|
69-EL-HAKKA SURESİ
Bu sûre ile kendisinden
evvelki Kalem sûresi arasında büyük bir münâsebet kurmuştur. Elli iki âyet-i
kerîmeyi kapsamaktadır. Hakka'nın, yâni: Var olduğu kesin, mutlaka meydana
gelecek olan kıyametin, şanı pek büyük olan kıyamet gününün azametine işaret
buyurduğu için kendisine böyle "Elhakka" ünvânı verilmiştir.
Bu sûre ile kendisinden
evvelki Kalem sûresi arasında büyük bir münâsebet vardır. Şöyle ki: Kalem
sûresinde kıyamet kısa olarak beyan olunmuş, Kur'an-ı Kerim'in bir ilâhî kitap,
bir ilâhî öğüt olduğu bildirilmiş onu inkâr edenlerin bâtıl iddiaları
reddedilmiştir. Bu Elhakka sûresinde ise, kıyametin hâlleri genişçe anlatılmış.
Peygamberlerini tekzîb eden eski kavimlerin nasıl felâketlere uğratılmış
oldukları bildirilerek Peygamber asrındaki inkarcılara birer ibret örneği
gösterilmiş. Resûl-i Ekrem'e de teselli verilmiştir.
Bu mübarek sûrenin başlıca
konuları şunlardır:
1. Peygamberlerini inkâr
eden eski kavimlerin nasıl helak olmuş olduklarını beyan.
2. Dünyadaki inkârlarının
cezası olarak asıl âhirette ne kadar fena muazzeb olacaklarını ihtar.
3. Kur'an-ı Kerim'in ilâhî
vahye dayanan bir yüce nasihat olup bir şairin veya bir kâhinin sözü olmadığını
açıklama.
4. Kur'an-ı Kerim'in
şek ve şüpheden uzak bir sırf hakikat olduğu beyan ve onu indirmiş ve ihsan
buyurmuş olan Allâh-ü Teâlâyı takdîs ve yüceltmeye devam edilmesini emrve tenbîh.
1. O meydana geleceği
muhakkak olan.
1. Bu mübarek âyetler
kıyametin kopması muhakkak ve pek şiddetli bir mahalli azap olduğunu ihtar
ediyor. O ebedî ceza, yurdunu inkâr etmiş olan Semûd ve Ad kavminin daha
dünyadalarken ne müthiş felâketlere uğratılmış, mahv ve yok olmuş olduklarını,
uyanmak için göz önüne sermektedir. Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ, kıyamet günün
şanına büyüklüğüne ve pek korkunç hâllerine işaret için buyuruyor ki: (O meydana
geleceği muhakkak olan..) o pek müthiş bir mukadder saat bulunan..
2. Nedir o meydana
geleceği muhakkak olan?.
2. (Nedir o meydana
geleceği muhakkak olan?) O pek şiddetli olup sonunda müşahede alanına çıkacak
bulunan..
3. Ve o meydana geleceği
muhakkak olan şeyi: -yâni kıyameti- sana ne şey bildirdi?.
3. (Ve) Ey Yüce Resulüm!.
(O meydana geleceği muhakkak olan şeyi) O kıyamet âlemini, harikulade muazzam
olan tekrar dirilme ve neşr, hesap ve kitap, sevap ve ceza zamanını (sana ne şey
bildirdi?) onun detaylarını bilmek, insanlığın ilmi dairesinin dışındadır. Onun
aslını hiçbir kimse tamamen bilemez. Gerçekten Resûl-i Ekrem, kıyametin
kopmasını, onun çok müthiş hâllerini ilâhî vahy sayesinde bilir ise de bütün
künhünü bilmek, bu dünyada hiçbir kimse için mümkün değildir. Onlar göz ile
görülmedikçe kuşatıcı bir bilgi ile bilinmiş olamazlar. Fakat bunun mutlaka
meydana geleceğini Cenab-ı Hak haber vermektedir. İnsanlığın vazifesi de bunu
Hak Teâlâ'nın haber verdiği şekilde bilip tasdik etmekten ibarettir.
4. Semut ve Âd kavimleri, o
korkunç vakayı -yâni: kıyameti- yalan saymıştı.
4. (Semûd ve Ad)
Kavimleri ise (o korkunç olayı) o şiddetli olayı, bütün dağların, ağaçların,
yıldızların parçalanarak darmadağın olacağı günü, yâni: Kıyamet gününü (yalan
saymıştı.) Peygamberlerinin bunlara dair verdikleri haberleri tekzîb etmiş,
kıyametin kopacağına inanmamışlardı.
"Karia" Korku ile
insanların kalplerini koparan, dünyayı alt üst eden şiddetli kıyamet günü
demektir.
