|
62-EL-CUM'A
SÛRESİ
Bu mübarek sûre "Essaf
Sûre"sinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Onbir âyet-i Kerîmeyi
içermektedir. Cuma namazının farz oluşunu gösterdiği için kendisine "Sûretül'cum'a"
adı verilmiştir. Konuları itibarı ile "Es-Saf Sûresi" ile aralarında büyük bir
münasebet vardır.
Başlıca konuları şunlardır:
1. Allah-ü Teâlâyı bütün
kâinatın tesbîhe ve kutsamaya devam ettiğini beyan.
2. Peygamber Efendimizin
ümmetini nasıl aydınlatmaya ve arındırmaya çalıştığını ve onun nasıl bir ilâhî
lütuf olduğunu ilân.
3. Müminlerin cum'a
namazına giderek ticaretlerini vesaireyi bırakmalarını, namazı müteakip de yine
ticaret vesaire sahasına atılarak Allah'ın lütfunu temenni etmelerini ve çokça
Allah'ı anmakta meşgul olmalarını emir ve tavsiye.
1. Melik, Kuddûs, Azîz,
Hakîm olan Allah için göklerde ne varsa ve yerde ne varsa teşbihte bulunur.
1. Bu mübarek âyetler,
Aziz, Hakîm olan Allah-ü Teâlâ'yı bütün kâinatın tesbîh ve kutsamada bulunduğunu
bildiriyor. O Yüce Yaratıcının bir kısım ümmîlere ve onlardan sonra gelecek
milletlere Son Peygamberi âyetler ile göndermiş olduğunu haber veriyor. O Yüce
Peygamberin yüksek mesaisini ve onu Kerem Sahibi Yaratıcının dilediği kullarına
ihsan buyurmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Melik) Bütün kâinata
sahip, bütün mükemmelliklere mâlik ve (Kuddûs) ilâhlık şanına lâyık olmayan
şeylerden Yüce ve (Azîz) her şeye galib ve (Hakîm) her emir ve iradesi, birer
hikmet ve faydaya dayanmış (olan Allah için) O Yüce Yaratıcı için (göklerde ne
varsa yerde ne varsa) bütün mahlûkat (teşbihte bulunur) onun kudretine,
büyüklüğüne, noksanlıklardan yüce olduğuna delalet ve şahadet eder durur.
2. O, O -Kerem Sahibi
Mabut- dur ki: Ümmîler arasında kendilerinden bir Peygamber gönderdi, onlara
karşı âyetlerini okur ve onları temizler ve onlara kitabı ve hikmeti öğretir.
Halbuki: Onlar evvelce pek açık bir sapıklık içinde idiler.
2. (O) Allah-ü Teâlâ (O)
Kerem Sahibi Mabut (dür ki: Ümmîler arasında) vaktî ile ümmi ümmet olan, yazıp
okuma bilmeyen arap kavmi arasında (kendilerinden) kendileri gibi vakti ile
okuyup yazmakla meşgul bulunmamı; bulunan bir zatı, Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ı
(Peygamber gönderdi) onları İslâm dinine davete memur etti. Öyle ki: O Mübarek
Peygamber, (onlara karsı âyetlerini okur) bir ilâhî kitap olan Kur'an-ı
Kerim'deki âyetleri okuyarak o kavmi aydınlatmaya İslâm dini ile
Şereflenmelerini temine çalışır. (Ve onları temizler.) O kavmi pek kötü
inançlarından, fahiş hareketlerinden temizlemeye, arındırmaya, himmet eder (ve
onlara) o cehalet içinde kalmış bir zümreye (kitabı ve hikmeti öğretir) onlara
Kur'an-ı Kerim'i öğretir ve bir nice hikmetleri, fâideleri içeren mübarek
hadislerini, sünnetlerini telkin buyurur. Onları Islâmî hükümlerin fâidelerinden,
esrarından, yüce gayelerinden haberdar etmeğe çalışır. (Halbuki, onlar) O arap
kavmi (evvelce) o Yüce Peygamberin kendilerini ilâhi dine davete başlamadan önce
(pek açık bir sapıklık içinde idiler) onlar, eskiden İbrahim Aleyhisselâm'ın
dînine tâbi' iken bilâhare o ilâhî dîni unutmuş, Allah'ın birliği inancından
mahrum kalmış. Sirke düsmüs, hidâyet yolunu gayıp etmişlerdi. İste onlar böyle
bir hâlde iken pek büyük bir ilâhî lütuf olan Son Peygamber Hazretleri,
kendilerini Tevhîd dinine davete memur olmuş, onlara nice âyetleri, hikmetleri
telkine çalışmış, nicesinde de pek büyük muvaffakiyetler elde eylemiştir.
