|
63-EL-MUNAFIKUN
SURESİ
Bu mübarek sûre, Elhac
sûresinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Onbir âyet-i kerîmeyi
havîdir. Mübarek cuma sûresinde hakikî mü'minlerin güzel vasıfları ve mükellef
oldukları ibadet ve itaat, Allah uğrunda malları gibi harcama vazifeleri beyan
olunduğu gibi bu sûrede de münafıkların kötü hâlleri, korkaklıkları ve yalan
yere îman iddiasında bulundukları kınamak için teşhir olunmuştur.
Rivayete göre Resûl-i Ekrem
Sallahü Teâlâ Aleyhivessellem Efendimiz, cuma namazının birinci rekatında cuma
sûresini okuyarak müminleri ibadete teşvik buyurdu, ikinci rekatında da bu
münafikun sûresini okuyarak bununla münafıkları kınamış olurdu.
1. Münafıklar sana geldiği
zaman dediler ki: Şahitlik ederiz, el-bette sen Allah'ın Peygamberisin, Allah da
bilir ki: Sen muhakkak onun elbette Peygamberisin ve Allah şahitlik eder ki:
Şüphe yok, münafıklar elbette yalancıdırlar.
1. Bu mübarek âyetler,
münafıkların yalan yere îman iddiasında bulunduklarını ve yalan yere yemîn
etmekten sıkılmadıklarını bildiriyor. Onların nazar-ı dikkati çeken vücutlarının
iriliğine, fasih konuşmalarına rağmen pek korkak kimseler olduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. Abdullah İbn-i Übey ve arkadaşları gibi
(Münafıklar sana geldiği zaman) senin meclisinde hazır bulundukları vakit
(dediler ki: Şahitlik ederiz) kesin bir şekilde bilir itiraf eyleriz ki:
(Elbette sen Allah'ın Peygamberisin) Sen; ilâhî vahye mazhar, insanları îmana
davet etmeğe memur bir zatsın, Cenab-ı Hak ise buyuruyor ki: Evet ey Kadri Yüce
peygamber!. (Allah da bilir ki: Sen muhakkak onun elbette Peygamberisin,) Bütün
insanları dalaletten kurtarmaya çalışan bir müjdeleyici ve uyarıcısın (ve Allah,
şahitlik eder ki: şüphe yok, münafıklar elbette yalancılardır.) onların îman
iddiaları, Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdikleri samimi kalpten değildir.
Onların sözleri özlerine uygun bulunmuyor, onlar Hz. Muhammed'in
Peygamberliğinin doğruluğuna inanmış bulunmamaktadırlar.
2. Yemînlerini bir kalkan
edindiler de, artık Allah'ın yolundan sapıttılar, şüphe yok ki, onların
yaptıkları ne kadar fena oldu.
2. O münafıklar, yalan
yere (Yemînlerini bir kalkan edindiler de) kendilerim hak etmiş oldukları
öldürülmekten, esaretten, kınanmaktan korumak için yemînlerini bir kalkan
edindiler de (artık Allah'ın yolundan sapıttılar) kendi nefislerini de,
kendilerinin aldatmalarına uyanları da saptırdılar, hidâyet yolundan
uzaklaştırdılar. (Şüphe yok ki: Onların yaptıkları ne kadar fena oldu!.) Çünkü
onlar, kalben inkarcı oldukları hâlde görünürde mü'min göründüler, başkalarını
aldatmaya çalıştılar ve kendilerini dünyevî ve uhrevî felâketlere mâruz bırakmış
oldular.
3. O, şunun içindir ki:
Şüphe yok onlar -görünürde- îman ettiler sonra kâfir oldular, imdi kalblerinin
üzerine mühürlendi, artık onlar anlayamazlar.
