|
60-EL-MUMTEHINE
SURESİ
Bu mübarek sûre, ahzap
sûresinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Onüç âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Hicret edip mü'mine olduklarını iddia eden kadınların imtihana
tâbi' tutulmalarını emrettiği için kendisine böyle "Mümtehîne" ve "imtihan"
Sûresi adı verilmiştir. Buna "Meveddet" Sûresi denildiği de rivayet olunmuştur.
Bu sû re-i celîle ile H aş
r Sûresi arasında büyük bir münasebet vardır. Çünki bunlarda münafıklar ile,
kâfirler ile dostlukta bulunulmaması emredilmiştir. Kitap ehli ile müşriklerin
hâllerine, onlar ile yapılacak antlaşmalara işaret buyurulmuştur.
Bu mübarek sûrenin başlıca
içeriği şöyledir:
1. Müşrikler ile dostlukta
bulunmaktan men ve onun sebeplerini beyan etmek.
2. Mü'mine olduklarını
iddia edip hicrette bulunan kadınların imtihana tâbi' tutulmalarını emretmek.
3. İslâm yurdunda îman
sahibesi olan kadınlar ile biat yapılmasını teklif etmek.
1. Ey îman etmiş olanlar:
Benim düşmanımı, sizin de düşmanınızı dostlar edinmeyiniz, siz onlara bir
muhabbet sebebi ile bazı haberler ulaştırıyorsunuz. Halbuki: Onlar size Hakk'tan
gelen şeyi inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah'a îman ettiğinizden dolayı
Peygamberi de, sizi de -yurdunuzdan- çıkarıyorlardı. Eğer siz benim yolumda ve
benim rızamı talep için cihada çıkmış oldu iseniz -o kâfirleri dost tutmayınız-
onlara dostlukla sır veriyorsunuz ve Ben isem sizin gizlediğiniz şeyi de,
açıkladığınız şeyi de pek iyi bilirim ve onu sizden her kim yaparsa artık yolun
ortasından sapmış olur.
1. Bu mübarek âyet,
müslümanları uyanmaya davet buyuruyor. Din düşmanlarını dost tutmamayı
emrediyor. O din düşmanlarının nasıl casusça hareketlerde bulunacaklarını haber
veriyor. O dinsizlerin gerek Yüce Peygamber hakkında ve gerek onu tasdik edenler
hakkında ne kadar kötülük düşünen, sûikaste cüretli olduklarını bildiriyor.
Allah-ü Teâlâ'nın her şeyi hakkıyla bildiğini, O'nun emrlerine boyun
eğmeyenlerin hidâyet yolundan sapıtmış olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle
ki: (Ey îman etmiş olanlar) Ey Resûl-i Ekrem'in ashabı!, (benim düşmanımı, sizin
de düşmanınızı dostlar edinmeyiniz) yâni: Kâfirleri kendiniz için yardımcı,
iyilik sever zanneylemeyiniz. (Siz onlara bir muhabbet sebebi ile bâzı haberler
ulaştırıyorsunuz) Yâni: Aranızdaki bir muhabbet vesilesiyle o kâfirlere Resûl-i
Ekrem'in bâzı harekâtını haber veriyorsunuz, İslâm dini için cihada
hazırlanmakta olduğundan din düşmanlarını haberdar ediyorsunuz. (Halbuki: Onlar)
O kâfirler (size Hak'tan gelen şeyi inkâr etmişlerdir.) Onlar, Cenab-ı Allah'ı
da, O'nun Peygamberini de ve O Peygambere indirilen kitabı da inkâr ederek küfür
içinde yaşamaktadırlar. Artık nasıl olur da öyle kâfirleri dost tutar da
müslümanlara ait sırlardan onları haberdar ediverirsiniz. İslâmiyetin
yayılmasına engel olacak şeylere sebebiyet vermiş bulunursunuz?. (Rab'biniz)
Olan (Allah'a îman ettiğinizden dolayı) o kâfirler (Peygamberi de, sizi de)
yurdunuzdan (çıkarıyorlardı) Hak Teâlâ'ya samimiyetle ibadette bulunduğunuzdan
ve İslâm dinini yaymaya çalıştığınızdan dolayı sizi Mekke-i Mükerreme'den
çıkarmaya çalışıyorlardı. Sizin bir kusurunuz yok idi, sadece öyle ilâhî dine
hizmetinizden dolayı size düşman kesilmişlerdir. Artık siz onlardan ne
beklersiniz ki: Onlara karşı dostluk gösteresiniz? (Eğer siz benim yolumda ve
benim rızamı talep için cihada çıkmış oldu iseniz.) O kâfirleri dost
tutmayınız, onları müslümanların hareketlerinden haberdar etmeyiniz. Halbuki:
Siz (Onlara) o kâfirlere (meveddet ile) bir muhabbet göstermek sebebiyle (sır
veriyorsunuz) müslümanların cihada hazırlandıklarından vesaireden o din
düşmanlarını haberdar ediyorsunuz. (Ve Ben isem) Halbuki, ben Yüce Yaratıcı, ey
kullarım!. (Sizin gizlediğiniz sevi de, açıkladığınız şeyi de pek iyi bilirim.)
Artık nasıl cesaret ediyor da din düşmanları ile gizlice haberleşiyorsunuz.
