|
68-EL
KALEM SÛRESİ
Bu mübarek sûre, Mekke-i
Mükerreme'de ilk nazil olan "Alal;" sûresinin ilk âyetinden ve onu takiben nazil
olan "Fatiha" sûresinden sonra inmiştir. Elli iki âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır.
Ibn-i Abbas Vekatâde
Radiyallâh-ü Anhûma'ya göre "17" inci âyetten "33" üncü âyete kadar ve "48" inci
âyetten "50" inci âyete kadar olan âyetleri, Medine-i Münevvere de inmiştir.
Kendisine "Nün" Sûresi adı da verilmiştir.
Bu mübarek sûre ile Mülk
sûresi arasında güzel bir münasebet vardır. Mülk sûresinde Cenab-ı Hak'kın
kâinata sahip, hakîm olduğu bildirilmiş, Resûl-i Ekrem'i inkâr edenlerin nasıl
felâketlere maruz kalacaklarına işaret buyrulmuş, idi. Bu "El-Kalem" sûresinde
de Allah-ü Teâlâ, o Yüce Peygamberinin yüksek vasıflarını göstermiş, bir takım
inkarcıların isnâd ettikleri şeylerden o Yüce Resulün uzak bulunduğunu
bildirmiştir. Ve o Yüce Nebi'ye sabıretmesini tavsiye buyurmuş ve onu inkâr
edenlerin ne kadar sapıklık içinde bulunduklarını ve âhirete ne kadar
kınamalara, felâketlere mâruz kalacaklarını ihtar eylemiştir. Bu mübarek sûrenin
başlıca içeriği şunlardır:
1. Haz ret i Peygamberin
ahlâki güzelliklerini beyan etmek ve onun kimlere itaat ve iltifat
buyurmayacağını bildirmek.
2. Bir takım kâfirlerin
kötü ahlâkını teşhir ve kendilerini ceza ile tehdît etmek.
3. Takva sahiplerinin,
müslümanların, suçlular gibi olmayıp, Cennetlere, nîmetlere erişeceklerini
müjdelemek.
4. Hz. Peygambere
sabıretmesini, kavminin arasından gazap edip ayrılmış olan Yunus Aleyhisselâm
gibi olmamasını tavsiye etmek.
5. Kur'an-ı Kerim'in yüce
mahiyetini beyan etmek onu yalanlayan müşriklerin kötü hallerini gözler önüne
sermek.
1. Nün ve Kalem'e ve
yazdıkları şeylere and olsun ki:
1. Bu mübarek âyetler,
yemîn ile pekiştirilmiş olarak bildiriyor ki: Resûl-i Ekrem, cinnetten uzaktır,
nîmetlere naildir ve en güzel ahlâk ile vasıflanmıştır. Ve kimlerin cinnete
mübtela olduğunun yakînen görüleceğini haber veriyor. Ve Hak Teâlâ'nın sapıklığa
düşmüş olanları da, hidâyete nail bulunanları da tamamen bildiğini ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Nün ve Kalem) Andolsun (ve) meleklerin hayr ve iyiliğe
dair veya hafaza meleklerinin insanlığın islerine ait veya kalem sahiplerinin
çeşitli mevzularla ilgili (yazdıkları şeylere andolsun ki:) beyan olunacak
hususlar, birer hakikattir.
"Nün" harfi, bâzı sûrelerin
evvelinde bulunan huruf-i mukattaa gibi bir tenbih harfidir. "Elâ" lâfzı gibi
okunacak âyetlere nazar-ı dikkati celbetmektedir. Maamafih bu hususunda çeşitli
rivayetler, ihtimâller vardır. Kısacası deniliyor ki: Nün ve Kalem bu sûrenin
birer ismidir. Yâhud, Nûn'dan maksad, mürekkep hokkasıdır veya mürekkeptir.
Kalem ile hokkanın büyük menfaatleri olduğu için, ilim yaymaya hizmet ettikleri
için manevî kıymetlerine işaret için kendilerine böyle yemîn edilmiştir.
Resûlullâh S al I ali âh- ü Aleyhi Vesellem'den söyle rivayet olunmuştur:
Allah-ü Teâlâ'nın ilk yarattığı şey, kalemdir, sonra da Nûn'dur ki, o divittir.
Diğer bir görüşe göre de, "Nûn" nurdan bir levhadır ki: Melekler emrolundukları
şeyleri o levha üzerine yazarlar veya bir mürekkeptir ki: Melekler, onunla
yazacaklarını yazıverirler. Kaleme gelince bundan maksat, ya kalem cinsidir,
semâda ve yerde kendisi ile yazı yazılan her kaleme denir. Yahut bundan maksat,
Cenab-ı Hak'kın ilk yarat mı; olduğu bir kalemdir ki, onunla bütün olaylar
yazılmış., levhî mahfuzda tesbit edilmiştir. Diğer bir görüşe göre de bu
kalemden maksat, akldır. Çünkü akl bütün mahlûkat için büyük bir asıldır.
Nitekim ilk defa yaratılan şeyin akıldan ibaret olduğu, bir haberde
zikredilmiştir.
Velhâsıl: Bu
yorumlar, kesin değildir. Bunlardan Allah'ın maksadının ne olduğunu ilâhî ilme
havale ederiz. Biz şuna kafiyen inanıyoruz ki: Allah-ü Teâlâ'nın her
beyanı, hakikatin ta
kendisidir ve hikmet gereğidir. Bu gibi yüce yaratılış eserlerine yemîn
buyurması: Sırf beyan olunacak şeylerin ehemmiyetine işaret içindir.
Onlara dikkat nazarları
çekmek içindir. Yoksa şüphe yok ki: Hikmet sahibi Yaratıcı, haber verdiği
herhangi bir şeyin doğru olduğunu anlatmak için hâşâ yemîne muhtaç değildir.
Es-sa-racül'münîr ve emsali tefsirlere müracaat.
"Kader-i kalemi anlaki,
iclâli azimi"
"Nezdiği ilâhîde bile cayi
kasemdir."
Avni Bey
2. Sen Rab'binin nîmeti
sayesinde mecnûn değilsin.
