|
61-ES-SAFF
SURESİ
Bu mübarek sûre "Ettegâbün"
sûresinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur, on dört âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Müslümanların cihad yolunda saf saf olup düşmanlarına karşı cephe
almalarını tavsiye ettiği için kedisine böyle "Saf sûresi" adı verilmiştir.
Cihada teşviki içermektedir, kendisinden evvelki "El-Mümtehine" sûresinde de
kâfirlerin dost tutulmaması emredilmiş olduğu için aralarında bu cihetten de
büyük bir münasebet vardır.
Bu mübarek sûrenin başlıca
konuları şunlardır:
1. İnsanların ciddî olup
sözlerinin işlerine muhalif olmamasını ihtar etmek.
2. Musa Aleyhisselâm'ın
kavmi tarafından eziyetlere mâruz kalmış olduğunu beyan ile Peygamber Efendimize
tesellî verilmesi.
3. Peygamber Efendimizin
dünyayı teşrif edeceğine dair İsâ Aleyhisselâm'ın verdiği müjdeyi beyan etmek.
4. Peygamber
Efendimizin Kuran ile, Hak din ile gönderilmiş olduğunu ve Allah-ü Teâlâ'nın
İslâm dinini, onu söndürmeğe çalışanlara rağmen yücelteceğini müjdelemek.
5. Müslümanların da
Havariler gibi kendi dinlerinin yayılmasına yardım etmelerini emretmek.
6. Hakikî ticaretin
îmandan ve Allah yolunda cihattan ibaret olduğunu tebliği ve yakında zafer ve
fethin tecellî edeceğini müjdelemek.
1. Göklerde ne varsa ve
yerde ne varsa Allah için teşbihte bulunmuştur. Ve o üstündür, hikmet sahibidir.
1. Bu mübarek
âyetler, bütün kâinatın Cenab-ı Hak'kı tesbîh ve tenzihte bulunduğunu
bildiriyor. Müslümanların yapmayacakları şeyleri yapacak gibi görünmelerinin pek
büyük bir günah olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde ne varsa)
Melekler gibi, yıldızlar gibi herhangi canlı ve cansız mahlûk (ve yerde ne
varsa) insanlar gibi, ağaçlar, ekinler gibi her hangi bir şey (Allah için
teşbihte bulunmuştur.) bütün onların varlığı sözle veya hâl ile Yüce Allah'ı
tevhîd ve tenzih etmiştir. Yâni: O ezeli Yaratıcının birliğine, rablığına,
kudret ve büyüklüğüne işaret ve şahitlik edip durmaktadır. (Ve O) Kerem Sahibi
Yaratıcı (azizdir) bütün mahlûkata galiptir. Dilediği şeyleri yapmaya hakkıyla
kaadirdir ve (hakimdir) bütün varlık sahasına getirdiği şeyler ve onların
haklarındaki ilâhî düzenleme, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Muhakkak
inanıyoruz...
Abdullah İbn-i Seleme,
Radiyallâh-ü Anh'tan şöyle dediği nakledilir. Resûllâh'ın ashabından bâzı zatlar
ile oturmuşluk, konuşmakta bulunuyorduk, dedik ki: Allah-ü Teâlâ'ya hangi amelin
sevgili olduğunu bilsekte onu işlese k, bunun üzerine Al I ah -ü Teâlâ iş bu "Sebbeha
UM âh i" âyet-i kerîmesini indirdi. Elsirracül'münîr..
2. Ey İman etmiş
olanlar... Yapmayacağınız şeyi ne için söyler-siniz.
2. (Ey îman etmiş
olanlar!.) Ey İslâmiyet dairesinde yaşayanlar!. (Yapmayacağınız şeyi ne için
söylersiniz) va'denize ne için muhalefet edesiniz, bu insanlığın şanına lâyık
mıdır?.
Rivayete göre bâzı m üs I
(iman I ar demişler ki: Al I ah-ü Teâlâ'ca amelilerin en sevimlisini bilsek t e,
onun uğrunda mallarımızı, canlarımızı, feda etsek, Vakta ki, cihat hakkında âyet
nazil olmuş, cihadı hoş görmemişler, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil
olmuştur. "Tefsîr-i Ebüssüut".
3. Yapmayacağınız şeyi
söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.
3. Ey müslümanlar!.
Şunu biliniz ki: (Yapmayacağınız şeyi söylemeyiniz) Yapacağınıza dair yalan yere
söz vermeniz (Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.) İlâhî azabı
gerektirecek büyük bir günahtır, son derece nefreti icap etmektedir. Çünkü,
va'di yerine getirmek güzel bir özelliktir, va'd edenin ahlâkî olgunluğuna
delildir, cemaat arasında itimada, dostluğa, dayanışmaya vesiledir. Verilen sözü
yerine getirmemek ise, ahlâka tamamen aykırıdır, halk arasında düşmanlığa,
itimatsızlığa, dayanışmanın yok olmasına sebeptir.