Halbuki: O Yüce Peygamber hikmet gereği evvelce birsey okuyup yazmamıştı,
bilâhare böyle fevkalâde basanlara kavuşması, onun ilâhî vahye mazhar,
yücelikleri öğreten olduğuna en parlak bir delîl teşkil etmektedir.
3. Ve onlardan başkalarına
da göndermiştir ki, henüz onlara erişmemişlerdir. Ve O azizdir, hakimdir.
3. (Ve) Allah-ü Teâlâ
o pek seçkin Peygamberi olan Muhammed Aleyhisselâm'ı (onlardan) araplardan
(başkalarına da) Peygamber (göndermiştir) O'nun Peygamberliği bütün insanlığa
yöneliktir. Türkler de, Farslar da Rumlar da ve diğer kavimler de onun dinini
kabul etmekle mükellef bulunmuşlardır, (henüz onlara erişmemişlerdir.) O Yüce
Peygamberin risâletini ilk tebliğe başladığı zaman Ashab-ı Kirâm'ı arasında
bulunmayıp bilâhare dînen onlara katılan ve kıyamete kadar dünyaya gelecek olan
bütün kavimlere, fertlere şâmildir, onun mukaddes dini, kıyamete kadar yer
yüzünde devam edecektir.
4. İste bu, Allah'ın
lütfudur ki, bunu dilediğine verir ve Allah pek büyük lütuf sahibidir.
4. (İste bu) Öyle
Yüce bir Peygamber'in bütün insanlığı aydınlatma ve İrşada memur olması, onlara
Kur'an-ı Kerîm gibi en yüce âyetleri içermiş olan bir ilâhî kitabın tebliğ
edilmesi (Allah'ın lütfudur ki, bunu) bu ilâhî lütfunu kullarından (dilediğine
verir) lütfen ihsan buyurur. Evet.. Peygamberlik ve risâlet, ilâhî vahye
nâiliyet bir ilâhî lütuf olduğu gibi İslâmiyet'e nâiliyet, ilâhî lütfa kavuşmak
da Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin bir lütuf ve keremidir ki, kabiliyeti
olan, irâdesini, asli yaratılışını kötüye kullanmamış bulunan kullarına ihsan
buyurur. (Ve Allah pek büyük lütuf sahibidir.) Evet... O kullarına dünyevî ve
uhrevî selâmetlerini temin edecek olan hükümleri bildiren ve kendilerini
aydınlatmaya çalışan Son Peygamber Hazretlerini göndermiştir ki, bu en büyük bir
ilâhî lütuftur. Artık beşeriyet için lâzımdır ki, bu muazzam ilâhî din
dairesinde yaşayarak ahlâkî fazilet ile, içtimai yüce vasıflar nitelenmiş
bulunsunlar. Bu pek muazzam ilâhî lütfa karşı nankörlükte bulunarak kulluk
vazifesinden kaçınmasınlar.
5. Kendilerine tevrat
yükletilmiş, sonra onu yüklenmemiş olan-ların durumu, ciltlerle kitap taşıyan
eşeğin duruma gibidir. Allah'ın âyetlerini tekzîb eden kavmin durumu, ne kadar
fenadır ve Allah, zâlimler olan kavmi doğru yola iletmez.