2. Ey Peygamberlerin
sonuncusu!. (Sen Rab'binin nîmeti sayesinde) O Kerem Sahibi yaratıcının sana
vermiş olduğu akıl kuvveti, zâti olgunluklar, peygamberlik şerefi ve genel
başkanlığı sayesinde (mecnun değilsin) senin yüce kadrin cinnetten uzaktır. Bunu
düşmanların da pek iyi bilirler. Ancak nefislerine mağlûp, inkârlarında ısrarlı
oldukları cindir ki: Bu cinnet isnadına cesaret etmişlerdir. Bu âyet-i kerîme,
birinci âyetteki yeminin cevabını teşkil etmektedir.
3. Ve şüphe yok ki: Senin
için birtükenmez mükâfat vardır.
3. Evet.. Ey Yüce
Peygamber!. Senin hakkındaki ilâhî nimetler, sonsuzdur. (Ve şüphe yok ki,) O
nimetlerden olmak üzere (senin için bir tükenmez mükâfat vardır.) Sen
peygamberlik görevini yerine getiriyorsun, bu uğurda bir nice zahmetlere
katlanıyorsun, bir takım inkarcıların dedikodularına hedef oluyorsun, bütün
bunların karşılığında pek büyük sevaplara kesilmeyecek olan nimetlere veya
insanlar tarafından bir nimete dayalı olmayan ilâhî lütuflara nail olacaksın.
4. Ve muhakkak ki: Sen pek
büyük bir ahlâk üzerindesin.
4. (Ve muhakkak ki: Sen) Ey
Peygamberlerin efendisi!, (pek büyük bir ahlâk üzerindesin) Sen, bütün ahlâki
mükemmelliklere sahip, Allah'ın dinine hizmette bulunmaktasın, Kerem Sahibi
Yaratıcı seni bütün ahlâki faziletler ile donatmıştır. Sen de yumuşaklık,
cömertlik, yiğitlik, metanet, şefkat, merhamet, doğruluk, sadâkat, afv ve
bağışlama, tebessüm ve iltifat, hak yolunda nice sıkıntılara karşı sabır ve
tahammül, bütün insanlık hakkında iyilik severlik duygusu tecellî edip
durmaktadır. Artık bu kadar güzel ahlâk ile vasıflanmış olan bir zâta hâşâ
cinnet isnat edilebilir mi?. Âişe-i Sıdıka Radiyallâh-ü Teâlâ Anha validemizden
rivayet olunmuştur ki: Hz. Peygamberimizin ahlâkı, Kur'an idi, yâni: Kur'an-ı
Kerim'in emr ve tavsiye buyurduğu bütün ahlâkî olgunluklardan ibaret
bulunuyordu. Yine Hz. Âişe validemiz demiştir ki: Resûl-i Ekrem, mübarek eliyle
hiçbir hizmetçisine bir sille vurmamıştır. Allah yolundaki cihadı müstesna.. Ve
iki şey arasında muhayyer bulunmazdı ki: Ancak onların en kolayı kendisince
sevilmiş bulunurdu, meğer ki, günah olsun, günah olunca, ondan insanların en
uzak bulunanı olurdu ve kendi nefisi için bir şeyden intikam almazdı, meğer ki,
Allah'ın haramlarına sebep olsun, o zaman müstesna..
Resül-i Ekrem, Sallâlâh-ü
Aleyhi Vesellem Efendimiz buyurmuştur ki: Allah-ü Teâlâ, beni güzel ahlâkı ve
güzel fiilleri tamamlamak için göndermiştir. Ve yine buyurmuştur ki: Mü'mîn
kimse güzel ahlâkı sebebi ile gece namaz kılan gündüz oruç tutan bir zâtın
derecesine kavuşur.
Peygamber Efendimizin
ahlâki mükemmelliklerini, öteden beri bir çok yabancı müsteşrikler de itirafta
bulunmuşlardır. Amerikalı Mister Karlayil ve emsali bu zümredendirler. Velhâsıl
Yüce Peygamberimizin zati üstünlükleri, ahlâkî faziletleri her türlü
düşüncelerin üstündedir.
Kudsiyetin ey Nebbiyy-i
Enver"
Düşmanların itiraf ederler"
Vermekte bütün akule
hayret"
Hulkunda olan mükemmeliyet"
Bir mislini almamıştır
elbet"
Aguşuna daye-i meşiyyet"
5. Artık yakında göreceksin
ve göreceklerdir.
5. (Artık) Ey Yüce
Peygamber!. Sen emir ol, inkarcıların sözlerine bakarak müteessir olma (yakında)
sen (göreceksin ve) o inkarcılarda (göreceklerdir.) gerçek durum ortaya
çıkacaktır.
6. Fitneye uğramış olan
hanginiz imiş?.
6. (Fitneye uğramış)
Cinnete müptelâ olmuş, sapıklık içinde kalmış (olan hanginiz imiş?.) Evet..
Onlar, az sonra kendilerinin ne kadar fitneye düşmüş, şaşkınlık içinde kalmış
olduklarını anlayacaklardır. İslâmiyet, her tarafa yayılacak, onu söndürmek
isteyenlerin kendileri ise sönüp yok olacaklardır. Müslümanlar ise feyizlere,
olgunluklara nail bulunacaklardır. Nitekim de az sonra, bu ilâhî işaret tahakkuk
etmiş, Resûl-i Ekrem, Mekke-i Mükerreme'yi feth etmiş, Bedr gazvesinde
muvaffakiyetlere nail olmuş, Ebü Cehl ve Velit Ibn-i Mugire gibi müşrikler de
lâyık oldukları cezalara kavuşmuşlardır.
Bu âyet-i kerîme, bu gibi
kâfirlere karşı tariz (taşlama) anlamı ifade etmektedir.
7. Şüphe yok ki: Rab'bindir,
Odur, Onun yolundan sapıtmış olanı en iyi ve Odur, hidâyete ereni de en iyi
bilen.
7. Evet: (Şüphe yok ki:
Rab'bindir.) Ey Peygamberlerin efendisi!. Senin kerem sahibi Yaratıcındır,
evet.. (O'dur) O ilim ve hikmet sahibi olan Mabudundur (onun yolundan sapıtmış
olanı en iyi bilen) onun ilim dairesinden hiçbir hâdise hariç bulunamaz (ve
O'dur) O Yüce Yaratıcıdır (hidâyete ereni de en iyi bilen) Allah'ın yolundan
ayrılmayıp selâmet ve saadete eren kullarını da tamamı ile bilen o Yüce
Mâbud'dur. Artık bütün insanlık, bu hakikati bilip nazar-ı dikkate almalıdır.