Selef âlimleri, bu âyet-i
kerîmeyi verilen sözü tutmanın vacip olduğuna delil getirmişlerdir. Çünkü, bu
âyet-i Celîle, vefasızlığın pek çirkin olduğunu göstermektedir. Nitekim bir
hâdis-i Şerîf de şu mealdedir: Münâfıkın alameti üçtür; verdiği sözden cayar,
söyleyince yalan söyler, gücenilince de hiyanette bulunur. "Tefsir-ül' meragî".
4. Şüphe yok ki; Allah, o
kimseleri sever ki: O'nun yolunda sanki bir muhkem bina etmişler gibi saf
bağlayarak savaşta bulunurlar.
4. Bu mübarek âyetler,
Allah yolunda birleşerek cihada atılanların ilâhî muhabbete nail olacaklarını
müjdeliyor. Vakti ile Musa Aleyhisselâm'a kavminden bir kısmının isyan ederek
onunla beraber cihada atılmadan kaçınmış ve O Yüce Peygambere eza ve cefaya
cür'et etmiş olduklarından dolayı nasıl Hak'tan ayrılarak korkunç bir kalp
değişikliğine mâruz kaldıklarını ve öyle isyankârları Cenab-ı Hak'kın hidâyete
kavuşturmayacağını beyan ve ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: Allah-ü Teâlâ,
cihaddan kaçınanları sevmez, fakat (şüphe yok ki, Allah o kimseleri sever ki:
Onun yolunda) ilâhî din uğrunda (sanki bir muhkem bina) kurşunla kenetlenmiş pek
sağlam bir duvar (gibi saf bağlayarak savaşta bulunurlar) öyle birleşik,
muntazam bir vaziyet alarak düşmanlarını cezalandırmaya çalışırlar. Böyle
düzenli, birbirine bağlı bir vaziyet almaları, kendilerinin manevî kuvvetlerini
arttırır, aralarındaki birliği temîn eder, düşmanlarının yüreklerine korku
düşürür, yok olmalarına sebep olur. Nitekim namazlarda da safların
düzeltilmesiyle emrolunmuştur ki, bu da müslüman cemaatının birliğini, kalbi
bağlılıklarını göstermiş olur.
5. Ve bir vakit ki: Musa
kavmine dedi ki: Ey kavmim!. Ne için bana eziyet veriyorsunuz?. Ve halbuki,
benim sizin için bir Allah Resulü olduğumu şüphesiz bilirsiniz. Ne zamanki,
onlar -Hak'tan döndüler, Allah-ü Teâlâ da, onların kalplerini döndürdü ve Allah
fasıklar olan kavme hidâyet etmez.
5. (Ve) Ey Peygamberlerin
sonuncusu!. Cihaddan kaçınmanın. Peygambere muhalefetin pek fena neticesini
anlamaları için kavmine anlat (bir vakit ki, Musa) Aleyhisselâm (kavmine dedi
ki: Ey kavmim!. Ne için bana eziyet veriyorsunuz?) emrime muhalefet ederek
savaşı terk ediyorsunuz, benimle beraber zorbalara karşı cihada atılmak
istemiyorsunuz? "Sen ve Rab'bin git, savaşta bulun, biz burada oturacağız"
diyorsunuz. (Ve Halbuki, benim sizin için bir Allah Resulü olduğumu şüphe
yok ki, bilirsiniz) elimde ortaya çıkmış olan birçok mucizeleri gördünüz
ki, onlar ile düşmanlarınızı helak etmiş, sizi onların hâkimiyetinden kurtarmış
bulunuyorum. Artık nasıl olur da emirlerime muhalefet edebilirsiniz?. Ne yazık
ki: Onlar bu ihtarları dinlemediler. Evet.. (Vakta ki onlar) Hak'ta tâbi
olmaktan (döndüler) Musa Aleyhisselâm'ın risâletini bildikleri hâlde onun
emirlerine riâyetten kaçındılar. (Allâh-ü Teâlâ da onların kalplerini)
Kendilerinin o kötü irâdelerinden dolayı hidâyetten, hakkı kabulden, doğruya
meyil etmekten (döndürdü) bir ceza olmak üzere kalplerini bir hayret, bir şek ve
tereddüt içinde bıraktı (Ve Allah isyankâr olan kavme hidâyet etmez.) Yâni:
Allâh-ü Teâlâ, küfür ve isyanı tercih eden. Yüce zâtına ve Peygamberine itaatten
kaçınan, kalplerinde muhalefet ve sapıklık duygularını besleyen kimseleri Hak'ka
uymaktan mahrum bırakır, selâmetlerine sebep olacak delillere bakabilmek
kabiliyetini kendilerinden alır.
