|
58-EL-MUCADELE
SURESİ
Bu mübarek sûre, münafikin
sûresinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Yirmi iki âyet-i kerîmeyi
kapsamaktadır.
Bir aile meselesi hakkında
mücadele vukuunu bildirdiği için kendisine "Mücadele Sûresi" adı verilmiştir ve
bu meseleden dolayı kendisine "Sûre-i Zihar" da denilmiştir. Ve ilk âyeti
mübarek "Kadsemia" sözü ile başladığı için kendisine "Kadsemia" adı da
verilmiştir.
Mücadelelerin bir çoğunda
demire müracaat edildiği gözönüne alınırsa Hadid Sûresini bu mücadele sûresinin
tâ kip etmesindeki derin bir uygunluk anlaşılmış olur Bununla beraber Hadid
sûresi, Cenab-ı Hak'kın büyük lütuf sahibi olduğunu beyan ile sona ermişti. Bu
Mücadele Sûresi de aileler hakkında bir ilâhî lütuf ve ihsanın tecellîsini
göstermekte olduğu için bu sebeple de aralarında bir münasebet ve bağ vardır.
Bu mücadele sûresinin
başlıca konuları şunlardır:
1. Zihar meselesi
hakkındaki şer'î hükümleri beyan.
2. Cenab-ı Hak'kave
Resulüne karşı mücadeleye cesaret edenlerin cezalarını ihtar.
3. Allâh-ü Teâlâ'nın bütün
içtimai varlıkların hâllerini ve sırlarını bilir olduğunu ilân,
4. Mü'minlerin kerem
sahibine yakışır içtimaî vazifelerine işaret.
5. Resûl-i Ekrem ile
hususî şekilde görüşmek isteyenlerin riâyet edecekleri muameleyi tâyin.
6. Din düşmanlarına meyil
gösterenlerin korkunç akıbetlerini ihtar.
7. Din düşmanlarına karşı
yüz göstermeyen hakikî mü'minlerin mazhar olacakları nimetleri, Allah'ın
desteğini müjdeleme.
1. Muhakkak ki -O Resulü
Ekrem..- kocası hakkında seninle mücadelede bulunan ve Allah'a şikâyet eden
kadının sözünü Allah-ü Teâlâ işitmiştir. Ve Allah sizin konuşmalarınızı
işiticidir. Şüphe yok ki: Allah hakkıyle işitir, görücüdür.
1. Bu mübarek âyetler, bir
muhterem kadının kocası tarafından yapılan zihar muamelesinden dolayı üzülerek
Resûl-i Ekrem'e müracaat etmiş olduğunu ve Cenab-ı Hak'ka yalvarıp şikâyet
arzında bulunduğunu bildiriyor. Ziharda bulunanların gerçeğe aykırı bir sözde
bulunduklarını kınamak için ihtar buyuruyor. Ziharda bulunanların eşleri ile
münâsebetlerini sürdürebilmeleri için ne gibi keffaretler ile mükellef
olduklarını gösteriyor. Allâh-ü Teâlâ'ya ve Resulüne îman edenlerin bu gibi
ilâhî hududa riâyet etmelerini beyan, kâfir olanların da büyük bir gazaba
uğrayacaklarını şöylece ihtar etmektedir: (Muhakkak ki,) Ey Resûl-i Ekrem!,
(kocası hakkında seninle mücadelede bulunan) sana müracaat ederek kocasının
kendi hakkında ziharda bulunmuş olduğunu hazin hazin anlatan (ve Allah'a şikâyet
eden) kocasının insafsızca hâlinden dolayı şikâyet arzında bulunan (kadının
sözünü Allah) Teâlâ Hazretleri (işitmiştir) onun istirhamlarını lütfen kabul
edip temennîlerini kabul buyurmuştur, (ve Allah sizin konuşmalarınızı işitir)
konuşmalarınızdan, hareket tarzınızdan haberdardır, (şüphe yok ki: Allah,
hakkiyle işiticidir, görücüdür) Bütün âlemdeki olaylar o yaratıcı için malûmdur.
Binaenaleyh o kadının o müracaatını, o yalvarıp yakarmasını işitip bilmiş,
hikmetin gereği ne ise onu emretmiştir.
"Bu sûre-i Mücadelenin
başlangıcını teşkil eden ilk dört âyet-i kerîmenin iniş sebebi hakkında
deniliyor ki: Salebe'nin kızı Havle, güzel vücutlu bir kadın imiş, kocası ise
Samit'in oğlu Evs idi, ihtiyar ve hırçınca huylu bulunuyormuş, bir gün secde
hâlinde bulunan zevcesi Havle'ye bakmış, endamı hoşuna gitmiş, namazdan sonra
kendisini istemiş. Havle ise uygun görmemişti. Bunun üzerine Evs, gazebe gelmiş.
Havle hakkında ziharda bulunmuştur. Bu zihar ise câhiliyet zamanında bir ayrılma
sebebi mahiyetinde idi, artık kadın ne eşi ile buluşabilirdi, ne de başkasına
varabilirdi.
Havle, bu muameleden çok
üzülmüş, Resûl-ü Ekrem'e müracaat ederek arzı şikâyette bulunmuş idi. Peygamber
Efendimiz de "Havle'ye hitaben" sen kocana haram olmuş oldun diye buyurmuştu. Bu
hususa dair henüz bir İlâhî Vahy meydana gelmemişti. Havle ise defalarca
müracaat ederek çocukları bulunduğunu söylemiş, üzüntülerini açıklamıştı, Cenab-ı
Hak'ka yalvarıp yakarmaya başlamıştı. Bu hâdise üzerine bu mübarek âyetler nazil
olmuş, Havle hakkında ilâhî lütuf tecellî etmiş, ziharın tesirinden kurtulmak
için güzel bir çare gösterilmiştir. Bu bir ilâhî lütuftur ki ardından gelen bu
çareyi içermiş bulunmaktadır.
Fıkhî hükümlerimize göre
zihar: Bir kimsenin kendi karısını veya karısının boynu veya arkası gibi bir
uz'vi şayiini kendisine nikâhı ebedî olarak haram bulunan bir kadına veya onun
bakılması caiz olmayan bir uzvuna benzetmesi demektir. "Sen bana anamın arkası
gibisin" denilmesi gibi.
Yalnız Zahiriyye mezhebine
göre zihar: Ancak annelerin arkasına en az iki defa benzetmek ile tahakkuk eder.
Başka hangi bir kadına ve hangi başka bir uzva teşbih ile zihar vücuda gelmez.
Hanefî Mezhebine ve diğer
muteber mezheplere göre ziharın tahakkuku için şöyle şartlar vardır:
1. Ziharda bulunan koca,
akıllı, bulûğa ermiş, uyanık ve müslüman bulunmalıdır. Bu vasıflara sahip
olmayanların ziharı muteber değildir.
2. Müzaherün bihâ, yâni:
Kendisine benzetilen kadın, ziharda bulunan erkeğe neseb, süt veya evlilik
yoluyla akrabalıktan dolayı ebedî olarak haram olmalıdır. Binaenaleyh teyzeye,
süt kız kardeşe veya kayınvalideye benzetmek ile zihar sabit olur. Fakat baldıza
teşbih ile sabit olmaz.
3. Kendisine benzetilen
kimse, kadın olmalıdır. Binaenaleyh bir kimse karısını, babasına veya oğluna
veya kayınpederine teşbîh etmekle zihar meydana gelmez.
4. Kendisine benzetilen
âzâ, müzahir için, yâni: zihar yapan erkek için bakılması caiz olmayan bir âzâ
olmalıdır. Binaenaleyh annenin yüzüne veya eline veya başına benzetmek ile zihar
sabit olmaz.