5. Bu mübarek
âyetler, kendilerine yöneltilmiş ve tebliğ edilmiş olan dini hükmleri, haberleri
bildikleri hâlde gereği ile amelden kaçınıp tekzibe cür'et eden Yahudilerin pek
cahilce hâllerini pek fena bir örnek ile bildiriyor. Ve öyle zalimlerin hidâyete
e re meye çeklerin i ihtar diyor. Allah katında mevki sahipleri olduklarını
iddia eden öyle inkarcı, kendini öven kimselerin bir vuslat vesilesi olan ölümü
temenni etmeyeceklerini beyan, bu cihetle de onların boş ve zalimce iddialarını
re d ile teşhirde bulunuyor. Fakat öyle ölümden kaçınanların işin sonunda
öleceklerini ve Cenab-ı Hak'kın Yüce mahkemesine sevkedileceklerini ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Kendilerine Tevrat yükletilmiş) O ilâhi kitap ile amel
etmekle mükellef bulunmuş (sonra onu) o Tevrat kitabını (yüklenmemiş) onunla
amel etmemiş, onun verdiği haberleri tasdik eylememiş, mesela: Hz. İsa'nın da,
Hz. Muhammed'in de -Aleyhimesselâtü Vesselâm-birer Peygamber olarak Allah
tarafından gönderileceğini haber veren Tevrat âyetlerini red ve tahrife cür'et
göstermiş (olanların meseli) çirkin örneği (ciltlerle kitap taşıyan eşeğin
durumu gibidir) ki: O, hayvanların en kalın kafalısı olup sırtına yükletilen
büyük büyük ilim kitaplarından hiçbir şey anlayıp fâidelenemez. işte kendilerine
tebliğ edilen âyetlerden, kitaplardan müstefit olamayıp onları inkâr edenler de
bu hayvanlara benzemektedirler ve belki de onlardan daha fena bir durumdadırlar.
Çünkü bu hayvanlar, zaten anlamaktan mahrumdurlar. O inkarcı insanlar ise esasen
anlamak kabiliyetine sahip oldukları hâlde onu kullanmayıp zayi ettikleri için
büyük bir alçaklığı işlemiş bulunmaktadırlar. Evet.. (Allah'ın âyetlerini tekzib
eden) Yüce Peygamber tarafından tebliğ edilen ilâhi kitapların içeriğini
değiştirmeğe, inkâra cüret gösteren bir (kavmin durumu, ne kadar fenadır) öyle
eşeğe benzetilişleri, kendilerinki ne kadar insanlıktan mahrum olduklarını
göstermektedir.
Bunu anlayacak olsalar,
yüzleri kızarmak lâzım gelir. Ne yazık ki, onlarda öyle bir anlayış yoktur. (Ve
Allah zâlimler olan kavmi) Kendilerini azaba mâruz bırakmış bir taifeyi (doğru
yola iletmez) ilâhi dine muhalif hareketlerde bulunan, karşılarında parlayan bir
hakikat nurunu söndürmek isteyen, en açık delilleri kabul etmeyen kimseler,
elbette ki: Hidâyete nail olamazlar. Bir hayırlı gayeye kavuşamazlar, nihayet
kendi rezilce hareketlerinin cezasına çarpılmış olurlar.
6. De ki: Ey Yahudi
bulunan kimseler... Eğer siz, Allah için insanlardan ayrı dostlar olduğunuzu
iddia ediyor iseniz, imdi ölümü te-menni ediniz eğer siz doğru söyleyenler oldu
iseniz.
6. Ey Peygamberlerin en
şereflisi!. (De ki: Ey Yahudi bulunan) Yahudilik dinine girmiş olan (kimseler!.
Eğer siz Allah için) başka (İnsanlardan ayrı) onların üstünde (dostlar olduğunu
iddia ediyor iseniz) eğer biz Allah'ın özellikle dostlarıyız, bizden başkaları
cennete girmeyecektir. Diye iddiada bulunuyor iseniz (İmdi ölümü temenni ediniz)
O Yüce Yaratıcı, sizi bu meşakkat yurdundan kurtarsın, bir saadet yurduna
kavuştursun, ebedi bir hayata nail buyursun (eğer doğrular oldu iseniz) artık ne
duruyorsunuz? Ölümünüzü temenni etmeli değil misiniz? Çünkü iddianıza göre o
mutlu gelecek size mahsustur.
7. Halbuki, onu ebediyen
temenni etmezler, ellerinin takdim et-tiği -günah- sebebi ile. Allah ise
zâlimleri hakkı ile bilicidir.