Bu ilâhî beyan: Başka
kavimlerin de Peygamberlerine karşı muhalefette bulunmuş olduklarını haber
vermekle Resûl-i Ekrem'e teselli veriyor. Hem de Peygamberlerine muhalefet
edenlere müthiş birfelâket örneği göstermektedir.
Musa Aleyhisselâm'ın kavmi
için Bakara ve Maite sürelerine de bakınız.
6. Bir vakit ki: Meryem'in
oğlu Isâ, dedi ki: Ey İsrail oğulları?. Şüphe yok ki: Ben, benden önce olan
tevratı tasdik edici ve benden sonra Ahmet isminde gelecek bir Peygamber ile
müjdeleyici olarak sizlere Allah'ın Resulüyüm. Vakta ki, onlara açık mucizeler
ile geldi, dediler ki: Bu bir apaçık sihirdir.
6. Bu mübarek âyetler, Hz.
Musa'ya eza ve cefada bulunmuş olan İsrail oğullarının, Tevrat'ı tasdik ettiğini
söyleyen ve Peygamber Efendimizin dünyayı teşrif edeceğini müjdeleyen Hz. İsa'yı
da yalanlayıp o Yüce Peygamber'in pek açık mucizelerini sihir sandıklarını haber
veriyor. İslâm dinini kabule davet edildikleri hâlde Cenab-ı Hak'ka ortak koşmak
gibi bir iftirada bulunanların, en zalim kimseler olduklarını gözler önüne
seriyor. Bir ilâhî nûr olan İslâm dinini yalan yere söyledikleri sözler ile
söndüremeyeceklerini, Allah-ü Teâlâ'nın inkarcılara rağmen nurunu tamamlayıp
yücelteceğini mü'minlere müjdelemektedir.
Şöyle ki: Ey Son
Peygamber!. (Ve) Kavmine anlat (bir vakit ki, Meryem'in oğlu Isâ, dedi ki: Ey
İsrail Oğulları!. Şüphe yok ki: Ben benden önce) Musa Aleyhisselâm'a verilmiş
olan (Tevrat'ı tasdik edici ve benden sonra Ahmed isminde gelecek bir Peygamber
ile müjdeleyici olarak sizlere Allah'ın Resûliyim) yâni: Ben bütün Peygamberleri
ve Allah'ın kitaplarını tasdik ediciyim ve onlara îman etmenizi size teklif
ediyorum. Bilâhare bir yüce Peygamber dünyaya şeref verecektir ki, onun
vasıfları Tevrat'ta zikredilmiştir. İncil'de de yazılı bulunmaktadır. (Vakta ki,
onlara) O İsrail Oğullarına o Yüce Peygamber yâni: Hz. Muhammed Aleyhisselâm
veyahut Isâ Aleyhisselâm (açık mucizeler ile geldi,) o mucizeleri tasdik
etmediler, bilakis (dediler ki: Bu, bir apaçık sihirdir.) o kadar açık, parlak
hârikalara rağmen yalanlamaya cüret ettiler, kibirli bir vaziyet aldılar, o
hârikalara birer açık sihir demekten sıkılmadılar.
Isâ Aleyhisselâm, bir Yüce
Peygamberdir, bir yaratılış harikasıdır. Elinde nice mucizeler meydana
gelmiştir. O hâlde onun risaleti ve onun verdiği haber nasıl yalanlanabilir? Hz.
Peygamber'e gelince onun da dünyaya risaleti ile şeref vereceği ve elinde nice
hârikaların ortaya çıkacağı evvelki Peygamberler tarafından haber verilmiş ve
neşrettiği dinin yüceliği de ortaya çıkmış olduğu hâlde artık onu da inkâr etmek
de ne büyük bir cehalettir, sapıklıktır.
Evet: Peygamber Efendimizin
dünyaya teşrif edeceği, nübüvvet ve risâlete sahip bulunacağı Tevrat ile
İncil'de zikredilmiş idi, Kur'an-ı Kerim, bunu haber veriyor. Eğer bu bir
hakikat olmasa idi, elbette ki. Yüce Peygamber bunu ehl-i kitaba karşı iddia
edemezdi. Peygamberliğini yalanlamalarına sebebiyet vermez idi.
Gerçekten de, geçmiş
kitaplar, bir çok tahrifata uğramış olduğu hâlde yine Peygamberimizin risâletini
gösteren âyetleri içermektedirler. Kısacası, (1884) senesi Londra'da tabolunan
Tevrat'ın Arapça tercümesinde şu mealdeki âyet vardır: "Cenab-ı Hak Sina'dan
geldi, Şâir denilen mahalden doğdu ve sağ elinde iki yüzlü ateşli bir balta
olduğu hâlde bir nice temiz zât ile faran dağlarından ortaya çıktı" İşte bu
âyetin son fıkrası, Hatemül' Enbiyâ Efendimizin yüce hâllerine tamamen uygundur.