5. Müzaherün, bih,
yâni: Kendisi ile zihar yapılan söz, açık bir tâbir ise benzetme, niyete muhtaç
olmaz. Fakat kinayî bir tâbir ise bununla zihara niyyet edilmiş olmalıdır.
Meselâ: Koca, karısına: Sen bana annemin arkası gibisin" dese bununla niyyete
muhtaç olmaksızın zihar gerçekleşir, isterse bununla haram kastedilmiş olmasın.
Fakat: "Sen bana annem gibisin veya sen bana annem misillisin" dese bu, niyyete
muhtaç bulunur. Bununla zihara niyyet edilmiş ise zihar ve boşanmaya niyyet
edilmiş ise boşanma gerçekleşir. Fakat bir kadr ve değere niyyet edilmiş ise bu
söz Lağivdir, bununla bir şey lâzım gelmez. Adetâ: Sen bence anam gibi
muhteremsin, denlim); olur. Hattâ: "Sen benim ananısın" veya "sen benim
kızmışın" denilmesi de böyledir. Şu kadar var ki, eşe bu şekilde hitap edilmesi,
harama yakın mekruhtur.
2. Sizden o kimseler ki,
kadınlarından zıharda bulunurlar, halbuki, o kadınlar, onların anaları değildir.
Onların anaları ancak onları doğurmuş olanlardır ve şüphe yok ki: Onlar elbette
(irkin ve ya-lan bir lâf söylüyorlar ve muhakkak ki, Allah elbette afv edicidir.
Çok yarlıgayıcıdır.
2. Hak Teâlâ
Hazretleri, öyle ziharda bulunmanın muvafık olmayacağını beyan için buyuruyor
ki: Ey Müslümanlar!, (sizden o kimseler ki, kadınlarından ziharda bulunurlar)
Kendilerinden zihar sâdir olur, meselâ, içlerinden biri karısına hitaben "sen
bence anamın sırtı gibisin" deyiverse (halbuki, o kadınlar, onların anaları
değildir.) o kadınları kocalarının anaları gibi kendilerine haram saymaları
doğru olamaz. (Onların anaları ancak onları doğurmuş olanlardır.) Artık karıları
onların anaları nasıl olabilirler, (ve şüphe yok ki, onlar) öyle ziharda bulunan
erkekler (elbette) bu hususta (çirkin ve yalan bir lâf söylüyorlar.) Annelerin
mahiyetleri; selâhiyetleri başka, karıların mahiyetleri, selâhiyetleri de
başkadır. Şer'an helâl olanı haram ve haram olanı helâl saymak, birinin hükmünü
diğerine vermek elbette doğru olamaz. Ve karıları askıda imi; gibi bir hâlde
bırakmak, onlar ile karı-koca ilişkilerini tatîle uğratmak şefkat ve muhabbete
aykırı, eşlerin mağdur olmalarına sebep olur. (Ve) Bununla birlikte (muhakkak
ki: Allah elbette afv edicidir, çok yarlıgayıcıdır) İnsanlardan insanlık hâli
böyle uygunsuz sözler, hareketler, çıkabilir, elverir ki, onların uygun
olmadıklarını bilsinler, bir an evvel tevbe ve istiğfar ederek ilâhî emr
istikâmetinde, kaybedileni telâfi etmeye çalışsınlar. İşte bu zihardan ileri
gelen hoş olmayan bir vaziyetten kurtulmak için bildirilen şu şer'i çare de bir
ilâhî af eseridir.
3. Ve o kimseler ki,
eşlerinden ziharda bulunurlar, sonra da dediklerinden geri dönerler, artık temas
etmeden evvel bir köle azat etmek lâzımdır. İşte siz bununla öğüt verilmiş
olursunuz. Ve Allah her ne yaparsanız tamamen haberdardır.
3. (Ve o kimseler ki:
Karılarından ziharda bulunurlar) Onları kendilerine nikâhları ebediyen yasak
olan kadınların belirli azalarına benzeterek kendilerine yaklaşma salâhiyetinden
mahrum kalırlar. (Sonra da dediklerinden geri dönerler) Karılarının kendilerine
devamlı olarak haram olmasını istemeyerek onlara tekrar temasta bulunmak
isterler (artık) o eşlerine (temas etmeden evvel bir rakâbe) bir köle veya
cariye (azat etmek lâzımdır.) böyle bir köle azat ettiler mi, haramlık kalkar,
eşlerine yaklaşmaları caiz bulunur. Bu kölenin Müslüman olması, imam-ı Şafiîye
göre şarttır, (işte siz) Ey öyle ziharda bulunan müslümanlar!. (bununla) Bu
keffaret hükmü ile (öğüt verilmiş olursunuz.) Bu ağırca keffaret, sizin için bir
öğüt hükmünde bulunmuş olur ki, bir daha öyle lâkırdılarda bulunmayasınız. (ve
Allah her ne yaparsanız) Ondan elbette ki, (tamamen haberdardır.) artık dînen
kötü görülen şeylerden sakınmalısınız, şer'î hudutlara riâyetten ayrılmayınız.
4. Fakat kim -rekabe
= köle veya cariye- bulamazsa birbiri ile tamastan evvel birbiri ardınca iki ay
oruç -icabeder-. Ona da güç yetiremeyen kimse artık altmış yoksulu doyurmak
-lâzım gelir-. İşte bu Allah'a ve Peygamberine îman etmeniz içindir. Ve işte bu,
Allah'ın hudududur. Kâfirler için ise pek elemli bir azap vardır.
4. (Fakat kim) Azat edeceği
bir köle veya cariye (bulamazsa) keffaret zamanında böyle bir köleyi bulmaktan
âciz bulunursa (birbiri ile temastan evvel) yâni o kocanın karısı ile cinsel
ilişkide bulunmasında veya o karısını şehvetle öpüp sevmesinden önce (birbiri
ardınca) ara vermeden (iki ay oruç) icap eder. O ziharda bulunan koca,
böyle iki ay oruç tutar. Hattâ bu arada bir gün oruç tutmasa tekrar
yeniden iki ay oruç tutması lâzım gelir, (ona da güç yetiremeyen kimse)
Hastalığından veya
kendisine âciz olan
şiddetli meşakkatten dolayı öyle ara vermeden oruç tutamayan bir müslüman zıhar
yapana ise (artık altmış yoksulu doyurmak) lâzım gelir. Onlara bir gün sabah ve
akşam yemek yedirlr veya bir fakire böyle altmış gün yemek yedirir. Altmış
fakire birer fitre miktarı yiyecek veya para vermesi de yeterlidir. Bu fakirler,
müslüman olmalıdırlar ve zihar yapanın kendilerine nafakalarını vermekle
mükellef olduğu kimselerden bulunmamalıdırlar, (işte bu) Keffaretin vesairenin
lüzumu, bu hususta ki şer'i hükmün beyanı ve zihar yapan için gösterilen
kurtuluş çaresi (Allah'a ve Peygamberine îman etmeniz içindir) Islâmî hükümleri
tasdik, onun hikmet gereği olduğunu itiraf ederek cahilce muamelelerden,
konuşmalardan kaçınmanız içindir. Bu hususdaki şer'î hüküm de kolaylaştırmayı,
şefkat ve merhameti içermektedir. Cahiliyet zamanındaki ebedî haramlığa
muhalifdir. (Kâfirler için ise, pek elemli bir azap vardır) Böyle pek mâkûl,
hikmet gereği olan hükümleri inkâr edenler ise bir ebedî azabı hak etmişlerdir.
