|
70-EL-MEARIC
SURESİ
Bu mübarek sûre, El-Hakka
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Kırdört âyet-i Kerîme'yi
içermektedir. Yüce Yaratıcı'nın kulları hakkında Mearic sahibi olduğunu, yâni:
Nimetlerinin muhtelif mertebelerde, farklı derecelerde bulunduğu bildirdiği için
kendisine böyle "Mearic" sûresi adı verilmiştir. Bununla beraber "Seele" Sûresi
ve "Mevaki" sûresi unvanlarına da sahiptir. Kıyametin vasfını ve Cehennemin
azabını bildirdiği için "El-Hakka" sûresinin tamamlayıcısı hükmünde bulunmuştur.
Başlıca konuları şunlardır:
1. Kıyametin meydana
geleceğini, azabın vukuunu bir alay maksadîle soran inkarcıları tehdîd.
2. Kıyametin müthiş
hâllerini ve kâfirlerin pek korkunç bir vaziyette bulunacaklarını ihtar.
3. İnsanların
yaradılışlarını tasvîr ve ehl-i îmanın vasıflarını, âlicenabâne hareketlerini
medih ve sena.
4. Yüce Yaratıcı'nın
inkarcıları helak etmeğe ve onların yerlerine mü'mîn, sâlih kullarını getirmeğe
kaadir olduğunu beyan.
5. İnkarcıların pek boş
ümitlerde bulunduklarını ve onların nasıl bir sûi akıbete giriftar olacaklarını
teşhîr.
6. Âhire t i inkâr
edenlerin nasıl bir şekilde tekrar hayata erdirilerek, mahşere sevk
edileceklerini teblîğ, uyanmak için dikkatleri çekme...
1. Bir isteyen, gelecek
olan azabı istedi.
1. Bu mübarek âyetler,
kıyameti inkâr eden müşrikleri reddediyor. Onların inkâr ettikleri kıyameti,
nice muhtelif, çeşitli nîmet derecelerine sahip olan Allâh-ü Teâlâ'nın her hâlde
meydana getireceğini teblîğ ve Resûl-i Ekrem'e sabıretmesini tavsiye buyuruyor.
O kıyamet hâdisesi olacağı zaman göklerin ve yerin pek müthiş bir hâle
geleceğini ve insanların birbirinden kaçınacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki:
(bir isteyen) Nazr Binil'hars veya, Ebû Cehl veya. Hars İbnünnuman gibi bir
kâfir, sırf inkâr ve alay maksadîle (gelecek olan azabı istedi) Eğer böyle bir
azap, hakikaten takdir edilmiş ise ne duruyor, hemen başıma gelsin, diye iddiaya
kalkıştı, başımıza taşlar yağsın diye teklifte bulundu.
2. Kâfirler için onu
savacak yoktur.
2. Halbuki, o gelecek
azap, muhakkak ki: Gerçekleşecektir. (Kâfirler için onu) o azabı kendilerinden
(savacak) onun gelmesine mâni olacak bir kimse (yoktur) artık ne cehalet ve ne
cesaret ki, o azabın bir gün evvel başlarına gelmesini bir alay yoluyla
istiyorlar?
3. -O azap- yüksek
dereceler sahibi olan Allah tarafındandır.
3. Evet o azap (Yüksek
dereceler sahibi olan) nice yüce âlemleri yaratmış ve mahlûkatı hakkında ne
kadar çeşitli, muhtelif nîmet derecelerine sahip bulunmuş olan (Allâh-ü Teâlâ
tarafından) artık o azabı savabilecek bir mahlûk düşünülemez. O azap, hikmetin
gerektirdiğine göre vakti gelince meydana gelecektir.
4. Melekler ve ruh oraya
bir günde çıkarlar ki: Oranın mesafesi Elli bin yıldır.