Sizin o gayr-i meşru muamelenizden Yüce Peygamberin haberdar edilmeyeceğini mi
sanıyorsunuz? (ve onu) O kâfirleri dost edinip te onlara müslümanların sırlarını
haber vermeyi (sizden her kim yaparsa) öyle İslâmiyet aleyhinde bir harekete
cür'et gösterirse (artık yolun ortasından sapmış olur.) hidâyet yolundan
ayrılmış, cennetlere kavuşturacak olan bir selâmet yolundan uzaklaşmış bulunur.
Binaenaleyh böyle bir cür'etten son derece kaçınılmalıdır.
"Bu âyet-i kerîmenin nüzul
sebebi tefsirlerde ve hadis kitaplarında şöylece bildirilmektedir: Resül-i Ekrem
Sallâlâhü Aleyhi Vesellem, Mekke-i Mükerreme'nin fethi için gizlice gazaya
hazırlanıyordu. Peygamberin bu maksadından Bedr gazvesine iştirak etmiş seçkin
sahabilerden Hatib İbn-i Ebû Beltea haberdar idi. Bu sırada Abdülmuttâlip
oğullarının azatlısı olan (Sarre) adındaki bir kadın, Mekke-i Mükerreme'den
Medine-i Münevvere'ye gelmişti. Peygamber-i Zîşan Efendimiz, o kadına müslüman
olarak mı, yoksa yalnız muhacir olarak mı geldiğini sormuş, o da: Hayır.."Yalnız
ihtiyaç sebebiyle geldim" demiş pek muhtaç bir hâlde bulunduğundan şikâyet
etmiş, Resül-i Ekrem Hazretleri de Abdül'muttâlip oğullarına emretmiş, o kadına
ihtiyacını bertaraf edecek kadar nafaka ve elbise vermişler, yol masrafını da
vermek lütfunda bulunmuşlar, Hatib de o kadına on dinar vermiş, elbise giydirmiş
ve onunla Mekke'lilere gizli bir mektup göndermişti.
Hatib, o mektubunda yazmış
ki: "Ey Mekke Ehli!. Biliniz ki, Resülullâh Sallâlâhü Aleyhi Vesellem, sizin
üzerinize gece bir ordu ile gelecektir. Allah'a yemîn ederim ki: Eğer ondan size
yalnız bir kimse dahi gelecek olsa elbette ki: Allah-ü Teâlâ onu size galip
kılacaktır, O Peygamberine olan vâ'dini yerine getirecektir. Artık uyanık
bulununuz!"
Sarre bu mektubu alıp
götürmekte idi ki: Cibrîl-i Emîn gelerek bu hâdiseyi Resül-i Ekrem'e haber
verdi. Peygamber Efendimiz de Ashab-ı Kiramdan Hz. Aliyi, Amman, Talha'yı,
Zübeyri ve daha birkaç zâtı gönderdi, o kadını takip ettiler, yolda yakalayıp
mektubu istediler, kadın inkâr etti. Hz. Ali de "Resülullâh" gerçeğe aykırı söz
söylemez, mektubu çıkar ver yoksa seni kılıcım ile parçalarım" deyince kadın,
korkmuş, mektubu saçları arasından çıkarıp vermiştir.
Resül-i Ekrem Hazretleri,
Hatib'i huzuruna çağırdı; bu mektubu biliyor musun diye sordu, o da: Evet..
Biliyorum, dedi. Bunu ne için yazıp gönderdin sualine de şöyle cevap verdi: "Yâ
Resülullâh!. İslâm olduğum günden beri kâfir olmadım, senin için iyilik sever
olduğumdan beri bir hıyanette bulunmadım ve o kâfirleri kendilerinden
ayrıldığımdan beri sevmem; fakat ben Kureyş arasına bir yabancı olarak girmiş
bir kişiyim, seninle beraber olan muhacirlerden her birinin Mekke'de yakınları
vardır, onların ailelerini, mallarını himaye ederler. Benim ise ehlimi koruyacak
kimsem yoktur. Artık istedim ki, Mekke'lilerin yanında bir elim olsun da onunla
benim yakınlarımı himaye etsinler ve muhakkak bilirim ki, Allah-ü Teâlâ onların
üzerine senin ezici kuvvetini indirir, benim mektubum ise onları bir şeyden
müstağni kılamaz.
Resül-Î Ekrem Efendimiz,
Hatib'i tasdik ederek onun özrünü kabul buyurdu. Hz. Ömer ise dedi ki: Yâ
Resülallâh!. Beni bırak, bu münâfıkın boynunu vurayım. Peygamber Efendimiz de
buyurdu ki: Yâ Ömer!. O Bedir ehlindendir, Allah - ü Teâlâ'nın bir bildiği
vardır ki: Onların haklarında "dilediğinizi işleyin, ben sizin için muhakkak ki,
mağfirette bulunurum" buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer de gözlerinden yaşlar
akarak "Allah ve Resulü" bilir demiştir.
İşte bu âyet-i Kerîme,
bu hâdise üzerine nazil olmuş, Hatib'in bir hatada bulunmakla beraber mü'min
olduğuna işarette bulunmuştur. Kurtubî merhum diyor ki: Bu âyet-i Kerîmedeki
beyanat, Hatib hakkında bir azarlamadır. Bu ise onun fazlına, Resûlallâh
hakkında iyilik severliğine ve îmanındaki sadakatine işaret eder. Çünki böyle
bir azarlama, bir seven tarafından sevgilisine karşı yapılır. Filvaki bütün bu
ilâhî beyanlar, bir azarlamaya ve uyanmaya vesîle olacak bir nasihati
içermektedir.