7. Halbuki, o gururlu
kimseler (Onu) o ölüp bir an evvel âhirete gitmeyi (ebediyen temenni etmezler)
ölünce bir selâmet ve saadete kavuşacaklarını asla ummazlar, (ellerinin) Kendi
nefislerinin, kendi kötü tercihlerinin (takdim ettiği) küfür ve isyan (sebebi
ile) öyle bir ümitten mahrum bulunurlar. Artık ölümden korkar, onu asla temenni
etmezler. Hattâ rivayet olunuyor ki: Eğer bu âyet-i kerimenin indiği ve bu ilk
teklifi zamanında böyle bir temennide bulunacak olsalar idi, hepsi de birden
ölüme mâruz kalarak ceza yurduna sevk edilmiş bulunurlardı. (Allah ise
zâlimleri hakkı ile bilicidir.) Öyle nefislerine zulmeden, küfür ve isyanı
işleyerek İman dairesinden (ikan kimselerin bütün hâllerini ve amellerini
bilicidir. Onlar, ölümden karınsalar da elbette bir gün ölecekler, lâyık
oldukları azaplara kavuşacaklardır.
8. De ki: O ölüm ki, siz
ondan firar edersiniz, şüphe yok ki: O size gelip kavuşacaktır. Sonra gaybı da,
aşikâreyi de bilene döndürüleceksinizdir. Artık -o da- size neler yapar
olduklarınızı haber verecektir.
8. Evet Ey Yüce
Resul!. O inkarcılara (De ki: O ölüm ki, siz ondan firar edersiniz) o firarın
size ne fâidesi vardır? (şüphe yok ki, o) ölüm bir gün (size gelip
kavuşacaktır.) sizi hiçbir şey o ölümden kurtaramayacaktır. (Sonra, gaybı da,
aşikâreyi de bilene) kısaca, sizin halka karşı Tevrat ve Incîl adına neler
gösterdiğinize ve Hz. Isâ ile Son Peygamber Hazretleri'nin Yüce vasıflarını
inkâra cür'et eylediğinizi hakkiyle bilen Yüce Zâta (döndürüleceksinizdir.)
öldükten sonra tekrar hayata erdirilerek mahşere sevk edileceksinizdir. (Artık)
O da O Yüce Yaratıcı Hazretleri de (size) dünyadalarken (neler yapar
olduklarınızı haber verecektir) ne kadar küfür ve isyan içinde yaşamış
olduğunuzu, dünya varlığı için ne kadar düşkünlük gösterip kulluk vazifenizi
terkeylemiş bulunduğunuzu size ihtar ederek hepinizi de hak etmiş olduğunuz
cezaya kavuşturacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!..
9. Ey îman etmiş
olanlar!. Cuma günü namaz için çağrıldığı za-man hemen Allah'ın zikrine gidin ve
alış verişi bırakın, bu, eğer bilir kimseler oldu iseniz sizin için çok
hayırlıdır.
9. Bu mübarek âyetler,
mü'minlerin Cuma ezanı okununca ticaretlerini ve diğer işlerini bırakıp
mabetlere gitmelerini emrediyor. Namazı kıldıktan sonra, dağılıp yine ticaretle
veya diğer meşru şeyler ile meşgul olmalarının cevazını gösteriyor. Hutbeyi
dinlemekte mükellef olanların cuma günü hutbe ve namaz tamam olmadan bir ticaret
veya bir eğlence maksadıyla mabetlerden çıkıp gitmelerinin caiz olmadığını ve
bolluk ve bereketin Allah-ü Teâlâ'dan niyaz edilmesini emr ve tavsiye
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar)Ey cemaat-i Müslimîn!. (cuma
günü) Cum'aya mahsus (namaz için çağrıldığı) ezan okunduğu (zaman hemen Allah'ın
zikrine) hutbeyi dinlemek, cuma namazını kılmak için mabetlere (gidin) tam bir
hürmet ve sükûnetle yürüyerek o kutsal vazifeyi yapmaya azmedin, gevşeklik,
tembellik göstermeyin (ve alış verişi bırakın) dünyevî muameleleri geçici olarak
bırakıp manen pek fâideli olan bir dinî vazifeyi yerine getirmeğe çalışın. (Bu)
namaz ve niyaz için mabetlere gidip te ticaret vesaireyi bırakmak. Ey
Müslümanlar!. (Eğer bilir kimseler oldu iseniz, sizin için çok hayırlıdır.) Bu
cumaya ait vazifenin kadrini takdir edebilen bir Müslüman, elbette ki: Bu
vazifenin İfasını, her türlü fâni menfaatlere tercih eder, bu sayede nice
sevaplar, uhrevî mükâfatlara aday bulunmuş olur. Bunların yanında dünyevî
fâidelerin ne ehemmiyeti olabilir.
