
inkârlarında devam edip durmuşlardı.
"fi E a e" geniş yollar her
türlü yollar, iki dağ arasında açıklık manasınadır.
21. Nûh dedi ki: Yârabbi..
Şüphe yok ki: Onlar bana isyan ettiler ve malı ve evlâdı kendisine hüsrandan
başka bir şey arttırmayan kimseye tâbi oldular.
21. Bu mübarek âyetler
de Nûh kavminin isyanlarından, aldatıcı kimselere tâbi olmalarından ve putlarına
düşkün bulunmalarından üzülmüş olan Nûh Aleyhisselâm'ın kavminden Cenab-ı Hak'ka
şikâyette bulunduğunu gösteriyor. O kavmi kendi reislerinin nasıl saptırmış
olduklarını ve sonunda o kavmin dinsizlikleri yüzünden suda boğulup ateş azabına
kavuşmuş bulunduklarını haber vermektedir. Şöyle ki: (Nûh) Aleyhisselâm,
yalvarmasına ve şikâyetine devam ederek (dedi ki: Yârabbi!. Şüphe yok ki, onlar)
o kavmim (bana isyan ettiler) kendilerine tebliğ ettiğim dini hükümleri kabul
etmeyip dinsizliklerinde devam edip durdular (ve malı ve evlâdı kendisine
hüsrandan başka bir şey arttırmayan kimseye) dinsiz reislerine (tâbi oldular.)
dünyanın fâni gösterişine kapılarak büyük gafletler, cehaletler içinde kaldılar,
bir hidâyet rehberini bırakarak öyle saptırıcı, felâkete aday kimselere uydular.
22. Ve pek büyük bir hile
ile hile eder oldular.
22. Evet.. O kendilerine
tâbi oldukları zındıklar, onlara pek çok fenalıklar yaptılar (Ve pek büyük bir
hile ile hile eder oldular.) O kavmi Allah'ın dininden mahrum bıraktılar.
Peygamberlerine karşı düşmanca bir tavır almalarına sebebiyet verdiler.
23. Ve dediler ki:
Tanrılarınızı bırakmayınız, ne Veddi ve ne Süvai ve ne Yegusi ve Yeukı ve Nesri
terk eylemeyiniz.
23. (Ve) O aldatıcı
şahıslar (dediler ki:) Ey kavmim!. Sakın (tanrılarınızı bırakmayınız) onlara
tapınmaya devam ediniz, özellikle (ve Veddi ve ne Süvai ve ne Yegusi ve Yeuki ve
Nesri) bu adlar ile anılan putları. Sanemleri (terkeylemeyiniz) Nuh'un Rab'bine
ibâdette bulunmayınız.
Bu putlar, heykeller
câhiliyet zamanında Arabistan'a da intikâl etmişti, Arap kabilelerinden her
biri, bu put suretlerinden birine tapınmakta bulunuyordu.
Bunlardan başka Lât, Uzza,
Menat, Esaf, Naile, Hübel adında da bir takım putlar var idi. Hübel, sanemlerin
en büyüğü sayılarak Kabe'nin üstüne konulmuştu. Esaf, Naile ve Hübel adındaki
putlar, Mekkelilere ait bulunuyormuş, bunlara dair "Essiracül'münİr" de geniş
bilgi vardır.
24. Ve muhakkak ki: Bir
çoklarını sapıklığa düşürdüler. Ve -Yârabbi! Sen de- o zâlimlere sapıklıktan
başkasını arttırma.
24. (Ve muhakkak ki:) O
Reis geçinen bozguncu kimseler, bu putlara halkı tapındırmak sureti ile
(birçoklarını sapıklığa düşürdüler.) bu putlara bir çok kavimlerin tapmaları
asırlarca devam etmiş oldu (ve) Hz. Nûh da o bozguncuların öyle aldatmalarını
görünce Cenab-ı Hak'ka niyaz ederek dedi ki: Yârabbi!. Sen de (o zâlimlere
sapıklıktan başkasını verme) onlar öyle kendi küfürleri içinde yaşadıkları gibi
başkalarını da küfre düşürmeğe çalıştıkları için artık onlar, hidâyetten mahrum
kalmış, sapıklığa lâyık olmuşlardır.