2. Eğer onlar sizi ele
geçirirlerse sizin için düşmanlar olurlar ve size karşı fenalıkla ellerini ve
dillerini uzatırlar ve sizin kâfirler olmanızı arzu ederler.
2. Bu mübarek âyetler,
kendilerine dostluk gösterilen kâfirlerin zafere ulaştıkları takdirde
müslümanlara karşı bütün varlıkları ile düşman kesileceklerini bildiriyor.
Kıyamet gününde ne yakınların ve ne de çoluk çocuğun bir kimseye faydalı
olamayacağını beyan ve onları korumak maksadı ile kâfirlere iyilik göstermenin
uygun olamayacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar o kendilerine
muhabbette bulunduğunuz kâfirler (Eğer onlar sizi ele geçirirlerse sizin için
düşmanlar olurlar.) kalple rinde l;î düşmanlığı ortaya çıkararak ona göre
aleyhinizde harekette bulunurlar. (Ve size karşı fenalıkla ellerini uzatırlar.)
Size söverek sizi öldürür ve esir alırlar. (Ve sizin kâfirler olmanızı arzu
ederler.) Sizin dinden çıkarak kendileri gibi din düşmanı kesilmenizi temennide
bulunurlar. Artık o kadar düşmanlarınıza karşı nasıl uygun olur ki, muhabbette
bulunasınız ? Onları kendinize dost tanıyasınız.
3. Elbette size kıyamet
gününde ne hısımlarınız ve ne de evlât-larınız fâide veremeyeceklerdir.
Aralarınızı ayıracaktır ve Allah ne yapar olduklarınızı hakkıyla görücüdür.
3. Siz, o kâfirlere
karşı yalnızca akraba ve evlâdınızdan dolayı mı öyle dostlukta bulunuyorsunuz?
Bu da ne büyük bir hata!. (Elbette size kıyamet gününde ne hısımlarınız ve ne
evlâdınız fâide veremeyecektir.) O günün dehşeti tesiri ile herkes kendi nefsini
düşünerek kardeşlerinden, analarından, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından
firar edecektir ve Allah-ü Teâlâ o gün (Aralarınızı ayıracaktır.) öyle
birbirinizden uzak düşmüş olacaksınız. (Ve Allah ne yapar olduklarınızı hakkıyla
görücüdür.) O Yüce zata karşı hiçbir hâliniz gizli kalamaz. Sizi amellerinize
göre dünyada ve âhirette mükâfat veya cezaya uğratacaktır. Artık bunu düşünerek
harekâtınızı güzelce tanzime dikkat ediniz, kâfirce eğilim göstermekten
kaçınınız.
4. Muhakkak ki: Sizin
için İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda bir güzel örnek vardır. O vakit ki,
kavimlerine dediler ki: Şüphe yok, biz sizden ve Allah'tan başka tapmakta
olduğunuz şeylerden uzak kimseleriz. Sizi inkâr ettik ve yalnız bir Allah'a îman
edeceğinize değin bizim aramızla sizin aranızda ebediyen düşmanlık ve öfke
başlamıştır. Ancak İbrahim'in babasına: Elbette senin için istiğfarda
bulunacağım. Fakat senin için Allah'tan hiçbir şeye mâlik olamam" demesi
müstesna. Ey Rab'bimiz. Ancak sana tevekkül ettik ve sana yöneldik ve son
gidişte ancak sanadır.
4. Bu mübarek âyetler,
kâfirlere karşı müslümanların nasıl bir cephe alacaklarına dair İbrahim
Aleyhisselâm ile O'na îman etmiş olanları uyulacak bir örnek olmak üzere
gösteriyor. Kâfir olarak ölenler hakkında istiğfar caiz olmayıp İbrahim
Aleyhisselâm'ın babası hakkında istiğfarda bulunmuş olması ise ona karşı yapmış
olduğu bir va'di yerine getirmek için olduğuna işaret buyuruyor. Ve azîz, hakîm
olan âlemlerin Rabbine tevekkül edilmesini ve mü'minlerin Allah'ın mağfiretine
nail olup kâfirler için bir fitne vesilesi olmamasına dua ve niyazda
bulunulmasını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey müminler..
(Muhakkak ki: Sizin için İbrahim'de ve onunla beraber olanlar da) Ona îman
edenler de veya onun kız kardeşi oğlu olan Lüt Aleyhisselâm gibi zatlar da
(bir güzel örnek vardır.) bir seçkin özellik mevcuttur ki, onunla vasıflanmış
olmak, temenniye lâyıktır. (O vakit ki,) Kâfirler olan (kavimlerine dediler ki:
Şüphe yok biz sizden ve Allah'tan gayrı tapmakta olduğunuz şeylerden) putlardan
(uzak kimseleriz) biz bir Yüce Yaratıcının varlığına, azamet ve kudretine
inanmış, bulunmaktayız. Biz (Sizi inkâr ettik) Sizin bâtıl dininizi, ve putlara
vesair mahlûklara ibadetlerinizi inkâr etmekteyiz. (Ve) Sizin (yalnız bir
Allah'a îman edeceğinize değin) o şirk ve küfürü bırakıp tevhid dinini kabul
edeceğiniz zamana kadar (bizim aramızla sizin aranızda ebediyen düşmanlık ve
öfke başlamıştır.) Siz öyle küfür ic.inde yaşadıkça biz size karşı daima
muhalif, ve cihad edici bir vaziyette bulunacağızdır. (Ancak İbrahim'in
babasına) Hitaben (elbette senin için istiğfarda bulunacağımdır.) senin Allah'ın
mağfiretine erişmeni niyaz edeceğimdir. (Fakat senin için Allah'tan hiç bir şeye
mâlik olamam) Benim iktidarım dahilinde olan, yalnız mağfiret isteğidir. Sana
bundan fazlasıyla faydalı olamam, Allah - ü Teâlâ, senin azap görmeni dilemiş
olunca seni o azaptan kurtaramam (demesi müstesna) bu, bizim için güzel bir
örnek, ve uyulmaya lâyık değildir. Çünki: İbrahim Aleyhisselâm, babası için
istiğfarda bulunacağını va'd etmişti, Vakta ki, babasının küfür üzere öldüğü
anlaşıldı, Hz. İbrahim de ondan uzak oldu, onun hakkında mağfiret talebini
terketti.