5. Artık Semûd -kavmi-
hadden aşırı bir hâdise ile helak edildiler.
5. (Artık Semûd)
Kavmi, beldeleri Arabistan'da Kureyş taifesine en yakın bulunan o inkarcılar,
(hadden aşırı bir hâdise ile) şiddete haddi aşan bir gürültü ile (helak
edildiler) yıldırımlı bir deprem ile mahvolup inkârlarının cezasına kavuştular.
6. Ad-kavmi- ise onlar da
son derece kuvvetli bir rüzgâr ile helak edildiler.
6. (Ad) Kavmi (ise onlar
da son derece kuvvetli) şiddetli, öldürücü gürültülü (bir rüzgâr ile helak
edildiler.) Kendilerini o felâketten kurtarmaya asla kaadir olamadılar. "Tagiye"
şiddet ve kuvvetçe hadd-i aşan olay demektir. "Atiye" de kuvvet ve şiddetin son
derecesine kavuşmuş olan hâdiseden ibarettir.
7. -Cenab-ı Hak- onu -o
rüzgârı- yedi gece ve sekiz gün ardı ardına onların üzerlerine musallat etti.
Artık o kavmi görürsün ki, onlar sanki içleri bomboş hurma kökleri gibi imiş,
yere yıkılmışlardır.
7. Cenab-ı Hak (Onu) o
öldürücü rüzgârı (yedi gece ve sekiz gün) hiç kesilmeksizin (ardı ardına onların
üzerlerine musallat etti) onları tamamen mahv ve perişan ediverdi. Bu günlere
"Eyyam-ı Âciİ'z" bunların soğuğuna da "Bedr-i Âciİ'z" denilir ki: Kışın son
günleri demektir. (Artık, o kavmi görürsün ki,) yâni: Onları uğradıkları felâket
zamanında görmüş olsa idin sanırdın ki: (onlar sanki içleri) yenilmiş (bomboş
hurma kökleri gibi imiş) hepsi de mahvolmuş, ne kendilerinden ve ne de
nesillerinden kimse kalmamış bir hâlde (yere yıkılmışlardır.) viraneliğe dönmüş
olan yurtlarından, hanelerinden başka bir şey kalmamıştır.
"Husûm" birbirine tâbi
şeyler demektir. Tekili "Hasimdir", "Hasm" ise kesmek, kökünden koparmak atmak
manasınadır. "Sara" ölü mânâsına olan "Sari" 'in çoğuludur. "Acaz" da acüzün
çoğulu olup asıllar, kökler demektir. "Haviye" de içerisi bomboş olan şeydir.
8. İmdi onlar için geriye
kalmış -bir fert- görebilir misin?.
8. (İmdi onlar için) O
helake uğramış kavme ait (geriye kalmış) bir fert (görebilir misin?) ne mümkün
hepsi de helak olmuş, inkârlarının cezasına kavuşmuşlardır. İşte bu gibi
dinsizlikleri yüzünden helake uğramış olan kavimlerin tarihî hâllerinden ibret
alınmalıdır.
"Eğer gidince dahli yoksa
da derpiş eder akıl"
"Cihanda hadisatın her biri
bir güne ibrettir."
9. Fir'avun da ve ondan
evvelkiler de ve altı üstüne gelenler de o büyük suçu -meydana- getirdi.
9. Bu mübarek âyetler
de kıyameti inkâr etmiş olan diğer kâfirlerin uğradıkları felâketleri
bildiriyor. Firavun ile kendisine tâbi olanların boğulmak suretiyle, Lût
kavminin şiddetli deprem ile, Nûh kavminin de Tufan ile helak olduklarına işaret
ediyor. Artık sonunda kıyamet vukuunda yerin, dağların ve göğün ne hâle
geleceklerini, meleklerin de neleri taşıyıcı bulunacaklarını genişçe ihtar
buyuruyor. Şöyle ki:
(Fir'avun da) O inkarcı,
ilâhlık iddiasında bulunan kâfir hükümdar da (ve ondan evvelkiler de) Nûh ve
Semûd kavmi gibi Peygamberlerini tekzîb edenler de (ve inkılâplara uğrayanlar
da) Mütefikat denilen beldeleri alt üst olup ahâlisi helak olan Lût kavmi de (o
büyük sucu) kıyameti tekzîb gibi, Allah'ın birliğini, inkâr gibi ahlâk dışı
hâllere cür'et gibi bir cinayeti işleyip meydana (getirdi) onlar da bu gibi
aşağılıklara müptelâ olmuş, sonunda belâlarını bulmuşlardı.