Çünkü Allâh-ü Teâlâ, gelip gitmekten münezzeh olduğundan onun Tur-i Sina'dan
gelmesinden maksat, Hz. Musa'ya Tevrat göndermesidir, Sairden doğması da Isâ
Aleyhisselâm'a İncil'i Şerîfi inzal buyurmasıdır. Filvaki Hz. İsa'ya Şam'da
"Sair" nahiyesi yakınında Nasıra denilen mahalde İncil'i Şerîf, nazil olmuştur.
Faran dağlarından ortaya çıkması da Son Peygambere Kur'an-ı Kerîm'i inzal
buyuracağına işarettir. Çünkü Peygamber Efendimiz, eski ismi "Faran" olan
Mekke-i Mükerreme'de doğmuş, Hıra dağında ibâdetle meşgul iken ilâhî vahye m az
har olmuş ve birçok As h ab-1 kirama nail olup cihad ile emrolunmuştur.
Dâvûd Aleyhisselâm'ın
mezamirinde de: Kendisinden sonra bir Peygamber geleceği, bu Peygamberin güzel
bir yüze sahip olacağı, kılıç kuşanacağı, arap oklarını kullanacağı, yüce
hizmetiyle melik kızlarının şeref kazanacakları yazılmıştır. Nitekim Yahudi
krallarından sayılan Ahtab'ın kızı Hz. "Safiyye" Peygamberimizin nikâhı altında
bulunmakla şeref kazanmıştır. Ve o mübarek Peygamberin Yüce emrine uyarak
zenginlerin mallarını dağıtacakları, huzuruna çeşitli krallar tarafından
hediyeler takdim edileceği, mübarek isminin Müslümanların dillerinde dâima
zikredileceği diğer yüce şemaili (ahlâkı) beyan olunmuştur. Bu vasıflar ve
şartlar ancak Peygamber Efendimizde toplanmıştır.
Kezalik: Londra'da (1842)
senesinde yayınlanan Yuhenna İncil'inin arap ç a tercümesinde ki bir âyetin
meali şöyledir. "Ben pederimden, -yâni: Hakiki terbiye edici olan Cenab-ı
Allah'tan isteyeceğim: Sizinle ebediyen beraber kalmak için size başka bir
Faraklit verecektir." Faraklitten maksat ise Yüce Peygamberdir. Çünkü farakilit
kelimesinin yunanca aslı "Piri ki üt üs" d ü r. Bu lâfzın mânâsı ise noksansız
"Ahmet" demektir. Ahmet ise: Pek ziyade hamdedilen veya pek ziyâde övülmüş olan
demektir. Bunun içindir ki ehl-i kitap, vaktîle Peygamber Efendimizin, şerefli
gelişini bekliyorlardı. Ezcümle "Iyâd" kabilelerinin baş reisi olan "Kusbini
Saite"nin "Sukı Ukaz" da okuduğu bir hutbe malûmdur.
Bu zât o hutbesinde şöyle
demişti: Allah'ın gelecek bir Peygamberi vardır ki: Gelmesi yakîn oldu, gölgesi
başınızın üstüne geldi, ne mutlu ol kimseye ki, ona îman edip te o da ona
hidâyet eyleye. "Gariptir ki: Teşrif edeceğini müjdelediği o Yüce Peygamber,
henüz gönderilmediği hâlde o cemaat arasında hazır bulunmuştu. Kus ise onun bu
şerefli gelişini bilmiyordu.
Kezalik: Peygamberin
dâvetine kadar Hristiyan bulunan Habeş hükümdarı Necaşi'nin İslâmiyet'i kabul
etmesi de ol Zâtın gönderileceğini semavî kitaplar, vesaire vasıtası ile evvelce
öğrenmiş olduğundan kaynaklanıyordu. "Muvazzah ilim-i Kelâm."
7. O kimseden daha zâlim
kimdir ki, kendisi İslâm'a davet olunurken o, Allah'a karşı yalan yere iftirada
bulunur. Allah ise zâlimler olan kavmi doğru yola kavuşturmaz.
7. (O kimseden daha zâlim)
Daha câhil, daha ziyade düşmanlık ve alçaklık ile vasıflanmış (kimdir ki,) hangi
insan bulunabilir ki, (kendisi İslâm'a davet olunurken) kendisine öyle
bir selâmet ve saadet yolu gösterilip tavsiye edilirken (o) bu davetin kadrini
takdîr edemez de (Allah'a karşı yalan yere iftirada bulunan) o Yüce
M âb u d'un Peygamberini
inkâr ederek onun elinde ilâhî kudret ile meydana gelen mucizeleri sihir telâkki
eden, elbette böyle aklını zayi eden (zâlim kavmi doğru yola kavuşturmaz).