Elbette ki: Sapıklığa düşen, Hz. Peygambere karşı hürmete aykırı lâkırdılarda
bulunan inkarcılar, akıbet zarar ve ziyana uğrayacaklardır. İslâm dinine
sarılan. Yüce Peygambere itaatten, hürmetten ayrılmayanlar da pek nurlu
istikbâle nail bulunacaklardır.
8. Artık o yalanlayanlara
itaat etmemekte devam et.
8. Bu mübarek âyetler
Resül-i Ekrem Hazretlerinin bütün inkarcı, kötü ahlâkla vasıflanmış kimselere
itaat ve iltifat buyurmamakta devam etmesini emr ve tavsiye ediyor. Kur'an-ı
Kerîm'e "öncekilerin masalları" demek alçaklığında bulunan şahsında nasıl
korkunç bir âkibete uğrayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey ahlâki
faziletleri toplamış olan Yüce Peygamber!, (artık o yalanlayanlara) senin
risâletini inkâr eden, Kur'an-ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğuna inanmayan
inkarcılara (itaat etmemekte devam et) onlara karşı İslâmiyet'in yüceliğini,
ahlâki kudretini göster, bu ilâhî beyan, o gibi inkarcıların kalplerini çekmek
için kendilerine karşı dost görünme ve dalkavuklukta bulunmanın caiz olmadığına
işaret etmektedir.
9. Onlar arzu ettiler ki:
Sen yaltaklanıvermiş olsa idin, o zaman onlar da yaltaklanacaklardır.
9. (Onlar) O Mekke-i
Mükerreme'deki müşrikler (arzu ettiler ki:) pek sever oldular ki: Ey Peygamber!.
(Sen) Onlara karşı (yaltaklanıvermiş olsa idin) dalkavukluktan, müsamahada
bulunmuş, bir kısım dinî işlerine karşı yumuşaklık göstermiş bulunsa idin (o
zaman onlar da yaltaklanacaklardı.) zahiren yumuşaklık göstermiş, dalkavuklukta
bulunmuş olacaklardır, fakat kalben yine muhalif bulunup duracaklardı.
10. Ve itaat gösterme her
çok yemîn edene, âdi fikirli olana.
10. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!, (itaat gösterme) İltifat buyurma (her çok yemîn edene) hak ve bâtıl
şeyler için fazlaca and içip durana ve (âdi fikirli olana) görüş ve iddiası
hakir bulunan kimseye, yalan yere yemîn, en büyük bir günahtır. Lüzumsuz yere
yemîn edip durmak da Cenab-ı Hak'ka karşı saygıya ters düşmektedir, güzel reyden
mahrum, âdi düşüncelere esir olan kimseler de itaate selâhiyetli olamazlar.
"Hallaf" çok yemîn eden
kimsedir. "Mehîn" de rey ve temyizi hakîr olandır.
11. Daima kusur arayana,
lâf götürüp getirene.
11. (Dâima kusur arayana)
da itaat etme (lâf götürüp getirene) de itaatte bulunma "Hemmaz" kusur arayan,
yerme ve kınamada bulunan, insanların fenalıklarını söyleyip duran kimsedir, "meşşâlnbinemîm"
de bir kavmin bir cemaatin lâkırdılarını bir bozgunculuk, bir gammazlık maksadı
ile diğer bir kavme, bir cemaate götürüp nakleden şahıs demektir. Elbette ki:
Kötü maksada dayalı olan bu gibi şeyler kınanmıştır, sahiplerinin itaate lâyık
olmadıklarını göstermektedir.
12. Hayırdan mene çalışıp
durana, hadd-i aşana, çok günahkâr olana.
12. (Hayırdan men'e
çalışıp durana) Cimri olan, insanları îmandan, ibâdetten, infaktan alıkoymak
isteyen herhangi bir şahsa da itaat etme ve (haddi aşana) Cenab-ı Hak'kın
emirlerine, yasaklarına saldıran, günahları işlemekten çekinmeyen, zulme çalışan
kimseye de itaat eyleme, (çok günahkâr olana) adeti günah işlemek olana, yaptığı
günahlara karşı laubali bulunan kimseye de itaat etme. "Mu'ted" hakka saldırıp
bâtılda yürüyen kimse demektir. "Esim" de günahları çok olan kimse manasınadır.
13. Bunun ötesinde de kötü
sözlü olup fenalıklarla tanınmış bulunana.
13. (Bunun ötesinde
de) yâni: Bu fena özelliklerin üstünde de (kötü sözlü olana) insanlara karşı
kabalıkla, kötü lâkırdılarla muamelede bulunan "ütül" adını alan kimseye de
itaat eyleme (fenalıklarla tanınmış bulunana) da, yâni: İnsanlar arasında serler
ile, günahlar ile tanınmış bulunan "Zenîm" diye anılan şahsa da itaat eyleme ki:
Böyle kendilerine itaat caiz olmayan kimseler, dokuz gruba ayrılmış
bulunmaktadır. "Zenîm" lâfzı yaramaz, "lejm", haramzade mânâsını da ifade eder.
Bu onüçüncü âyet-i kerîme, müfessirlerinin çoğunluğuna göre "Velîd Binil'mugayre"
hakkında nazil olmuştur ki: En büyük bir İslâmiyet düşmanı idi.
14. Mal ve oğullar sahibi
olmuş diye.
14. Cenab-ı Hak,
buyuruyor ki. Yüce Resulüm!. Öyle bir kimseye itaat etme (Mal ve oğullar sahibi
olmuş diye.) öyle bir kimse ne kadar dünyevî varlığa mâlik olsa da onun
haddizatında bir kıymeti yoktur, kendisi asla itaate lâyık olamaz. Çünkü
âhirette sırf mal, çoluk ve çocuk sahibine fâide veremeyecektir. İnsana lâzım
olan sahîh bir îmandır, temiz bir kalptir ve kulluğun gereklerine uymaktır.
15. Ona karşı bizim
âyetlerimiz okunduğu zaman dedi ki: "Evvelkilerin masallarıdır."
15. (Ona karşı) O mal
ve evlât sahibi olan, fakat dinden mahrum bulunan şahsa yönelik olarak (bizim
âyetlerimiz okunduğu zaman) onu tasdik etmedi, bil'akis inkâr ederek (dedi ki,)
bu okunan şeyler (evvelkilerin masallarıdır.) evvelki kavimlerin uydurmuş
oldukları kıssalardan ibarettir, Allah tarafından indirilmiş değildir.
16. Biz yakında onun burnu
üzerine damga basacağız.
