|
64-ET-TEĞÂBÜN
SÛRESİ
Bu mübarek sûre, Ettehrim
Sûresinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Onsekiz âyet-i kerîmeyi
kapsamaktadır. Bu sûrede de insanlar, mü'min ve kâfir zümrelerine taksim
edilmiş, mal ve evlâdın bir imtihan olduğu bildirilmiş ve Allah yolunda
harcamaya teşvik buyrulmuş olduğu için kendisinden evvel ki "... Elmünafikun"
sûresi ile aralarında büyük bir münasebet vardır. Ve tegabünü, yâni kimlerin
aldanıp aldanmadığını bildirdiği için kendisine "Sûre-i Tegabün"" adı
verilmiştir.
Başlıca konulan şunlardır:
1. Allah'ın sıfatlarını ve
her şeyin ilâhî takdir ile meydana geldiğini beyan.
2. Bir takım kimselerin
küfürlerinde ısrar etmelerinden dolayı Resûl-i Ekrem'e bir zarar
veremeyeceklerini beyan ile Yüce Peygamberi teselli etmek.
3. Bâzı aile fertlerinin
insan için bir düşman, bir fitne, bir imtihan olduğunu ihtar ve affedici bir
şekilde muameleye teşvik.
4. Takvaya ve Allah yolunda
harcamaya teşvik.
1. Göklerde ne var ise ve
yerde ne var ise, Allah için teşbihte bulunur. Mülk ve ham d ona mahsustur ve O
her şey üzerine tamamen kaad irdir.
1. Bu mübarek âyetler. Al
I ah-ü T e âlâyı bütün kâinatın tesbîh ve yüceltmede bulunduğu ve O'nun övgü ve
Sena'ya lâyık ve her şeye kaad ir olduğunu bildiriyor. Yaratmış olduğu
kimselerin bir kısmının kâfir ve bir kısmının mümin bulunduklarını ve sonunda
ilâhî huzura sevkedileceklerini ihtar buyuruyor. O Hikmet Sahibi Yaratıcının
gökleri ve yeri bir ilâhî hikmet ile yaratmış olduğunu ve insanları güzel bir
şekilde vücut sahasına getirmiş bulunduğunu ve O Yüce Yaratıcının gizli ve açık
her şeyi tamamen bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde ne var ise
yerde ne var ise) Bütün bunlardaki mahlûkat (Allah için teşbihte bulunur) o Yüce
Yaratıcıyı ulu zatına lâyık olmayan şeylerden daima tenzih ederler, (mülk) O'nun
içindir. Bütün kâinatta hükmeden ve tasarruf sahibi olan Ezeli Yaratıcıdır. (Ve
hamd ona mahsustur.) Bütün mahlûkat, O'na hamd-ü sena'da bulunur, O, Yüce bir
övgüye lâyıktır. (Ve O) Yüce Yaratıcı (her şey üzerine tamamen kaadirdir) her
dilediği engelsiz meydana gelir, dilemediği hangi bir şey ise asla vücuda
gelmez.
2. O, O'dur ki: Sizi
yaratmıştır, öyle iken sizden kâfir de vardır ve sizden mü'min de vardır ve
Allah, ne yapar olduğunuzu hakkiyle görendir.
2. (O) Yüce Mâbud (O'dur
ki:) O Hikmet Sahibi Yaratıcıdır ki: Ey insanlar!, (sizi yaratmıştır) Sizi
esasen güzel bir surette, mükemmel bir kabiliyette, sağlam bir yaratılış üzere
vücuda getirmiştir, ilmî ve amelî olgunluklara müsait kılmıştır. (Öyle iken
sizden kâfir de vardır ve sizden mü'min de vardır.) Kiminiz küfür ve isyanı
ihtiyar etmiş, onları kazanmış bulunuyorsunuz, kiminiz küfür ve isyanı ihtiyar
etmiş, onları kazanmış bulunuyorsunuz, kiminizde aslî yaratılışı muhafaza etmiş,
onun sebep olduğu güzel bir îman ile vasıflanmış bulunmaktadır. (Ve Allah ne
yapar olduğunuzu tam m ân âsiyi e görendir.) Artık şüphe yok ki: Sizleri kendi
amellerinize göre ceza ve mükâfata kavuşturacaktır. Evet.. Bir hadîs-i Şerif, şu
mealdedir: "Her çocuk sağlam yaratılış üzere doğar, sonra onu anası, babası, ya
Yahudi veya Hıristiyan veya Ateşe tapan kılar. Halbuki: Her akıllı kimse bu
kâinatı güzelce göz önüne almalıdır. Hakikî dini araştırmalıdır, başkalarını
körü körüne taklit etmemelidir. İşte Yaratılış kabiliyetlerini zekâlarını kötüye
kullanma neticesidir ki: Öyle küfre düşmüş bulunurlar.