Çünkü: Onlar kendi ihtiyarları ile öyle bâtıl kanaatlerde bulunmuş, Yüce
Peygamber'in tekliflerini, nasihatlarını red etmiş, küfür ve isyan zulmetleri
içinde ya;amı;, Allah'ın dinine düşman bulunmuştur, artık öyle dinsiz bir şahıs
elbette ki, hidâyete nail olamaz.
8. Allah'ın nurunu ağızlar
ile söndürmek isterler, Allah ise nurunu tamamlayıcıdır. İsterse, kâfirler
hoşlanmasınlar.
8. O zâlimler, o
iftirada bulunanlar, o ilâhî dine düşman kesilenler (Allah'ın nurunu ağızları
ile söndürmek isterler) onların haince maksatları budur. Onlar manevî bir nür
olan ilâhî dini veya Kur'an-ı Kerim'i veya pek parlak olan dini delilleri
kendilerinin iftiraları ile ortadan kaldırmaya çalışırlar. Fakat bu, ne mümkün!.
(Allah ise nurunu tamamlayıcıdır.) Onu gayesine erdirecektir. Onu doğu ve batıya
neşredecektir. (İsterse: Kâfirler, hoşlanmasınlar.) O ilâhî nurun böyle evrensel
olmasından dolayı ümitsizlik ve keder içinde kalmış bulunsunlar. Onların bu
alçaklıklarına rağmen o Allah'ın nuru parlayıp duracak, bütün ufukları
aydınlatmaya devam edecektir. Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberini zaferlere eriştirip
İslâm dinini yaymaya muvaffak buyuracaktır. "Bu âyet-i Kerîme'nin sebeb-i nüzulü
hakkında deniliyor ki: İlâhî vahy kırk gün kadar gecikmişti. Bunun üzerine "Keab
Bin-i Eşref" dedi ki: Ey Yahudi topluluğu!. Size müjde... Allah, Muhammed'e
indirdiği şey hususunda nurunu söndürdü, artık ona nurunu tamamlamayacaktır.
Resül-i Ekrem Efendimiz, üzüldü, ardından bu âyet-i Kerîme nazil olarak ilâhî
nurun devam edeceği müjdelendi. Allah'ın vahyi yine gelmeye başladı.
Evet.. Allah'ın dini, devam
edecektir. Allâh-ü Teâlâ'nın dinini, o dini yaymaya vasıta olan Kur'an-ı Kerim'i
hiç bir din düşmanı söndüremez. "Bir şem'i ki mevlâ yaka bir veçhile sönmez."
(Bu mumu ki Allah yaka hiçbir şekilde sönmez) Amenna...
Güneşe karşı söylenilecek
hoş olmayan lâkırdılar, atılacak sular onu kabil midir ki, söndürsün, ışıktan
mahrum bıraksın, artık güneşlerden binlerce kat daha yüce ve daha ışıklı olan
ilâhî dini kim dedikodusu ile, düşmanca harekâtı ile döndürebilir?. O maksatla
çalışanlar, her hâlde zarar ve ziyan içinde Allah'ın kahrına mâruz kalırlar. O
ilâhî nür ise ufuklara ışık saçmasına devam eder, nitekim asırlardan beri devam
ederek birnice kalpleri, muhitleri aydınlatıp durmaktadır.
"Saadet-i ezelî, kabili
zeval olmaz"
"Güneş yer üstüne düşmekle
payimâl olmaz."
Fuzûlî.
9. O, O -Kerem sahibi
Mabud- dur ki; Peygamberini Kur'an ile ve Hak dîn ile gönderdi. Onu her dîn
üzerine yükseltmek için, isterse: Müşriklerin hoşuna gitmesin.
9. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in ne gibi yüce şeyler ile ve ne gibi bir gayeyi temin için
Peygamber gönderilmiş olduğunu bildiriyor. Müminlere kurtuluş vesilesi olacak ve
Cennetlere ulaşmalarını temîn edecek bir ticaret yolunu gösteriyor. Müminle rin
bundan başka bir nimete de, yâni: Bir ilâhî zafere yakın bir fethe de nail
olacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (O, O) Kerem Sahibi Mâbııd (dür ki:
Peygamberini) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm'ı bir
hidâyet rehberi olan (Kur'an) ile veya mucize ile (ve Hak din ile) bir Hanif
dininden ibaret olan İslâm dîni ile (gönderdi) bütün insanlar ve cinlere
Peygamber tâyin etti. Evet., (onu) O İslâm dînini (her bir din üzerine
yükseltmek için) kendisine muhalif olan bütün dinlere galip kılmak için o Yüce
peygamber göndermiş oldu. (isterse ki, müşriklerin hoşuna gitmesin) Bu yüce gaye
o, dinsizlerin düşmanlıklarına rağmen gerçekleşmiş, bu hususta ki Allah'ın vadi
yerine getirilmiştir. Evet.. Şüphe yok ki: İslâm dînine karşı bütün muhalif
dinler, mağlûp olmuş ve kahra uğramı; bir hâle gelmiştir. Bir kere malûmdur:
Semavî dinler, haddizatında aynıdırlar, hepsi de Allah'ın birliği meselesinde
vesair itikadî hususlarda aynı hükümleri içermektedir, ancak ser'i hükümler ve
pratik meseleler itibariyle aralarında bâzı farklar vardır. Bu bakımdan ise
İslâm dini, sair ilâhî dinler arasında pek seçkin bir yere sahiptir. Hükümleri
bütün insanlığa yöneliktir ve kıyamete kadar bakîdir. Diğer mübarek
Peygamberlerin tebliğ etmiş oldukları dinlerin hükümleri ise mahdut bir zamana
ve mahdut kavimlere yönelik ve ait bulunmuştur.