16. (biz yakında onun) O
Kur'an-ı Kerim'i inkâr eden şahsın (burnu üzerine damga basacağız) onun
hurtumuna bir alâmet koyacağız. Yâni: Onun vaziyetini, uğrayacağı felâketi,
herkesçe malûm olmak için açıkça meydana çıkaracağızdır. Onun ne derece alçak
olduğu bu alâmetle de teşhir edilmiş bulunacaktır. Rivayete göre Bedr gazvesinde
Velîd'in burnuna bir yara isabet etmiş, izi baki kalmıştır. Diğer bir görüşe
göre de Cenab-ı Hak, o kâfirleri kıyamet gününde pek çirkin bir alâmetle
toplayacaktır ki, onunla diğer kâfirlerden ayrıca bilinecek, teşhir edilmiş
olacaktır.
17. Şüphe yok ki: Biz
bunları da belâya uğrattık, nasıl ki: Bostan sahiplerini belâya uğratmıştık, o
vakit ki: Onlar yemîn etmişlerdi ki: Sabahleyin erkenden elbette o bostandaki
mahsulâtı döşüreceklerdi.
17. Bu mübarek âyetler,
Mekke-i Mükerreme'deki inkarcıların bir imtihan devresine tâbi tut ulmuş
olduklarını bildiriyor. Vaktîle böyle bir imtihana tâbi tutulmuş olan bir bostan
sahiplerinin durumlarını bir uyanma vesilesi olmak üzere hikâye buyuruyor. O
bostan sahiplerinin gösterdikleri bir cimrilik ve kendilerine yapılmış, olan bir
tavsiyeyi kabul etmemi; olmaları neticesinde bostanlarının yanıp yakıldığını,
ondan istifâde edemediklerini ihtar ediyor. Bu felâket üzerine o bostan
sahiplerinin pişmanlık gösterdiklerini, tevbekâr olup Allah'ın affına
sığındıklarını ve daha büyük nimetlere nail olacaklarını Cenab-ı Hak'tan ümid
ederek ümitsizliğe kapılmamış bulunduklarını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Şüphe yok)
meydana gelmiş bir hakikattir (ki, bunları da) Mekke-i Mükerreme ahâlisi de
vaktİle (belâya uğrattık) onların haklarında da hikmet gereği bir imtihan, bir
tecrübe muamelesi yapılmış oldu. Bir zaman servet ve zenginliğe sahip iken
bilâhare küfürleri yüzünden Resül-i Ekrem'in bedduasına uğradılar, yurtlarında
şiddetli bir kıtlık ve pahalılık yüz gösterdi, nail oldukları nimetlerin şükrünü
İfa etmedikleri için bilâhare öyle bir ihtiyaca hedef oldular. Artık pişman
olmalı değil mi idiler?, (nasıl ki:) Vaktîle büyük bir bağ ve (bostan
sahiplerini) de (belâya uğratmıştık.) onlar da bir imtihana tâbi tutulmuşlardı.
Çünkü onlar da Allah'ın hakkına riâyet etmemişlerdi, mallarının zekâtını
fakirlere vermekten kaçınmışlardı, nail oldukları nimetlerin şükrünü yerine
getirmeye koşmamışlardı. (O vakit ki: Onlar) O bostan sahipleri (yemin
etmişlerdi ki: Sabahleyin erkenden elbette o bostandaki mahsulâtı
düşüreceklerdi.) ekinleri biçeceklerine ve ağaçlarındaki meyveleri, hurmaları
toplayacaklarına dair yemin etmişlerdi. Bu mahsulâtı fakirler görmeden elde
etmiş bulunacaklarına ait kat'î bir kararda bulunmuşlardı.
Rivayete göre bu bostan.
Yemen diyârındaki San'adan iki fersahlık bir mesafede bulunmuştu. İlk sahibi
sâlih bir zât idi, bu bostanın mahsulâtından yoksullara bir çok şeyler
bırakırdı. Vakta ki: Kendisi vefat etti, oğulları babalarına muhalif bir
harekette bulundular. "Eğer babamız gibi biz de mahsulâttan fakirlere bir şeyler
bırakırsak bir ihtiyaç içinde kalırız, binaenaleyh biz mahsulâtımızı erkenden
toplayalım ki: Yoksullar, bundan haberdar olup gelmesinler" demişler ve bu
kararlarını yemin ile tekit etmişlerdi.
"Belva" belâ, zahmet,
tecrübe, çeşitli belâ ve âfet ile imtihan manasınadır. "Serm" de kesmek
demektir.
18. Bir istisnada da
bulunmuyorlardı.
18. Bu bostan sahipleri,
mahsulâtı toplayacaklarına dair yemin ediyorlardı, fakat (bir istisnada da
bulunmuyorlardı) Yâni: İnşallah demiyorlardı. Şüphe yok ki: Cenab-ı Hak
dilemedikçe hiçbir kimse bir şey yapamaz, bir şeye muvaffak olamaz. Bütün
muvaffakiyetleri Allah-ü Teâlâ'dan niyaz etmelidir. İlâhî takdirin de nasıl
tecellî edeceğini bilemediğimiz için yapmak istediklerimiz şeyler hakkında
"Allâh-ü Teâlâ dilerse yapacağız" demelidir. Kat'î surette yemîn eder de sonra o
şeyi yapamaz isek günahkâr oluruz, yemîn keffaretinde bulunmamız icabeder.
Gayr-i meşru bir şeyi yapmak için yemîn etmek ise asla câlz değildir, cezayı
gerektirir.
19. Derken onlar .uykuda
oldukları halde o bostanın üzerine Rab'bin tarafından bir dolaşan -beliyye-
dolaşıverdi.
19. İşte o bostan
sahipleri böyle bir ihtiyatsızlıkta bulunmuşlardı. (Derken onlar, uykuda
oldukları hâlde, o bostanın üzerine Rab'bin tarafından bir dolaşan) bir belâ
bir, yıldırım (dolaşıverdi) yâni: Helak edici ve kuşatıcı bir azap, bir ateş, o
bostanı sarıverdi, sahipleri ise uykuya dalmış, gaflet içinde bulunmuşlardı.
20. Artık o -bostan-
yanarak simsiyah kesilmiş gibi bir halde sabahladı.
20. (Artık) O bostan,
o yıldırımın tesiri ile (yanarak simsiyah kesilmiş gibi bir hâlde sabahladı.)
kapkaranlık bir geceye dönmüş oldu, veyahut, onun bütün meyveleri, mahsulâtı
karanlık bir gece gibi bir duruma düştü. "Harîm" pek karanlık bir gece demektir.