3. Gökleri ve yeri hak ile
yarattı ve size suret verdi de suretinizi güzel yaptı ve dönüş de ancak O'nadır.
3. Evet: Allah-ü
Teâlâ'nın nîmeti, lutfu evrenseldir (Gökleri ve yeri hak ile yarattı) bütün
bunların yaradılışı birer ilâhî hikmete dayanmaktadır. Dünyevî ve uhrevî
faydaları içermiş bulunmaktadır. Artık onlara bakıp da uyanmak, onların Yüce
Yaratıcısın! bilip de birlemeye ve kutsamaya çalışmak icâbetmez mi?. (Ve) Ey
insanlar!, (size suret verdi de) Sizi mükemmel bir hayat tarzına nail etti de
(suretinizi güzel yaptı) diğer hayvanlardan seçkin bir şekilde yarattı, sizi bir
nice kuvvetler ile donattı, size büyük kabiliyet verdi (ve dönüş de ancak
O'nadır) sizler öldükten sonra tekrar hayata erdirilecek mahşerde
toplanacaksınız, ancak O Yüce Yaratıcının, mahkeme-i kübrasına sevk
edileceksinizdir. Artık herkes dünyadaki amellerine göre ya mükâfata veya cezaya
uğrayacaktır. İşte bu sonu da düşünmeli değil misiniz?.. Nail olduğunuz
nimetlerin şükrünü İfaya çalışıp Kerem Sahibi Yaratıcının rızâsını kazanmaya
gayret etmeniz icâbetmez mi?.
4. Göklerde ve yerde ne
var ise bilir ve neleri gizlediğinizi ve ne-leri açıkladığınızı bilir ve Allah
göğüslerin içinde onları da tamamen bilicidir.
4. Bir kere düşününüz ki:
Ey insanlar!. (Göklerde ve yerde ne varsa) O Yüce Yaratıcı, onların hepsini de
tamamen (bilir) bütün bunların açık ve gizli olan hâl ve tavırları o Ezelî
Yaratıcıya malûmdur, (ve) Ey insanlar!. Sizlerin de (neleri gizlediğinizi ve
neleri açıkladığınızı) o Kerem Sahibi tamamen (bilir) artık bütün hâl ve
tavırlarınızı ilâhî dine uygun bir şekilde tanzime çalışınız ki: Mesuliyetten
kurtularak mükâfatlara kavuşabilesiniz. (Ve Allah göğüslerin içinde onları da
tamamen bilicidir.) Bütün insanların kalplerindeki saklı olanları, gizlice
düşünceleri O Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Binaenaleyh uyanıkça
davranmalıdır. Bâtıl düşüncelerden, münafıkça kuruntulardan son derece
kaçınılmalıdır. Bütün Kâinatın sırlarını bilen Yaratıcının ilminin genişliğini,
azametini, kudret ve ululuğunu güzelce düşünerek onun ilâhî rızâsına muhalif
şeylerden sakınmalıdır. Bizim için bundan başka kurtuluş çaresi, saadet vesilesi
yoktur.
Bulmak istersen eğer fevz-ü
necat,
Hak için etmelisin vakfı
hayat.
5. Size evvelce kâfir olmuş
olanların haberi gelmedi mi ki: Onlar, işlerinin vebalini tatdılar ve onlar için
pek acıklı bir azap vardır.