Bâtıl ve muharref dinlere
gelince: Bunların haddizatında hiçbir manevî kıymeti yoktur. Muhteviyatı itibarı
ile de dîn-i İslâm'ın muhteviyatına nazaran asla bir kıymet ve makbuliyete sahip
değildirler. İslâm dininin pek nûranî olan ve pek kuvvetli delillere dayalı
bulunan varlığı yanında pek sönük kalmış, varlığı isbat edebilecek bir
özellikten mahrum bulunmuşlardır. Dinler arasında mukayese yapabilen her insaflı
ve düşünen bir âlim bu hakikati itirafa mecburdur.
10. Ey îman etmiş olanlar!.
Size bir ticaret üzerine rehberlik edeyim ki: Sizi pek acıklı bir azaptan
kurtarır.
10. (Ey îman etmiş
olanlar!.) Ey samimî surette Allah'ın birliğini ve Mu ham m e d'in
Peygamberliğini tasdik etmekte bulunanlar!. (Size bir necat üzerine rehberlik
edeyim ki:) O ticaret, haddizatında pek fâidelidir, ebedî selâmet ve saadete
vesiledir. Ve öyle bir ticarettir ki, (sizi pek acıklı bir azaptan kurtarır)
sizin dünyanızı da, âhiretinizi de temîn etmiş bulunur.
11. Allah'a ve O'nun
Peygamberine îman edersiniz ve Allah'ın yolunda mallarınız ile ve nefisleriniz
ile cihadda bulunursunuz. İşte bu, sizin için çok hayırlıdır. Eğer bilirseniz.
11. İşte o ticaret
şöyledir. (Allah'a ve O'nun Peygamberine îman edersiniz) Tam bir ihlâs ve
îmanınızda sabit bulunursunuz (ve Allah'ın yolunda mallarınız ile ve
nefisleriniz ile cihadda bulunursunuz) Yâni: Allah'ın rızâsını kazanmak için
mallarınızı da, canlarınızı da feda etmeden çekinmezsiniz, İslâmiyet'i müdafaa,
İslâm yurdunu korumak için icâbettikçe savaşa atılır, her türlü fedakârlıkta
bulunursunuz. Kötülüğü emreden nefise karşı ve dünyanın gayr-i meşru varlığına
karşı hırs ve tamadan kaçınarak muhalif bir cephe almak da bir nevi cihaddır.
(işte bu) imân ve cihad sizin için (sizin için) herşeyden, mallarınızdan,
nefislerinizden, bütün fânî dünya varlıklarından (daha hayırlıdır) pek fazla
fâidelidir. (eğer bilir kimseler oldu iseniz?.) Siz hayatın gayesini,
menfaatlerin mahiyetlerini, mertebelerini düşünür, bilir kimseler iseniz, bu
hakikati idrak eder, itirafta bulunursunuz.
12. Sizin için günahlarınız
bağışlar ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerinde tertemiz
konaklara girdirir. Bu ise en büyük bir kurtuluştur.
12. Evet., imân eder ve
cihadda bulunur iseniz, Allah - ü Teâlâ (Sizin için günahlarınızı bağışlar)
sizden insanlık hâli ortaya çıkan bir kısım günahlardan dolayı size azap etmez,
(ve sizi altından ırmaklar akar cennetlere) bostanlara, fevkalâde gönül açıcı
bağlara, bahçelere kavuşturur, (ve adn cennetlerinde) Arşa yakîn olan cennet
köşklerinde birer ebedî (tertemiz) kalpleri hoş etmeye sevk eden (konaklara
girdirir) oralarda pek mutlu bir hâlde ebediyen yaşarsınız. (Bu ise) Böyle
mağfiretlere ve cennetlere erişmek ise (büyük bir kurtuluştur) en büyük bir
kurtuluş ve selâmettir.