Bir mü'min, daha dünyada
bulunan herhangi bir kâfirin îmana erişmesini temenni edebilir, fakat kâfir
olduğu hâlde mağfirete lâyık olamayacağı için o hâlde onun için istiğfarda
bulunmak caiz değildir. Küfür ve şirk üzere ölüp gitmiş kimseler hakkında da
artık istiğfara mahal kalmamıştır, onlar ebediyen azaba adaydırlar.
İbrahim Aleyhisselâm ile
arkadaşlar, şöyle de dua ve yakarışta bulunmuşlardı: (Ey Rab'bimiz!. Ancak sana
tevekkül ettik) Her işimizde sana itimat ederek senden muvaffakiyetler niyazında
bulunduk (ve sana yöneldik) tevbe ederek senin rızâna muvafık şeyleri îfaya
yöneldik (ve son gidiş te ancak sanadır.) Kabirlerimizden kalkınca da senin
tâyin buyurmuş olduğun yere gideceğizdir. Artık akıbetimizi hayır eyle Yârabbü.
5. Ey Rab'bimiz.. Bizi
kâfir olanlar için bir fitne kılma ve bizim için mağfiret buyur. Ey Rab'bimiz!.
Şüphe yok ki: Azîz, Hakîm olan, ancak sensin.
5. (Ey Rab'bimiz!.
Bizi kâfir olanlar için bir fitne kılma) Onları bizim üzerimize galip kılarak
bizleri bir azap ile fitneye düşürmüş olmasınlar, veyahut onları bizlere galip
edeceğinden dolayı kendilerinin hak üzere olduklarına inanıp da bu yüzden bir
fitneye düşmelerine sebebiyet vermiş olmayalım (ve bizim için mağfiret buyur.)
bizim günahlarımızı affet ve bağışlar (Ey Rab'bimiz!. Şüphe yok ki: Azîz, Hakîm
olan) her şeye galip ve her fi'li mükemmel bir hikmete dayalı bulunan (ancak
sensin.) Evet.. Sensin ey Kerîm, Rahîm olan Mabudumuz... İnanıyoruz...
6. Andolsun ki: Sizin
için Allah'ı ve âhiret gününü arzu edenler için onlarda bir güzel örnek vardır
ve her kim yüz çevirirse imdi şüphe yok ki, Allah, o her şeyden müstağnidir, her
ham d e lâyıktır.
6. Bu mübarek âyetler de Hz.
İbrahim'in ve O'nun ile beraber olanların kimler için birer uyulması gereken
örnek olduklarını teşvik için tekrar bildiriyor. Müslümanlar ile aralarında
düşmanlık bulunmuş olan bir takım gayr-i Müslimler arasında bilâhare Allah'ın
kudreti ile bir dostluğun meydana gelebileceğini haber veriyor. Al I ah-ü
Teâlâ'nın müslümanları kendileri ile din hususunda savaşta bulunmamış ve
kendilerini yurtlarından çıkarmamış milletlere karşı iyilikte ve adalette
bulunmadan men etmediğini tebliğ ediyor. Müslümanları kendileri ile din hakkında
muharebede bulunmuş ve onları yurtlarından çıkarmış ve olanlara yardım etmiş
kimseler ile dostlukta bulunmaktan yasaklanmış olduklarını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Muhammed
Ümmeti!. (Andolsun ki, sizin için) Evet.. Sizin gibi (Allah'ı ve âhiret gününü
arzu edenler için onlarda) İbrahim Aleyhisselâm ile ona tâbi' olan müminler de
(bir güzel örnek vardır.) onlar, sizler için uyulması gereken bir örnek
bulunmuşlardır. (Ve her kim yüz çevirirse) Cenab-ı Hak'kın emrlerinden kaçınır,
Allah'ın düşmanları ile dost bulunsa zararı kendisine ait bulunmuş olur. (Şüphe
yok ki, Allah, o) Yüce Yaratıcı (her şeyden müstağnidir) o inkarcıların
îmanlarından, ibadet ve itaatlerinden de bendir. Haşa hiç birine ihtiyacı
yoktur. (Ve her hamde lâyıktır) Bütün mükemmel vasıflara sahiptir. Bütün
Kâinatın medh ve övgüsüne lâyıktır. Bütün mü'minler ona hamd etmeye ve onu
tesbîh etmeye devam etmektedir. Bir takım âdi kimselerin inkarcı ve, düşmanca
bir hâlde yaşamalarına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. O Yüce Yaratıcı,
kalpleri değiştirendir.