5. Bu mübarek âyetler,
Saadet asrındaki kâfirleri uyarmak ve sakındırmak için onlara vaktîle küfürleri
yüzünden helak olmuş olan kavimleri hatırlatmadadır. O helak olan kâfirlerin
Peygamberlerini ve haşr ve neşri inkâr eder olduklarını ve onların bu
inkârlarının reddedilerek kendilerinin tekrar hayata erdirilerek nasıl bir
cezaya mâruz kalacaklarını ve Cenab-ı Hak için bunun pek kolay bulunduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!.. Ve özellikle ey Mekke-i Mükerreme'deki
müşrikler!. (Size evvelce kâfir olanların) Nûh, Hûd, Salih Aleyhimüsselâm gibi
Peygamberleri inkâr eden kavimlerin (haberi gelmedi mi?) onların o küfürleri
yüzünden başlarına gelmiş olan felâketlere dair tarihî haberlerden gafil mi
bulunuyorsunuz!, (ki: Onlar, işlerinin vebalim tattılar) Küfürlerinin,
isyanlarının zararım, ağırlığını, cezasını daha dünyadalarken hemen görmeğe
başladılar. (Ve onlar için) Ahirette (pek acılı bir azap vardır) şiddetini
takdir, bizim için mümkün değildir. Artık o felâkete uğramı; kavimlerden bir
ibret alıp da ilâhi azabı gerektiren hareketlerden kaçınmalı değil misiniz?.
6. Şundan dolayı ki: Şüphe
yok onlara. Peygamberi mucizeler ile gelir olmuşlardı da onlar: "Bir insan mı
bizi doğru yola iletecek" demişler, sonra kâfir olmuşlar ve yüz çevirmişlerdi.
Allah da -on-lardan- müstağni olmuştur. Ve Allah hakkıyle zengindir, hamde
lâyıktır.
6. O eski kavimlerin öyle
felâketlere, azaplara uğramaları (Şundan dolayı) vâki olmuştur, (ki: Şüphe yok
onlara Peygamberleri mucizeler ile) açık deliller ile, zahir mucizeler ile
(gelir olmuşlardı da onlar) o kavimler yine küfürlerinde devam etmişler ve (bir
insan mı bizi doğru yola iletecek demişler) herbiri kendilerine gönderilmiş olan
Peygamberi küçümsemeye cür'et göstermiş, öyle cahilce bir iddiada bulunmuştu,
(sonra kâfir olmuşlar) Peygamberlerini inkâr etmişler (ve) îmandan (yüz
çevirmişlerdi) öyle dinsizlik içinde yaşamayı tercih etmişlerdi. (Allah da)
Onlardan (müstağni olmuştur) onların îmanlarına bir ihtiyacı olmadığını, o
dinsizlerden müstağni olduğunu gösterdi, hepsini de helak edip köklerini kesip
mahvetti. (Ve Allah, hakkıyla zengindir.) Bütün mahlûkatından müstağnidir. Artık
o kâfirlerin îmanlarına da ne ihtiyacı olabilir? Ve o Yüce Mabut (hamde
lâyıktır) her bakımdan hamd-ü senâ'ya lâyıktır. Bütün kâinat, hâl dili ile hamd
ve senâ'da bulunmaktadır. Hiçbir kimse, hamd vazifesini İfada bulunmasa bile O
Yüce Yaratıcı yine hamde lâyıktır ve hepsinden müstağnidir. Artık ey gafil
insanlar... Bu hakikati hiç düşünemiyor musunuz?.
7. Kâfir olanlar,
iddia ettiler ki: Öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerdir. De ki: Hayır ve
Rab'bime andolsun ki: Elbette diriltileceksinizdir. Sonra da yapmış olduğunuz
şeyler elbette size haber verilecektir. Ve bu ise Allah'a göre pek kolaydır.
7. (Kâfir olanlar iddia
ettiler ki:) Şöyle bâtıl bir iddiada bulundular ki: Kendileri (öldükten sonra
asla diriltilmeyeceklerdir) bir daha hayata erip mahşere sevk edilmeyeceklerdir.
Âhiret hayatını inkâr ettiler. Ey Yüce Peygamber!. O dinsizlerin iddialarını red,
zumlarını iptal için (de ki: Hayır) iddianız bâtıldır. (Ve Rab'bime andolsun ki:
Elbette diriltileceksinizdir.) Bütün insanlar öldükten sonra tekrar ilâhî kudret
ile hayata erdirilerek mahşere sevk edilecektir. (Sonra da) Dünyadalarken
(yapmış olduğunuz şeyler elbette size haber verilecektir.) dünyadaki
amellerinize göre hakkınızda ceza tertip edilecektir, (ve bu ise) Böyle bütün
insanları yeniden hayata erdirip bir mükâfat ve ceza âlemine sevk etmek (Allah'a
göre pek kolaydır) O Yüce Yaratıcının ilâhî kudreti sonsuzdur. Böyle nice
olayları vücuda getirmeğe fazlasıyla yeterlidir. Artık o kıyamet hayatı nasıl
inkâr edilebilir?.