3. (O) Münafıkların öyle
fena bir vaziyette bulunmaları, (şunun için der ki, şüphe yok onlar) zahiren
(îman ettiler) diğer Müslümanlar gibi Kelime-i Şahadeti okuyarak mü'min
olduklarını iddiada bulundular, (sonra kâfir oldular) Onların münafıkça
hareketleri, kendilerinin îmandan mahrum olduklarını gösterdi, mü'minlere karşı
Müslüman olduklarını söyledikleri hâlde kendi şeytanlarına karşı kâfir
olduklarını söylemekten geri durmadılar, (imdi) O münafıkların (kalplerinin
üzeri mühürlendi) onlar Hak'ka ulaşamazlar, ölünceye kadar küfür ve nifak içinde
yaşayıp duracaklardır. (Artık anlayamazlar) İmânın hak olduğunu, yüceliğini
idrak edemezler, hak ile bâtılın, sevap ile hatanın arasını ayırmaya kaadir
olamazlar. Çünkü onlar, aslî yaratılışlarını kaybetmiş, irâdelerini kötüye
kullanmış, hayvani bir yaşayışın esiri olarak insanlıktan mahrum kalmışlardır.
4. Ve onları gördüğün vakit
onların bedenleri seni hayrete düşürür ve söyleyecek olurlarsa onların
lakırdılarını dinlersin, onlar sanki, dayat ilmi; odunlardır. Onlar her
gürültüyü kendi aleyhlerinde zannederler. Düşman olan onlardır, artık onlardan
sakın. Allah, onları helak etsin, nasıl oluyor da -Hak'tan- çevriliyorlar.
4. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!. Veya herhangi bir müslüman zât!, (onları gördüğün vakit onların
cisimleri seni hayrete düşürür) onlar öyle büyük gövdeli, güzelce çehreli bir
hâlde bulunmaktadırlar, kendilerine nazar-i dikkati çekerler, görünüşleri hoşa
gider, (ve söyleyecek olurlarsa onların lâkırdılarını dinlersin) sözlerinde bir
açıklık, bir tatlılık bulunur. (Onlar sanki dayatılmış odunlardır.) Her ne kadar
görünüşte bir güzellik ve zarafete, bir güzel konuşmaya sahip iseler de, hadd-i
zâtında ruhsuz ağaç parçaları gibi kimselerdir. Yaşayışları şekillerine
benzemez, bir Yüce Peygamberin zamanında, huzurunda bulundukları hâlde ondan
müstefit olamazlar. Öyle bir cehalet ve dalâlet içinde kalmışlardır. Pek çirkin,
hayırdan uzak bir kötü hâl içinde yaşar dururlar. Ne kadar hayrete şayan bir
vaziyet... Bununla beraber (Onlar) pek korkak kimselerdir, (her gürültüyü kendi
aleyhlerinde zannederler) Hangi bir seslenişi duysalar bir korku ve endişe
içinde kalırlar, kendi başlarına bir belânın geleceğini zannederler, münafıkça
balerinin teşhîr edileceğini düşünerek tir tir titrerler. (Düşman olan
onlardır.) Onların İslâmiyet aleyhindeki düşmanlıkları son derece bulunmaktadır.
(Artık onlardan sakın) Onlara karşı ihtiyatlı bulun, onların görünüşlerine
iltifat etme, onları emîn görme, asıl en büyük düşman onlardır. (Allah onları
helak etsin) Hak Teâlâ Hazretleri onlara lanet etmiş onları rahmetinden uzak
düşürmüştür, artık onların hâlleri ne kadar rezilcedir (nasıl oluyor da) o
lânetli münafıklar, Hak'tan (çevriliyorlar) hakkı bırakıp bâtılı işliyorlar,
yücelikleri koruyan bir Peygamberin mübarek sözlerinden, nasihatlerinden
istifâde edemiyorlar.
5. Ve onlara:
Geliniz, sizin için Allah'ın Peygamberi istiğfarda bulunsun, denildiği zaman
başlarını çevirmiş olurlar ve onları gö-rürsün ki, onlar böbürlenir kimseler
olarak yüz çevirirler.
5. Bu mübarek âyetler de
münafıkların ne kadar kibirli kimseler olup kendilerini haklarında Resül-i
Ekrem'in yapacağı mağfiret talebine ihtiyaçsız görmekte olduklarını bildiriyor.