4. O maddî ve ruhanî
dereceleri bir düşünmeli ki: (Melekler ve ruh) Cibrîl-i Emîn (oraya) Allah'ın
Arşına, Cenab-ı Hak'kın emirlerini ve yasaklarını alacakları bir yüce makama
(bir günde çıkarlar ki:) oranın o çıktıkları makamın hadd-i zâtındaki (mesafesi
elli bin yıldır) o kadar yüksektir. Yâni: Dünyadaki kimselerden bir fert, faraza
o makama çıkmak arzusunda bulunsa o makama lâakal ellibin sene yükselmedikçe,
yâni: Öyle pek fazla bir mesafe almakdıkça o makama kavuşamaz. Fakat melekler
gibi Yüce ruh sahipleri kendilerine Cenab-ı Hak'kın verdiği bir kudret ile bir
günde bile o makama yükselebilirler. Kısaca: Hak Teâlâ'nın yaratmış olduğu
dereceler, makamlar pek çeşitli ve pek muazzamdır.
5. Artık güzelce bir sabr
ile sabret.
5. (Artık) Ey Yüce
Peygamber!. Sen (güzelce bir sabır ile sabret) o inkarcıların alay eder bir
tarzda vâki olan sorularına, taleplerine bakarak üzülme, onları o inkâr
ettikleri azap, bir gün yakalayacaktır. Her gelecek şey, pek yakîn demektir.
6. Şüphe yok ki: Onlar onu
uzak görürler.
6. Evet.. (Şüphe yok
ki, onlar) O inkarcılar (onu) o azabın gelmesini veya kıyametin kopmasını (uzak
görürler) onu imkânsız görecek derecede uzak sayarlar, hiç ilâhî kudret ile nice
hârikaların vücuda gelebileceğini düşünmezler.
7. Halbuki, biz onu pek
yakın görürüz.
7. (Halbuki, biz onu)
O azabın gelmesini, kıyametin kopmasını, miktarı ellibin seneden ibaret olan
herhangi bir mesafeyi (pek yakîn görürüz.) bütün bunlar, ilâhî kudrete göre asla
uzak görülmez, imkânsız sayılamaz.
8. O gün ki, -o gelecek
azap gelir- gök erimiş maden gibi olacak-tır.
8. (O gün ki,) O inkâr
ettikleri azap, o kıyamet alâmetleri gerçekleşir, işte o günde (gök erimiş maden
gibi olacaktır.) öyle garîb bir değişiklik vücuda gelecektir. "MühI" erimiş
bakır, yağ tortusu demektir.
9. Dağlar da atılmış
rengârenk yün gibi olacaktır.
9. O müthiş günde (Dağlar
da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır) bütün dağlar, parçalanarak renkli yün
parçaları gibi havada uçuşmaya başlayacaktır. "I.h.n" türlü renkler ile boyanmış
yün manasınadır.
10. Hiç bir dost da bir
dostu sormaz.
10. Artık o pek korkunç
günde (Hiç bir dost da bir dostu sormaz.) herkes kendi derdine düşer.
En şefkatli akrabalar
bile birbirilerinin hâllerini soracak bir durumda bulunmazlar, pek müthiş bir
hâdise karşısında kalmış olurlar. Artık o günü inkâr edenlerin o gündeki hâlleri
ne kadar fecî olacaktır.
11. Onlar; birbirlerine
gösterilirler, günahkâr olan temenni eder ki: O günün azabından dolayı
oğullarını feda etsin.
11. Bu mübarek âyetler
de. Cehenneme atılacak olan kâfirlerin ne kadar boş temennilerde bulunacaklarını
bildiriyor. Onların kendilerini azaptan kurtarabilmek için ne muhal
fedakârlıklarda bulunmak isteyeceklerini haber veriyor. Artık dünyadalar iken
hak'tan kaçınan, kulluk vazifesini İfa etmeyen öyle cimri kimselerin ilâhî
azaptan kurtulamayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O
birbirlerinin dostları, yakınları olanlar âhirette (birbirlerine gösterilirler)
birbirlerini görüp tanırlar, buna rağmen birbirine bir fâide veremez, bilakis
yekdiğerinden kaçınırlar, (günahkâr olan) Kâfir veya herhangi bir günahkâr
(temenni eder ki: O günün azabından dolayı oğullarını feda etsin.) kendisini
öyle bir kurtuluş fidyesi sayesinde o azaptan kurtarmış bulunsun. Bu ne mümkün!.
12. Ve eşini ve kardeşini
-feda etsin-.