21. Derken sabahladıkları
vakit birbirlerine seslendiler.
21. O vaziyetten haberdar
olmayan bostan sahipleri (derken sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.)
Haydi koşunuz, gidelim, diye söylendiler.
22. Eğer kesip döşürecek
iseniz -bostanınıza- sabahleyin erken varınız.
22. Ve dediler ki: Ey
arkadaşlar!. (Eğer kesip düşürecek iseniz) Bostanın mahsulâtını toplayıp elde
etmek istiyor iseniz, bostanınıza (sabahleyin erken varınız) kimse görmeden
mahsulâtı elde etmiş olunuz.
"Sarm" kesmek "Sarim" de
kesici, meyveleri kesip düşürücü demektir.
23. Artık aralarında
gizlice söyleşerek gidiverdiler.
23. Artık o bostan
sahipleri, yoksullar duymasınlar diye (Aralarında gizlice söyleşerek) istişarede
bulunarak (gidiverdiler.) bostanları tarafına yöneldiler, yürüdüler.
24. Sakın bugün aranızda
bir yoksul o bostana girivermesin: -diyorlardı-.
24. Ve bostan sahipleri
birbirine hitaben (Sakın bugün aranızda bir yoksul o bostana girivermesin) ona
bir şey vermek vaziyetinde kalmayalım, diyorlardı.
25. Ve -yoksulları-men'e
kaadir oldukları halde erkenden gidiverdiler.
25. (Ve) Bu cimri
şahıslar, yoksulları (men'e kaadir oldukları hâlde) o bostana (erkenden
giriverdiler.) yahut, o yoksulları men'e karar verip bostandan istifâdeye kaadir
olduklarını zannederek bostan tarafına yönelip gittiler.
"Hard" menetmek, kastetmek
manasınadır" menedene de "Harid" denilir.
26. Vaktaki: O bostanlarını
-o halde- gördüler, dediler ki: Şüphe yok bizler elbette sapık kimseleriz.
26. (Vakta ki:)
Gidip (O bostanları) öyle yanmış, mahvolmuş, bir hâlde (gördüler) şüpheye
düştüler, onun kendi bostanları olup olmadığında tereddüt gösterdiler, (dediler
ki: Şüphe yok bizler elbette sapık kimseleriz.) yanlış yola gitmiş bulunuyoruz.
Bu, bizim bostanımız olmayacak.
27. Hayır, biz mahrum
kimseleriz.
27. (Hayır) Biz sapık
değiliz, yanlış yola gelmiş bulunmuyoruz (biz mahrum kimseleriz.) biraz
düşünerek kendilerinin ne kadar ihtiraslı harekette bulunmuş olduklarını
anladılar, yoksulları men'e çalışmış olmalarının cezasına uğradıklarının farkına
vardılar, pişmanlık göstermeye başladılar. Ne yazık ki: Artık bu pişmanlık,
kendilerine birfâide verecek değildi.
28. Orta halde bulunanları
dedi ki: Ben size "tesbîh eder olmalı değil misiniz?" demedim mi?
28. (Orta hâlde
bulunanları) Yâni: Kardeşleri arasında yasça veya rey ve görüşçe orta derecede
bulunan zat (dedi ki: Ben size tesbîh eder olmalı değil misiniz demedim mi?.)
Yâni: Al l ah - ü Teâlâ'yı tesbîh ve takdise, onun nimetlerine karşı teşekküre
çalışarak fakirlerin haklarını ödeyiniz, tâ ki: Hakkınızda ilâhî nimetler devam
etsin diye tavsiyede bulunmadım mı?. Neden siz bu tavsiyeme rivayet etmediniz?.
29. Dediler ki: Ey
Rab'bimiz!. Seni tesbîh -tenzih- ederiz, muhakkak ki, biz zâlim kimseler olduk.
29. Artık hepsi de
kusurlarını anlamış oldular, itirafa başladılar, (Dediler ki: Ey Rab'bimiz...)
Ey bizi yaratan, besleyen, hakkımızda nimetleri pek çok olan kerim Mabudumuz!.
(seni tesbîh) Tenzih (ederiz) bizi affet (muhakkak ki, biz zâlim kimseler
olduk.) Nefisimize zulmettik, cimrilik gösterdik, fakirleri mahrum bırakmanın
cezasına uğradık.
30. Artık bazıları
bazılarına dönerek birbirlerini kınamaya başladılar.
30. (Artık bâzıları,
bâzılarına dönerek) Meydana gelen kusuru birbirine atfederek (birbirlerini
kınamaya başladılar.) yaptıkları şeyin ne kadar uygunsuz olduğunu anlamış
bulundular.
31. Dediler ki: Yazıklar
olsun bizlere. Şüphe yok ki: biz haddi aşanlar olduk.
31. Hepsi de pişman
olarak (Dediler ki: Yazıklar olsun bizlere) biz cezaya lâyık bulunmuş olduk
(şüphe yok ki, biz haddi aşanlar olduk.) Kerem sahibi Yaratıcı'nın nimetlerine
şükrü terkettik, fakirlere yardımda bulunmamız hakkındaki ilâhi emre muhalefette
bulunduk, bu ne büyük bir kusur..
32. Umulur ki: Rab'bimiz
bize ondan daha hayırlısını bedel olarak verir, şüphe yok ki: Biz yönelip
Rab'bimizin afvını arzu ediyoruz.
32. Evet.. O zatlar,
kusurlarını bilip itiraf ettiler, sonra da tevbekâr olarak Allah'ın affına
sığınmaya başladılar ve şöyle dediler: (Umulur ki,) Allah'ın lütfundan umulur
ki: (Rab'bimiz bize ondan) o yanıp mahvolan bostanımızdan (daha hayırlısını
bedel olarak verir.) yine maişetimizi temin ederiz, daha müreffeh bir hâlde
yaşayabiliriz. (Şüphe yok ki; Biz yönelip Rab'bimizin affını arzu edenleriz.) O
Kerem sahibi Yaratıcımıza sığınırız, o bizi lütfen affeder ve bağışlar, bizi
yine nimetlere nail buyurur.
Mücahitten rivayet
edilmiştir ki: Bu zâtlar, tevbe etmişler, Allah-ü Teâlâ da onlara daha hayırlı
nimetler nasip buyurmuştur. İşte tevbenin feyz ve bereketi.