Fakir müslümanlara karşı ne kadar düşmanlık besleyip onlara yardımdan halkı
men'e çalıştıklarını gösteriyor. Ve bir savaştan dönmeleri takdirinde Medine-i
Münevvere'deki zelîl gördükleri Ashab-ı Kiram'ı oradan çıkarmak istediklerini
haber veriyor. Yüce Yaratıcının bütün kâinat hazinelerine sahip, ve o Yüce Mabut
ile O'nun muhterem Peygamberinin ve mü'minlerin izzet ve hürmete lâyık
olduklarını o münafıkların bilmediklerini beyan ile o nifak erbabının cehalet ve
alçaklıklarını teşhîr buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O münafıklara
(geliniz, sizin için Allah'ın Peygamberi istiğfarda bulunsun denildiği zaman) o
münafıklara kendilerinden meydana gelen günahlardan dolayı tevbe etmeleri, Resül-i
Ekrem'e müracaat ederek haklarında, mağfiret talebinde bulunması bir nasihat
olmak üzere kendilerine teklif edilince (başlarını çevirmiş olurlar) kibirli bir
şekilde bir vaziyet alarak o teklifi dinlemek istemezler, (ve onları görürsün
ki, onlar böbürlenir kimseler olarak yüz çevirirler.) Öyle getirecek olan bir
teklifi takdîr edemezler.
6. Onlar için istiğfarda
bulunsan da veya onlar için istiğfarda bulunmasan da onlara karşı eşittir.
Elbette Allah, onlar için mağfiret buyurmayacaktır. Şüphe yok ki, Allah,
fâşıklar olan kavmi hidâyete erdirmez.
6. .Ey merhametli
Peygamber!. (Onlar için) O inatçı, kibirli münafıklar hakkında (istiğfarda
bulunsan da) onların afv ve mağfiret edilmelerini niyaz etsen de (veya onlar
için istiğfarda bulunmasan da) yarlıganmalarını istemesen de (onlara karşı
eşittir) onlar, ilâhî mağfirete kavuşma kabiliyetini zayi etmişlerdir. Onların
kötü hareketlerinden, fahiş inançlarından dolayı haklarında ilâhî azap takdir
edilmiştir. (Elbette Allah, onlar için mağfiret buyurmayacaktır.) Çünkü öyle
fâsıkca, günahkârca yaşamaktan geri durmayanlar, ilâhî mağfirete lâyık
olamazlar, (şüphe yok ki, Allah, fasıklar olan kavmi hidâyete erdirmez.) Öyle
fısk ve günahtan ayrılmak istemeyen, verilen nasihatları dinlemeyen kendi
münafıkça hareketlerini geçerli sayarak onlardan geri durmayan kimseler,
hidâyetten ebediyen mahrum kalmışlardır.. Onlar, Müslümanlara karşı büyük bir
düşmanlık beslemekten ayrılmazlar.
7. Onlar, o kimselerdir ki:
Allah'ın Peygamberinin yanında bulunanlara nafaka vermeyin, tâki, dağılsınlar,
derler. Halbuki, gökle-rin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat o münafıklar
anlamazlar.
7. (Onlar) O münafıklar
(o) Müslüman düşmanı (kimselerdir ki: Allah'ın Peygamberinin yanında
bulunanlara) yâni muhacirîni kirama ve bir kısım bedevî araplara (nafaka
vermeyin) diye Medine-i Münevvere halkından olup ensâr-ı kirâm'dan bulunan
zâtlara teklifte bulunurlar, (tâ ki, dağılsınlar) İaşeleri temin edilmesinde
Peygamberi bırakarak başlarının derdine düşsünler (derler.) O câhil münafıklar,
hiç düşünmüyorlardı ki, Yüce Yaratıcı, o mü'min kullarını dilediği şekilde
rızıklandırır. Onları perişan bir hâlde bırakmaz. (Halbuki, göklerin ve yerin
hazineleri Allah'ındır.) Artık o seçkin mü'min kulların kendi hazinelerinden
rızıklandıramaz mı? O muhacirlere ve diğerlerine yardım edenler de Cenab-ı
Hak'kın kendilerine vermiş olduğu nimetlerden harcamada bulunuyorlardı, yine
hadd-ı zâtında onları rızıklandıran. Kerem Sahibi Yaratıcıdan başkası değildir.
(Fakat, o münafıklar anlamazlar.) Allah-ü Teâlâ'nın kullarını nasıl
rızıklandırdığını o münafıkların anlamalarına cahillikleri mâni'dir. Onlar
Resûl-i Ekrem ile Ashab-i Kirâm'ının ne kadar feyz ve berekete nail olduklarını
görüp anlamak kabiliyetinden mahrum kimselerdir.