12. (Ve) Öyle bir suçlu
ister ki: (eşini ve kardeşini) de feda etsin, o sayede ilâhî azaptan kurtulsun,
bu da ne mümkün..
13. Ve kendisini barındıran
aşiretini -feda etsin-,
13. (Ve) Öyle bir azaba
uğrayan şahıs ister ki: (kendisini barındıran) Bir şiddet, bir musibet anında
kendisini koruyacak olan (aşiretini) kavim ve kabilesini feda etsin, öyle bir
fedakârlık sayesinde azaptan kurtulsun. Heyhat!. Bu da ne mümkün!.
14. Ve yer yüzünde kim var
ise, cümlesini -kurtuluş olarak versinde- sonra -bu fedakârlığı- kendisini
kurtarsın.
14. (Ve) O suçlu, inkarcı
şahıs, o gün temenni eder ki: (yer yüzünde kim var ise cümlesini) kurtuluş
fidyesi olarak versin de (sonra) bu fedakârlığı, böyle pek muazzam bir
fedakârlıkta bulunması (kendisini kurtarsın) Heyhat!. Ne imkânsız temenniler!.
15. Hayır.. Asla.. Şüphe
yok ki: O bir mühim ateştir.
15. (Hayır: asla) Ondan
kurtuluş fidyesi kabul edilmez, onun kurtuluşu için bir çare bulunmaz (şüphe yok
ki: O) azap ateşi (bir mühim ateştir.) o gibi suçluları herhalde yakalayacaktır.
"Kellâ" yasaklama ve red
harfidir. İstenilen şeyden red ve men etmeyi ifade eder. Vazgeç, senin anladığın
gibi değildir, mânâsını ifade eder, "Haktır" mânâsında da kullanılmıştır. "Leza"
da alevlenen ateş demektir. Ve cehennemin bir adıdır.
16. İnsanların derisi için
bir soyup dağıtıcıdır.
16. Evet.. O ateş
(İnsanların derisi için bir soyup dağıtıcıdır.) o derileri soyup gideren ateş,
pek öldürücü ve müessir bir hâlde bulunmaktadır. "Şeva" baş derisi demek olan "Şevat'in
çoğuludur. Vücudun etrafı mânâsında da kullanılmıştır.
17. Çağırır, arkasını
dönüp yüz çevireni.
17. O şiddetli ateş
(Çağırır) kendisine cezbeder, Hak'tan (döneni ve) ibâdet ve itaatten (yüz
çevireni* öyle inkarcı ve münafık şahısları kendisine has açık bir dil ile kendi
ateşin sahasına davet eder, onları azaplandırır.
18. Ve -malı- toplayıp da,
bir kap içinde saklayanı.
18. (Ve) Malı, sırf
dünyaya ait olanları (toplayıp da) zekâtını vermeyeni, o malları (bir kap içinde
saklayanı) yalnız onlar ile uğraşarak dinî vazifelerini îfa etmeyeni, hırslıca
bir hâlde yaşayarak nail olduğu nimetlerin şükrünü îfa eylemeyeni de ateş azabı,
yarın âhiret âleminde yakalayacaktır. İşte her mükellef kimse, bu dehşetli
akıbeti düşünerek daha dünyada iken hayatını tanzime, vazifelerini İfaya
çalışmalıdır.
"Via" içinde bir mal
konulup saklanılan kap, kasa ve yük manasınadır. Çoğulu "Ev'iye" d ir.
19. Şüphe yok ki: insan
haris olarak yaratılmıştır.
19. Bu mübarek âyetler:
insan cinsinin hayırları az, hırsları çok olduğunu bildiriyor. Ancak on güzide
haslet ile vasıflanmış olanların müstesna bir vaziyette bulunduklarını beyan ve
onları Cennetlere kavuşmakla müjdelemektedir. Şöyle ki: (Şüphe yok) Bilinen,
muhakkak bir durumdur (ki, insan) Cinsi tab'an (haris olarak yaratılmıştır.)
sabrı azdır, tamahkarlığı çoktur, kendisine bir musibet dokunursa fazla üzüntü
gösterir; bir hayra, bir servete nail olursa cimrilikte bulunur. Halbuki: İnsana
lâyık olan odur ki: İlâhi takdire razı olsun, sabır ve sükûnetten ayrılmasın,
maddi bir varlığa güvenmeyerek âhiretini temin için hayırlara ve iyiliklere
çalışsın, fakirlere zaiflere yardımda bulunsun.