"Hatie" Hata içeren
fillerdir ki, insanı en çirkin şeylere sevk eder.
10. Rab'lerinin
Peygamberine isyan ettiler. Artık -Cenab-ı Hak- onları pek şiddetli bir
yakalamakla yakaladı.
10. Şu, hâlleri bildirilen
şahıslar, kavimler (Rab'lerinin Peygamberine isyan ettiler) o kendilerine
gönderilen Peygamberlerin emirlerine itaatte bulunmadılar, onlara muhalefetten
ayrılmadılar. (Artık) Cenab-ı Hak da (onları pek şiddetli bir yakalamakla
yakaladı) hepsini de helak etti, onları kendi fena hareketlerinin cezasına
kavuşturdu.
"Rabiye" çok şiddetli
demektir.
11. Şüphe yok ki, su
taştığı zaman sizi o akan gemiye biz yükle-dik.
11. Ve ey mü'mînler!. Siz
şunu düşünerek şükran vazifesini İfaya devam ediniz (Şüphe yok ki, su taştığı
zaman) muazzam bir Tufan meydana gelip her tarafı sular kapladığı vakit (sizi)
ata ve ecdadınızın bellerinde olduğunuz hâlde (o akan gemiye) Hz. Nuh'un ilâhî
emir ile yaptığı ve Tufan'in dalgaları arasında tam bir emniyet ile akıp durmuş
bulunduğu fevkalâde gemiye (biz yükledik) mü'mîn olanları Tufandan kurtararak
selâmet alanını erdirdik. İşte bu da îmanın, Peygambere itaatin bir mükâfatı
olarak meydana gelmişti.
12. Onu -o kurtuluşu-
sizin için bir ibret kılmamız için ve belleyici kulakların onu anlamaları için
-öyle yaptık-.
12. Evet.. (Onu) Öyle
mü'mînleri kurtuluşa erdirmeyi (sizin için bir ibret kılmamız için) vücuda
getirdik, kâfirleri ise sularda boğarak sonrakiler için bir uyanma vesilesi
kıldık. Tâ ki: Yüce Yaratıcınızın sonsuz kudretine, kahr ve cezasının
büyüklüğüne ve rahmetinin genişliğine bununla da delil getire siniz. (Ve) Bir de
(hıfzeden kulakların) kendileri için fâide verecek şeyleri dinleyip onlardan
faydalanacak kabiliyette bulunan kulak sahipleri de (onu) o mü'mînlerin
kurtuluşa erdirdiğini, kâfirlerin de boğulup gittiğini (anlamaları için) öyle
yaptık, meydana getirmiş olduk. Artık her akıllı, düşünen kimse için lâzımdır
ki: Bu gibi pek büyük hâdiselerden birer ibret dersi alsınlar, o helake
uğrayanların değil, kurtuluşa erenlerin yollarını takip etsinler.
"Teiyeha" kelimesi, onu
koruyan manasınadır. "Veiye"de, korunması uygun olan şeyi işitip de, koruyan
demektir. "Via" da içine bir şey konularak saklanılan kap manasınadır.
İlâhî sözler ve sırlar
ile hafızalarını bezeyen, sonra da bunlar ile Allah'ın kullarını
aydınlatmaya çalışan mü'mînler, "üzünivaiye" = belleyen kulak sahipleri
demektirler.
13. Vaktaki: Sûr'e bir
üfürülme ile üfürülmüş olur.
13. Evet, Cenab-ı Hak
herşeye kaadirdir, kâfirlerin azapları bu dünyada uğradıkları felâketlerden
ibaret değildir. Onlar asıl kıyamet günü en müthiş azaplara uğrayacaklardır. (Vakta
ki,) Bu dünyanın büsbütün viraneliğe dönmesi için »sûr'e bir üfürülme ile
üfürülmü; olur.) İsrafil Aleyhisselâm tarafından ilk üfleme meydana gelir.
14. Ve yer ve dağlar
yerlerinden kaldırılmış ve birbirine bir çarpışla çarpmış, darmadağın olmuş
bulunur.
14. (Ve yer ve dağlar)
Zelzeleler ile, rüzgârlar ile veya melekler vasıtası ile (yerlerinden
kaldırılmış.) müthiş bir inkılâba mâruz kaimi; (ve) yerdeki dağlar vesaire
(birbirine bir çarpışla çarpmış, darmadağın olmuş bulunur.) öyle pek korkunç bir
hâdise yüz gösterir.
"Dek" Vurmak, çarpmak,
parça parça etmek manasınadır.
15. İşte o günde o kıyamet
meydana gelmiş olur.
15. (İşte o günde) O
müthiş hâdiselerin ortaya çıkması zamanında (kıyamet kopmuş olur.) o kâfirlerin
inkâr ettikleri ceza günü meydana çıkmış bulunur.