8. Artık Allah'a ve O'nun
Resulüne ve indirmiş olduğumuz nura îman ediniz ve Allah yapar olduğunuz
şeylerden haberdardır.
8. Bu mübarek âyetler:
Allah - ü Teâlâ'nın her şeyden haberdar olduğunu beyan ile insanları îmana davet
ediyor. Bütün dünyadaki aldanışların meydana geleceği kıyamet gününü ihtar
ederek insanlığı îmana, güzel amellere teşvik buyuruyor. Müminlere nail
olacakları mükâfatları müjdelemekte, ilâhî âyetleri tekzîb eden kâfirleri de pek
ateşin bir azap ile tehdit etmektedir. Şöyle ki: (Artık) Ey insanlar!. Ahirete
dair verilen haberleri düşünün, kendinizi ilâhî azaptan kurtarabilmek için
(Allah'a ve O'nun Resulüne) Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'a (ve indirmiş
olduğumuz nura) sapıklık karanlıklarını gidererek hidâyet yolunu gösteren,
hakikî geleceği aydınlatan Kur'an-ı Kerim'e (îman ediniz ve) şunu da biliniz ki:
(Allah yapar olduğunuz şeylerden haberdardır) hiç birinizin hareketleri Allah
katında gizli kalamaz. O Yüce Mabut, sizleri dünyadaki amellerinize göre mükâfat
ve cezaya kavuşturacaktır. Artık bu akıbeti düşününüz de, ona göre
hareketlerinizi tanzime çalışınız ki, hayatınızı boş yere zayi edip te aldanmış
olmayasınız.
9. O gün ki: Sizi toplanma
günü için toplayıverir, işte o bir tegabün -bir kâr ve zarar- günüdür. Ve her
kim Allah'a îman eder ve sâlih amellerde bulunursa onun günahlarını yarlıgar ve
altlarından ırmaklar akan cennetlere orada ebediyen kalıcılar olmak üzere
girdirir. İşte en büyük kurtuluş odur.
9. Evet.. (O gün)
Size yaptıklarınız haber verilecektir (ki) Yüce Yaratıcı (sizi) o (toplanma günü
için» bütün evvelki ve sonraki insanların hesap ve ceza için, kıyamet vakti için
(toplayıverir) hepiniz de o gün mahşerde toplanılmış bir hâlde
bulunacaksınızdır. (işte o) Gün (bir tegabün) kar ve zararın zuhuru (günüdür)
yâni: Dünyada iken kimlerin aldanmış olduğu meydana çıkacaktır. Şöyle ki:
Kâfirler, âhireti feda ederek karşılığında dünya hayatını elde etmek istemiş, bu
yüzden aldanmış, büyük bir zarara düşmüş olduğunu anlayacaktır. Müminler ise,
hayatlarını ilâhî dine bağlamış, âhiret hayatını temine çalışmış oldukları için
en büyük bir ticarete muvaffak olmuşlardır. İşte bu hakikati açıklamak için
buyruluyor ki: (Ve her kim Allah'a îman eder) Güzel bir inanç sahibi olur (ve
sâlih amellerde bulunursa) üzerine düşen kulluk vazifelerini ifaya çalışırsa
(onun günahlarını) Cenab-ı Hak (yarlıgar) affeder ve örter. (Ve altlarından
ırmaklar akan Cennetlere orada ebediyen kalıcılar olmak üzere girdirir) artık
orada sürekli olarak saadet içinde yaşar, (işte en büyük bir kurtuluş odur.) En
müthiş tehlikelerden kurtulmuştur, en istenen bir ticarettir, bir gayedir.
"Tegabün" lügatte bâzı
kimselerin birbirlerini aldatması, bir kısmının zararına olarak diğer bir
kısmının kâr etmesi veya aldanmanın ortaya çıkması demektir. Nitekim "gabn" de
aldanmak, alış verişte aldanıp, zarar etmek manasınadır. Tegabün kelimesi, gabn
mânâsında da müstameldir.