13. Ve kendisini sevdiğiniz
bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakîn bir
fetihtir ve mü'minleri müjdele.
13. (Ve) Maamafih, o
uhrevî nimetler ile beraber (kendisini sevdiğiniz bir başka* nîmet de (vardır
ki:) onu dünyada iken temenni edersiniz, o da (Allah'tan bir zaferdir)
düşmanlarınızın üzerlerine galip olmanızdır. (Ve yakîn bir fethtir.) Cenab-ı
Hak'kın vereceği bir zafer ile dinsizlerin beldelerini fethederek İslâm
dairesine girmenizdir. (Ve) Ey Yüce Resulüm!. (Müminleri müjdele) Onlar, dünyada
da, âhirette de öyle arzu ettikleri nîmetlere muvaffakiyetlere kavuşacaklardır.
Bu hususu onlara müjdele. Nitekim de bu ilâhî vâ'd tecellî etmiş, Müslümanlar
büyük bir hâkimiyete nail olmuşlar, Mekke-i Mükerreme'yi fethetmişler, İslâm
sancakları az bir müddet sonra doğu ve batı taraflarında yükselmeğe başlamış,
İslâm orduları, bir nice müşriklerin en sağlam beldelerini fethe muvaffak
olmuşlardır.
Müfessirlerin
meşhurlarından olup "150" tarihinde Basra'da vefat etmiş olan Mü kat i I Ibni
Süleymanil' Mervezî, bu mübarek âyetlerin sebeb-i nüzulünü şöylece rivayet
etmiştir: Osman Ibn-i Mezun, huzur-i Nebevî'de bulunarak demiş ki: Ya Resûlullâh!.
Eğer bana izin verirsen eşimi boşarım, ruhbanlıkta bulunurum, hadım olurum, eti
haram kılarım, geceleri yatmam, gündüzleri iftar etmem, yâni: Dâima ibâdet ve
itaatte bulunurum. Aleyhisselât-ü Vesselam Efendimiz de buyurmuş ki: Nikâh benim
sünnetimdir, ruhbanlık ise, İslâm'da yoktur, benim ümmetimin ruhbanlığı oruçtur.
Allah'ın size helâl kıldığını haram kılmayınız, benim sünnetimdendir ki: Uyurum,
kalkarım, iftar ederim ve oruç tutarım. Artık kim benim sünnetimden kaçınırsa
benim ümmetimden değildir. Bu ihtar üzerine Osman, memnuniyetini göstermiş, ve
Yâ Resülallâh!. Hangi ticaret, indallâh sevimlidir ki, o ticaretle meşgul olayım
demiş, bunun üzerine bu mübarek âyetler nazil olarak Allah katında en sevimli
olan ticaretin Allah'a ve Peygambere îmandan ve Hak yolunda cihadda bulunmaktan
ibaret olduğu bildirmiştir.
Bu âyet-i celîle şunu da
gösteriyor ki: İslâmiyet'te ruhbanlık, dünyadan alâkayı tamamen kesmek yoktur.
Müslümanlar hem meşru şekilde dünyalarına çalışırlar, hem dinlerinin emri
dairesinde ibadet ve itaatle meşgul olarak âhiretlerini temîne gayret ederler.
İşte dünyayı da, âhireti de temîn edecek din, ancak İslâm dinidir. Elverir ki,
ahkâmına riâyet edilsin.
14. Ey îman etmiş
olanlar!. Allah'ın yardımcıları olun, nasıl ki: Meryem'in oğlu Isâ, Havarilere
dedi ki: Allah'a doğru benim yardımcılarım kimlerdir?. Havariler de dedi ki: Biz
Allah'a yardımcılarız, sonra İsrail oğullarından bir zümre îman etti, bir taife
ise kâfir oldu. Sonra îman etmiş olanları, düşmanlarına karşı destekledik, artık
galipler olarak sabahladılar.
14. Bu mübarek âyet:
Vaktîle Havarilerin ilâhî dine hizmet etmeleri gibi bu İslâm ümmetinin de ilâhî
dîne yardım ile mükellef bulunduklarını bildiriyor ve İsrail Oğullarından îman
etmiş olan bir taifenin Allah'ın desteğine m az har olarak îman etmemiş olan
diğer bir taife üzerine galip olmuş olduklarını bir ibret misali olmak üzere
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar..) Ey İslâm dinini tam bir
ciddiyetle kabul etmiş bulunanlar!. (Allah'ın yardımcıları olun) Yâni: Hak
Teâlâ'nın dînine hizmet ederek tevhid kelimesini ufuklara neşre çalışınız,
(nasıl ki, Meryem'in oğlu Isâ) Aleyhisselâm, kendisine ilk îman etmiş olan
(Havarilere dedi ki: Allah'a doğru) onun dinine yardıma yönelik olan (benim
yardımcılarım kimlerdir!.) benimle beraber ilâhî dini yaymaya kimler
çalışacaklardır?. (Havariler de dedi ki: biz Allah'a yardımcılarız) O Yüce
Mabudun dinini neşre bizler çalışacağız, dinsizlere karşı ilâhî dinin galebesini
temine gayret edeceğiz. Böyle söz vermiş olan zâtlar, etrafa yayılmışlar, Hz.