"Evet" bu zîhâr
meselesindeki şer'î hükmü bir düşünelim. Şüphe yok, zihar yapan, büyük bir
kusurda bulunmuştur, helâl-i haram telâkkî etmiştir, eşini üzmüş, mağdur
bırakmıştır. Binaenaleyh bundan dolayı tevbeye muhtaçtır. Yaptığı hoş olmayan
hâlden dolayı pişmanlığını göstermesi lâzımdır. İşte kendisine gereken keffaret,
bir tevbe ve pişmanlık nişânesidir. Bir razı etme mahiyetindedir. Bir kere bir
köle veya cariye azat etmesi, insanlık adına bir hizmettir. Köle azadına gücü
yetmeyenin iki ay aralıksız oruç tutması da, kendisinin ahlâkını İslaha, cemiyet
için temiz ruhlu bir üye olmasına ve pişmanlığını göstermesine bir alâmettir.
Fakirlere yemek yedirmek veya onun bedelini vermekte yine insanlık adına bir
hizmettir, bir yardımlaşmadır, bir mahrumiyetin giderilmesi için bir kurtuluş
çaresidir.
Sonuç olarak bu âyetlerin
inişi Havle için de bir kurtuluş vesilesi olmuştur. Kocası Evs, köle azat
edemeyeceğini ve oruca takati bulunmadığını söylemiş, altmış fakire yemek
vermeğe de servetinin kâfi olmadığını söylediği için Resûl-i Ekrem S al I âl I
âh - ü Aleyhi Vesellem Efendimiz kendisine yardımda bulunmuş, artık altmış
fakire yemek yedirmek sureti ile ziharın hükmünden kurtulmuş, eşi Havle ile
aralarındaki haramlık zail olmuş, haklarında ilâhî lütuf tecelli buyurmuştur.
5. Muhakkak o kimseler ki,
Allah'a ve Peygamberine muhalefette bulunurlar, kendilerinden evvelkilerin
çarpıldıkları gibi çarpılmışlardır. Ve muhakkak ki, açık açık âyetler indirdik
ve kâfir-ler için pek hararetli bir azap vardır.
5. Bu mübarek âyetler,
Hak Teâlâ'nın tâyin etmiş olduğu kanunu değiştirmeye kalkışan inkarcılara pek
korkunç geleceklerini ihtar ediyor. Cenab-ı Hak'kın ilminin kuşatıcılığını ve o
inkarcıları âhirette diriltip onlara dünyadalarken yapmış ve unutmuş oldukları
şeyleri sorumlu tutmak haber vereceğini şöylece beyan buyurmaktadır: (Muhakkak o
kimseler ki, Allah'a ve Peygamberine mahalefette bulunurlar.) Onların belirlemiş
ve açıklamış oldukları hududa muhalif hudut belirlemeye kalkışırlar, kendileri
için başka şeyleri tercih ederler, artık onlar: (Kendilerinden evvelkilerin)
geçmiş Peygamberlere muhalefette bulunmuş olan kavimlerin (çarpıldıkları gibi
çarpılmışlardır.) yâni: O sonrakilerde o eski kavimler gibi felâketlere uğramış
olacaklardır. Bu ilâhî beyan, İslâmiyet'in zaferlere nail olacağına dair bir
müjde mahiyetindedir. Nitekim Peygamberimize karşı muhâlef cephe alan Kureyş
müşrikleri, Hendek savaşında böyle bir kahrolmuşluğa uğramışlardı (ve muhakkak
ki, açık açık âyetler indirdik) Resûl-i Ekrem'in peygamberlik iddiasındaki
doğruluğuna dair ve Peygamberlerine muhalefet etmiş olan eski milletlerin ibret
verici tarihlerine ait ve dinî hükümlerin birer hikmet ve faydaya dayanmış
bulunduğuna dair pek açık deliller neşrettik. Artık bunlar, bilinirken nasıl
olur da muhalif bir cephe almaya cür'et gösterilebilir. (Ve kâfirler için) Bu
gibi âyetleri inkâr edenlere mahsus (pek hakaretli bir azap vardır.) dünyadaki
inkarcı ve kibirlice hareketlerinin öyle zillete düşürücü cezasına âhirette
uğrayacaklardır.
6. Öğündeki: Allah,
onları cümleten dirilt ecekt ir, artık onlara neler yapmış olduklarını haber
verecektir. Allah onu bir bir saymıştır, onlar ise onu unutmuşlardır ve Allah
her şey üzerine şahittir.
6. Evet.. (O gün de)
Öyle bir azaba uğrayacaklardır ki, (Allah onları cümleten diriltecektir) bütün
ölmüş insanları yeniden hayata erdirecektir, (artık onlara) Dünyadalarken (neler
yapmış olduklarını haber verecektir.) inkarcıların dünyadaki, kötü amellerini
teşhîr ederek kendilerini mahcubiyetler içinde bırakacaklardır. (Allah onu) O
kulların yapmı; oldukları her şeyi (bir bir saymıştır.* zaptetmiş, kuşatmıştır.
O yapılmış olan şeylerden her birinin zamanı, mekânı, mahiyeti meydana geliş
tarzı zapt edilmiş bulunmaktadır. (Onlar ise) O amelleri yapmış olanlar ise
(onu) o amellerini (unutmuşlardır) o kıyamet âleminde onlardan haberdar olarak
mahcubiyetler içinde kalacaklardır. (Ve Allah herşey üzerine şahittir.) Bütün
mahlükatının hâl ve tavırları Allah katında bilinmektedir. O hikmet sahibi
yaratıcının ilminin dairesinden hiçbir şey gaîp, unutulmuş olamaz. Buna
inanmışızdır.
7. Görmedin mi ki,
şüphe yok Allah, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa -hepsini- bilir, üç kişi
arasında bir gizlice konuşma olmaz ki, illâ O -Allah- dördüncüleridir
ve beş kişi arasında olmaz ki, illâ O altıncılarıdır ve bundan daha az
ve daha çok kimse arasında -öyle konuşma olmaz ki- illâ O, her nerede olsalar
onlar ile beraberdir. Sonra onlara ne yapmış olduklarını kıyamet gününde haber
verir. Şüphe yok ki: Allah her şeyi hakkıyle bilendir.
7. Bu mübarek âyetler:
Yüce Allah'ın bütün kâinatta olanları bildiğini ve bütün cemiyetlerin
hâllerinden ve sırlarından haberdar bulunduğunu ve herkese dünyada neler yapmış
olduklarını, âhirette haber vereceğini ihtar ediyor. Bir takım dedikodulardan
men edilmiş olan kimselerin bilâhare nasıl boş yere Resûl-i Ekrem'in aleyhinde
lâkırdılarda bulunduklarını ve kadri yüce Peygambere nasıl gayr-i meşru bir
tarzda selâm verdiklerini ve nasıl alay edercesine bir lâkırdıda bulunduklarını
ve müthiş bir gazaba uğrayacaklarını şöylece haber vermektedir. (Görmedin mi
ki:) Yâni: Görmüş gibi kesin bir bilgi ile bilmedin mi ki, (şüphe yok Allah)
Teâlâ Hazretleri, (Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) o âlemlerdeki külliyat
ve cüz'iyata, muhtelif mahlûkata ait neler var ise hepsini (bilir) hiçbiri Cenab-ı
Hak'kın bilmesinden hariç bulunamaz. Hattâ (üç kişi arasında bir gizlice konuşma
olmaz ki, illâ O) Yüce Allah, onların (döndüncüleridir) onların o konuşmalarını,
mastarlarını tamamen bilir. Hâşâ mekândan uzak olan o Yüce Yaratıcı, sanki
onların yanlarında bulunup hâllerini müşahede eden bir dördüncü zât gibi onların
ahvâlini tamamen bilicidir, (ve beş kişi arasında) Öyle gizli bir görüşüp
konuşma (olmaz ki, illâ O) Yüce Yaratıcı onların (Altıncılardır.) onların bütün
fısıltılarını, arzularını tamamen bilir (O) hattâ (bundan daha az ve daha çok
kimse arasında) öyle bir konuşma, görüşme olmaz ki: (illâ O) Kâinatın Yaratıcısı
Hazretleri (her nerede olsalar onlar ile beraberdir) aralarında cereyan eden
konuşmaları ve onların maksatlarını tamamen görür, bilir, hiçbir zerre onun
ilminin çerçevesi dışında kalmaz. (Sonra onlara ne yapmış olduklarını kıyamet
gününde haber verir) Onların, hâllerini, amellerini teşhîr eder, azaba, sevaba
lâyık olduklarını kendilerine anlatır, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri (herşeyi
tam manâsıyla bilendir) onun ezelî ilminden hiçbir şey dışarıda kalmaz. Artık
insanlar, bu hakikati düşünerek ona göre dünyadaki hareketlerini güzelce tanzim
etmelidirler. Aksi takdirde kendilerini cehennem azabından kurtaramazlar.