8. Derler ki: Eğer
Medine'ye döner gider isek elbette azîz olan-lar, zelîl olanları oradan
çıkaracaklardır. Halbuki: İzzet, Allah'a mahsustur ve Peygamberi ile mü'minlere
mahsustur. Fakat o mü-nafıklar bilmezler.
8. O münafıklar (derler ki:
Eğer Medine'ye döner gidersek) yâni: Peygamber Efendimizle beraber Hüzeyl
kabilesinden bir şube olan Ben-ı Mustalık savaşında bulunan münafıklar
demişlerdi ki: Bu savaştan dönüp Medine'ye gidince (elbette azîz olanlar) yâni:
O münafıklar gibi kuvvetli, şiddetli, zengin kimseler (zelîl olanları) zaif,
biçare, fakir durumda bulunan mü'minleri (oradan) Medine-i Münevvere'den
(çıkaracaklardır.) İşte o münafıklar, böyle bir süikastte bulunmak istemişlerdi
(halbuki, izzet Allah'a mahsustur ve Peygamber ile mü'minlere mahsustur.)
Hakikî, izzet, kuvvet, zafer, servet Cenab-ı Hak ile O'nun muhterem Peygamberine
ve mü'min kullarına aittir, (fakat o münafıklar bilmezler) Bu hakikatten
habersizdirler. Yüce Yaratıcı Hazretlerinin dilediği kullarını nîmetlere,
muvaffakiyetlere nail buyuracağını hiç düşünmezler, elbette ki: Güzel âkibet,
mü'min, takva sahibi kulları için vâ'd olunmuştur. Yüce Yaratıcı, elbette ki, bu
vâ'dini yerine getirecektir, nitekim de getirmiştir. O münafıklar, mahv ve yok
olmuş, ehl-i îman ise selâmet ve saadet sahasına kavuşmuştur.
"Bu mübarek sürenin iniş
sebebi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Ben-i Mustalik
Savaşı sırasında münafıkların başkanı Abdullah Ibn-i Übey demiş ki:
Resûlallâh'ın yanındakilere nafaka vermeyin, tâ ki, dağılıp gitsinler, Medine'ye
döndüğümüz zaman da azîz, kuvvetli olanlar, zelîl, âciz olanları her hâlde
oradan çıkaracaktır. Bununla değerli muhacirler ile diğer bâzı zayıf sahabileri
kasdetmiş bulunuyorlar. Ashab-ı Güzin'den "Zeyit Ibn-i Erkam Radiyallâh'ü Anh,
bu münafıkça sözleri işitmiş, sonra bunu amcasına nakil etmiş, amucası da
gitmiş. Peygamber Efendimize söylemiş, Resül-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhi Vesellem
de, Zeyit Ibn-i Erkam'ı huzuruna çağırmış, o da bunu olduğu gibi Resül-i Ekrem'e
arzetmişti. Bunun üzerine, Abdullah İbn-i Übey ile arkadaşları Hz. Peygamber'in
huzuruna getirilmiş, onlar ise böyle bir şey söylememiş olduklarına dair yemîn
etmişlerdi. Resûl-ü Ekrem de bu yemîne binaen Zeyit Ibn-i Erkam'ı tekzîp
buyurmuştu. Zeyt Hazretleri bundan pek çok üzülmüş, amcası da: Neden kendini
tekzîb ettirecek derecede ileri gittin" diye Zeyidi azarlamıştı. Derken bu
mübarek âyetler nazil olmuş, münafıkların yalan yere yemîn ettikleri bildirilmiş
oldu. Resül-i Ekrem Efendimiz de Zeyid Radiyallâhü Anhi huzuruna çağırmış,
Allah-ü Teâlâ seni tasdik etti diye buyurmuş, Zeyit Hazretleri de üzüntü ve
kederden kurtularak büyük müjdeye mazhar olmuştur.
9. Ve îman etmiş olanlar!.
Sizi mallarınız ve evlâdınız Allah'ın zikrinden işgal ederek alıkoymasın ve her
kim, öyle yaparsa, işte hüsrana uğramış olanlar onlardır.