7. Umulur ki: Allah, sizin
aranızla onlardan düşmanlaşmış olduğunuz kimseler arasında bir dostluk meydana
getirir ve Allah, kadirdir ve Allah, gafurdur, rahimdir.
7. (Umulur ki: Allah) Ey
Müslümanlar!, (sizin aranıza onlardan) O inkarcılardan (düşmanlaşmış olduğunuz)
aranızda düşmanlık ve husumet bulunmuş (kimseler arasında bir dostluk meydana
getirir) yâni: Sizinle Mekke-i Mükerreme'de ve civarındaki müşrikler arasındaki
düşmanlığı muhabbete, nefreti dostluğa inkârı tasdike çevirir, o dinsizleri
İslâm şerefine nail buyur. (Ve Allah, kaadirdir) Öyle hayırlı bir değişme vücuda
getirmeğe ilâhi kudreti fazlasıyla kâfidir. (Ve Allah, gafurdur) Tevbe ve
istiğfarda bulunanları afv eder ve bağışlar ve (rahimdir) kulları hakkında
merhameti pek çoktur. Tevbe edip İman dairesinde yaşayanlara azap etmez. Onları
ilâhi rahmetine nail buyurur.
Nitekim bu ilâhi beyan az
sonra tahakkuk etmiştir. Mekke-i Mükerreme fethedilmiş, oradaki müşriklerin bir
çoğu seve seve İslâmiyet'e can atmış, Ashab-ı Kiram ile aralarında büyük bir
muhabbet ve dayanışma tecelli edip durmuştur. Kıyamete kadar da vakit vakit nice
fertler ve cemiyetler müslüman olma şerefine nail olmakta, İslâm kardeşliği
dairesine tam bir gönül ferahlığı ile dahil bulunmaktadır.
8. Allah, sizinle din
hususunda savaşta bulunmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış kimselere iyilik
etmenizden ve onlara adalette bulunmanızdan sizi menetmez. Şüphe yok ki: Allah,
adalette bulunanları sever.
8. Şunu da biliniz ki: Ey
Müslümanlar!. (Allah) Teâlâ Hazretleri (sizinle din hususunda savaşta
bulunmamış) sizlere karşı bil'fiil tecâvüze kalkışmamış (ve sizi yurdunuzdan
çıkarmamış) sizi zorla hicrete mecbur kılmamış (kimseleri) gayrı müslimlere
(iyilik etmenizden) ihsanda bulunmadan, meselâ: Hediye vermekten, nakden
yardımda bulunmadan (ve onlara adalette bulunmanızdan) haklarına riâyet etmeden,
lâyık oldukları şeyleri kendilerine vermeden (sizi men etmez) öyle insaniyetçe,
insaflıca, adilce muameleler, İslâm nazarında övülmüştür, yasak değildir. (Şüphe
yok ki, Allah) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (adalette bulunanları sever) hiçbir
kimsenin hakkında zulm edilmesine razı olmaz.
Rivayet olunuyor ki:
Abdül'uzza'nın müşrike olan kızı ve Hz. Ebü Bekr'in zaman-ı câhiliyetteki
boşadığı karısı olan "Kuteyle" kendisinin ve Hz. Ebü Bekr'in kızı olup İslâm
şerefine sahip bulunan "Esma" Hazretlerine hediye olarak bâzı şeyler getirip
takdim etmek istemiş, Esma Hazretleri ise ne hediyeyi kabul etmiş ve ne anası
Kuteyle'yi evine almış, bu hususa dair Hz. Ayşe'ye haber göndermiş, Resül-i
Ekrem Efendimizden sual etmesini istemiş, Hz. Ayşe de sual edince bu âyet-i
Kerime nazil olmuştur. Artık o hediyenin kabul edilmesini ve Kuteyle'nin eve
alınmasını ve kendisine ikram ve ihsanda bulunulmasını Resül-i Ekrem Hazretleri
muhterem Esma'ya emretmiştir. "Siraci Münir Tefsirinde naklolunuyor ki: Kazı
İsmail Bin-i İshak'ın yanına bir zimmî gelmiş., ona ikramda bulunmuş, orada
hazır bulunanlar, kadıyı sorgulamak istemişler, o da bu âyet-i Kerîmeyi
okumuştur.
Velhâsıl: Müslümanların
Zimmî'lere ve aralarında sulh ve barış bulunan yabancılara karşı insaniyet adına
iyilikte, nazikçe muamelede bulunmaları caizdir. Ahlâk-ı Islâmiye gereğidir.
Elverir ki: İslâm adabına muhalif zelilce bir tarzda yapılacak olmasın.
9. Allah, sizleri ancak din
hususunda sizinle muharebede bu-lunmuş sizi yurdunuzdan çıkarmış ve sizin
çıkarılmanıza yardım etmiş olan kimselere dostlukta bulunmanızdan men eder ve
her kim onlara dostlukta bulunacak olursa işte onlardır zâlimler, onlar.