8. Bakmaz mısın, o
kimselere ki: Gizlice konuşmadan men edilmişlerdir, sonra da men edilmiş
olduktan şeye dönüverirler ve günah ile ve düşmanlık ile ve Peygambere
isyan ile fısıldanırlar ve sana geldikleri zaman da seni Allah'ın
selâmlamadığı birşey ile selâmladılar ve kendi içlerinde ne derler ki: Allah
bizi söylediğimiz şey ile cezalandırman değil mi? Onlara cehennem kâfidir, ona
yaşlanacaklardır. Artık ne fena bir dönüş yeri.
8. (Bakmaz mısınız o
kimselere ki:) O bir takım insanların kötü hareketlerini göz ile görmüş gibi
bilmez misin ki, onlar (gizlice konuşmadan men edilmişlerdir.) müslümanlara
karşı düşmanlığı, isyanı gösterir gizlice konuşmalardan, müşaverelerden men
edilmişlerdir, (sonra) Onlar ise (men edilmiş oldukları şeye dönüverirler) o
yasağa rağmen yine gizlice konuşmalarına, kötü düşüncelerine devamda
bulunurlar, (ve günah ile ve düşmanlık ile ve Peygambere isyan ile
fısıldanırlar) Böyle büyük bir mesuliyeti gerektiren gizlice dedikodularına,
kötü maksatlarına devamdan geri durmazlar. (Ve) Ey mahlûkatın en şereflisi!
Onlar daha büyük bir ahlâki rezalette bulunmak üzere (sana geldikleri zamanda
seni Allah'ın selâmladığı birşey ile selâmladılar) yâni: Hak Teâlâ Hazretleri "Veselâmün
Alel'mürselîn" buyurduğu hâlde o inkarcılar: Esselâmü Aleyk" yerine "Essamü
Aleyk" = yâni: Ölüm senin üzerine olsun demek alçaklığında bulunurlar. Bunlar
bir takım Yahudilerden ibaret bulunmuşlardı. (Ve) O kâfirler (kendi içlerinden)
mahremce bir şekilde bir alay etmek maksadı ile (derler ki: Allah bizi
söylediğimiz şey ile azaplandırmalı değil mi?) Ne için bizi cezalandırmıyor,
demek ki, o bir Peygamber değildir. Eğer Peygamber olsa idi biz bu
lâkırdılarımızdan dolayı hemen muazzep olurduk. Hak Teâlâ Hazretleri de onlara
daha sonra cezalandırılacaklarını ihtar için buyuruyor ki: (Onlara cehennem
kâfidir) onlardan intikam almak için onları lâyık oldukları azaplara kavuşturmak
için onları lâyık oldukları azaplara kavuşturmak için o ateş mahalli fazlasıyla
yeter, o kâfirler (ona) o cehenneme (yaşlanacaklardır) oraya girerek devamlı
olarak azap çekeceklerdir. (Artık) Onlar için cehennem (ne fena bir dönüş yeri.)
onların sonunda dönüp gidecekleri yer, o müthiş cehennemden başka değildir. İşte
dinsizliğin, bir Yüce Peygambere karşı edepsizce harekette bulunmanın müebbet
cezası budur. "Bu âyet-i kerîme" bir takım Yahudiler ve diğer kâfirler ve
münafıklar hakkında nâzîl olmuştur. Onlar, müslümanların aleyhinde gizlice
konuşuyorlar, onlara bir hakaret gözüyle bakıyorlar ve o zatların üzülme ve
mahzun
olmalarına sebebiyet
veriyorlardı. Hattâ Yahudilerden bazıları Hz. Peygamberin huzuruna varmışlar,
selâm veriyor gibi görünerek: "ölüm sana gelsin" . Resül-i Ekrem de onların bu
maksatlarını hemen anlamış karşılığında "ve Aleykümüssam" diye buyurmuştu. O
Yahudilerin bu sözlerini işiten Hz. Âişe-i Sıddıka annemiz, üzülmüş, "Essalamü
Aleyküm vela'netül'lahi ve gazebih-i aleyküm" demişti. Resül-i Ekrem ise "Ya
Aişe!. İyi davranmaya devam et, sertlik ve şiddet gösterme" diye emredince: Hz.
Âişe: Yâresülâllah!. Ne dediklerini duymadın mı?. Demiş, Peygamber efendimiz de
onlara ne dediğimi, nasıl karşılık verdiğimi sen işitmedin mi? Ben de "ölüm
sizin üzerinize olsun" dedim, benim duam, kabul olunur, onların ki benim
hakkımda kabul olunmaz" diye buyurmuştur.
9. Ey îman etmiş olanlar...
Aranızda gizli konuşmada bulunduğunuz zaman günah ile, adavet ile ve Peygambere
isyan ile konuşmada bulunmayın ve hayır ile ve takva ile konuşmada bulunun ve
kendisine haşrolunacak olduğunuz Allah'tan korkunuz.
9. Bu mübarek âyetler de
ehl-i îmanı Allah-ü Teâlâ'dan korkarak meşru bir şekilde konuşmada, tartışmada
bulunmaya davet ediyor. Müslümanların aleyhindeki konuşmaların, toplanmaların
birer şeytani vesvese neticesi olduğunu ihtar ve Cenab-ı Hak'kın takdiri
bulunmadıkça kimsenin kimseye zarar veremeyeceğini beyan ve mü'minlerin Hak'ka
tevekkül etmelerini emr buyuruyor. Mü'minlerin toplantı yerlerinde birbirlerine
yer göstermelerini ve dağılmaları emredildiği zaman hemen dağılmalarını
tavsiyede bulunuyor. Ve ehl-i îmanın ve din âlimlerinin yüksek mertebelere nail
olacaklarını müjdelemekte ve Hak Teâlâ'nın her şeyden haberdar olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar) Ey hakikî müslümanlar!.