İsa'nın şeriatını etrafa neşre başlamışlardı. (Sonra İsrail Oğullarından bir
zümre îman etti) Hz. İsa'nın Peygamberliğini kabulde bulundu, O'nun şeriatı ile
amel etmeğe başladı (bir taife ise kâfir oldu.) Isâ Aleyhisselâm'ın risâletini,
Allah'ın muhterem bir kulu olduğunu inkâr ederek O'nun hakkında lâyık olmayan
lâkırdılara cür'et eyledi. (Sonra îman etmiş olanları düşmanları üzerine teyit
ettik) Galip kıldık, Hz. Isâ, semâya kaldırıldıktan sonra onun neşretmiş olduğu
ilâhî dini, gerek delil ile ve gerek cihad ile dinsizleri mağlûp ve kahre
uğramış bir hâlde bırakmıştır. Bu hususta en büyük bir delil de Kur'an-ı
Kerimdir, ki: Hz. İsa'nın bir muhterem Allah kulu, ve Peygamberi olduğunu beyan
ederek onu inkâr edenleri, yanlı; tanıyanları câhil göstermekte ve kınamaktadır,
(artık galipler olarak sabahladılar) Allah'ın yardımı, ehl-i îman tarafında
tecellî etti, din düşmanları mağlûp, ve kahra uğramı; bir hâle gelmiş oldular.
Nitekim Peygamber Efendimize karşı düşmanlıkta bulunan dinsizler de az sonra
mağlûbiyetlere uğradılar. İslâm mücahitleri, birer İslâm Havarîsi, fedakârı
olarak İslâm dinini doğu ve batıya neşre muvaffak olmuşlardır. Gerek bütün Ashab-ı
kiram, ve bilhassa Aş e re-i Mübeşşere ve gerek seçkin tabiiler ve gerek daha
sonraki İslâm kahramanları İslâm dinini her tarafa neşre çalışmışlar, nice
kâfirleri mağlûp ederek yurtlarını fethetmişler, zulmetler içinde bulunan bir
çok sahaları nurlar içinde bırakmışlardır.
Havariyûn; kelimesi: Hâlis,
beyaz mânâsına olan "Havar" kelimesinden bir ismi mensup olan Havarî'nin
çoğuludur. Hz. İsa'yı ilk tasdik eden on iki zâta verilen bir isim
bulunmaktadır. O zâtların isimleri şöyle gösteriliyor:
(1): Batrus, diğer adı:
Şem'uni Safa. (2): Andiryas, Batrus'un biraderidir. (3): Yuhenna. (4): Filip.
(5): Yakûb-i Ekber. (6): Bar Tilmi. (7): Turna. (8): Betta. (9): Siymun, yahut,
Buda Şem'un. (10): Tadyus = Yehûda. (11): Yakûbi Esgar. (12): Yehûda = Buda,) Bu
oniki zâta İsa'nın elçileri" adı da verilmiştir. Hz. Isâ, bunları muhtelif
şehirlere göndermiş, Tevhid dinini neşretmekle görevlendirmişti.
Rivayete göre bunlardan
Yehûda veya Buda Şem'un, bilâhare Yahudi'lerden rüşvet alarak Hz. İsa'yı onlara
teslîm etmek hıyanetinde bulunmuş, bu cihetle irtidat ederek pek kötü bir ad
almıştır.
Vakıa Havariler başlangıçta
İsa'nın dinini yaymaya çalışmışlar ise de, bilâhare pek fena cereyanlar, yanlış
telâkkiler meydana çıkmış, bâzı münafıklar ortaya çıkarak ilâhî dini değiştirme
ve bozmaya cür'et göstererek bir çok kimseleri teslîs akidesine düşürmüşler,
İncil'i tamamen tahrife uğratmışlar, Isâ Aleyhisselâm'a Allah'ın oğlu demişler,
nihayet her taraf bir cehalet karanlığı ve sapıklık içinde kalmıştı. Nihayet
Cenab-ı Hak'kın insanlığa karşı yeni bir lütuf güneşi tecelli etti. Son
Peygamber Hz. Muhammed insanlık ufkunu yeniden nurlar içinde bırakmaya başladı,
kendisinden sonra da onun mübarek Ashab-ı kiramı ve diğer ümmet büyükleri İslâm
dinini neşre çalıştılar ve pek büyük muvaffakiyetlere nail oldular. Ve başarı
Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|
|