16. Ve gök varılmıştır,
artık o, o günde pek zaiftir.
16. (Ve) O günün
şiddetine bakınız ki: O günde (gök yarılmıştır.) zaif düşmüş, parçalanmıştır,
(artık o) Gök kubbesi bile o kadar kuvvet ve sağlamlığına rağmen (o günde) o
kıyamet anında (pek zaittir) artık o müthiş günü düşünerek titreme lâzım gelmez
mi?. O günü inkâr edenler, kendilerini pek büyük bir felâkete aday kılmış
oldukları hâlde bundan hiç haberleri yoktur. Ne kadar üzülecek bir hâlet-i
ruhiye..
"Vahiye" zaif düşmüş, âciz
bulunmuş, yarılmış sukut etmiş demektir.
17. Ve melek -zümresi- onun
çevresindedir ve Rab'bin arşını başları üzerinde sekiz melek yüklenir.
17. (Ve melek) Zümresi
(onun) göğün ve bir görüşe göre yeryüzünün (çevresindedir.) Yâni: Semâ
parçalanınca, semâda bulunan melekler, o parçaların veya yeryüzünün etrafında
bulunurlar, etrafa bakarlar. Bir aralık onlar da hayatı terk ederler, sonra
onları Yüce Yaratıcı Hazretleri tekrar hayata nail buyurur. (Ve) O vakit (Rab'bin
arşını başları üzerinde) yahut göğün çevresinde bulunan meleklerin üstünde
olarak (sekiz melek yüklenir) Ibn-i Abbas Radiyallâh-ü Anh'tan rivayet
olunduğuna göre bu sekiz melekten maksat, meleklerden sekiz sınıftır, onların
adedini Allah - ü Teâlâ'dan başkası bilmez. Melek cins isimdir, insan lâfzı gibi
bire de, birden çoğa da ihtimâli vardır.
Arşın Cenab-ı Hak'ka izafe
edilmesi, Kâbe-i Mükerreme'nin Beytullah diye yâd edilmesi gibidir ki: O
makamların sırf manen yüksekliklerine Allah katındaki m akb illiyet I eri ne
işaret içindir veya Allah'ın yüceliğini, hâkimiyetini temsil kabilindendir.
Yoksa Kâbe-i Muazzama, hâşâ Cenab-ı Hak'kın bir ikâmetgâhı olmadığı gibi
Arşürrahmân da Allah - ü Teâlâ'nın bir oturma makamı değildir. O Yüce Yaratıcı,
kadîmdir, zamana, mekâna ihtiyaçtan uzaktır. Arşı da, onu taşıyan melekleri de
yaratmış olan ancak Allah-ü Teâlâ Hazretleridir.
Bu meselelerin geni;
bilgisi Allah'ın ilmine havale ederiz.
"Erea" etraf, havali,
etraflar manasınadır.
18. O gün arz
olunacaksınızdır, sizden hiçbir gizli şey, gizli kal-maz.
18. Bu mübarek
âyetler, bütün insanların kıyamet gününde hesaba tâbi olup dünyadaki amellerinin
kendilerine bildirileceğini ihtar ediyor. Amel defterleri sağ taraflarından
verilecek olan zâtların zevk ve ferahlık içinde kalacaklarını ve onların bu
hesap gününün geleceğine inanmış olduklarını bildiriyor. Artık onların meyveleri
pek bolca olan yüksek bağlar, bostanlar da tam bir zevk ile yasayacaklarını
müjdeliyor. Ve kendilerine dünyadaki amellerinin mükâfatı olmak üzere kemâl-i
afiyetle bol bol nîmetlenmeleri emr olunacağı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey
insanlar... (O gün) O kıyamet zamanında hesap için Allah-ü Teâlâ'nın manevî
huzuruna (arz olunacaksınızdır.) sizin dünyadaki amellerinizin neticesini size
bildirmek için hakkınızda böyle bir muamele yapılacaktır. Artık o gün (sizde hiç
bir gizli şey, gizli kalmaz) o gün hiçbir kimseye karşı dünyadaki fiil ve
tavırlarınız gizli kalmayarak ortaya çıkar. Gerçekten Yüce Allah kullarının
bütün amel ve fikirlerini tamamen bilicidir, kullarını böyle bir hesaba tâbi
tutması ise ilâhî adaletinin tecellîsi içindir ve herkesin yaptıklarını
göstererek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaması içindir.
19. Artık kime ki: Kitabı
sağ tarafından verilmiş olur, der ki: Alınız kitabımı okuyunuz.