(Muhaverede bulunduğunuz zaman) birbirinizle gizlice konuştuğunuz, yekdiğerinize
karşı içinizde olanları meydana koyduğunuz vakit (günah ile, düşmanlık ile ve
Peygambere isyan ile muhaverede) konuşmada (bulunmayın) böyle bir görüşüp
konuşma, İslâm terbiyesine muhaliftir. İslâm toplumu arasındaki dayanışma ve
yardımlaşma vazifesine aykırıdır, İslâm birliğini bozmaya sebeptir. Düşmanların
istifade etmelerine vesiledir. Binaenaleyh bundan kaçınılması, müslüman
cemiyetleri için pek mühim bir vazifedir, hepsinin men'faati icabıdır, (ve) Ey
müminler!.Siz (hayr ile ve takva ile konuşmada bulunun) bütün konuşmanız,
hasbıhâlde bulunmanız, İslâm fertlerinin ve cemiyetlerinin hayrına, fâidesine
yönelik olmalıdır. Allah korkusuna dayalı olup Yüce Peygamberin
emrlerine muhalefetten ve diğer gayr-i meş'rü şeyleri konuşmadan ve
yaptırmaya çalışmadan uzak
bulunmalıdır, (ve kendisine
haşr olunacak olduğunuz Allah'tan korkunuz) Düşününüz ki, öldükten sonra kıyamet
olunca mahşere sevk edilecek, bir muhasebeye tâbi olmak üzere Cenab-ı Hak'kın
manevî huzuruna da toplatılacaksınızdır. İşte o günü düşününüz de gayr-i meşru,
gayr-i insanî hareketlere cür'et etmeyiniz. İşte bir insanlık topluluğunun
dayanışma içinde, erdemlice bir şekilde yaşayabilmesi için Kur'an-ı Kerîm'in bu
tavsiyesini tamamen kabul edip ona göre hareketlerini tanzim etmeleri lâzımdır.
Yoksa birbiri aleyhinde bulunup duran cemiyetlerin fertleri, her bakımdan
nûranî, mutlu bir geleceğe nail olamazlar.
"Tenaci" gizli şeyi
söylemek, birbirine sırlarını açıklamak demektir.
10. Şüphe yok ki, gizli
konuşmalar -toplanmalar- şeytandandır. İman etmiş olanlar, mahzun olsunlar için,
halbuki, onlara bir şey ile zarar verecek değildir, Allah'ın izni ile olan
müstesna ve artık mü'minler. Al I ah-ü Teâlâ'ya tevekkülde bulunsunlar.
10. (Şüphe yok ki,
gizli konuşmalar) Toplanmalar, birbirlerine karşı zararlı olan kalplerindeki
sırlarını ortaya dökmeleri (şeytandandır) onun bir vesvesesi eseridir. O gibi
zararlı şeyleri, güzel ve fâideli göstermeğe çalışan, şeytandır ve şeytan
tabiatlı kimselerdir, (îman etmiş olanlar, mahzun olsunlar için) Şeytan öyle
zararlı hareketlere bir takım sersem kimseleri sevk eder ve bir kısım mü'minleri
musibetlere, felâketlere mâruz kalmak gibi bir vehme düşürmek ister, (halbuki
onlara) O müminle re şeytan (bir şey ile mezarret verecek değildir) öyle zararlı
vesveseler ile, bir takım korkunç hâilelerin vücuda geleceğini, kalplere
düşürmesi ile kimseye zarar vermeğe kaadir olamaz (Allah'ın izni ile olan
müstesna) Cenab-ı Hak'kın hikmet gereği dilemiş, vücuda gelmesini takdir
buyurmuş olduğu hâdiseler ise vücuda gelir, bunlar bir ilâhi takdire
bağlıdırlar, yoksa şeytanın arzusu ile, tehdit etmesi ile vücuda gelecek şeyler
değildirler, (ve artık mü'minler, Allah - ü Teâlâ'ya tevekkülde bulunsunlar)
öyle şeytani vesveselere kapılarak üzüntü ve kedere düşmesinler, işlerini Cenab-ı
Hak'ka bırakarak muvafaakiyeti o Yüce Yaratıcıdan beklesinler, O'na iltica
ederek şeytanın ve emsalinin aldatmalarına, zararlı tavsiyelerine kıymet
vermesinler, hangi bir fâni menfaat ümidi ile mukaddes dinlerinin hükümlerine
muhalefete cür'et göstermesinler, ne mühim bir ilâhi uyarı!
"Necva" iki kişi arasındaki
sır, gizli konuşma, fısıltı demektir.
11. Ey mü'minler! Size
meclislerinizde genişlik gösteriniz denildiği zaman hemen genişleyiveriniz.
Allahu Teâlâ'da sizin için genişlik verir. Ve size kalkın denildiği vakit de
hemen kalkın, Allah, sizden İman etmiş olanları yükseltir ve kendilerine ilim
verilmiş olanları ise dereceler ile yükseltir. Ve Allah, yapar olduğumuz
şeylerden haberdardır.
11. (Ey mü'minler!. size
meclislerinizde genişlik gösteriniz) Yanınıza gelecek kimselere yer veriniz,
vüs'at gösteriniz, onları da meclisinize kabul ediniz (denildiği zaman hemen
genişleyiveriniz) o gelenleri de yanınıza kabul ediniz. İçtimai terbiye bunu ic
ab eder. Siz bu gibi ahlâki vazifelere riâyet edince (Al I âh-ü Teâlâ da sizin
için genişlik verir) sizi her hususta genişliğe, kolaylığa nail buyurur. (Ve
size kalkın) gelen kimselere yer verin veya namaz gibi, cihad gibi bir hayırlı
işi yapmaya koşun (denildiği vakit te hemen kalkın) o hususta ki emre uyunuz.
(Allah sizden İman etmiş olanları yükseltir.) İslâm dininin bütün emirlerini,
yasaklarını sevabın kendisi görerek onlara riâyet edenlerin kadrini yüceltir,
onları güzel methüsenâya, âhirette de cennetlere nail kılar, (ve kendilerine
ilim verilmiş olanları ise dereceler ile) daha fazla sevaplara, lütuflara, ilâhi
rızâya mazhariyet ile yükseltir, nice saadetlere nail buyurur. (Ve Allah yapar
olduğunuz şeylerden haberdardır) Artık güzel amellerde bulunanlar, elbette ki,
ilâhi nimetlere nail olacaklardır. Aksine hareket edenler de lâyık oldukları
cezalara kavuşacaklardır. Binaenaleyh bu ilâhî kelâm, hem müjdeyi, hem de
tehdidi içermektedir.
"Bu âyet-i kerîmenin nüzul
sebebi hakkında şöyle bir rivayet vardır: Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhi
Vesellem bir gün Suffe'de bulunuyordu, o yerde bir darlık vardı, Ashab-ı Kiram
ile dolmuştu, Bedir'de savaşanlardan bâzı zâtlar, o meclise gelmişler, oturacak
yer bulamadıkları için ayakta kalmışlardı. Peygamber Efendimiz ise Ensar ve
Muhacirini kiramdan olup da Bedr gazvesinde bulunmuş olan mücahitlere ikramda
bulunurdu, o mecliste bulunup da Ehl-i Bedr'den olmayan bâzı ashaba: Kalkınız da
şu zatlara yer veriniz diye emretmişti, onlar da kalkmışlar, fakat Resûl-i
Ekrem'e yakın bulunmak şerefinden mahrum kalacakları endişesi ile o kalkmaları
kendilerine ağır gelmişti. Münafıklar ise bunu bir vesîle edinerek mırıldanmaya
başlamışlar, vakti ile meclise gelen kimseleri mevkîlerinden kaldırdı da
sonradan gelenleri tercîh etti demişler, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil
olmuştur. Bununla beraber hükmü bütün meclisler için geçerlidir.
"F esir geniş, vâsi
demektir, "Tefessüh" de genişlik göstermektedir. "Neşez" de kalkmak yerden
yükselmek, ayak üzere durmak manasınadır.
12. Ey îman etmiş olanlar!.
Peygamber ile gizli bir şey konuşmak istediğiniz zaman maruzatınızdan evvel-
fakirlere- bir sadaka takdim ediniz, bu sizin için hayırlıdır ve ziyade
temizliktir. Fakat -sadaka verecek bir şey- bulamaz iseniz artık şüphe yok ki:
Allah, gafurdur, rahimdir.