10. Ve o kimseler ki: Kâfir
oldular ve bizim âyetlerimizi tekzîb ettiler, işte onlar, içinde ebediyen
kalıcılar olmak üzere ateş yâ-ranıdırlar ve ne fena bir gidiş yeri!..
10. (O kimseler ki:)
Dünyadalarken (Kâfir oldular) Allah'ın birliğini ve Hz. Muhammed'in
peygamberliğini inkâr eylediler (ve bizim âyetlerimizi tekzîb ettiler) Allah
tarafından Son Peygamber Hazretlerine indirilmiş olan Kur'an-ı Kerim'in bir
ilâhî kitap olduğunu tasdik etmediler. (İşte onlar) öyle inkarcı, inatçı
kimseler (içinde ebediyen kalıcılar olmak üzere ateş yaranıdırlar.) onlar ebedî
olarak cehennemde kalacaklardır, (ve ne fena bir gidiş yeri) O ateş merkezi olan
Cehennem... İşte küfrün cezası, böyle pek müthiştir, o zaman kâfirler de ne
kadar aldanmış olduklarını anlayacaklardır. Ne yazık ki: Bu anlayış, artık
kendilerine bir fâide vermeyecektir.
Özet olarak bu mübarek iki
âyet, Tegabünün = biribirini aldatmanın neticesini bildirmektedir. Şöyle ki:
Kâfirler, dünyadalarken mü'minleri dinden ayırmaya çalışıyorlar, müminler ise
kâfirleri îmana davet edip onların haklarında hayır ister bulunuyorlar. Âhirete
gidince dünyadalarken kimlerin kimleri aldatmak istemiş oldukları ve kimlerin
kâr etmiş veya zarara düşmüş oldukları tamamen anlaşılacaktır. Evet.. Tamamen
ortaya çıkacaktır ki: Kâfirler, kendi kendilerini, aldatmışlar, en büyük
zararlara düşmüşlerdir, âhirette güzel mevkilerden mahrum kalmışlardır. Müminler
ise pek büyük bir kâr kazanmış, cennetlere nail olmuş, kâfirler için îman
ettikleri takdirde verilecek olan cennetlerde onların imansızlıklarından dolayı
mü'minlere verilecektir. Artık kimlerin aldanıp, aklanmadığı o kıyamet gününde
tamamen ortaya çıkacaktır.
11. Allah'ın izni olmadıkça
musibetten bir şey isabet etmez ve her kim Allah'a îman ederse kalbini hidâyete
erdirir ve Allah her şeyi hakkıyle bilendir.
11. Bu mübarek
âyetler, insanlara hayır ve şer adına isabet eden her şeyin ilâhî takdir ile
vuku bulduğunun bildiriyor. Al I ah-ü Teâlâ'ya ve O'nun Peygamberine itaat
edilmesini emrediyor ve bu itaatin, hidâyet vesilesi olduğunu haber veriyor.
İtaatten ayrılanların kendi nefislerinin aleyhinde hareket etmiş olduklarına
işaret ve Yüce Peygamberin vazifesinin açıl; bir tebliğden ibaret olduğunu beyan
buyuruyor. Hak Teâlâ'nın birliğini beyan ile müminleri tevekküle davet
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah'ın izni) Takdiri, kazası, hikmet gereği vücuda
getirmesi (olmadıkça) hiçbir kimseye (musibetten bir şey isabet etmez.) İnsanlar
dünyevî ve uhrevî hayr adına neye muvaffak olurlarsa mutlaka Cenab-ı Hak'kın
dilemesi ile muvaffak olmuş olurlar, bilakis nefislerine, mallarına vesaireye
ait bir şerre, bir mahrumiyete uğrarlarsa, bu da, yine hikmetin, Hak Teâlâ'nın
takdiri ile, yaratması ile vücuda gelmiş bulunur. Çünkü, o Yüce Mâbud'tan başka
Yaratıcı yoktur. İnsanların vazifeleri ise ilâhî emre riâyet etmekten, kendi
kabiliyetlerini kötüye kullanmamaktan, ilâhî takdire razı olmaktan ibarettir.