9. (Allah) Teâlâ
Hazretleri, Ey Müslümanlar!, (sineleri ancak din hususunda sizinle muharebede
bulunmuş) Bil'fiil savaşa atılmış, İslâm dinini söndürmek istemiş (ve sizi
yurdunuzdan çıkarmış) Ashab-ı Kiram'ı, Mekke-i Mükerreme'den çıkmaya mecbur
etmiş olan bir takım müşrikler gibi bir vaziyette bulunmuş (ve sizin
çıkarılmanıza yardım etmiş) sizi çıkaranlara yardımda bulunmuş (olan kimselere
dostlukta bulunmanızdan men eder) çünki onlar, açıkça ve gizlice düşmandırlar,
onlara karşı gösterilecek bir dostluk samimiyetten uzak, zilleti gerektirir. (Ve
her kim onlara dostlukta bulunacak olursa) öyle açıkça İslâmiyet düşmanlarına
karşı dostluk ve bağlılık gösterirse (işte onlardır zalimler, onlar) çünkü,
düşmanlığa lâyık olan kimselere karşı dostluk göstermiş olacakları için
salahiyetlerini kötüye kullanmış kendi nefislerini azaba mâruz bırakmış,
binaenaleyh pek zalimce bir muamelede bulunmuş olurlar.
10. Ey îman etmiş
olanlar: Size îman etmiş kadınlar, hicret etmiş olarak geldikleri vakit onları
imtihan edin, Allah, onların îmanlarını hakkıyla bilicidir. İmdi siz onları
mü'mineler bildiğiniz takdirde artık onları kâfirlere geri döndürmeyiniz. Ne
bunlar, onlar için helâldir ve ne de, onlar, bunlar için helâl olurlar. Ve
onlara infak etmiş oldukları şeyi verin ve kendilerine mehirlerini verdiğiniz
takdirde o kadınlar ile evlenmekten dolayı sizin için bir günah yoktur. Ve
kâfirleri nikâhını da tutmayın, ve ne infak ettiniz ise isteyin, onlar da ne
infak etmişler ise istesinler. İşte bu, Allah'ın hükmüdür. Aranızda hükmeder, ve
Allah, Alimdir, Hakimdir.
10. Bu mübarek âyetler de
küfür diyarından çıkıp İslâmiyet'i kabul etmiş olduğunu iddia ederek İslâm
yurduna gelmiş kadınların hakkında araştırma yapılması lüzumunu gösteriyor.
Onların samimi surette müslümanlığı kabul ettikleri anlaşıldığı takdirde
yurtlarına iade edilmeyeceğini, çünkü: Müslüman olan kadınların kâfirlere,
kâfirlerin de Müslüman kadınlarına helâl bulunmadığını beyan buyuruyor. Böyle
İslâm yurduna gelen kadınların almış oldukları mehrlerinin kocalarına iade
edilmesini ve irtidat edip küfür diyarına giden kadınların mehrlerinin de
müslüman olan kocalarına iade edilmesini emrediyor. Öyle küfür yurduna giden,
mehrleri iade edilmeyen dinden dönmüş kadınların mehrlerini de bir zafer
neticesinde elde edilecek ganimet mallarından Müslüman olan kocalarına
verilmesini teklif ve müminleri takvaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman
etmiş olanlar!.) Ey müslüman topluluğu!. (Size îman etmiş kadınlar) Gayr-i
müslimlerin eşleri olup ta İslâmiyet'i kabul ettiklerini söyledikleri ve
yurtlarından çıkıp (hicret etmiş olarak geldikleri vakit onları imtihan edin)
hakikaten İslâmiyet'i kabul edip etmediklerini, maksatlarının neden ibaret
olduğunu sorup anlamaya çalışın, çünki: Kocalarına zarar vermek için veya bir
müslümana aşık olup sadece onunla evlenmek için veya müslümanların aralarına
sokularak hafiyelikte bulunmak için, münafıkça bir tarzda kendisini müslüman
gösterebilir. Binaenaleyh böyle bir kadın, Hz. Peygamber zamanında Medine-i
Münevvere'ye geldi mi. Peygamber Efendimiz, ona yemîn verdirir, ne için müslüman
olduğunu sorardı. Sırf İslâm dinine, İslâm dinini takdir ettiğinden Al I ah-ü
Teâlâ'yı ve Yüce Peygamberi kavuşma arzusunda bulunduğundan dolayı geldiğini
söyleyince İslâmiyet'i kabul edilerek İslâm yurdunda kalmasına müsaade olunurdu.
(Allah onların îmanlarını hakkıyla bilicidir) Bütün kalplerindeki sırlara
vâkıftır, onların en samimi kalple İslâmiyet'i kabul edip etmediklerini ancak O
Yüce Mâbııd, hakkıyla bilir. Müslümanların vazifesi ise bir imtihandır, soru
cevap almak sureti ile mümkün mertebe durumu öğrenmekten ibarettir. (İmdi siz
onları mü'minler bildiğiniz takdirde) Onların İslâmiyet'i ciddî bir surette
kabul ettiklerine dair bir kanaat hâsıl olunca (Artık onları kâfirlere geri
döndürmeyiniz.) Çünkü (Ne bunlar) bu mü'mine olan kadınlar (onlar için» o kâfir
erkekler için (helâldir, ve ne de onlar) o kâfirler (bunlar için) bu İslâmiyet'i
kabul eden kadınlar için (helâl olurlar) bilakis aralarında haramlık meydana
gelmiş olur. Artık o kadınları iade etmek, böyle bir harama sebebiyet vereceği
için elbette uygun olamaz. (Ve onlara) O kadınların kâfir bulunan kocalarına
(infak etmiş oldukları -şeyi verin.) Yâni: Mehr adına onlara ne vermişler ise o
mehirleri o kocalarına iade edin (ve kendilerine mehirlerini verdiğiniz) taahhüt
eylediğiniz (takdirde o) hicret etmiş olan (kadınlar ile evlenmekten dolayı
sizin için bir günah yoktur) Evet.. Bir ayrılık iddeti tamam olup da rahmin
temiz olduğu anlaşılınca o kadınlar ile müslümanların evlenmeleri caizdir.
