|
56-EL-VAKIA SURESİ
Bu mübarek sûre de Mekke-i
Mükerreme'de Taha sûresinden sonra nazil olmuştur. Doksan altı âyet-i kerîmeyi
kapsamaktadır. İlk âyetinde büyük hâdise, yâni: kıyamet mânâsına olan "vakıa"
tâbiri bulunduğu için kendisine bu "Vakıa sûresi" adı verilmiştir.
Vakıa sûresi ile Errahmân
sûresi arasında büyük bir münâsebet vardır, İkisinde de ehl-i Cennet ile ehl-i
Cehennem hakkında malûmat verilmiştir, bu mübarek Vakıa sûresi, kıyamete dair
malûmat veriyor, diyanet ve muhasebe bakımından insanların üç sınıf üzere
bulunduğunu bildiriyor ki, bunlar Sabikun (ileri geçenler) denilen Allah'a en
yakın olanlar ile, defteri sağından verilen zâtlardan ve defteri solunda verilen
suçlulardan ibarettir.
Yaratıcısının Alemin
varlığına, büyüklük ve kudretine ve kıyametin kopacağına dair birçok delilleri
de cami bulunmaktadır, inkarcıları da kınamakta ve yermektedir. Ve müminleri
Allah'ı birlemeye ve tesbîhe davet buyurmaktadır.
1. Kıyamet hâdisesi meydana
geldiği zaman.
1. Bu mübarek âyetler,
kıyametin şüphesiz kopacağını bildiriyor. Bâzı taifeleri alçaltıp bâzı zümreleri
yükselteceğini haber veriyor. O gün de yer küresinin ne gibi değişikliklere
uğrayacağını ihtar ediyor. İnsanların da o gün sağ ehli, sol ehli ve ileri
geçenler adıyla üç sınıfa ayrılacaklarını ve ileri geçenler vasfına sahip
olanların Allah'a en yakın kimseler olup Naîm cennetlerine nail olacaklarını
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Kıyamet hâdisesi vâki olduğu zaman) Yâni İkinci
üfleme ile kıyamet koptuğu, o pek müthiş hâdise meydana geldiği vakit artık
kıyamet gerçekleşmiş olur.
2. Onun oluşu için bir
yalan yoktur.
2. O hâlde (Onun) o
kıyametin (oluşu için bir yalan yoktur.) o hakikaten meydana gelmiş, dünya âlemi
sona ermiş bulunur, bunda şüphe yoktur. Yahut artık o zaman, kıyametin kopmasını
inkâr edecek bir nefis bulunamaz, herkes de onun koptuğunu görmüş, anlamış olur.
3. -O kıyamet-
alçaltıcıdır, yükselticidir.
3. O kıyamet
(Alçaltıcıdır) bir nice kavimleri zillete, hakarete, azaba uğratır ve yine o
kıyamet (yükselticidir) mümin kulları da izzete, saadete kavuşturur. Onların
kadrini yüceltir. Yâni: Bedbahtları cehennemlerin aşağı derecelerine atar,
bahtiyar olanları da cennetlerin yüksek derecelerine kavuşturur.
4. O zaman yer, şiddetli
bir sarsıntı ile sarsılmıştır.
4. (O zaman) O kıyamet
koptuğu an (yer şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmıştır.) Yâni: Kıyamet koptuğu
vakit yer küresi müthiş bir sarsıntıya tutulmuş olacaktır.
5. Ve dağlar parçalanmakla
parçalanmıştır.
5. (Ve) O zaman
(dağlar parçalanmakla parçalanmıştır.) yâni: Yer yüzündeki dağlar parça parça
olmuş, mahv ve yok olmuş bir hâle gelmiş bulunacaktır. Artık binalardan,
karalardan vesâireden hiçbiri varlığını koruyabilmiş olmayacaktır.
6. Artık -dağlar- dağılmış,
toz hâline gelmiştir.
6. (Artık) gün bütün
dağlar (dağılmış, toz hâline gelmiştir.) yâni: O kıyamet sebebiyle bütün
yeryüzündeki en kuvvetli varlıklar da darmadağın olmuş, rüzgârların çarpıp
savurdukları toz ve duman gibi bir hâle gelmiş bulunacaklardır.