9. Bu mübarek âyetler de
mü'minleri ikaz ederek mallarına, evlatlarına münafıklar gibi mağrur olarak
gafilce, cimrice yaşamadan men' ediyor. Ve her mü'mini nail olduğu rızıktan daha
hayatta iken harcamada bulunmasını, bilâhare öleceği vakit hissedeceği
pişmanlığın kendisine bir fâide veremeyeceğini ve hiçbir kimseye yüz gösteren
ecelin tehire bırakılmayacağını ihtar eyliyor ve Allah - îi Teâlâ'nın bütün
yapılan şeyleri bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar)
ilâhî dîni kalben tasdik ve lisanen ikrar eden hakikî müslümanlar!. (sizi
mallarınız ve evlâdınız) Onlar ile uğraşmanız (Allah'ın zikrinden işgal) iğfal
(ederek alıkoymasın) Rab'binizin hukukuna, emrettiği vazifeleri yapmaktan sizi
uzak düşürmesin (ve her kim öyle yaparsa) yalnız dünya ile meşgul olarak en
mühim vazifelerin; terk eylerse (işte hüsrana uğramış) ticaretlerinde en büyük
zararlara tutulmuş (olanlar onlardır) öyle fani varlıklar ile ömürlerini zayi
ederek selâmet ve saadetlerine vesîle olacak olan vazifelerini terkedenlerdir.
10. Ve size rızk olarak
verdiğimiz şeylerden harcamada bulunun, birinize ölüm gelmesinden, artık Yârabbü.
Beni bir yakın müddete kadar tehir etse idi de sadaka verse idim ve sâlihlerden
olsa idim demesinden evvel.
10. (Ve) Ey hakikî
mü'minleri. (size rızk olarak verdiğimiz şeylerden harcama da bulunun) Bir ilâhî
ihsan olarak elde ettiğiniz servetten fakirlere, zaiflere yardım ederek
zekatlarınızı verin, az çok sadaka vermekten çekinmeyiniz. Bunlar, sizin hakikî
istikbâliniz için pek fâidelidir. Asıl servet odur ki: Böyle ebedî fâideli ve
mükâfatları temine vesîle olur. Müslümanların zayıflarına harcamada bulunmayı
menetmek isteyen münafıklar gibi cimrice bir şekilde yaşamak, temiz inançlı
zatlara asla yakışmaz, (birinize ölüm gelmesinden) ölümün alametlerini, müşahede
etmesinden (artık Yârabbü. beni bir yakın müddete kadar tehir etsen de sadaka
verse idim ve sâlihlerden olsa idim demesinden evvel) öyle harcamada,
fedakarlıkta bulunmalıdır. Bilâhare vuku bulacak temenni, pişmanlık kendisine
bir fâide vermez. Binaenaleyh her insan, daha hayatta iken mümkün olan hayır ve
iyiliklerde bulunmalıdır ki, bilâhare pişmanlığa düşecek olmasın.
11. Halbuki, Allah hiç bir
şahsı eceli geldiği vakit sonraya bırakmaz, ve Allah her ne yapar iseniz
haberdardır.
11. (Halbuki, Allah hiç bir
şahsı eceli geldiği) Öleceği vakit gelip çattığı (vakit sonraya bırakmaz) ona
biraz daha mühlet vermez. Onu derhal dünyevî hayatından mahrum bırakır.
Binaenaleyh böyle bir hâl, daha yüz göstermeden hayırat ve hasanata gayret
etmelidir ki, pek büyük bir kazanç elde edilmiş olsun, (ve Allah her ne
yaparsanız haberdardır.) O Yüce Mabudun ilminin kuşatmasından hiçbir şey haraç
değildir. İyilik yapanları da, yapmayanları da tamamen bilir. Artık Allah
rızâsını tahsile çalışmalıdır. Güzel amellerde bulunmalıdır.
Fukara ve zayıflara
yardım etmelidir, tâ ki: Kerem Sahibi Yaratıcımızın lütfuna kavuşma tecellî
etsin. Yarabbî!. Bizleri hayırlı işlere muvaffak buyur. Peygamberlerin Efendisi
hürmetine duamızı kabul buyur!.
Sonraki Sayfa

|
|