"Helû" haris, çabucak
üzüntüye düşen ve süratle men'e çalışan demektir. İşte şu âyet-i kerime de bunu
göstermektedir.
20. Ona şer dokunduğu
zaman çok feryad edicidir.
20. (Ona) insana (şer
dokunduğu zaman) isterse, pek küçük olsun (çok feryat edicidir.) pek ziyade
üzüntü içinde kalarak sabırdan mahrum bulunur.
21. Ve ona hayr dokunduğu
zaman da çok cimridir = kıskançtır.
21. (Ve ona hayır
dokunduğu zaman da) İnsan, sıhhate, bolca bir geçime nail olduğu vakitte (çok
cimridir) malını çok tutar, yoksullara yardımda bulunmaz. Uhrevİ selâmetini
temin için çalışmaz, kıskanç bir vaziyette bulunur, başkalarına karşı bir rakip
kesilmiş olur.
22. Namaz kılanlar
müstesna.
22. Fakat Allah-ü
Teâlâ'nın yardımlarına, korumasına mazhar olup da (namaz kılanlar) o yüksek
ibâdete devam edenler, (müstesna) onlar şu beyan olunacak yüksek vasıflara da
sahip oldukları için öyle cimrilikten ve diğer kötü vaziyetlerden uzak
bulunmaktadırlar. Bu namaz kılmaları onların birinci vasfıdır.
23. Onlar ki: Namazları
üzerine devam edicidirler.
23. Evet.. (Onlar ki:)
O güzide kullar ki: (Namazları üzerine devam edicilerdir) Onlar, namazları malûm
vakitlerinde kılarlar, onları o kutsal vazifeyi İfa etmeden birşey meşgul
kılmaz, bu da ikinci vasıflarıdır.
24. Ve onlar ki, mallarında
bir malûm hak vardır.
24. (Ve onlar ki:) O
namaza devam eden mü'minler ki: Onların (Mallarında bir malûm hak vardır) fakire
vesâireye verilmesi dînen bildirilini; olan bir miktar vardır ki: O da zekâttan,
vacip nafakalardan ibarettir. Bunları da verirler, sadaka vermekten geri
durmazlar. Bu da üçüncü vasıflarıdır.
25. Dilenen ve muhrum olan
için.
25. O malûm Hak
(Dilenen ve mahrum olan için) dir ki: Ona da riâyette bulunurlar, yâni
dilencilikte bulunan fakirlere de, dilencilikten kaçınan yoksullara da
zekâtlarını, sadakalarını verirler, bu da dördüncü vasıflarıdır.
26. Ve onlar ki: Ceza
gününü tasdik ederler.
26. (Ve onlar ki:) O
mü'mîn kullar ki: (ceza gününü tasdik ederler.) Âhiret âlemine inanmış
bulunurlar, o ebedî âlemde selâmet ve saadete kavuşmak için çaba ve gayretten
geri durmazlar, bu da beşinci vasıflarıdır.
27. Ve onlar ki:
Rab'lerinin azabından korkanlardır.
27. (Ve onlar ki:) O
vazife şinas kullar ki: (Rab'lerinin azabından korkanlardır) Dünyada da,
âhirette de bir azaba, bir cezaya uğramamaları için Cenab-ı Hak'ka sığınırlar,
onun emirlerine, yasaklarına uymaya çalışırlar, gayr-i meşru şeyleri yapmaya
asla meyil göstermezler, bu da altıncı vasıflarıdır.
28. Şüphe yok ki,
Rab'lerinin azabı gayr-i memundur = ondan kimse emîn olamaz.
28. (Şüphe yok ki,
Rab'lerinin azabı) Pek şiddetlidir, o elem verici azap (gayr-i memundur.) ondan
kimse emîn olamaz. Cenab-ı Hak'kın azabı dünyada da, âhirette de meydana
gelebilir. Artık gerçekten mü'mîn, inanmış olan herhangi bir insan, o azabı
düşünerek titremez mi?. Öyle bir azabı gerektirecek bir harekete cür'et
gösterebilir mi?