(Ve her kim Allah'a îman ederse) Cenab-ı Hak'kın birliğini, kudretini, mahlûkat
üzerindeki tasarruflarının birer hikmet ve menfaate dayanmış bulunduğunu tasdik
eylerse (onun kalbini hidâyete erdirir) kalbine büyük bir ferahlık verir,
kendisine isabet eden şeyin bir hikmet gereği olduğunu anlar, kusurlarını ıslâha
çalışır, fazlaca hayır ve iyiliklerde bulunmak ister (ve Allah her şeyi hakkiyle
bilendir.) Kullarının bütün düşüncelerini, hareketlerini tamamen bilmektedir.
Artık bu hakikati düşünüp de ona göre hareketlerini tanzime çalışmalıdırlar.
Bu âyet-i Kerîme'nin iniş
sebebi hakkında şöyle denilmiştir: Kâfirler demişlerdir ki: Eğer müslümanların
üzerinde bulundukları şey, hak olsa idi elbette Allah onları dünyada
musibetlerden korurdu. Bunun üzerine bu âyet-i Kerîme nazil olmuş, musibet adına
her isabet eden şeyin ancak Allah'ın izni ile olduğu bildirilmiş, onların birer
hikmete dayanmış olduğuna işaret edilmiş, Cenab-ı Hak'tan başka Yaratıcı
bulunmadığı beyan buyurulmuştur.
12. Ve Allah'a itaat ediniz
ve Peygambere itaat ediniz eğer yüz çevirir iseniz artık bizim, Peygamberimizin
üzerine düşen, şüphe yok ki, apaçık tebliğden ibarettir.
12. Evet: Ey Kullar!. Bu
hakikati düşünüp hareketiniz) tanzime çalışınız (Ve Allah'a itaat ediniz) O'nun
dinî hükümlerine tamamen riâyette bulunun (ve Peygambere itaat ediniz) O'nun
sünnetleri ile amelde bulunun, onun gösterdiği yolu tâ kipten ayrılmayın (Eğer
yüz çevirir iseniz) öyle itaatten kaçınır iseniz, onun korkunç akıbetini düşünün
(artık bizim. Peygamberimizin üzerine düşen) peygamberlik (şüphe yok ki: Apaçık
tebliğden ibarettir.) O, bu vazifeyi hakkiyle ifa etmiş, mes'uliyetten
kurtulmuştur. Artık siz kendi geleceğinizi düşünün, âhiret azabını hatırlayarak
titreyin, itaatten ayrılmayın, bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.
13. Allah O'dur ki, O'ndan
başka Tanrı yoktur, artık mü'minler, Allah'a tevekkülde bulunsunlar.
13. (Allah O'dur ki) O
mukaddes zâttır ki: (O'ndan başka Tanrı yoktur.) Yaratıcılık, Mâbudluk sıfatları
ancak O'na mahsustur. Kullarını kendi yeteneklerine, çalışma ve gayretlerine
göre mükâfatlara, cezalara uğratacak olan, ancak O Yüce Yaratıcıdır. (Artık
mü'minler) samimî şekilde, îman sahibi olan zâtlar, her hususta (Allah'a
tevekkülde bulunsunlar) her işte muvaffakiyeti, o Kerîm Yaratıcıdan niyaz
etsinler, çünkü sağlam bir îman, samimi bir inanç, böyle tevekkülü gerektirir.
"Allah'a tevekkül edenin
yaveri Hak'dır"
"Naşad gönül, bir gün olur
şadolacaktır."
14. Ey îman etmiş
olanlar!. Şüphe yok ki, sizin eşlerinizden ve evlâdınızdan sizin için düşman
-olanlar- vardır, imdi onlardan sakınınız. Bununla beraber, eğer afv ederseniz,
kusurlarına bakmazsanız ve örterseniz artık şüphe yok ki, Allah çok
yarlıgayıcıdır, çok esirgeyicidir.