7. Ve -o gün- siz de üç
sınıf olmuşsunuzdur.
7. (Ve) Ey insanlar!. O
gün (siz de üç sınıf olmuşsunuzdur) dünyadaki inancınıza, amellerinize göre üç
zümreye ayrılmış bulunacaksınızdır.
8. İmdi -biri- Ashab-ı
Meymene'dir, nedir Ashab-ı Meymene?.
8. (İmdi) Biri (Ashab-ı
Meymene'dir.) yâni Kitapları kendilerine sağ taraflarından verilecek olan
müminlerdir, (nedir Ashab-ı Meymene?.) Onlar ne kadar mutlu zâtlardır. Onların
hâl ve şanları bizim takdirimizin üstünde güzeldir.
9. Ve -ikincisi- Ashab-ı M
eş'e m e'd ir, nedir Ashab-ı M eş'e m e?.
9. (Ve) İkincisi (Ashab-ı
Meş'emedir.) kıyamette kitapları kendilerine sol tarafından verilecek olan
inkarcılardır (nedir Ashab-ı Meş'eme?.) onların hâl ve şanları da ne kadar
korkunçtur, onlar cehenneme sevk edilecek olan pek kötü hâl sahibi kimselerdir.
10. Ve -üçüncüsü de- ileri
geçenlerdir, ileri geçenlerdir.
10. (Ve) Üçüncü zümreyi
teşkil eden zâtlar ise (ileri geçenlerdir) yâni: Yüce peygamberlerdir.
Muhacirler ve Ensâr-ı Kiram'd ir, hayır ve iyiliklerde yarışan mü'minlerdir,
güzel halleriyle şöhret bulmuş, faziletleri ve güzel davranışları bilinmiş olan
mü'minlerdir. Bunlara "Sabikun" (ileri geçenler) denilmiştir. Hz. Aişe,
Radiyallâhü T e âlâ Anha'nın rivayet ettiği bir hâdis-i şerife göre sabikun, Hak
Teâlâ'nın rahmet gölgesine ilk koşup nail olacak zâtlardır ki, kendilerine hak
verildiği zaman kabul ederler, ve kendilerinden hak istenildiği zaman onu bolca
verirler ve insanlar için, kendi şahısları için hükmettikleri gibi hükmederler.
11. İşte Allah'a- en yakın
olanlar, onlardır.
11. (İşte mukarreb
olanlar) manevî yakınlığa nail, yüce Arş'a tâyin olanlar, yüce mertebelere sahip
olup "mukarrebin" adını alanlar (onlardır.) o Sabikun zümresini teşkil eden
temiz ruhlar, tertemiz bir hayat sahibi bulunan zâtlardır.
12. Naîm cennetlerinde
nimetler içinde olacaklardır.
12. O Allah'a yakın olan
zâtlar (Naîm cennetlerinde) bulunacaklardır. Onlar, o pek yüksek cennetlerde
gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve bir insanın aklına gelmediği
nîmetler ile nîmetlenmiş olacaklardır. Ne yüce bir mazhariyet!.
13. -O öne geçenler-
evvelkilerden bir cemaattir.
13. Bu mübarek
âyetler ileri geçenlerin kimlerden ibaret olduklarını bildiriyor. Onların
âhirette nasıl şanlı vaziyetlere, çeşitli nîmetlere, seçkin hizmetçilere ve pek
güzel eşlere nail olacaklarını müjdeliyor. Onların boş lâkırdılardan uzak olup
birbirlerine selâm vereceklerini beyan ve aralarındaki samimiyete, ahlâki
temizliğe işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: O mukarrebîn denilen ileri geçenler
(Evvelkilerden bir cemaattir.) Hz. Adem'den beri son peygamber Hazretlerine
kadar olan ümmetler arasında bulunmuş olan pek seçkin, sâlih, takva sahibi bir
zümredir.
14. Ve biraz da
sonrakilerdendir.