25. Günahlarından dolayı
suda boğuldular, sonra ateşe atıldılar. Artık kendileri için Allah'ın ötesinde
yardımcılar bulamadılar.
25. Artık o inkarcı
kavim (günahlarından dolayı) Peygamberlerini inkâr edip küfürlerinde devam etmek
istedikleri için (suda boğuldular) bir tufan azabı ile helak oldular. (Sonra
ateşe atıldılar.) kabir azabına tutuldular ve âhirette de, ebedi olarak
Cehennemde yanıp yakılacaklardır. (Artık kendileri için Allah'ın ötesinde
yardımcılar bulamadılar.) o kendilerinden faide bekledikleri putlarından bir
faide göremediler.
Artık ne kadar sapıklıkta
bulunmuş olduklarını anladılar, ne yazık ki: Artık pişmanlıkları boşunadır.
Ebedi olarak azap çekip duracaklardır. İşte küfrün cezası!.
26. Ve Nûh dedi ki: Yârabbü.
Yeryüzünde kâfirlerden bir şahıs bırakma.
26. Bu mübarek âyetler de
Nûh Aleyhisselâm'ın mü'minlerin lehinde ve kâfirlerin de aleyhinde nasıl dua ve
niyazda, temennilerde bulunmuş olduğunu göstermektedir.
Şöyle ki: (Ve Nûh)
Aleyhisselâm, münacatına devam ederek (dedi ki: Yârabbü.) Ey kerem ve hikmet
sahibi olan Mabudum!. (Yeryüzünde kâfirlerden bir şahıs bırakma) Hepsini de
helak et, lâyık oldukları cezalara kavuştur.
27. Şüphe yok ki: sen
onları bırakırsan kullarını sapıtırlar ve facirden, kâfirden başkasını da
doğurmazlar.
27. (Şüphe yok ki: Sen)
Ey Yüce Yaratıcı!, (onları) O senin birliğini, benim Peygamberliğimi inkâr eden
kâfirleri yeryüzünde (bırakırsan kullarını saptırırlar.) başkalarını da, îmandan
mahrum bırakarak kendileri gibi küfre, sapıklığa düşürürler. Artık öyle zararlı
kimselerin yok olmasını temenni, bir dinî vazifedir.
28. Yârabbü. Bana ve
babama, anama ve haneme mü'mîn olarak giren kimseye ve mü'min erkekler ve mü'mîn
kadınlara mağfiret buyur ve zâlim için helakten başkasını arttırma.
28. (Yârabbü.) Ey Kerem,
merhamet sahibi Mabudum!. (Bana ve babama ve anama) yâni: Mü'minlerden olan
ana-babama veya Hz. Âdem ile Havva'ya (ve haneme) ikâmetgâhıma veya gemime veya
mescidime (mü'mîn olarak giren kimseye ve) mutlaka olarak (mü'mîn erkeklere ile
mümîn kadınlara mağfiret buyur.) onların insanlık icabı meydana gelen
kusurlarını affet ve ört. Hz Nuh'un bu duası ile eşi ve oğlu Ken'an hariçte
kalmışlardır, çünkü onlar, îmandan mahrum bulunuyorlardı, (ve) Yârabbü.
(Zâlimler için) Küfre düşerek nefislerine zulmde, hıyanette bulunmuş kimseler
için (helakten başkasını arttırma) onları kahret, rahmetinden uzak bırak. Çünkü
onlar, hem kendi nefisleri hakkında, hem de, başkaları hakkında en zararlı, en
zulümkâr kimselerdir. Hz. Nuh'un bu duası kabul olunmuş, artık o küfürlerinde
ısrar edip duran zâlim kavim, tufan dalgaları arasında mahvolup cezalarına
kavuşmuşlardır. İşte küfrün akıbeti böyle bir felâketten başka değildir. Hak
Teâlâ Hazretleri cümlemizi îman feyzinden mahrum bırakmasın Amin..
Hz. Nuh'un kıssası için
"Araf" ve "Küd" sürelerini tefsîrine de müracaat...
Sonraki Sayfa

|