12. Bu mübarek âyetler de
mü'minlerin Hz. Peygamber huzuruna girip gizlice konuşmada, mâruzâtta
bulunmalarından evvel fakirlere bir miktar sadaka vermelerini emrediyor, bunun
bir hayra, bir yüceliğe hizmet ettiğini bildiriyor. Bununla beraber sadaka
verecek bir şey bulamayanların Allah'ın mağfiretine nail olacaklarını haber
veriyor. Böyle bir sadakayı ağır görüp de vermeyenlerin de ilâhî affa
uğrayacaklarını, artık namazlarını kılıp zekâtlarını vermekle ve Cenab-ı Hak ile
Resulüne itaat etmekle mükellef olduklarını beyan ve neler yapar olduklarından o
Haalık-ı Azîm'in haberdar bulunduğunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey îman etmiş
olanlar.) Ey İslâm şerefine sahip bulunanlar (Peygambere gizlice mâruzâtta
bulunmak istediğiniz zaman) o Yüce Resül'ün huzuruna girip bâzı hususlarınıza
ait konuşmak istediğiniz vakit, bu (mâruzâtınızdan evvel) fakirlere (bir sadaka
takdim ediniz) böyle bir miktar yardımda bulununuz (bu) sadaka vermeniz (sizin
için hayırlıdır ve ziyade temizliktir.) Çünkü böyle bir sadaka verilmesi, evvelâ
Resülullâh'a karşı bir hürmete, fazla bir bağlılığa, onunla konuşmanın büyük bir
şeref olduğunu takdire delâlet eder. İkincisi: Bu vesîle ile bâzı fakirlere
yardım edilmiş, insaniyet nâmına iyilikte bulunulmuş olur. Üçüncüsü: Bu sebeple
samimî mü'minler ile münafıklar anlaşılmış, dünya varlığına düşkün olanlar ile
âhireti, Allah katında mükâfatları arzu edenler ayrılmış bulunuyorlar, (fakat)
sadaka verecek bir şey (bulamaz iseniz, artık şüphe yok ki: gafurdur, rahimdir.)
sadaka veremeyeceğinizden dolayı sizi cezalandırmaz. Bu mübarek söz, bu
sadakanın vacip olduğuna delâlet ediyor. Çünkü vacip olmasa idi, sadaka
vermekten âciz olanların mağfirete nail olacaklarını beyan etmek uygun olmazdı.
Zira vacip olmayan bir şeyi yerine getirmemek cezayı gerektirmez ki, onun
hakkında mağfiret, mevzuubahis olsun, bununla beraber bu sadakanın mendûb
olduğuna kaail olanlar da vardır.
Ibn-i Abbas Radiyallâhü
Anh'tan rivayet edilmiştir ki: Müslümanlar, bir çok şeyleri sormak için Hz.
Peygamberin huzuruna koşuyorlardı. Bu hâl, Resûl-i Ekrem'e ağır gelmeğe
başlamıştı. Cenab-ı Hak ta Peygamberinin yükünü hafifletmek için bu âyeti inzal
buyurdu. Bunun üzerine birçok kimseler, öyle müracaatlardan geri durdular. Hattâ
deniliyor ki: Bu sadaka hakkındaki teklif, on gün devam etti, bu müddet içinde
yalnız Imam-i Ali Hazretleri bir dinar sadaka verdi, sonra bu teklif şu on
üçüncü âyet-i kerîme ile nesh edilmiştir.
13. Yâ maruzatta
bulunmadan önce sadakalar takdim etmenizden korktunuz mu? Madem ki, yapmadınız
ve Allah da sizi affetti, artık namazı kılın ve zekâtı verin ve Allah'a ve
Peygamberine itaat eyleyin ve Allah yapar olduğunuz şeylerden haberdardır.
13. Ey Resûl-i Ekrem'e
çokça müracaatlarda bulunanlar!. (Ya mâruzâtta bulunmadan önce sadaka takdim
etmenizden korktunuz mu?) O yüzden fakir düşeceğinizi mi zannettiğiniz. O
sebeple mallarınızın zayi olacağına dair şeytan size vesveselerde mi bulundu?
(Madem ki, yapmadınız) Emrolunduğunuz sadakayı vermek istemediniz, o size
meşakkatli görünmüş oldu, artık Yüce Mâbııd yükünüzü hafifleştirdi, (ve Allah da
sizi affetti.) bu sadaka vazifesini sizden kaldırdı, bu hususta ki teklif,
hakkınızda bir lütuf olarak nesh edildi (artık namazı kılın) bu vesile ile de
Cenab-ı Hak'kın afvına karşı şükran vazifesin İfa etmiş olun ve bu namaz
sayesinde ruhlarınızı yüceltmeye, kalplerinizi aydınlatmaya, hidâyet yolunu
takibe muvaffak olunuz. (Ve zekâtı verin) O sizin için içerinizi cimrilikten
tasfiyeye, mallarınızı artırmaya ve din kardeşlerinize yardıma bir vesile
bulunmuş olur. (Ve Allah'a ve Peygamberine itaat eyleyin) Onların diğer bütün
emrlerine, yasaklarına riâyetten asla ayrılmayınız. Sizin selâmet ve saadetiniz
o sayede temin edilmiş bulunur. (Ve Allah, yapar olduğunuz şeylerden
haberdardır.) Sizin bütün amellerinizi, niyetlerinizi, kalpinizdeki sırlarınızı
tamamen bilmektedir, sizleri meşru, makbul amellerinizden dolayı mükâfatlara
nail edecektir. Yasaklanmış, zararlı hareketlerinizden dolayı da cezalara
çarptıracaktır. Artık bu hakikati güzelce düşününüz.
14. Görmedin mi, o
kimseleri ki: Üzerlerine Allah'ın gazap etmiş olduğu bir kavmi dost edindiler? O
kimseler, ne sizdendirler ve ne de onlardandırlar, ve bilir oldukları halde
yalan yere yemin eder-ler.
14. Bu mübarek âyetler
de ilâhi gazaba uğramış kimseleri dost tutan ve hadd-i zâtında ne mü'minlerden
ve nede o kimselerden olmayan münafıkların yalan yere yemin edip kendilerini
müslüman göstermek istediklerini bildiriyor. O münafıklar için pek şiddetli bir
azabın hazırlanmış olduğunu haber veriyor. O münafıkların yalan yere yemin
ederek insanları ilâhi dinden çevirmeğe çalıştıklarını ve bu yüzden kendilerini
rüsvay edecek bir azaba namzet bulunduklarını ihtar ediyor. Artık o gibi
dinsizleri ilâhi azaptan hiçbir şeyin kurtaramayacağını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (Görmedin mi?) Haber ver, ne kadar şaşılacak bir
hâl!. (O kimseleri ki,) O münafık şahısları ki, (üzerlerine Allah'ın gazap etmiş
olduğu bir kavmi) yâni Yahudileri (dost edindiler) onlara karşı hayır diler
göründüler, müminlerin sırlarını onlara naklederler. Maamafih (O kimseler) o
münafıklar, haddizatında (ne sizdendirler) ne müslümandırlar. (Ve ne de
onlardandırlar) Ne de Yahudilerdendirler. Onlar görünüşte, lisânen müslüman
görünürler, korkularından da hak bir din üzere olduklarına kalben inanmazlar,
sırf dünyevi bir maksada binaen onlardan görünmek isterler. İşte bu, bir
münafıklık gereğidir, (ve) O münafıklar (bilir oldukları hâlde) inançlarına
uygun olmadığını ve yalan yere yemin ettiklerini bile bile (yemin ederler)
Vallahi biz müslümanız derler, Allâh - ü Teâlâ'nın birliğine ve Resül-ü Ekrem'in
peygamberliğine şahadette bulunurlar.