10. Sonra namaz kılınmış
olunca da artık yeryüzünde d ağ ılın ve Allah'ın lütf undan -nasîb- arayın ve
Allah'ı çokça zikredin, tâ ki: Kurtuluşa e re bilesiniz.
10. (Sonra namaz kılınmış
olunca da artık) Ey Müslümanlar!, (yer yüzünde d ağ ılın) Meşgul olduğunuz
ticaret vesaire sahasına yine gidiniz, siz bu hususta serbestsiniz (ve Allah'ın
lütfundan) nasibinizi, kısmetinizi (arayın) size rızık veren, mesleklerinizde
muvaffakiyetlere kavuşturan, ancak Allâh-ü Teâlâ'dır. Allah başarı nasip
etmedikçe hiçbir kimse çalışma ve gayretinin bir meyvesine kavuşamaz.
Evet.. Müslümanlık, meşru
şekilde ticaretle vesaire ile meşguliyeti mubah kılmış ve teşvikte bulunmuştur.
Elverir ki: Dinî vazifeleri terke sebebiyet verilmesin, bütün bütün dünya
işler ile meşgul olup da kalpler, zikr ve fikirden mahrum bırakılmasın.
Binaenaleyh ey Müslümanlar!. Uyanık olun (Ve Allah'ı çokça zikredin) yalnız Cuma
namazını kılmakla yetinmeyin, şâir namazlara da, devam edin, tevhîd ve tesbîh
ile kalplerinizi aydınlatmaya çalışın, her hususta muvaffakiyeti Cenab-ı Hak'tan
niyaz eyleyin, (tâ ki, kurtuluşa erebilesiniz.) Dünyada da, âhirette de
muvaffakiyetlere, başarı ve kurtuluşa nail olasınız.
11. Ve bir ticaret veya bir
eğlence gördükleri zaman onun tarafına yönelip seni ayakta bırakmış oldular. De
ki: Allah'ın yanındaki, eğlenceden de, ticaretten de hayırlıdır, ve Allah, rızk
verenlerin en hayırlısıdır.
11. (Ve) Bir kısım
mü'minler (bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman onun) o ticaretin
(tarafına yönelip) gittiler. Ey Peygamberin iftiharı!, (seni) Hutbe okurken
(ayakta bırakmış oldular) cemaatin böyle bir hareketi ise Elbette ki, uygun
değildir. Hutbeyi dinleyip namazı kılmadan cemaatin dağılmaları caiz olamaz. Ey
Yüce Peygamber!. Onlara (deki: Allah'ın yanındaki) sevap ve mükâfat, feyz ve
bereket elbette ki: (eğlenceden de, ticaretten de hayırlıdır.) Çünkü: Bunlardaki
hayır geçicidir, çabucak yok olucudur, Allah katındaki hayır ise ebedîdir,
mutluluk vesîlesidir. (Ve Allah, rızk verenlerin hayırlısıdır.) Bütün rızıkları
asıl takdîr etmiş olan ve ihsan buyuran ancak o Kerem Sahibi Yaratıcıdır, bir
takım çalışmaya gayretin, mesleklerin birer rızık vesilesi olması ise bir ilâhî
takdîr neticesidir. Yoksa Allâh-ü Teâlâ'dan başka haddi zâtında bir rızık veren
mevcut değildir. Binaenaleyh alış verişi geçici olarak terk etmiş olmakla
rızktan mahrumiyet lâzım gelmez, Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretleri yine
rızıklandırır. Herhalde rızık elde etmeyi o Yüce Mabuttan niyaz etmelidir.