14. (Ve) O ileri
geçenler adını alan zâtlar (biraz da sonrakilerdendir.) bunlar da Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'a ümmet olan bir kısım seçkin zâtlardır. Gerçekten bu ümmet
arasında da pek çok mukarrebîn bulunmaktadır. Fakat yüz yirmi binden ziyade
olduğu rivayet edilen geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin çokluğuna göre hu
müslümanların nispeten az bulunduğu kabul edilen bir gerçektir.
15. Altundan örülmüş
tahtlar üzerindedirler.
15. O ileri
geçenlerden zâtlar, yarın âhirette (Altundan örülmüş) inciler ile, yakutlar ile
süslenmiş gayet süslü (tahtlar üzerindedirler.) öyle kıymetli istirahat
vasıtalarına sahip olacaklardır.
16. Onların üzerine karşı
karşıya olarak yaslamalardır.
16. (Onların) O güzel
tahtların (üzerine karşı karşıya olarak yaslamalardır.» birbirlerine tam bir
hürmetle bakar birbirlerine karşı muhalif, cephe almayarak, güzel bir şekilde
geçinmeye devamda bulunurlar. Ne kadar güzel edep ile, güzel ahlâk ile
vasıflanmış oldukları ortaya çıkmış olur.
17. Onların üzerlerine
daima aynı halde kalan genç hizmetçiler dolaşır.
17. (Onların
üzerlerine) O ileri geçmişlerden bulunan mü'minlere hizmet için (dâima aynı
hâlde kalan) ihtiyarlamayan, değişme ve bozulmaya uğramayan (genç hizmetçiler
dolaşır.) onlara hizmet etmekte bulunurlar.
Bu gençlerden maksat, Imam-ı
Ali'den ve Hasan-ı Basrî'den rivayet edildiğine göre müslümanların daha çocuk
iken vefat etmiş, ne iyilikleri ve ne de kötülükleri bulunmamış olan
evlâtlarıdır. Selman-ı Farisîye göre de bunlar, müşriklerin çocuklarıdır. Çünkü
bunların güzel amelleri yoktur ki, ondan dolayı mükâfata ersinler, günahları da
yoktur ki, onunla cezalandırılsınlar. Bununla beraber bir hâdis-i şerifte de
"kâfirlerin çocukları, cennet ehlinin hizmetçileridir." diye buyurulmuştur. "Sirac-i
münir, tefsir-i ebissuud."
18. Çeşmelerden akan
şuruplar ile -dolu- testiler ile ve ibrikler ile ve bardaklar ile.
18. O hizmetçiler,
(Çeşmelerden) su kaynaklarından (akan) fışkıran (şuruplar ile) pek lezzetli
içilecek sular ile dolu (testiler ile ve ibrikler ile ve bardaklar ile.)
dolaşırlar, o muhterem zâtlara onları sunarlar.
19. Onlardan baş ağrısına
uğramazlar ve akıllarını da gidermiş olmazlar.
19. (Onlardan) O
içilecek lezîz şuruplardan dolayı içen zâtlar (baş ağrısına uğramazlar.) ondan
asla bir zarar görmezler, (ve) O şuruplar, kendilerine içenlerin (akıllarını da
gidermiş olmazlar) onlar, dünyadaki sarhoşluk veren zararlı meşrubata asla
benzemezler. Bilakis onlar, içenlerin zevk ve neşvelerini arttırmaya sebep olur.
20. Ve -O hizmetçiler ehl-i
Cennet'in- tercih ettikleri meyveler ile -dolaşırlar-.
20. (Ve) O hizmetçiler,
ehl-i cennetin (tercih ettikleri meyveler ile dolaşırlar.) çeşit çeşit, lezîz
lezîz meyveleri ehl-i cennete takdim ederler..
21. Ve canlarının çektiği
kuş eti ile -dolaşırlar-.
21. (Ve) O hizmetçiler,
cennet ehlinin (canlarının çektiği kuş eti ile) de dolaşırlar. Çeşitli tatlı kuş
etlerini onlara ikram için takdim eylerler.
22. -Ve orada- pek güzel
gözlü huriler de -vardır.-
22. Maamafih o cennet
âleminde (Pek güzel güzel huriler de) vardır. Beyaz ve iri, parlak gözlü
kadınlar da mevcuttur.