Binaenaleyh insanlar,
kusurlardan hâli olamıyorlar, elverir ki: Kusurlarını bilsinler, daha fırsat
elde iken tevbe ve istiğfar etsinler, Allah'ın lütfuna sığınsınlar.
33. İşte azap, böylecedir
ve muhakkak ki, âhiret azabı daha bü-yüktür, eğer bilecek olsalar idi.
33. (İşte azap
böylecedir.) Allah'ın emrine karşı gelen, fakirlerin haklarını vermekten kaçınan
kimseler böyle ellerindeki nimetlerin yok olmasıyla azaba uğrarlar. Mekke
ehlinin kıtlık ve pahalılığa tutulmuş olmaları da bu kabildendir. (Ve muhakkak
ki: Âh i ret azabı daha büyüktür.) Artık dinî vazifelerini yerine
getirmeyenlerin Yüce Peygamber'! inkâr ederek küfür ve isyanda devam
eyleyenlerin âhiretteki azaplarını düşünmeli, o ne kadar şiddetlidir, o mala
değil, cana yöneliktir ve daha devamlıdır. (Eğer) İnkarcılar, isyanlara devam
edenler, bu hakikati (bilecek olsalar idi) elbette o pek câhilce hâllerine devam
etmezlerdi, tevbekâr olarak selâmet yolunu takibe başlıyorlardı. Binaenaleyh
gafletten uyanmalıdır, kaybedilenin telâfiye çalışılmalıdır ki: Öyle müthiş,
ebedî bir âhiret azabından kurtulunabilinsin, ebedî nimetlere, saadetlere
nâiliyet nasip olsun.
34. Şüphe yok ki: Takva
sahipleri için Rab'leri katında Naîm cennetleri vardır.
34. Bu mübarek âyetler:
Takva sahibi, müslüman zâtların günahkârlar gibi olmayıp naîm cennetlere nail
olacaklarını müjdeliyor. İnkarcıların ellerinde istinad edecekleri bir kitap,
bir vesika ve aynı kanaatte ortaklar olmadığı hâlde nasıl câhilce hükümlerde
bulunduklarını kınamak için teşhir buyuruyor. Onların dünyada iken güç
yetirdikleri hâlde kendilerine emredilen secdelerden kaçınır olduklarını,
âhirette ise secdeye güç yetiremeyip zelîl, zarar ve ziyana uğramış bir hâlde
bulunacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok) Kafiyen takdir
edilmiştir (ki: Takva sahipleri için) Cenab-ı Hak'tan korkan küfür ve isyandan
kaçınan, dinî vazifelerini yapmaya çalışan mü'minlere mahsus (Rab'lerinin
katında Naİm cennetleri vardır.) onlar, korku ve tehlikeden uzak, saf nimetleri
içeren birer feyz ve ferahlık mahalli olan ebedi bahçelere, bağlara, bostanlara
nail olacaklardır.
35. Ya müslümanları o
günahkârlar gibi kılar mıyız?
35. Evet: Kerem
Sahibi Mâbııd buyuruyor ki: (Yâ Müslümanları) Öyle muttaki, mü'min zâtları (o
günahkârlar) o isyanlar dalmış, inkarcı şahıslar (gibi kılar mıyız?) elbette ki:
Kılmayız. Bu ilâhi beyan, kâfirleri reddetmektedir.
Mükatil diyor ki: (34) üncü
âyet-i kerime nazil olunca Mekke-i Mükerreme'deki, kâfirler, Müslümanlara
demişler ki: Allah, bizi dünyada size üstün kıldı. Yâni: bize daha ziyade
servet, kuvvet verdi. Artık şüphe yok ki: Bizi âhirette de size üstün kılar,
eğer üstünlük hâsıl olmasa da eşitlikten az da olmaz ya?. İşte onların bu
iddiasını red için iş bu âyetler nazil olmuştur.
36. Sizin için ne var,
nasıl hükmediyorsunuz?
36. Evet.. Onları
red için buyruluyor ki: Ey inkarcılar!. Ey fâşıklar!. (Sizin için ne var?) Neye
istinad ediyorsunuz ki, öyle bozuk bir yerde, akla aykırı bir iddiada
bulunuyorsunuz... Sizi bu pek yanlış fikre sevk eden nedir?. (Nasıl
hükmediyorsunuz?) Sizi böyle bir hükme hangi kuruntunuz sevk etmiş oluyor?. Bu
ne kadar câhilce bir hükm..
37. Yoksa sizin için bir
kitap var da onda mı okuyorsunuz ki:
37. (Yoksa) Ey inkarcı
şahıslar!. (Sizin için) Gökten inmiş (bir kitap varda, onda mı okuyorsunuz ki?)
aranızda dolaşan öyle yüce bir kitapta yazılmış mı bulunuyor ki:
38. Her neyi tercih
ederseniz, muhakkak sizin içindir.
38. Siz (Her neyi
tercih ederseniz) arzunuza neyi uygun görür iseniz (muhakkak) o tercih ettiğiniz
şey (sizin içindir.» o şey sizin emrinize verilmiştir, siz âhirette de
istediğiniz nimetlere kavuşacaksınız, böyle mi yazılı bulunuyor?. Ne boş bir
iddia..
39. Yoksa sizin için
kıyamete kadar üzerimizde yemînler mi vardır ki: Ne hükmeder olursanız sizin
içindir.
39. Yoksa ey
inkarcılar!. (Sizin için kıyamete kadar üzerimizde yeminler mi vardır ki,) Biz
size karşı âhiret gününe kadar öyle bir taahhütte mi bulunduk ki: Siz (ne
hükmeder olursanız sizin içindir.) nelere temayül ederseniz, nelere karşı arzuda
bulunur iseniz onlar size verilecektir, siz böyle bir söz ve aman iddiasında mı
bulunuyorsunuz?. Bu ne cür'et..
40. Onlara soruver, buna
hangisi kefildir?.
40. Ey Yüce Peygamber!.
(Onlara) öyle kuru bir iddiada bulunan inkarcılara (soruver, buna) bu iddia
ettikleri şeye (hangisi kefildir) buna içlerinden hangisi kefildir, bu
iddialarını içlerinden hangisi yerine getirebilecektir?.
41. Yoksa onlar için
ortaklar mı vardır?. Haydi eğer doğru sözlü kimseler iseler o ortaklarını
getiriversinler.