29. Ve onlar ki: Kendi
cinsel organlarını koruyuculardır.
29. (Ve onlar ki:) O
mü'mîn, Cenab-ı Hak'tan korkan kimselerdir ki: Onlar (kendi cinsel organlarını
koruyucudurlar.) gayr-i meşru ilişkilerden kaçınırlar, iffetlerini korurlar,
güzel ahlâka aykırı hareketlerde bulunmazlar, bu da yedinci vasıflarıdır.
30. Eşlerine veya sahip
bulundukları cariyelerine karşı müstesna çünkü onlar kınanmış değildirler.
30. (Zevcelerine) Nikâhları
altında bulunan hür kadınlara (veya sahip bulundukları cariyelerine karşı)
yapacakları ilişkiler (müstesna) bunlar; helâldir, ihtiyaç gereğidir, (çünkü
onlar) Öyle kendi eşlerine veya cariyelerine karşı ilişkide bulunanlar,
(kınanmış değildirler.) Onlardan istifâde edebilirler. İnsanlık cemiyetinin
takdir edilen zamana değin bir temizlik dairesinde devamı, ancak böyle meşru bir
şekilde meydana gelecek ilişkiler vasıtasîle mümkün bulunmuştur.
31. Artık her kim bunun
ötesini araştırsa işte haddi aşmış olanlar onlardır, onlar.
31. (Artık her kim
bunun ötesini) Cenab-ı Hak'kın böyle meşru kıldığı muamelenin aksini
(araştırırsa) gayr-i meşru ilişkiler talebinde bulunursa (işte haddi aşmış
olanlar) HakTeâlâ'nın meşru kıldığı hududun dışına çıkmış bulunanlar (onlardır)
Evet.. Şüphe yok ki: (onlardır) işte pek büyük bir mes'uliyete tutulacak olanlar
da o gibi kimselerden ibarettir.
"El-Mü'minûn"? süresindeki
(5, 6, 7) inci âyetlerin tefsirine de müracaat!.
32. Ve onlar ki:
Emanetlerine ve ahitlerine riâyet edicilerdir.
32. (Ve onlar ki:) İlâhî
hükme razı olan o mümin kullar ki: (emanetlerine ve antlarına riâyet
edicilerdir.) Emanetlere hıyanette bulunmazlar, üstlendikleri vazifeleri yerine
getirmeğe çalışırlar, işte böyle dosdoğru, itaatkâr kullarda müstesnadırlar.
Bunların gelecekleri emindir. Bu da sekizinci vasıflarıdır.
33. Ve onlar ki,
şahitlikleri dosdoğru yaparlar.
33. (Ve onlar ki:) O
mü'mînler ki: Gerektiğinde (şahitliklerini doğruca yaparlar.) bildiklerini
saklamazlar, aksini yapmazlar, gerektiğinde mahkemeye gider, dosdoğru şahitlikte
bulunurlar, bu sayede hukuka riâyet edilir, hakların ortaya çıkmasına hizmette
bulunulmuş olur. Bu da dokuzuncu vasıflarıdır.
34. Ve onlar ki,
namazlarını korurlar.
34. (Ve onlar ki:) O
güzel vasıflar ile vasıflanmış olan mü'mînler ki, (Namazları üzerine muhafazada
bulunurlar.) Farz, Vacip, Sünnet ve nafile kabilinden olan namazları ile pek
fazla ilgilenirler, bunları kaçırmak istemezler, bunların vakitlerine,
şartlarına hakkiyle riâyet ederler, bunları kalp huzuru ile İfaya çalışırlar, bu
da onuncu vasıflarıdır.
35. İşte onlar Cennetlerde
ikram olunmuş zatlardır.
35. (İşte onlar) Bu
beyan olunan on mühim vasfa sahip bulunan mü'mînler (Cennetlerde ikram olunmuş
zâtlardır.) onlar, muhakkak ilâhî lütuflara nail olacaklardır, nice maddî ve
manevî nimetlere, lezzetlere, sevinçlere mazhar bulunacaklardır. İşte kulluk
vazifelerini îfa etmenin pek muazzam mükâfatı böyledir.