23. Saklı inci emsali gibi
-pek güzeldirler-.
23. O huriler, sedefler
içinde (Saklı inci emsali gibi) pek güzeldirler, bir temizlik ve güzelliğe
sahiptirler.
24. İşler oldukları güzel
amellerine mükâfat olarak -bu nimetlere nail olacaklardır.-
24. O muhterem cennet
ehli, dünyadalarken (işler oldukları güzel amellerine mükâfat olarak.) bu
çeşitli nimetlere nail olacaklardır.
25. Orada ne bir boş lâf
ve ne de günaha sokacak bir şey işitmezler.
25. O cennet ehli
(Orada ne bir boş lâf) işitirler (ne de) kendilerini (günaha sokacak bir şey
işitirler.) cennetlerde öyle fâidesiz zararlı lâkırdılardan, bir şey işitilemez.
26. Ancak bir söz
-işitirler- ki, oda -selâm selâmdan ibarettir-.
26. Cennetlerde (Ancak bir
söz) işitirler (ki) o da en iyi, en güzel bir söz olan (selâm selâm) dan
ibarettir. Yâni: Birbirlerine selâm ile selamlaşmada bulunurlar veya kendilerine
melekler böyle selâm verirler. Veyahut Allah tarafından kendilerine böyle bir
selâmette devamlı olacakları tekrar tekrar müjdelenir. Ne muazzam bir selâmet ve
saadet!.
27. Ashabı yemîn ise, nedir
ashabı yemîn.
27. Bu mübarek âyetler
de defteri sağından verilenlerin yüksek kadrine işarette bulunuyor. Onların
cennetlerde nasıl nimetlere, bakire eşlere nail olacaklarını haber veriyor ve
onların geçmiş, ümmetlerden ve sonraki ümmetlerden birer cemaat bulunmuş
olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ashab-i yemîn ise) yâni: Yukarıda
Ashab-i mey'mene adıyla anlatılmış olan o seçkin zevata gelince (nedir Ashab-i
yemîn?.) onlarda ne kadar yüce, yüksek bir mertebeye sahiptirler.
Arap lisânında böyle soru
usulünü kullanmak, ya övme veya yerme hususunda mübalağayı ifade içindir. Burada
ise medh ve övmeyi kapsar bulunmuştur.
28. Dikensiz kiraz
ağaçları -altında- dırlar.
28. O muhterem zâtlar da
cennetlerde (Dikensiz kiraz ağaçları altındadırlar.) o ağaçlar, dünyadaki "S i
dr", "nabk" denilen dikenli kiraz ağaçları gibi değildirler, gayet nefis,
faydalı bulunmaktadırlar.
29. Ve meyveleri kat kat
olmuş muz ağaçları - altında- dırlar.
29. (Ve) O mutlu zâtlar,
cennetlerde (meyveleri kat kat olmuş muz ağaçları altındadırlar.) onların da
meyvelerinden müstefit olacaklardır. O ağaçlar ve onların meyveleri dünya
ağaçlarının ve meyvelerinin adıyla anılmakla beraber mahiyetleri, lezzetleri
itibariyle dünya ağaçlarının ve meyvelerinin pek çok fevkindedirler.
30. Ve yayılmış
gölgededirler.
30. (Ve) O cennet
sahipleri (yayılmış gölgede) dirler. Yâni: Devam edip duran, güneş gibi bir
şeyin doğmasıyla yok olmayan güzel, rahatlatıcı bir gölgeye de nail
bulunacaklardır. Nitekim tan yerinin ağarması ile güneşin doğması arasındaki
gölgede sakin ve süreklidir. Cennetteki o gölge Rahmân'ın Arşının gölgesi
olacağı gibi bâzı ağaçların harikulade gölgeleri de olabilir.
31. Ve çağlayıp akar bir su
-başında- dırlar.
31. (Ve) O mutlu cennet
ehli (çağlayıp akan bir su) başın (da) dırlar. Kendi ikâmetgâhları etrafından
sular cereyan eder, o sulardan pek kolaylıkla yararlanırlar, onları öteden,
birden getirmeye muhtaç olmazlar.