41. (Yoksa onlar için)
Öyle boş iddiada bulunan inkarcılar için (ortaklar mı vardır?) Onların o rey ve
iddialarına insanlardan kimler iştirak ediyorlar?. Onları kimler uygun
görüyorlar?. (Haydi eğer doğru sözlü kimseler iseler) İddialarında sâdık
bulunuyorlarsa (o ortaklarını getiriversinler.) elbette ki, onların o bâtıl
iddialarına, kuruntularına akıllı olan, güzelce düşünmeyi başarmış bulunan
hiçbir kimse, iştirak etmez, müminler ile kâfirlerin âhirette eşit olacaklarına
asla inanmaz.
42. O gün ki, bacaklar
açılır ve secdelere davet olunurlar, artık güç yetiremeyeceklerdir.
42. Haydi o
inkarcılar, eğer var ise ortaklarını getiriversinler (O gün ki: Bacaklar açılır)
fevkalâde vaziyetler vücuda gelir, nice hakikatler ortaya çıkar (ve secdelere
davet olunurlar) o dünyada iken secdeyi, Cenab-ı Hak'ka ibâdeti terk etmiş olan
inkarcılara âhirette kendilerine bir kınama olmak üzere secde etmeleri teklif
olunur, fakat onlar, bu şereften ebediyen mahrumdurlar, (artık) secde etmeğe
(güç yetiremeyeceklerdir.) bu mahrumiyetleri onların hasret ve pişmanlıklarını
kat kat arttıracaktır, dünyadaki isyanlarının cezasına kavuşmuş olacaklardır.
43. Gözleri kararmış,
kendilerini zillet kaplamış -bulunurlar-. Halbuki: Onlar sapa sağlamlar iken bu
secdelere davet olunuyorlardı.
43. Evet.. O kâfirler, o
âhiret âleminde (Gözleri kararmış, kendilerini zillet kaplamış) bir hâlde
secdeye davet olunmuş bulunurlar. Dünyadaki kibirli hâllerinden dolayı azaba
tutulmuş olurlar. (Halbuki, onlar) Dünyadalarken (sapa sağlamlar iken bu
secdelere davet olunuyorlardı.) onlar ise güç yetirdikleri hâlde böyle yüce
vazifeyi kulluğu yerine getirmekten kaçınmışlar idi. Onlar, namaz gibi, niyaz
gibi kulluk vazifelerine riâyet etmeli değil mi idiler?. Nail oldukları sıhhat
ve nîmetin şükrünü yerine getirmeye çalışmalı değil mi idiler?. Ne yazık ki:
Artık onlar için fırsat geçmiştir.
Deniliyor ki: Âhiret
gününde âlemlerin Rabbi tecellî buyurur, bütün mü'mînler secdeye
kapanırlar, kâfirlerden, münafıklardan hiçbiri ise, secde etmeye kadir
olamayacaktır. Artık her akıllı insan için lâzımdır ki: Daha dünyada iken
üzerine düşen kulluk vazifelerini güzelce yapmaya çalışsın tâ ki: Âhirette
selâmet ve saadete ersin ebedî hüsrana mâruz kalacak olan bir topluluğa katılmış
bulunmasın.
44. Artık bu sözü
yalanlayanları bana bırak, onları bilmedikleri bir taraftan derece derece
-azaba- yaklaştıracağızdır.
44. Bu mübarek âyetler,
kendilerinden bir ücret istenilmediği ve yanlarında gaybe ait malûmat
bulunmadığı hâlde Kur'an-ı Kerim'i inkâr edenlerin bir mühlet sonra nasıl bir
azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor. Resül-i Ekrem'e sabıretmesini emrederek
sâlih ve mümtaz bir Peygamber olan Hz. Yunus gibi müteessir olup da, kavminden
ayrılmamasına işaret buyuruyor. Peygamber zamanındaki inkarcıların bütün âlemler
için ilâhî bir öğüt olan Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini işittikleri zaman o ilahî
kitaba karşı nasıl bir vaziyet aldıklarını ve Resûl-i Ekrem'e cinnet isnat
ettiklerini kınamak için teşhir buyurmaktadır.
Şöyle ki: Allâh - ü Teâlâ
Hazretleri, Yüce Peygamber'ine emr ediyor ki: Ey Resulüm!. (Artık bu kelâmı) Bu
Kur'an-ı Kerim'i (yalanlayanlar) ona evvelkilerin masalları diyenleri (bana
bırak) onlardan intikam hususunda bana tevekkül et. (Onları bilmedikleri bir
taraftan) Bir istidrac olmak üzere (derece derece) azaba (yaklaştıracağızdır.)
onların geçici bir zaman için sıhhatleri devam eder, nimetleri artar; bununla
iftihar ederler, kendilerinin mü'minler üzerine üstün kılındıklarını zanna
düşerler. Halbuki: Bu, onların haklarında sonuç olarak bir helak sebebidir.
Onlar nankörlüklerinin cezasına uğramış olacaklardır. Nitekim Bedr gazvesinde
uğramış oldular. Bu ilâhi beyan, Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi
içermektedir, müşrikler için de bir tehdittir.
"İstidrac" derece derece
arttırmak, bir kimseyi bir imtihan olmak üzere arzusuna kavuşturmak demektir.
Bir şahsı lâyık olmadığı hâlde zengin kılmak gibi.
45. Ve onlar için bir
mühlet veririm, şüphe yok ki, benim fendim sağlamdır.
45. (Ve onlar için bir
mühlet veririm) Onları derhal helak etmem, onlar yaşadıkça günahları artar, daha
ziyade azaba lâyık olmuş olurlar, (şüphe yok ki: Benim fendim) Yâni: Onlara
görünürde ihsanda bulunur olmam, sonra da onları nankörlükleri sebebi ile
yakalayıvermem (sağlamdır.) pek kuvvetlidir. Ona kimse mâni olamaz, artık onlar,
bu akıbete hazırlansınlar.
"İmlâ" mühlet vermek,
müddeti uzatmak demektir.
46. Yoksa onlardan bir
ücret mi istiyorsun da, artık onlar bir borçtan dolayı ağır bir yük altında mı
bulunmuşlardır.