Rivayete göre bir cuma günü
Resül-i Ekrem Efendimiz, hutbe okurken bir kafilenin Medine-i Münevvere'ye
geldiği işitildi. "Dihyetül' Kelbî" bir kafile ile Şam tarafından gelmiş,
yiyilecek şeyleri getirmişti. Medine-i Münevvere'de ise bir kıtlık ve pahalılık
yüz göstermiş bulunuyordu. Bu kafilenin geldiğini haber veren bir davul sesini
duyan cemaat, hemen Hz. Peygamberin huzurundan çıkarak kafilenin yanına
koşmuşlar, bir şeyler almak istemişler, bu ayrılışlarında dînen bir mahzur
bulunmadığını zannetmişlerdi.
Peygamber Mescidinde ise
oniki zât kalmış idi ki: Hz. Ebübekr ile Hz. Ömer ve Hz. Cabir İbn-i Abdullah bu
kalan zâtlardan idi. İşte bu hâdise üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuş, daha
hutbe ve namaz sona ermeden dağılmanın caiz olmadığına işaret buyurulmuştur.
Cuma namazının ilk
kılınışı: Peygamberimiz Aleyhisselatü vesselam Hazretleri Hicret-i Seniyeleri
esnasında Medine-i Münevvere yakınında bulunan "Selim Ibn-i Avf" yurdunda "Ranuna"
denilen vâ'di içersinde "Beni Selim" mescidinde ilk cuma hutbesi okumuş, ilk
cuma namazını ki İdi rm ıştır.
Cuma namazını eda etmenin
şartları şunlardır:
1. Cuma namazını en üst
düzeydeki devlet yöneticisinin veya onun tâyin ettiği zâtın kıldırması.
2. İbn-i Arn'dır, yâni
cuma namazı kılınacak bir mabede herhangi bir müslüman erkeğin gidip o namaza
katılmaktan engellenmemesi.
3. Cuma namazı vaktinin
devamıdır, o vakit çıktıktan sonra artık cuma namazı kılınamaz, öğle namazı da
kılınmamış ise yalnız o namaz kaza edilir.
4. Cemaat bulunmalıdır.
Şöyle ki: İmamdan başka cemaat adını alabilecek en az üç Müslüman bulunursa o
cuma namazı sahih olur. İki kişi veya kırk kişi bulunmasına kail olan
müçtehitlerde vardır.
5. Cum'anın farz olan iki
rekatından evvel hutbenin okunmalıdır. Bu hutbenin iki kısma ayrılması ve bu iki
hutbenin de uzatılmaması sünnettir.
6. Cuma namazının bir
beldede veya bir belde hükmünde bulunan biryerde eda edilmesidir. Köylerde de
cuma namazının kılınması, izin verilmiş olduğu için sahîhdir ve lâzımdır. Bir
yabancı memleketinde de bir mâni yok ise orada ki Müslümanların toplanarak
içlerinden münâsip görecekleri bir zât, hutbe okuyarak cuma namazını ki) d.i.r
a; bilir.
Cuma namazı ile mükellef
olmanın şartları şunlardır:
1. Bulûğ çağına ermiş
erkek olmaktır. Kadınlara farz değildir.
2. Hür olup köle
bulunmamalıdır.
3. Mukîm olup seran
Misafir sayılacak bir vaziyette bulunmamalıdır.
4. Sağlıklı bulunup namaza
çıktığı takdirde hastalığının artmasından, uzamasından korkulacak bir hâlde
bulunmamalıdır.
5. Gözleri ve ayakları
selâmette olup âmâ ve kötürüm bulunmamalıdır.
Cuma namazının vakti,
rekatları ve sünnetleri:
Cuma namazının vakti tam
öğle vaktidir. Cuma namazının farz olan rekatları ikidir, imam bunlarda seslice
kıraatte bulunur ve bunları hutbeden sonra kıldırır. Hutbeden evvel ise tek
olarak dört rekat namaz kılınır ki, bu, sünnettir. Tam öğle namazının dört rekat
sünneti gibi kılınır ki, bu da öğlenin ilk dört rekatı gibi sünnettir. Bunu
müteakip de yine tek olarak dört rekat namaz kılınır ki, buna "zühri Ahir" adı
verilmiştir. Bu da öğlenin dört rekat sünneti gibi kılınır, daha iyi olan budur.