19. (Artık) O hesap
neticesinde (kime ki: Kitabı sağ tarafından verilmiş olur) kendisinin kurtuluşa
erenlerden olduğunu anlamış bulunur, tam bir zevk ve ferahlık ile (der ki:
Alınız kitabımı okuyunuz) ne kadar büyük sevinç sebebi olan bir amel defteri
bulunuyor.
20. Şüphe yok, ben
zannetmiştim ki, ben muhakkak hesabıma uğrayacağım.
20. Şöyle de der:
(Şüphe yok, ben zannetmiştim) Daha dünyada iken bilmiş bulunuyorum (ki: Ben
muhakkak hesabıma uğrayacağım.) her hâlde kıyamet, haktır, hesap ve kitap
vardır, işte o kanaatinin neticesi, böyle kolay bir hesap ile ilâhî lütuflara
nail olmaktan ibaret bulundu.
21. İmdi o, hoşnut olduğu
bir yaşayıştadır.
21. (İmdi o) Kitabı
sağ tarafından verilen mutlu zât (hoşnut) vaziyetinden razı, çok memnun (olduğu
bir yaşayıştandır) onun bu nail olduğu nîmet; ebedîdir, her türlü zahmetten,
külfetten uzaktır. Sahibini sürekli olarak zevklendirir. Ferahlığa boğacak bir
mahiyettedir.
22. Bir yüksek Cennet
içindedir.
22. Evet.. O mutlu zât
artık (Bir yüksek cennet içindedir.) mekân ve mekânet itibarı ile pek yüce bir
ebedîlik bağı içinde zevk edip durmaktadır.
23. Toplanacak meyveleri
pek yakındır.
23. Öyle ki: O cennetin,
o bağ ve bahçenin (Toplanacak meyveleri pek yakındır) pek lezîz, latîf meyveleri
kolaylıkla elde edilecek bir vaziyettedir. Sahibi onlardan bol bol yer, lezzet
alır, ferahlıklar içinde yaşar durur.
24. Afiyetle yiyin ve için.
Geçmiş günlerde takdim etmiş olduğumuz şeylerin mükâfatı olarak.
24. Artık o gibi
kurtuluşa eren zâtlara Allah tarafından en büyük bir iltifat olmak üzere hitap
edilerek buyurulur ki: Ey Cennete girmiş olan kullarım!. Bu cennetlerde
(afiyetle) güzel, lezîz şeylerden (yiyin ve için) zevk alın, bütün bu nimetler,
size (geçmiş günlerde) dünya âleminde (takdim etmiş olduğunuz şeylerin) güzel
amellerin, ve itaatin (mükâfat olarak) Allah tarafından ihsan buyurulmuştur, ne
büyük bir iltifat!. Ne mutluca bir yaşayış!. Cenab-ı Hak cümlemize nasîb
buyursun. Amin.
25. Fakat o kimseye ki,
kitabı sol tarafından verilmiş olur, -o da-der ki: Keşke kitabım bana verilmemiş
olsa idi.
25. Bu mübarek âyetler de
kıyamet gününde kitapları sol taraflarından verilecek olan kâfirlerin o zaman ne
kadar pişmanlıklarda bulunacaklarını, ne kadar müthiş azaplara tutulacaklarını
ihtar ediyor. Onların o dinsizlikleri, insanlık merhametinden mahrum olmaları
sebebiyle öyle Cehennem azaplarını hak etmiş, kendi kötü amellerinin cezasına
kavuşmuş olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Fakat o kimseye) o kâfir
olan şahsa (ki; kitabı) amel defteri (sol tarafından verilmiş olur) o sabitede
yazılmış olan pek çirkin amellerini anlamış bulunur. Artık o da tam bir üzüntü
ile (dert ki, keşke kitabını bana verilmemiş olsa idi.) şimdi o kadar çirkin
hâllerimden haberdar bulunmasa idim.
26. Hesabımın da ne
olduğunu bilmese idim.
26. Ve şöyle de temennide
bulunur, keşke ben (Hesabımın da ne olduğunu bilmese idim.) onları bilmeden
dolayı da ayrıca ruhen azap çekip durmasa idim.
27. Keşke o -ölüm
hayatımı- kesip bitirmiş olsa idi.
27. Ve yine der ki: (Keşke)
Ölüm, dünyadaki hayattan mahrumiyet, hayatını (kesip bitirmiş olsa idi.) şimdi
bir daha yeniden hayata ererek bu kadar azaplara tutulmasa idim.
28. Malım bana bir faide
vermedi.
28. Ve diyecektir ki:
Dünyadayken elde etmiş olduğum (Malım) servetim, maddi varlığım (bana bir fâide
vermedi) beni bu âhiret azabından kurtarmaya yardım edecek bir mahiyette
bulunmadı, boş yere mahvolup gitti.