36. Artık ne var, o kâfir
olanlara ki: Senin tarafına koşucudurlar.
36. Bu mübarek âyetler de
kâfirlerin pek câhilce hareketlerini teşhîr ediyor. Onların umdukları cennete
nail olamayacaklarını bildiriyor. Onları helak ederek yerlerine hayırlı
kimseleri getirmeğe Cenab-ı Hak'kın kaadir olduğunu kesin bir şekilde haber
veriyor. Resül-i Ekrem'in onları bırakmasını emrediyor. Ve onların kabirlerinden
nasıl müthiş bir şekilde çıkarılarak mahşere nasıl zelilce bir hâlde sevk
edileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık ne var?) ne oluyor?. (O
kâfir olanlara ki:) Ey Yüce Resul!. Onlar (senin tarafına koşuculardır.) senin
çevrende toplanmak, sana bakmak istiyorlar.
"Muhtıîin" süratle bir
tarafa koşan kimseler demektir.
37. Dağınık fırkalar olarak
sağdan ve soldan.
37. O kâfirler
(Dağınık fırkalar olarak sağdan ve soldan) Resûl-i Ekrem'in etrafını sararak
alay ederce bir vaziyet alıyorlar. O Yüce Peygamberin telkinlerine ehemmiyet
vermiyorlar. Haklarında selâmet vesilesi olacak nasihatlerini kabul etmiyorlar.
Bu ne kadar câhilce ve haklarında felâket getirici bir hareket!.
"Izîn" dağınık, çeşitli
gruplar, taifeler demektir.
Rivayet olunuyor ki;
Resûl-i Ekrem, Sallâlâhü Aleyhivessellem; Kâbe-i Mükerreme'de namaz kılıyor,
Kur'an-ı Kerim'i okuyordu, müşrikler ise onun etrafında halka, halka fırka,
fırka olarak toplanıyorlar, mübarek beyanlarını işitip onunla alayda
bulunuyorlardı ve diyorlardı ki: Eğer onlar, Muhammed -Aleyhisselâm- in dediği
gibi Cennete girecekler ise elbette biz onlardan evvel Cennete gireceğizdir.
İşte bunun üzerine bu mübarek âyetler nazil olmuştur.
38. Onlardan her şahıs
Naîm Cennetine girdirileceğini mi ümit ediyor?.
38. Allâh-ü Teâlâ
Hazretleri, o müşrikleri red için buyuruyor ki: (Onlardan her şahıs) öyle küfür
üzere oldukları hâlde (naîm cennetine girdirileceğini mi ümit ediyor.) Bu ne
kadar boş bir ümit!.
39. Hayır, asla, şüphe yok
ki: Biz onları bilir oldukları şeyden yarattık.
39. (Hayır., asla)
öyle kâfir kimseler, asla Cennete giremeyeceklerdir. (Şüphe yok ki: Biz onları
bilir oldukları şeyden yarattık.) Onların yaradılışları birer döl suyundandır.
Onlar haddizatında Cennete girmek şerefine, kabiliyetine sahip değildirler.
Ancak ilâhî din ile nitelenmelidirler ki: Cennet nimetine kavuşturulsunlar.
Diğer bir yoruma göre de
onlar, kendilerini Cenab-ı Hak'kın ne için yaratmış olduğunu bilirler, onların
yaratılmaları, nefislerini îman ile, ibâdet ve itaat ile tamamladıkları ve
bezemeleri içindir. Onlar ise bu hayat gayesine riâyet etmiyorlar, îmandan ve
kulluk vazîfelerini İfadan kaçınıyorlar, artık onlar, Cennete lâyık olabilirler
mi?.
40. Artık öyle değil,
doğuların ve batıların Rab'bine yemîn ederim ki: Şüphe yok, biz elbette kaadiriz.
40. (Artık öyle
değil) O kâfirlerin iddiaları boşunadır. Onlar bir şeref ve meziyete sahip
değildir, onlar Cennete girmeğe lâyık bulunmuyorlar. (Doğuların ve batıların
Rab'bine yemîn ederim ki: Şüphe yok. biz elbette kaadiriz) Allah'ın kudreti,
fazlasıyla yeterlidir.