46. (Yoksa) Ey Yüce
Peygamber!. Sen (onlardan) o inkarcılardan onlara yaptığın nasihatler, Hak'ka
davetler, hayırlı ihtarlar karşılığında (bir ücret mi istiyorsun da) bir dünyevî
men'faat mi bekliyorsun da (artık onlar, bir borçtan) ödenmesi icabeden bir
şeyden, mâlî bir kerametten (dolayı ağır bir yük altında mı bulunmuşlardır?.)
elbette ki: Böyle bir şey de yoktur. Onların o durumları ne kadar acîb!. Sırf
Allah rızâsı için yapılan bir davetten kaçınıyorlar, haklarında o kadar iyilik
sever olan bir Yüce Peygamberi yalanlamaya cür'et gösteriyorlar.
"Megrem" ödenmesi vâcib ve
lâzım olan şey, bir mâlî borç demektir. "Müskalûn" da ağır yükleri yüklenmekle
mükellef kimseler manasınadır.
47. Yoksa onların
yanlarında gayip mi vardır ki: Artık onlar yazı veriyorlar?.
47. (Yoksa onların) O
inkarcı şahısların (yanlarında gayib mi vardır ki:) levh-i mahfuz mu mevcuttur
ki: Veya onlar gayba dair şeyleri mi bilen kimselerdir ki: (artık onlar
yazıveriyorlar?.) Kendi iddialarını isbat edecek kanıtları, delilleri oradan mı
alarak ilâna çalışıyorlar?. Bir Yüce Peygamberin verdiği malûmattan kendilerini
nasıl ihtiyatsız görebiliyorlar?. Heyhat.. Bu ne mümkün..
48. Artık sen Rab'binin
hükmüne sabret, o balık sahibi gibi olma, o zaman ki: O gaz ab at utulmuş olduğu
bir halde nida etti.
48. (Artık sen) Ey Yüce
Resul!. (Rab'bin hükmüne sabıret.) Senin ve o inkarcıların hakkınızda tecellî
edecek olan kadere ilâhî hükmü bekle, sen peygamberlik vazifeni yapmaya devam et
(O balık sahibi) Yunus İbn-i Metta (gibi olma, o zaman kî: O) Hz. Yunus (gazape
tutulmuş olduğu bir hâlde nida etti) balığın karnında karanlıklar içinde kalarak
niyaza başladı. Yârabbü. Senden başka ilâh yoktur, seni kutsarım, şüphe yok ki:
Ben zâlimlerden oldum, diyerek ilâhî attı temennide bulundu.
"Mekzum" gazb ile, gayz ile
dolmuş kimse demektir. Hz. Yunus için Süre-i Enbiyâ'nın (87 ve 88) inci
âyetlerinin tefsirine de bakınız.
49. Eğer ona Rab'binden
bir nîmet erişmiş olmasa idi, elbette fezaya kınanmış bir halde atılmış
olacaktı.
49. (Eğer ona) O
mübarek Yunus Peygambere (Rab'binden bir nîmet erişmiş olmasa idi) Cenab-ı Hak,
onu tevbeye muvaffak buyurmasa idi (elbette) balığın karnından (fezaya)
ağaçların, otların bulunmadığı geniş bir sahraya (metrut) her hayrdan mahrum
veya günahından dolayı kınamaya uğramış (bir hâlde atılmış olacaktı.) Çünkü:
daha ilâhî izni kavminin arasından çıkıp gitmesi peygamberlik vazifesinin yerine
getirilmesine mâni teşkil etmiş bulunuyordu. "Ara" çok geniş, engelden uzak, boş
yer demektir. "Mezmum" da kınanmış ve yerilmiş, övgü ve kerametten mahrum
bulunmuş demektir.
50. Fakat onu Rab'bi,
seçti, artık onu sâlihlerden kılmış oldu.
50. (Fakat onu) O
muhterem Peygamberi (Rab'bi) Kerem Sahibi olan Mabudu (mümtaz kıldı)
Peygamberlik vazifesini vazîfe-i nübüvveti yerine getirmek için ihtiyar etti ve
seçti (artık onu sâlihlerden kılmış oldu) onu son derece iyi hâl sahipleri olan
peygamberler topluluğunda bulundurdu. Yüz bin veya daha ziyade nüfustan
müteşekkil bir topluluğu ilâhî dine davet için gönderdi, o da artık sabırederek
peygamberlik görevini yerine getirmeye devam etti. İşte sabimi sonu selâmettir,
Allah'ın yardımına erişmektir.
"İctiba" istifa, ihtiyar,
intihap, seçmek ve seçilmek manasınadır.
51. Ve az kaldı ki: O kâfir
olanlar, o zikri işittikleri zaman seni gözleri ile kaydırıversinler ve derler
ki: Şüphe yok, O elbette bir mecnundur.
51. (Ve) Ey Son Peygamber!.
(Az kaldı ki:) Senin zamanındaki (o kâfir olanlar) o İslâmiyet düşmanları (o
zikri işittikleri zaman) hakikati beyan eden Kur'an'ın âyetlerini
dinledikleri vakit, pek şiddetli olan düşmanlıklarından dolayı (seni gözleri
ile kaydırıversinler.) çikası gözleri ile yer yüzüne düşürüversinler. Sana o
kadar düşmanca bir gözle baktılar, sana nazar değdi re cek gibi bir vaziyet
aldılar (ve) o hain dinsizler, tam bir cehaletlerinden dolayı (derler ki: Şüphe
yok O) Peygamberlik iddiasında bulunan (elbette bir mecnundur.) çünkü o Kur'an
âyetleri diye bir şeyler okuyor, bize bilmediğimiz hayret verici şeyleri haber
veriyor.
"İZİak" bir şeyi yerinden
ayırmak, kaydırmak, gidermek manasınadır.
52. Halbuki, o başka değil,
âlemler için bir öğüttür.
52. Allah-ü Teâlâ
Hazretleri ise o inkarcıları şöylece red buyuruyor: (Halbuki: O) Kıraat olan
Hikmeti Kur'an (başka değil, âlemler için bir mev'izadır.) bir nice hakikatleri
fâideleri içermektedir, bütün insanlar ve cinler için bir selâmet ve hidâyet
rehberidir. Artık öyle hakikatleri beyan eden bir kitabı teblîğ eden yüce
sıfatlara sahip bir zâta nasıl cinnet isnat edilebilir?. Bütün mükellef kimseler
için gerekir ki: O ilâhî kitabın yüce hükümlerine riâyet etsinler, onu teblîğ
eden zâtın fevkalâde akıllı iyiliksever Yüce bir Peygamber olduğunu tasdik
ederek onun gösterdiği yolu takip etsinler, ebedî bir selâmet ve saadete aday
bulunsunlar. Ve başarı Allah'tan.
Sonraki Sayfa

|