29. Benim saltanatım
-mâlik olmam- benden yok olup gitti.
29. Dünyadaki
cimriliğinin cezasına uğrayan o şahıs şöyle de diyecektir: (Benim saltanatım)
Kuvvetim, bir nice şeylere sahip oluşum, insanlar üzerine tasallutum (benden yok
olup gitti.) şimdi fakir, zelil bir vaziyette kaldım.
30. -Allah tarafından da
denilecektir ki:- Onu tutun da -ellerini boynuna- bağlayın.
30. Allah tarafından
da zebanilere emrolunacaktır ki: (Onu) O üzüntüler içinde kalan kâfiri (tutun
da) ellerini boynuna zincirler ile (bağlayın) onu kımıldanamayacak bir hâle
getirin.
31. Sonra cehenneme
kavuşturun.
31. (Sonra) Onu (Cehenneme
kavuşturan) o kâfiri sürükleyerek tutuşup durmakta olan Cehennemden başka bir
yere götürmeyin.
32. Sonra uzunluğu yetmiş
arşın olan bir zincir içinde olarak onu sevk edin.
32. (Sonra uzunluğu
yetmiş arşın olan) Bütün vücudunu kaplayacak bulunan (bir zincir içinde olarak
onu) o inkarcıyı cehenneme (sevk edin) onun o ateşin yere tam bir zilletle
atıverin.
33. Muhakkak ki, o: Yüce
olan Allah'a İman etmez idi.
33. (Muhakkak o)
Cehenneme sevk edilecek şahıs dünyada iken küfür içinde yaşıyordu (Yüce olan
Allah'a İman etmez idi.) Allah'ın birliğini ilâhi kudreti tasdikte bulunmazdı,
kulluk vazifelerini İfaya çalışmazdı.
34. Ve yoksullara yemek
verilmesine teşvikte bulunmazdı.
34. (Ve yoksullara
yemek verilmesine) yemek yedirmede bulunmasına başkalarını da (teşvikte
bulunmazdı) kendisi malından fakirlere bir şey vermediği gibi başkalarını da
men'e çalışırdı, bir kimseyi bir iyiliğe teşvik etmek istemezdi. Halbuki, kendi
ihtiyaçlarından fazla bir mala sahip olanlar, fakirlere, zaiflere yardım etmekle
mükelleftirler. Bu ilâhi beyanda delâlet vardır ki: Kâfirler de bu gibi
furuattan olan vazifeler ile mükellef bulunmaktadırlar. Bunlara riâyet
etmemelerinden dolayı da ayrıca cezalanacaklardır.
35. Artık onun için burada
bir şefkatli yakını yoktur.
35. (Artık onun için)
O küfür için ölerek âhirete gitmiş olan şahıs için (Burada) bu kıyamet
toplanmasında (bir şefkatli yakın yoktur.) o kendisini azaptan kurtarabilecek
bir dosta, bir yardımcıya sahip bulunmayacaktır. Bütün dostları, yakınları
kendisinden kaçınacaklardır, onun yüzünden kendilerine bir zarar gelmesini
düşünerek ondan kaçacaklardır.
36. Ve yemek de yoktur,
kanlı irinden olan müstesna,
36. (Ve) O kâfir için
âhirette (yemek de yoktur) temiz bir yemeğe nail olamayacaktır, (kanlı irinden
olan) yemek (müstesna) öyle kâfirlerin yiyecekleri şey, içecekleri su, ehl-i
Cehennemin vücutlarından çıkan irinlerden, akan pis sulardan ibaret
bulunacaktır.
37. Onu ise günahkârlardan
başkası yemez.
37. (Onu ise) Öyle
pis, kötü olan bir şeyi, ise (günahkârlardan) yâni: Kasden günahları işleyen,
öyle kasten İfa edilen hatalar ile kuşatılmış bulunan inkarcı, müşrik
kimselerden (başkası yemez) ancak o kâfirlerdir ki: O pis şeyleri yemek
mecburiyetinde kalacaklardır. İşte Allah-ü Teâlâ'yı ve O'nun muhterem
Peygamberlerini tasdik etmeyen, ilâhî kitaplara inanmış bulunmayan kimselerin
gelecekleri böyle pek vahimdir. Ebedî bir cehennemdir.
38. Artık yok, görür
olduğunuza yemîn ederim.
38. Bu mübarek
âyetler, Kur'an-ı Kerim'in yüceliğini gösteriyor, onun bir şair, bir kâhin veya
bir deli sözü olmayıp bir ilâhî söz olduğunu bildiriyor. Onu Hz. Peygamberin
uydurup Cenab-ı Hak'ka isnat etmiş olmasını iddia eden inkarcıları reddediyor.