bâzı müttehitlere göre bir beldede birden çok mabetlerde cuma namazı kılınırsa
ilk evvel kılınan sahîh olur. Sonrakiler sahîh olmaz. İşte böyle bir ihtilâftan
kurtulmak için; "vaktine yetişip henüz üzerimden sakit olmayan son öğle
namazını" kılmaya niyet ederek bu namazı kılar. Bu bir ihtiyat gereğidir. Cuma
namazı sahîh olmuş ise bu dört rekat, kazaya kalmış bir öğle namazı, yerine
geçer, kazaya kalmamış ise nafile namazı olarak sevaba vesîle bulunur. Bu dört
rekattan sonra da vaktin sünneti niyetî ile iki rekat daha kılınır ki, bu da tam
sabah namazının iki rekat sünneti gibidir.
Cuma gününün önemi, şer'î
değeri:
Cuma günü, Müslümanlarca
pek mübarek bir gündür. Bir hâdis-i Şerif şu mealdedir: "Üzerine güneşin doğduğu
en hayırlı gün, cuma günüdür. Adem Aleyhisselâm o gün yaratılmıştır, o gün
cennete konulmuştur ve o gün cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de ancak bir cuma
gününde kopacaktır." Özellikle: (Bugün sizin için dininizi tamamladım)
mealindeki âyet-i kerîmesi cuma gününde nazil olmuş, İslâm dinine ait hükümlerin
ve Yüce şeylerin cuma gününden itibaren en mükemmel bir şekilde ortaya çıkmış,
bütün dinlerin sonuncusu olan İslâmiyet; Son derece mükemmelliğe ermiş,
müslümanların haklarında ilâhî nîmet tecellî ederek İslâm dini, sarsılmaz bir
şekilde yerleşmiştir. Nitekim bir hâdis-i şerif de şu mealdedir. "Şüphe yok
ki" cuma günü diğer günlerin ulusu ve faziletçe en büyüğüdür." Cuma günü,
Müslümanlarca bir bayram hükmünde olduğundan bu günde m üs l umanların her
vakitten fazla taharet ve temizliğe riâyet etmeleri gerekir. Bundan dolayıdır
ki: Müslümanların cuma günlerinde ya tan yerinin ağarmasından sonra veya cuma
namazına yakın yıkanmaları, güzel koku kullanmaları, temiz elbiseler giymeleri
bir sünnettir, İslâm'ın edeplerinden sayılmaktadır. Bu mübarek cuma gününde
Müslümanlar, birer ilâhî mabette toplanarak hutbeleri dinler, aydınlanırlar,
namazlarını birlikte kılarak Cenab-ı Hak'ka birlikte dua ve niyazda bulunurlar,
aralarında İslâm kardeşliği, içtimai bağlılık, bu vesîle ile tecellî etmiş olur.
Bu namazı edadan sonra ya başka ibâdetlerle meşgul olurlar veya dostlarını,
yakınlarını ziyarete giderler, veyahut yine ticaretleri ile vesâir işler ile
meşgul olmaya başlarlar.
Hz. Peygamber zamanında
cuma ezanı yalnız hatibin minbere çıktığı zaman okunan ezandan ibaret idi, daha
sonra cemaat-i müslîmin çoğaldığı için Hz. Osman Radiyallâhü Anh'ın halifeliği
zamanından itibaren cuma namazından evvel de mabetlerin dışında namaz vaktinin
girdiğini gösteren bir ezan daha okunmaya başlanılmıştır ki: Buna "dış ezanı"
denilir. Bunun kabulü ve bunun işitilmesi üzerine mabetlere gidilmesinin gereği
hakkında ümmetin icma vardır.
Velhâsıl: Cuma gibi mübarek
vakitlerin kadrini bilmeli, hayatı boş yere zayi etmemeli, güzel ibaretler ile
meşru hareketler ve muamelelerle meşgul olmaya devam ederek İslâm'ın
yüceliklerini göstermelidir. Münafıklar ve bozgunculardan başkası, bu yüksek
vazifeleri elbette ki, takdîr eder, İfasına gayrette bulunur. Başarı
Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|