32. Ve pek çok meyveli bir
yerdedirler.
32. (Ve) O cennetlere nail
olan zâtlar, türleri ve cinsleri itibariyle (pek çok meyve) M bir yer (de)
dirler. Onlar, diledikleri bu meyvelerden bol bol yer, zevk alırlar.
33. Ne kesilmiş ve ne de
men edilmiş, -bulunmayan meyveler arasındadırlar-.
33. Evet.. O zâtlar (Ne
kesilmiş) son bulmuş (ve ne de men edilmiş) bulunmayan meyveler arasındadırlar.
Onların meyveleri asla kesilmez ve kendilerinden men edilmez.
34. Ve yükseltilmiş
yataklardadırlar.
34. (Ve) O defteri
sağından verilenler (yükseltilmiş yataklardadırlar.) onlar, kadri pek yüce, pek
rahatlatıcı döşeklere de naildirler. Diğer bir yoruma göre de bundan maksat,
cennet kadınlarıdır ki, onlar yüksek bir mahiyette, pek güzel ahlâka sahip,
kocalariyle birlikte bulunacaklardır.
35. Şüphe yok ki, biz
onları bir yaradılış ile yarattık.
35. Ve Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: (şüphe yok ki, biz onları) O cennetteki kadınları, o kocalariyle
aynı yatakta olacak eşleri (bir yaradılış ile yarattık) onları yeni bir
yaratılışla meydana getirdik veya onları ilk kez yaratılmış kadınlar kıldık.
Cennetlerdeki kadınların bir kısmı, yeniden ehl-i cennet için yaratılmış
hurîlerden, pek güzel, bakire kadınlar taifesinden ibarettir. Bir kısmı da
dünyadaki îman sahibesi olan kadınlardır ki, dünyadalarken ihtiyar bulunmuş
olsalar da cennetlerde yeniden genç bir hâlde bulunmuş olacaklardır.
36. İşte onları bakireler
kıldık.
36. (İşte onları) O
cennet kadınlarını (bakireler kıldık) kocaları onları dâima bakire bir hâlde
bulacaklardır. Onlardan maksat, ya hürül'ayn denilen kadınlardır ki, onlar
doğmaksızın yaratılmışlardır.
37: Kocalarına düşkün, hep
bir yaşıt yaptık.
37. Ve o kadınları
(kocalarına düşkün) onları ziyadesiyle sever bir yaratılışta yarattık. Ve onları
(hep bir yaşıt yaptık.) Yaşları eşit bulunacaktır. Kendileri de, kocaları da
otuz üçer yaşlı gibi bir vaziyet alacaklardır.
38. Ashabı yemîn için
-böyle yaratılmışlardır-,
38. O güzel kadınlar,
böyle seçkin bir şekilde (ashabı yemîn için) yaratılmışlardır, hilkat alanına
çıkarılmışlardır. Onlar, ashabı yemîne verileceklerdir.
39. -O Ashab-ı yemîn-
evvelkilerden bir cemaattir.
39. O defteri sağından
verilenler (Evvelkilerden bir cemaattir) geçmiş ümmetlerin mümin olanlarından
bir cemaat teşkil etmektedirler.
40. Ve sonrakilerden bir
cemaattir.
40. (Ve) O defteri
sağından verilenler (sonrakilerden) de (bir cemaattir.) bu ümmeti
Muhammediye'nin mü'minlerinden de bir cemaat hâlinde bulunmaktadırlar. Son
peygamber Hazretlerine mahsus bir ilâhî lütuf olmak üzere onun ümmeti arasında
ashabı yeminden olmak şerefine sahip olanlar, pek çok bulunacaktır. Cennet
ehlinin büyük bir kısmını bu m üs l umanların teşkil edeceğine dair hâdis-i
şerifler vardır.
41. Ashab-ı şimal ise ne
Ashab-ı şimaldir?.
41. Bu mübarek
âyetler de defteri solundan verilen ve ikinci sınıfı teşkil eden uğursuz
kimselerin pek müthiş akıbetlerini ve bunun sebeplerini tasvîr buyuruyor.