Onun bir ilâhî kitap olup takva sahipleri için bir kutsî öğüt olduğunu ve onu
inkâra cür'et edenlerin de âhirette pişmanlıklara, hüsranlara mâruz
kalacaklarını ihtar buyuruyor. Kur'an-ı Kerîm'in sırf bir hakikat olduğunu,
Resül-i Ekrem'in de Hak Teâlâ Hazretlerini tesbîh ve takdîs ile mükellef
bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Kur'an-ı Kerim'in bir ilâhî kelâm
olduğunu takdir ve tasdik etmeyenler!, (artık yok.) O sizin öyle yanlış
anladığınız gibi değil... (görür olduğunuza yemîn ederim.) Bütün görünenlere,
bütün gözlere çarpan varlıklara andolsun ki: Size bildireceğim hakikatin
kendisidir.
39. Ve göremez olduğunuza
da -yemin ederim.-
39. (Ve göremez
olduğunuza da) Bütün görünmez şeylere de, meselâ: Bütün ruhlara da, veya bütün
bâtınî nimetlere de veya, âhiret hayatına da, veyahut ilâh olan zâta da yemîn
ederim, artık kesin olarak biliniz.
40. Şüphe yok ki, O -Kur'an-
Kerim olan bir Peygamberin -tebliğ ettiği- bir sözdür.
40. (Şüphe yok ki: O)
Beyanı hikmet olan Kur'an (kerim olan bir peygamberin) Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'ın sizlere ilâhî kitap olarak tebliğ ettiği (bir kelâmdır.) o bir
ilâhî vahye dayanmaktadır. Hz. Peygamber de onu size okuyup bildirmeğe memurdur.
41. Ve o bir şair sözü
değildir. Siz pek az şeye inanıyorsunuz...
41. (Ve o) İlâhi
Kelâm hâşâ (bir şair sözü değildir.) onu size teblîğ eden Hz. Muhammed, şiir ile
iştigâlden yücedir, ve hiçbir şiir, o ilâhî sözdeki belagat ve yüceliğe sahip
olamaz, (siz pek az şeye inanıyorsunuz!.) Kur'an-ı Kerim'in mahiyetini güzelce
düşünemiyorsunuz, bâzı beyanatını hakikate uygun gördüğünüz hâlde bir çok
beyanatını anlayıp tasdik etmiyorsunuz veya siz bâzı âyetlere kalben inandığınız
hâlde, az sonra, o inancınızdan dönüveriyorsunuz. Yahut, siz hiç bir şeye
inanmazsınız. Çünkü, Arap dilinde bazen böyle az tâbiri, yok makamında
kullanılmıştır.
42. Bir kâhinin sözü de
değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz...
42. O hakikati beyan
eden Kuran (Bir kâhinin sözü de değildir.) Kâhinler, bir takım müneccimlerdir
ki: Yıldızlara dayanarak bir takım şeylerden haber verirler ki: O haberlerin
ekserisi doğruluktan mahrumdur, uydurma, zânna dayanan şeylerden ibarettir.
Kur'an-ı Kerim'in beyanatı ise, hakikatin kendisidir, kâhin sözü olmadan
yücedir, uzaktır. Ey o ilâhî kitap hakkında öyle boş iddialara cür'et eden
inkarcılar!. Siz (ne kadar az düşünüyorsunuz!.) yâni: Siz doğru düşünmek
özelliğinden mahrum bulunuyorsunuz.
43. Alemlerin Rab'bi
tarafından indirilmiştir.
43. O Kur'an-ı Kerim,
hâşâ ne şair sözüdür, ne de kâhin sözüdür. O sırf (âlemlerin Rab'bi tarafından)
Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a Cibrîl-i Emîn vasıtası ile
(indirilmiştir.) Teblîğ buyurulmuştur. Bir mukaddes ilâhî kelâmdan ibarettir.
44. Eğer O -Peygamber
faraza- bâzı lakırdıları bize karşı bir iftira olarak söylemi; olsa idi:
44. İşte o Yüce
Peygamberin kendi sözlerini Allah'a isnat etmemi; olduğunu kesin olarak beyan
için Hak Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor: (Eğer o) Yüce Peygamber, diyelim,
öyle inkarcıların iddiaları gibi (bâzı lâkırdıları) kendisinin bâzı
kuruntularını (bize karşı bir iftira olarak söylemi; olsa idi) bunlar, Allah'ın
kelâmıdır diyerek gerçeğe aykırı bir iddiada bulunsa idi.