Uygundur, tâ ki: Onların idareleri, nafakaları temîn edilmiş olsun. (Ve kâfir
kadınları nikâhınızda tutmayın) Yâni: Bir müslüman için caiz değildir ki, küfür
diyarında kalan ve dinden dönen eşinin kendi nikâhı altında, namus dairesinde
bulunduğunu iddia ederek onunla evlilik bağını devam ettirsin. Çünkü aralarında
ayrılık meydana gelmiştir. (Ve ne infak ettiniz ise isteyin.) Yâni: Dininden
dönüp kâfirlere katın eşe, vaktîle verilmiş olan mehri, o kâfirlerden istemeye
kocasının hakkı vardır. (Onlar da ne infak etmişler ise istesinler) yâni:
Kâfirler de İslâmiyet'i kabul edip İslâm yurduna gelen eşlerine vermiş oldukları
mehirleri müslümanlardan isteyebilirler, (işte bu) Ayette zikredilen bu hükm,
(Allah'ın hükmüdür) ona riâyet lâzımdır. (Ve Allah, Alimdir, Hâkimdir.) O'nun
her hükmü belli bir hikmete, bir menfaate dayanmaktadır. O'na muhalefette
bulunmayın.
11. Ve eğer sizin
eşlerinizden bir şey, sizden fevt olup kâfirlere geçerse sonra da siz bir
ganimet malı elde etmiş olursanız, artık eşleri gitmiş olanlara mehr olarak
vermiş oldukları şeyin mislini -o ganimet malından- veriniz ve kendisine îman
etmiş olduğunuz Allah'tan korkunuz.
11. (Ve) Ey Müslümanlar!,
(eğer sizin eşlerinizden bir şey) Hangi bir fert (sizden fevt olup kâfirlere
geçerse) yâni: Dinden dönüp küfür diyarına geçerse ve ona verilmiş olan mehr,
kâfirler tarafından iade edilmezse (sonra da siz, bir ganimet malı elde etmiş
olursanız) yâni: Kâfirlere karşı zafer elde edip onlardan bir ganimet malı
alırsanız (artık eşleri) dinden dönüp küfür memleketine (gitmiş olanlara mehr
olarak) o kadınlara vaktile (vermiş oldukları şeyin mislini) o miktar bir malı o
ganimet malından o kocalarına (veriniz ve) ey Müslümanlar! (kendisine îman etmiş
olduğunuz Allah'tan korkunuz.) O'nun emirlerine muhalefete cür'et etmeyiniz.
O'nun emrettiği vazifeleri yerine getiriniz. Yasakladığı şeylerden de kaçınınız,
çünkü sizin selâmet ve saadetiniz ancak bu sayede vücuda gelir.
İbn-i Abbas Hazretlerinden
rivayet edildiğine göre o mehr miktarı mal, ganimet malarının beş kısma
ayrılmasından evvel çıkarılarak o Müslüman kocalara verilir. Bununla onların
zararları, kederleri kısmen olsun telâfi edilmiş bulunur.
12. Ey Peygamber.. İman
etmiş olan kadınlar, sana gelip de: Allah'a bir şeyi şerîk koşmamaları ve
hırsızlık yapmayacakları ve zinada bulunmayacakları ve çocuklarını öldürmemeleri
ve elleri ile ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile gelmemeleri ve iyi
iş işlemekte sana karşı gelmemeleri üzerine biatta bulunacakları zaman artık sen
de onlar ile biatta bulun ve onlar için Allah'tan mağfiret dile, şüphe yok ki:
Allah, gafurdur, rahimdir.