14. Bu mübarek
âyetler, bir kısım eşlerin, evlâdın kocalarına, babalarına karşı düşmanlıkta
bulunduklarını ihtar ile o gibi düşmanlardan sakınılmasın! emrediyor. Onların
kusurlarına bakılmayıp afv edilmelerinin ise daha hayırlı olacağına işarette
bulunuyor, Cenab-ı Hak'kın ne kadar afv ve mağfiret edici ve merhamet buyurucu
olduğunu bir itaat vesilesi olmak üzere beyan buyuruyor. Malların, evlâdın birer
imtihan olduğunu hatırlatma, onların gücenilmeyip, Hak Teâlâ'dan mükâfat
beklenilmesini tavsiye ediyor. Mümkün olduğu kadar Allah korkuşu ile, ibadet ve
itaat ile vasıflanmayı ve kendi menfaatleri için harcamada bulunmayı emr ve
cimrilikten kaçınanların isteklerine kavuşacaklarını beyan buyuruyor. Şekür,
halîm olan Al l ah - îi Teâlâ'nın rızası için mallarını sarf edenlerin kat, kat
mükâfata ve bağışlanmaya nail olacaklarını müjdeliyor. Bilici, güçlü, hikmet
sahibi olan Yüce Yaratıcının bütün yapılan şeyleri bildiğini beyan ile
kullarını, Allah rızasını gerektiren şeylere teşvik buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Ey îman etmiş
olanlar) Ey müslümanlar zümresi (Şüphe yok ki, sizin zevcelerinizden ve
evlâdınızdan sizin için düşman) olanlar (vardır) sizi Cenab-ı Hak'ka ibadet ve
itaatten alıkorlar, veya din veya dünya işlerinde sizinle tartışmada bulunurlar,
sizi haram kazanca, günah işlere sevk etmek isterler (imdi onlardan sakininiz.)
öyle kendi menfaatleri için size düşman kesilen kimselerden sakininiz, onlar
sizi büyük sorumluluklara mâruz bırakabilirler. (Bununla beraber, eğer afv
ederseniz) yâni: Dünya işlerine ait olup afvı caiz bulunan lâyık olmayan
hareketlerinden veya dîne ait olup da tevbe etmiş bulundukları kusurlarından
dolayı onları cezalandırmaz, başlarına kalkmaz iseniz, (ve) o yolsuz
muamelelerini (setrederseniz) onları teşhir etmeyip saklar, mazeretlerini kabul
eyler iseniz, o sizin için hayırlıdır. (Artık şüphe yok ki, Allah çok
yarlıgayıcıdır, çok esirgeyicidir.) Sizi de o affedici muamelenizden dolayı
mağfiretine, ilâhî rahmetine nail buyurur.
Rivayete göre müminlerden
bir zümre, Mekke-i Mükerreme'den, Medine-i Münevvere'ye hicret etmek
istemişlerdi. Eşleri ve evlâtları hicret etmelerine manî olmuşlar, siz gidip
bizi zayi mi edeceksiniz demişlerdi, onlar da, hâllerine acıyarak bir müddet
yine Mekke-i Mükerreme'de kalmışlardı. Bilâhare hicret edince ilk muhacirlerin
din hususunda fe kah at = faz laca malûmat sahibi olduklarını görmüşler,
kendilerinin hicretlerine vaktî ile engel olmuş oldukları için eşlerini,
evlâtlarını cezalandırmak istemişlerdi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme
nazil olmuş, onların hakkında afv ile muamelenin daha muvafık olacağına işaret
buyurulmuştur.
15. Muhakkak ki,
mallarınız ve evlâdlarınız bir imtihan vesilesidir, Allah ise onun katında pek
büyük bir mükâfat vardır.
15. Ey insanlar...
(Muhakkak ki, mallarınız ve evlâdınız) bir imtihandır (bir imtihan vesilesidir.)
onlar, sizi günaha sokabilirler, onlara karşı akıllıca dindarca bir şekilde
hareket edip etmeyeceğiniz bu vesîle ile meydana çıkmış olur. Vakıa Allah -ü T e
âlâ, kullarını imtihana tâbi tutmaya muhtaç değildir, onun ezelî ilmi her şeyi
tamamen kuşatmıştır. Fakat kullarının hareketlerini görülen alana çıkarmak,
kendilerine göstermek için böyle bir imtihana tâbi tutulmaları hikmet gereği
bulunmuştur. (Allah ise onu) O Hikmet Sahibi Yaratıcının (katında pek büyük bir
mükâfat vardır) binaenaleyh her kim ilâhî muhabbeti evlât ve iyal muhabbetine
tercih eder, o kerem sahibi Mabudun emirlerine uyar, çoluk çocuğun arzularına
tâbi olarak bir takım isyanları işlemeye cür'et eylemez ise, elbette Allah
katında pek büyük sevaplara, menfaatlere nail olur.