41. Onlardan hayırlısını
yerlerine getirmeğe ve biz önüne ge-çilmişler değiliz.
41. (Onlardan) O
kâfirlerden her birini helak edip onların yerlerine (daha iyilerini getirmeğe)
onlara bedel, îman sahiplerini vücuda getirmeğe ilâhî kudretin fazlasıyla kâfi
olduğunu hiç bir akıllı kimse inkâr edemez. (Ve biz önüne geçilmişler değiliz.)
Elbette ki: Hiç bir mahlûk. Yüce Yaratıcının irâdesine mâni olamaz, Hâşâ o
âlemlerin Rabbini mağlûp bırakamaz, bir ilâhî irâde gereğidir ki: O gibi
kâfirler geçici bir zaman için yaşamakta bulunuyorlar, sonunda lâyık oldukları
cezalara kavuşacaklardır.
"Mesbûkîn" âciz, mağlûp
müsabakayı kaybetmiş kimseler demektir.
42. Şimdilik onları bırak,
dalsınlar ve oynasınlar, va'dolundukları günlerine kavuşacaklarına değin.
42. Ey Yüce Peygamber!.
Sen (Şimdi onları bırak) Madem ki haklarındaki hayır diler tebligatını,
öğütlerini kabul etmiyorlar, artık onların hâllerine bakıp üzülme, onlar, kendi
bâtıl kanaatlarına (dalsınlar,) dünyaları ile, fânî varlıkları ile (oynasınlar,)
geçici bir zaman için yaşasınlar, (vâ'd olundukları günlerine kavuşacaklarına
değin) öyle gafilce bir hâlde vakit geçilsinler, sonunda kıyamet kopuncaya ne
kadar kendi nefislerine sûikastte bulunmuş olduklarını anlayacaklardır, lâyık
oldukları cezalara çarpılacaklardır.
"Havz" suya dalmak, bir
şeye başlamak demektir.
43. O gün ki:
Kabirlerinden sür'atle çıkarlar, sanki onlar, dikili bir şeye koşuculardır.
43. Evet.. (O gün
ki:) İkinci üfleme yapılarak (Kabirlerinden sür'atle çıkarlar) yeni bir hayata
erip mahşere sevk edilirler. (Sanki: Onlar,) O müşrikler (dikili bir şeye)
kendisine ibâdet etmeleri için konulmuş olan bir heykele (koşucudurlar.) öyle
birbirine müsabaka edercesine sür'atle koşar, giderler.
"Ecdas" kabirleri demektir.
"Nusub" Bayraklar, alâmetler, ibâdet için dikilen şeyler manasınadır.
"Yufizun" da müsabaka
edercesine sür'atle koşarlar demektir. "Terli e kilinim" de onlara yaklaşır,
onları kaplar manasınadır.
44. Gözleri düşkün olduğu
halde kendilerini bir zillet kaplayacaktır, işte o, onların tehdîd olunmuş
oldukları gündür.
44. Evet.. Onlar,
kabirlerinden sür'atle çıktıkları gün (Gözleri düşkün) pek mütevazice bir tarzda
(olduğu hâlde kendilerini bir zillet kaplayacaktır.) azaba uğrayacaklarını
anlayacakları için pek fazla bir hayret ve heyecan içinde kalacaklardır, (işte
o) Gün, o pek korkunç musibet zamanı (onların) o inkarcıların dünyadalarken
(tehdît olunmuş) meydana geleceği bildirilmiş (oldukları gündür.) Onlar, bu günü
dünyadalarken inkâr ediyorlardı, artık onlar, o âhiret âleminde bu inkârlarının
cezasına kavuşmuş olacaklardır. Hiç bir mazeret ileri sürmeye selâhiyetli
bulunamayacaklardır. Binaenaleyh öyle inkarcılar, bu pek müthiş akıbeti bir
düşünmeli değil midirler? Daha fırsat elde iken inançlarını tashih ederek kulluk
vazifelerini İfaya çalışmalıdırlar ki: Azabın pençesinden kurtularak selâmet
sahasına kavuşabilsinler. Başarı Cenab-ı Hak'tan...
Sonraki Sayfa

|