15. Allah, o kimseler için
bir şiddetli azap hazırlamıştır. Şüphe yok ki, onlar ne fena işler yapıyorlar.
15. Artık (Allah) Teâlâ
Hazretleri (o kimseler için) öyle yalancı, münafık şahıslara mahsus (bir
şiddetli azap hazırlamıştır) onlar böyle bir azabı hak etmişlerdir (şüphe yok
ki, onlar ne fena işler yapıyorlar) Müslümanların aleyhine çalışıyorlar, İslâm
düşmanlarına karşı cemile göstererek müslümanların sırlarını onlara haber
veriyorlar.
16. Yeminlerini bir kalkan
edindiler de -insanları- Allah yolundan çevirdiler, artık onlar için bir rüsvay
edici azap vardır.
16. Evet.. O münafıklar
(Yeminlerini bir kalkan edindiler de) kendilerini o sayede ehl-iiman gibi
gösterdiler, o şekilde mü'minlerin aralarına sokuldular, bir çok yanlış
telkinleri ile insanları (Allah yolundan çevirdiler) bir takım kimselerin
İslâmiyet'i kabullerine mâni oldular, İslâmiyet hakkında yanlı; malûmat vererek
bir nice gafil kimseleri İslâm şerefinden mahrum bıraktılar. (Artık onlar için)
O münafıklara ait (bir rüsvay edici azap vardır) âhirette müthiş, bir cezaya
çarpılacaklardır. Kendilerinin münafıkları teşhir edilmiş, yalan yere yemînleri
yüzünden dehşetli bir ihanete uğramış olacaklardır.
17. Onları ne maları ve ne
de evlâtları hiç bir şey ile Allah'tan kurtaramaz -müstağni kılamaz- onlar, ateş
ashabıdırlar, onlar o ateşte ebediyen kalıcılardır.
17. (Onları) Öyle
münafık kimseleri dünyada da, kıyamet gününde de (ne malları ve ne de evlâtları
hiç bir şey ile Allah'tan kurtaramaz) müstağni kılamaz, onların imdadına hiç
biri koşamayacaktır, (onlar, ateş ashabıdırlar) Cehennemden yanıp
yakılacaklardır (onlar, o ateşte ebediyen kalıcılardır.) Onlar, o cehennemden
asla çıkamayacaklardır. İşte küfür münafıklığın ebedî cezası!.
18. O günkü, Allah,
onları topyekûn kabirlerinden kaldırıp mahşere sevk edecektir. Artık size yemîn
ettikleri gibi ona da yemîn edeceklerdir. Ve sanacaklardır ki, muhakkak
kendileri birşey üzerindedirler. Haberiniz olsun ki, onlar, şüphe yok onlar,
yalancılardır.
18. Bu mübarek âyetler de
âhirette mahşere toptan sevkedilecek kâfirlerin yalan yere yemîn ederek kâfir
olmadıklarını iddia edeceklerini ve bu iddialarının kendilerine bir fâide
vereceği zannında bulunacaklarını bildiriyor. Halbuki, onların şeytana mağlûp
olmuş, Allah'ı anmayı unutup şeytanın cemaati hükmünde bulunmuş kimseler
olduklarını teşhir ediyor. Allah-ü Teâlâ'ya ve Peygamberine karşı düşmanlıkta,
muhalefette bulunanların en zelîl kimseler olduklarını ihtar eyliyor. Bînihaye
kuvvet ve izzetle vasıflanmış olan Allah-ü Teâlâ ile Peygamberlerinin O
kâfirlerce galip olacaklarını şöylece mü'minlere müjdelemektedir: Ey Yüce
Resul!. O kâfirlere ihtar et, onlar için öyle şiddetli bir azap vardır (o günki,
Allah) Teâlâ Hazretleri (onları topyekûn kabirlerinden kaldırıp mahşere
sevkedecektir) hepsi de hesap verdikten sonra cehenneme atılacaklardır. (Artık)
O kâfirler, dünyada ehl-i îman olduklarına dair (size yemîn ettikleri gibi ona
da) o Yüce Mabuda da (yemîn edeceklerdir.) Allah'a andolsun ki, biz
müşriklerden, kâfirlerden olmadık diyeceklerdir, (ve sanacaklardır ki: Muhakkak
kendileri bir şey üzerindedirler) Bu yeminlerinin kendilerine bir fâide vereceği
kanaatinde bulunacaklardır. Ne uzak, ne kadar aldanıyorlar!. (Haberiniz olsun
ki, onlar şüphe yok onlar) o dinsizler (yalancılardır.) yalan yere yemîn
edeceklerdir. Özellikle Yüce Yaratıcıya karşı öyle yalan yere yemîn etmek
rezaletinde bulunacaklardır. Onlar kendilerinin bütün hâllerini o bilen
Yaratıcının bildiğini düşünemeyeceklerdir.
19. Onların üzerlerine
şeytan galebe etmiş de onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. Onlar, şeytanın
askerleridir. Haberiniz olsun ki, şüphe yok şeytanın askerleri, onlar, hüsrana
uğramış olanlardır.
19. (Onların üzerlerine
şeytan galebe etmiş de) Vesveseleri ile onları sapıttırarak öyle küfür ve şirke
düşürmüş de (onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur) O Yüce Mabudu anmaktan, Onun
dinî hükümlerine uymaktan onları gafil bulundurmuştur. (Onlar) Öyle küfür ve
isyana dalmış kimseler (Şeytanın askerleridir.) Şeytana tâbi, onun taifesinden
sayılmaktadır. (Haberiniz olsun ki, şüphe yok şeytanın askerleri) evet., (onlar)
O şeytana uyanlar (hüsrana uğramış olanlardır.) en büyük zarar ve ziyana helake
mâruz kalan onlardır. Çünkü onlar, o dinsizlikleri yüzünden ebedî azabı hak
etmişlerdir, uhrevî selâmet ve saadetten ebedî olarak mahrum kalmışlardır.
20. Muhakkak o kimseler ki,
Allah'a ve Resûlü'ne muhalefette bulunurlar, işte onlar, zelîl olanların
arasındadırlar.
20. (Muhakkak o kimseler
ki, Allah'a ve Resûlü'ne muhalefette bulunurlar) Allah'ın hududuna riâyetten
ayrılırlar, üzerlerine düşen dinî vazifeleri yapmaktan kaçınırlar (işte onlar
zelîl olanların arasındadırlar) onlar da zillete, mağlûbiyete uğrayacak kimseler
cümlesinden bulunmaktadırlar, onlar dünyada mağlûbiyete, esarete, mahrumiyete
uğrarlar, âhirette de şeytanlar ile beraber pek elemli azaplara tutulurlar.
21. Allah, yazdı ki:
Elbette ben galebe edeceğim. Ben, Peygamberlerim de, şüphe yok ki, Allah
kavî'dir, azizdir.
21. (Allah yazdı ki:) Yâni
takdîr etti ve levh-i mahfuzda yazdı ki: (Elbette ben galip geleceğim. Ben) ve
(Peygamberlerim de) galip geleceklerdir. Evet.. Sonunda galibiyet ve zafer
Allah'ın dini tarafında tecellî edecektir. İlâhî dini kılıç ile olduğu gibi
delil ile, aklî deliller ile de bâtıl dinlere galebesini gösterecektir. Nitekim
de göstermiştir. (Şüphe yok ki: Allah güçlüdür) Peygamberlerine yardım etmek
için sonsuz bir kuvvete sahiptir. Ve o Yüce Yaratıcı (Azîzdir) her istediği
şjeyl vücuda getirmeğe kaadirdir. Ilâhlık sanında hiçbir mağlûbiyet düşünülemez.