12. Bu mübarek âyetler de
Resül-i Ekrem Efendimize imân dairesine girmek için müracaat eden kadınlar ile
onların ne gibi hükümlere riâyet etmeleri şartı ile biat yapılacağını tebliğ
ediyor ve müslümanların, Allah'ın gadabına uğramış ve haşr ve neşri inkâr eden
kâfirler gibi âh i ret hayatından ümitsizliğe düşmüş dinsiz bir kavim ile
dostlukta bulunmaktan yasaklanmış olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey
Peygamber...) Ey Peygamberin sonuncusu!.. Allah'ın selâmı onun ve bütün
ashabının üzerine olsun, (îman etmiş olan kadınlar sana gelip t e) Müslüman
olma şerefine erişmek temennisinde bulundukları ve (Allah'a bir şeyi ortak
koşmamaları) putlara, heykellere vesâir mahlûkata tapmayacaklarına dair sana söz
verdikleri (ve hırsızlık yapmayacakları) bankalarının mallarından hiçbir şev
çalıp benimsememeleri (ve zinada bulunmayacakları) gayr-i meşru cinsî
birleşmelere cür'et etmeyecekleri (ve çocuklarını öldürmemeleri) kız olarak
dünyaya gelen yavrularını öldürmek cinayetini işlemeyecekleri (ve elleri ile
ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile gelmemeleri) Yâni: Kendi
rahimlerinin ürünü, olmayıp başkalarına ait bulunan çocukları biz doğurduk
diyerek onları kendilerine nispet etmemeleri (Ve iyi bir iş yapmada sana karşı
gelmeyecekleri) Cenab-ı Hak'ka itaati gerektiren herhangi bir hususta
peygamberin emrine riâyet edecekleri, Resül-i Ekrem'in emredeceği kulluk
vazifeleri ki, hepsi iyiliği emretmektedir. Bunlara da itaatten
ayrılmayacakları, binaenaleyh, namaz, oruç gibi dinî vazifeleri de yerine
getirip gayr-ı ahlâkî şeylerden kaçınacakları (üzerine biatta) antlaşmada
(bulunacakları zaman artık) Ey Yüce Peygamber!, (sen de onlar ile biatta) Öyle
mühim uyulması gereken esaslar üzerine dayanan bir antlaşmada (bulun) onların
müracaatlarını kabul et (Ve onlar için Allah'tan mağfiret dile) vaktîle küfür
içinde yaşamışlardı, bilâhare de bâzı kusurlarda bulunabilirler. Binaenaleyh
Allah'ın bağışlanmasına muhtaçtırlar, onların afvını Kerem Sahibi Yaratıcıdan
niyaz et (Şüphe yok ki: Allah, gafurdur) mü'min kullarının bir nice kusurlarını
örter, bağışlar ve (Rahimdir) onlar o üzerlerine aldıkları şartlara riâyet
edince haklarında Allah'ın merhameti tecellî eder.
"Rivayete göre bu âyet-i
kerîme: Mekke-i Mükerreme'nin fethi günü nazil olmuştur. Resûl-i Ekrem
Efendimiz, Safa mevkiinde bulunmuş, bir çok erkekler gelip biatta bulunmuş,
İslâmiyet'i kabul etmişlerdi. Sonra da bir kısım kadınlar gelmiş, Hz. Peygamber
ile antlaşmada bulunarak müslüman olma şerefine nail olmuşlardı.
Bu antlaşma kadınlar ile
sadece karşılıklı konuşmak sureti vuk'u bulmuş, el tutmak sureti ile bir
tokalaşma vuk'u bulmamıştır. Çünkü Peygamber Efendimiz, kendi muhterem
eşlerinden ve hanımlarından başka kadınların ellerine mübarek elini temas
ettirmemiştir. Hattâ müslüman olma şerefine erişen bir kadın, demiştir ki: Ben
Resûlullâh ile biatta bulundum ve bizimle toka yap dedim: Peygamber Efendimizde
buyurdu ki: Ben kadınlar ile tokalaşmam, benim bir kadına sözüm, yüz kadına
sözüm gibidir.
Yâni: Peygamberin
açıklamaları, umum kadınlara yöneliktir, hepsi de o açıklamalara uymakla
mükelleftirler. Artık yalnız biri ile biat, bütün Müslümanların kadınlar ile
biat gibidir.
13. Ey îman etmiş olanlar!.
Bir kavim ile dostlukta bulunmayın ki: Ahiretten ümitsizliğe düşmüşlerdir, nasıl
ki: Kâfirler, kabirlerde bulunanlardan ümitleri kesmişlerdir.
13. (Ey îman etmiş
olanlar!.) Yahut. Hıristiyan, Mecüs gibi İslâm'ı inkâr eden her hangi (bir kavm
ile de dostlukta bulunmayın ki: Allah onların üzerine gazap etmiştir) onlar,
Allah'ın rahmetinden kovulmayı hak etmişlerdir. Çünkü onlar (Muhakkak ki,
ahiretten ümitsizliğe düşmüşlerdir.) onlar, uhrevî sevaplara nail
olamayacaklardır. Çünkü: Onlar, peygamberliği nice mucizeler ile sabit olan son
Peygamberi ve ona nazil olan Kur'an-ı Kerim'i inkâr etmiş bulunmaktadır. (Nasıl
ki, kâfirler kabirlerde bulunanlardan ümitlerini kesmişlerdir.) Onlar, ölülerin
tekrar hayata erdirileceklerine kaani değildirler. Çünkü onların haşr ve neşre
i'tikatları yoktur. Diğer bir yoruma göre de: Nasıl ki, küfür üzere ölenler,
mezara girince, artık gerçek hâli görüp, kendilerinin küfür içinde yaşayıp azaba
lâyık bulunmuş olduklarını öğrenerek tam bir ümitsizlik ve keder içinde
kalacaklardır, İşte bugün hayatta olan inkarcıların da âhiret hayatına ait tam
bir kanaatleri yoktur, ümitsiz bir hâlde yaşayıp durmaktadırlar. Onlar da
ileride kendi bozuk kanaatlerini anlayacaklardır. Artık o gibi irfan nurundan
mahrum, ebedî hüsrana mâruz kimseler ile nasıl dostluk kurulabilir. Hakikî
mü'minler, ancak kendileri gibi müminler ile bir kardeşlik, bir dostluk
dairesinde yaşarlar, birbirlerine karşı samimi bir muhabbette, bir iyilik
severlikte bulunurlar. İşte İslâmiyet in insanlığa verdiği nasihat,
insanların güzel bir ahlâk ile temiz bir hâlde yaşayarak dayanışma içinde bir
içtimaî topluluk teşkil etmelerine aittir. Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretlerinden
muvaffakiyetler niyaz eyleriz.
Sonraki Sayfa

|
|