Onların evvelce nail oldukları nimetleri kötüye kullanıp büyük günahlara devam
etmiş olmalarının cezasına kavuşmuş olduklarını ihtar ediyor. Ve onların âhiret
hayatını inkâr eder bulunmuş olduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki:
Kendilerine "Ashab-i Meşeme" denilen veya onların en aşağı derecesinde bulunan (Ashab-i
şimal ise) ne uğursuz bir hâlde bulunan kimselerdir?. Onlar (ne Ashab-i
şimaldir?.) onlara kitaplara sol taraflarından verilecektir, onların
durumlarının uğursuzluğunu tasvir ne kadar mühimdir?.
42. Mesamelere kadar nüfuz
eden bir sıcaklık ve son derece hararetli bir su içindedirler.
42. Onlar, yarın kıyamette
(gözeneklere kadar nüfuz eden bir sıcaklık) içinde kalacaklardır, (ve son derece
hararetli bir su içindedirler.) O su, onların etlerini eritecek derecede
şiddetli bulunacaktır.
43. Ve pek siyah bir
dumandan bir gölge içindedirler.
43. (Ve) Onlar (pek siyah
bir dumandan bir gölge içindedirler.) öyle muhtelif şeyler ile dâima muazzep
olup duracaklardır.
44. -O gölge- ne soğuktur,
ne de fâidelidir.
44. O gölge ise (Ne
soğuktur) ki, ruhlara biraz ferahlık versin, (ne de fâidelidir.) ki, kendisinden
biraz istifâde olunsun. Kendisinden hiçbir hayır beklenemez, kendisine asla
alışılamaz.
45. Çünki, şüphe yok
onlar, bundan evvel nimetlere -zevklerine-düşkünler idiler.
45. O kitapları
soldan verilenler, böyle badirelere uğrayacaklardır. Bunun sebebine gelince
(Çünkü şüphe yok, onlar bundan evvel) daha dünyadalarken çeşitli (nimetlere)
servetlere, mevkilere, sahip, zevklerine, şehvetlerine (düşkünler idiler.)
üzerlerine düşen kulluk vazifelerini İfaya çalışmıyorlardı.
46. Ve büyük günah üzerine
ısrar eder olmuşlardır.
46. (Ve) Onlar (büyük
günah üzerine ısrar eder olmuşlardı.) küfür ve şirke düşmüşlerdi, nice büyük
günahları işledikleri hâlde onlardan asla tevbe ve istiğfar etmemişlerdi.
47. Ve demekte olmuşlardı
ki: Biz öldüğümüz ve toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi mutlaka bizler mi
elbette diriltilip kaldırılmış kimseleriz?.
47. (Ve) O suçlu
şahıslar (demekte olmuşlardı ki: Biz öldüğümüz ve biz bir toprak) kesildiğimiz
(ve kemikler olduğumuz vakit mi?.) tekrar hayata ereceğiz?, (mutlaka bizler mi
elbette diriltilip) kabirlerimizden (kaldırılmış kimseleriz?.) Bu ne mümkün!.
48. Ve bizlerin evvelce
geçmiş atalarımız da mı?.
48. (Ve) Şöyle de
demekte idiler ki: (bizlerin evvelce geçmiş atalarımız da mı?.) tekrar hayat
bularak kabirlerinden kalkacaklar?. Bu nasıl olabilir?, işte o inkarcılar, böyle
şehvetlerine, gafletlerine daimi;, âhiret âlemini inkâr etmiş oldukları için
âhirette öyle müthiş azaplara çarpılacaklardır.
49. De ki: Şüphe yok
evvelkiler de, sonrakiler de:
49. Bu mübarek âyetler de
kıyameti inkâr eden defterleri soldan verilenlere bir cevap teşkîl ediyor.
Onların herhalde mahşere sevk edileceklerini, orada ne müthiş şekilde cezalara
uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Allah, Resül-i Ekrem'ine emr
ediyor ki: Resulüm!. O inkarcıların inkârlarını red için (de ki: Şüphe yok
evvelkiler de) tarihe karışmış olan bir nice eski kavimler de (sonrakiler de)
bilâhare dünyaya gelmiş olan ey inkarcılar!. Sizin gibi insanlar da tamamen
mahvolup gitmiş olmayacaktır.