16. Artık gücünüz
yettiği kadar Allah'tan korkun ve dinleyiniz ve itaat edin ve nefisleriniz için
bir hayr olmak üzere harcamada bu-lunun ve her kim nefsini cimrilikten korursa
işte onlardır, muradlarına ermiş olanlar, onlardır.
16. (Artık) Ey Allah'ın
kulları!, (gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkunuz) Bütün gayret ve takatinizle
takvada bulunmaya çalışınız (ve dinleyiniz) O Yüce Mabudun âyetlerini,
öğütlerini can kulağı ile dinlemekte bulunun (ve itaat edin) bütün emirlerine
yasaklarına uymaktan ayrılmayın (ve nefisleriniz için bir hayır olmak üzere
harcamada bulunun) Cenabı-ı Hak'kın size ihsan buyurmuş olduğu mallardan
fakirlere, zayıflara sırf Allah rızâsı için yardım edin, bu vesîle ile de
kendinizin fâidesine çalışmış olursunuz. Bir takım münafıkların, aldatıcıların
sözlerine kapılıp ta fakir Müslümanlara harcamada bulunmaktan geri durmayın. (Ve
her kim) harcama bulunurda (nefsini cimrilikten korursa işte onlardır) öyle
Allah rızâsı için samimi bir şekilde harcamada bulunanlardır. (Murâdlarına ermiş
olanlar onlardır) o alicenap zâtlardır. Onlar, insanlar arasında sevgi ve
iltifata nail olacakları gibi Allah katında da nice nimetlere kavuşup başarı ve
kurtuluşa mazhar bulunmuş olacaklardır.
17. Eğer Allah için bir
güzel ödünç verirseniz, onu sizin için kat kat arttırır ve sizin için mağfiret
buyurur ve Allah Şekür'dur ve H alîm'd ir.
17. Evet.. Ey Müslümanlar
zümresi!. (Eğer Allah için bir güzel ödünç verirseniz) O Yüce Yaratıcının tâyin
ettiği yerlere mallarınızı sarf eder iseniz zekât, ve sadaka vermekte bulunur
iseniz (onu) o güzel bir şekilde verdiğiniz ödünç malı Cenab-ı Hak lütfen (sizin
için kat, kat arttırır) öyle Allah rızâsı için harcanan bir malın mükâfatı en az
on mislinden yediyüz ve daha ziyade misline kadar arttırır, (ve sizin için
mağfiret buyurur) Sizden meydana gelmiş olan bir kısım günahları, kusurları af
eder ve saklar, (ve Allah, Şekür'dur) onun rızâsı için verilen az bir şeyin
karşılığında büyük mükâfatlar verir ve o Yüce Mâbud (Halimdir) günahlarınız çok
olsa da, sizi çabucak cezalandırmaz, tevbe edersiniz diye size mühlet verir,
hakkınızda ilâhî merhameti tecellî etmiş olur.
18. Gizliyi de, aşikâr
olanı da bilendir, azîz'dir, hakîm'dir.
18. Şüphe yok ki: O
Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri (Gizliyi de, aşikâre olanı da bilicidir.) onun
için hiçbir şey gizli kalamaz, sizlerin de bütün amellerinizi, niyetlerinizi
bilir, ona göre hakkınızda ilâhî irâdesi tecellî etmiş bulunur ve o ezelî mabut
(Azizdir) izzet ve kudret sahibidir, her şeye tam mânâsiyle galiptir ve
(hakimdir.) bütün ilâhî fiilleri, şer'î hükümleri hikmet ve menfaate
dayanmaktadır. Onun tam hikmetini anlamaktan bütün mahlûkat âcizdir.
Artık o Yüce Mabudumuzun
her emrine riâyet etmek, her öğüdüne bir saadet rehberi telâkkî eylemek bütün
insanlık âlemi için en mühim bir vazifedir. Bu saadet vesilesi olan vazifeyi
îfaya muvaffakiyeti o Kerem ve merhamet sahibi Mabudumuzdan niyaz ederiz.
Başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|
|