45. Elbette ki: Onu sağ
tarafından yakalardık.
45. (Elbette ki,) Ona asla
imkân verilmezdi (onu sağ tarafîle yakalardık) yahut onu kuvvet ve kudret ile
tutarak hemen cezaya kavuştururduk.
46. Sonra O'ndan yürek
damarını kesiverirdik.
46. (Sonra O'ndan
yürek damarını kesiverirdik.) Yâni: Öyle gerçeğe aykırı bir iddiada bulunsa idi,
onun ruhunu hemen gidererek kendisini helake mâruz bırakmış olurduk.
"Vetîn" bir damardır ki:
Kalpten çıkarak başla bitişir, buna şah damarı da denir, bu kesilince hayvan
oluverir.
47. Artık sizden bir kimse
de yoktur ki, ondan menediciler olabilsinler.
47. (Artık) Ey
insanlar!. Öyle bir helak etme takdirinde (sizde bir kimse de yoktur ki: Ondan)
o cezayı tatbik etmekten bizi (menediciler olabilsinler.) Evet.. Bu engellemeye
de hiç de bir mahlûk güç yetiremez.
48. Ve şüphe yok ki: O -Kur'an-ı
Kerim- takva sahipleri için el-bette bir öğüttür.
48. (Ve şüphe yok ki:
O) Kur'an-ı Kerim (sakınanlar) Allah-ü Teâlâ'nın azabından korkup emirlerine ve
yasaklarına itaat ve inkıyat edenler için (elbette bir öğüttür.) onlardır ki: O
Kur'an-ı Kerim'i düşünüp tefekkür ederek ondan hakkiyle faydalanırlar.
49. Ve muhakkak ki, biz
elbette biliriz, şüphe yok ki, sizden tekzîb edenler vardır.
49. (Ve muhakkak ki:
Biz elbette biliriz.) Yâni: bir olan zâtıma kesin olarak malûmdur. Ey insanlar!.
(Şüphe yok ki: Sizden tekzîb edenler vardır.) Kur'an-ı Kerim'i tasdîk edenler
olduğu gibi bir kısım inkâr edenler de vardır. Artık tasdik edenler, mükâfatlara
nail olacakları gibi inkâr edenler de, lâyık oldukları azaplara er geç
kavuşacaklardır. Bu akıbeti iyice düşününüz...
50. Ve muhakkak ki, O -Kur'an-ı
Kerim- elbette kâfirlerin üzerlerine bir hasrettir.
50. (Ve muhakkak ki,
o) Kur'an-ı Kerim (elbette kâfirlerin üzerlerine bir hasrettir.) onlar yarın
âhirette tasdik edenlerin mükâfata, inkâr edenlerin de cezaya kavuştuklarını
görünce pişmanlıklarda bulunacaklardır, üzüntüler içinde kalacaklardır. Ne yazık
ki: Artık pişmanlıkları, kendilerine bir fâide veremeyecektir.
51. Ve şüphe yok ki. O,
kuşkusuz, gerçek bir hakikattir.
51. (Ve şüphe yok ki,
o) Kur'an-ı Kerim (kuşkusuz gerçek bir hakikattir.) kesin olarak sabit bir
emrdir. Başkalarının uydurması olmayıp ancak Allah tarafından ehl-i imâna ihsan
buyrulmuş olan bir mukaddes kelâmdır.
52. Artık o Yüce Rab'bin
ismiyle teşbihe devam et.
52. (Artık) Ey Yüce Resul!,
(o ulu Rab'bin ismîle) onun mukaddes ismini zikrederek o kerem sahibi Mabudu (tesbîhde)
onu takdise, bütün noksanlardan yüce tutmaya (devam et) seni peygamberlik
şerefine nail kılmış, seni ilâhî vahyine mazhar buyurmuş, senin şanını pek
ziyade yükseltmiş olan yüce Mabuduna dâima şükür ve övgüde bulun.
İşte Resûl-i Ekrem'e
yönelik olan ilâhî emir onun ümmetine de, yöneliktir. Artık her müslüman için
lâzımdır ki: İslâm şerefine nâiliyetinden dolayı Cenab-ı Hak'kı tesbîh ve
takdise devam etsin, ve kendisini öyle bir Peygamberin ümmetinden kılmış olduğu
için Yüce Mabuduna şükran arzında bulunsun, o Yüce Peygamberi de dâima salât-ü
selâm ile hatırlasın.
Yârabbü. O mübarek
Peygamberimize ve onun aile efradı ve Ashabına dâima salât-ü selâm buyur, sana
dâima hamd ve senada bulunuruz ey Yüce, Ulu Mabudumuz!.
Sonraki Sayfa

|