Buna inanmışızdır.
"Mukatilden söyle rivayet
edilmektedir: Mü'minler, Allah-ü Teâlâ bize Mekke'nin, Tâif'in, Hayber'in ve
etrafındaki yerlerin fethini nasip buyurursa ümit ederiz ki, Allah - ü Teâlâ
bizi Faris ve Rûm üzerine de galip kılar. Münafıklardan Abdullah Ibn-i Selûl de
demiş ki: Siz Rûm ile Fars'ı öyle galip olduğunuz bâzı karyeler gibi mi
sanıyorsunuz? Vallahi onlar sizin zannettiğinizden daha fazla sayıya ve
şiddetli kuvvete sahiptirler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuş, Hak
Teâlâ'nın ve Peygamberi'nin her şeye galip olabileceklerini bildirmiştir.
= Bizim ordumuz şüphesiz galip gelecektir. (Saffat/17!
22. Allah'a ve âhiret
gününe îman eden hiçbir kavmi bulamazsın ki, Allah'a ve Resûlü'ne muhalefet eder
kimseleri sevsinler isterse: Babaları veya oğulları veya kardeşleri veya
kabileleri olsunlar, onlar o zatlardır ki, -Allah- onların kalplerinde îman
yazmıştır. Ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir ve onları
altlarından ırmaklar akar cennetlere girdirecektir. Oralarda ebedî olarak
kalıcılardır. Allah, onlardan razı olmuştur, -onlar da- Ondan razı olmuşlardır.
İşte onlar, Allah'ın askerleridir. İyi biliniz ki, muhakkak Allah askerleridir,
onlardır kurtuluşa ermiş olanlar.
22. Bu mübarek âyetler de
hakikî mü'minlerin vasıflarını, başarılarını bildiriyor. Onların Allah ü
Teâlâ'ya ve O'nun Peygamberine muhalefet edenlere isterse: Kendilerinin
yakınları bulunsunlar muhabbette bulunmayacaklarını, bu durumun beğenildiğini
haber veriyor. O seçkin mü'minlerin kalplerinde îman tesbit edilmiş ve Allah
tarafından bir ruh ile desteklenmiş olduklarını beyan buyuruyor. Onların
âhirette ne kadar güzel cennetlere nail olacaklarını müjdeliyor, o muhterem
zâtların Allah'ın rızasını kazanmış ve kurtuluşa ermiş bir ilâhî fırka
olduklarını ilân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. Veya onun ümmetinden
bulunan hangi muhterem bir müslüman!. (Allah'a ve âhiret gününe îman eden hiçbir
kavmi) Bir müslüman zümresini (bulamazsın ki, Allah'a ve Resûlü'ne muhalefet
eden kimseleri sevsinler.) o muhaliflere muhabbette bulunsunlar, çünkü öyle bir
muhabbet, o muhalefete razı olmayı gerektirir. Böyle bir rızâ ise ebedî hüsrana
sebep, azaba da vesîle bulunur, (isterse) O sevecekleri kimseler,
kendilerinin (babaları veya oğulları veya kardeşleri veya kabileleri olsunlar)
zira Cenab-ı Hak'ka ve O'nun Peygamberine muhalefet eden, düşmanlıkta bulunan
bir şahıs, bütün insanlık hakkında bir cani hükmündedir. Öyle bir caniye
muhabbet ise umuma karşı bir hakaret, bir vicdansızlık mahiyetinde bulunmuş
olur. Bununla beraber insan için en büyük gaye, İlâhî rızâyı kazanıp selâmet ve
saadeti temin etmektir. Öyle dinsizlere, Hak'ka muhalefet edenlere gösterilecek
bir muhabbet ve bağlılık ise bu gayeyi mahveder, insanı ebedî hüsrana bırakır.
İslâm tarihi gösteriyor ki:
Ashab-ı Kiramdan bir nicesi özellikle Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Hamza gibi
zâtlar Bedir Savaşı'nda ve diğerlerinde dinsiz olan yakınlarına karşı cephe
almış, onları tepelemişlerdir.
Hattâ rivayet olunuyor ki:
Bu âyet-i Kerîme Ebü Bekr Radiyallâhü Anh hakkında nazil olmuştur. Babası Ebü
Kuhafe, bir gün Resûl-i Ekrem Efendimize sövmüş, Hz. Ebü Bekr de Ebü Kuhafe'yi
hemen yakalayarak yumruk vurmuş, onun dişleri dökülmüş, sonra Peygamberimizin
huzuruna gelince bu hâdiseyi anlatmış. Peygamber Efendimiz de öyle yaptın mı?.
Diye sormuş, diye buyurmuş, Hz. Ebü Bekr de demiş ki: Seni Hak ile Peygamber
gönderen Cenab-ı Hak'ka yemîn ederim ki: Eğer bana bir kılıç yakın bulunmuş olsa
idi elbette onu öldürürdüm" diye Resül-i Ekrem'e olan fevkalâde bağlılığını
göstermiştir. İşte din muhabbeti, bağlılığı böyle her şeyin üstündedir, (onlar)
O din düşmanlarını sevmeyen mü'minler (o zâtlardır ki,) Allâh-ü Teâlâ (onların
kalplerine îman yazmıştır.) Yâni: İmânı vücuda getirmiş, tesbît buyurmuştur, (ve
onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir.) Hak Teâlâ Hazretleri kendi ilâhî
katından veya îman cihetinden bir nür ile, manevî hayatın medarı olan Yüce bir
kuvvet ile veya Kur'an-ı Kerim ile veya bir büyük zafer ile o muhterem mümin
kullarını takviye etmiştir. Onları ilim ve irfan nurları ile aydınlatmıştır.
Onlar o sayede pek mükemmel bir itminan-i kalbe, hak üzere sebâte muvaffak
olmuşlardır. (Ve onları altlarından ırmaklar akar cennetlere girdirecektir.)
Öyle lâtif, bir çok ağaçlar vesaire ile süslü bostanlara, bağlara nail
buyuracaktır, (oralarda ebedi olarak kalıcılardır.) O nimetlerin yok olması
endişesinden tamamen azade bulunacaklardır. (Allah onlardan razı olmuştur)
Onlara pek ziyade ihsan buyurmuş olduğu dünyevî ve uhrevî nimetler,
muvaffakiyetler, rahmet eserleri o rızânın gereğidir. O zâtlar da (O'ndan) O
Yüce Yaratıcı Hazretlerinden her bakımdan (razı olmuşlardır.) çünkü onlara
verdiği nimetler, saadetler, ümidlerinin, tasavvurlarının üstünde bulunmuştur,
(işte onlar) O Allah rızâsına mazhar zâtlar (Allah'ın fırkasıdır) onun dini
uğrunda çalışan, cihadda bulunan seçkin askerlerdir. (İyi biliniz ki, muhakkak
Allah fırkasıdır.) evet (onlardır) o pek seçkin askerlerdir, (kurtuluşa ermiş
olanlar.) İki âlemde de büyük kazanca, selâmet ve saadete aday olan; o mübarek,
değerli zâtlardır. Ne büyük bir ilâhi müjde... Rahmet ve kerem sahibi olan Yüce
Mabut bizleri de o kurtuluşa eren zümreye katsın âmin.. Peygamberlerin
Efendisinin hürmetine duamızı kabul buyursun!.
Sonraki Sayfa

|
|