50. Elbette belli bir
günün belirli bir vaktinde toplanılmış -olacaklardır-,
50. (Elbette ki,)
Allah katında (belli bir günün) bir kıyamet gününün (belirli bir vaktinde)
kabirlerinden kaldırılıp mahşere (toplanılmış) olacak dardır.) bu, muhakkaktır.
Bu, nasıl inkâr edilebilir?.
51. Sonra şüphe yok ki,
sizler, ey sapıklar, tekzîb ediciler!.
51. (Sonra şüphe yok ki,
sizler) Ey kıyametin kopacağına inanmayan dinsizler!, (ey sapıklar!.) Hidâyet
yolunu kaybetmiş olanlar!. Ve ey (tekzib ediciler!.) haşr ve neşri inkâra cür'et
gösterenler!.
52. Elbetteki, zakkumdan
olan bir ağaçtan yiyecek kimselersiniz.
52. (Elbette ki,) Siz o
küfrünüzün bir cezası olmak üzere âhirette (zakkumdan olan bir ağaçtan yiyecek
kimselersiniz) o vasıta ile de derin bir azaba uğramış olacaksınızdır.
53. Artık karınlarınızı
ondan doldurucularsınızdır.
53. (Artık)
Sizler, ey inkarcılar!, (karınlarınızı ondan) O zakkum ağacından,
onun zehirli meyvelerinden (doldurucularsınızdır.) ister istemez
ondan yemek mecburiyetinde kalacaksınızdır.
54. Sonra onun üzerine o
pek kaynar sudan içicilersinizdir.
54. (Sonra onun
üzerine) Sizlerde meydana gelen pek şiddetli bir susuzluk etkisiyle (o pek
kaynar sudan içicilersinizdir) ne yazık ki, o su sizin hararetinizi azaltmış
değil, bedenî ı zd irapların iz ı arttırmış olacaktır.
55. Artık kendisine bir
nevî hastalık arız olmuş devenin içişi gibi içicilersinizdir.
55. Evet.. O suyu
alışılmış bir şekilde içmiş olmayacaksınız, (artık) o zaman (kendisine bir nevî
hastalık arız olmuş devenin içişi gibi içicilersin izdir.) siz öyle gayrı tabiî
bir vaziyette, şiddetli bir hararetin tesiriyle onu içmiş olacaksınızdır. Fakat
ondan bir menfaat değil, büyük bir zarar görmüş bulunacaksınızdır.
§ Hiym; Bir devedir ki:
Kendisine "Hüyam" denilen istiska (su istediği) gibi bir hastalık arız olmuş
olur da ölünceye kadar su içer içer de yine kanmaz.
56. İşte bu, onların o
ceza günündeki ziyafetleridir.
56. (İşte bu,)
Bildirilen zakkum vesâir çeşitli azaplar (onların) o sapık, inkarcı kimselerin
(o ceza günündeki ziyafetleridir.) yâni: Misafirler için ilk takdim edilen yemek
vesaire kabilindendir. Onlar ancak böyle bir ziyafete lâyık bulunmuşlardır.
Bu ifade, bir alay etme ve
kınamayı gerektirir bulunmaktadır. Artık onlar, cehennemde kalacaklarına dair
karar verildiği zaman ne kadar çeşit çeşit azaplara uğrayacaklarını
düşünsünler!.
57. Biz sizi yarattık,
artık tasdik eder olmalı değil mi idiniz!.
57. Bu mübarek âyetler
de inkarcıları red için Cenab-ı Hak'kın Hanlığına, yaratıcılığına, âlemin
rızkını verici olduğuna ait delilleri getiriyor, insanları da ölümden sonra
tekrar hayata erdirmeğe ve kıyameti de, o ceza gününü de vücuda getirmeğe kaadir
olduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey âhiret hayatını inkâr edenler!. (Biz
sizi yarattık) Sizden hiçbir eser yok iken sizi kudret ve azametle vücuda
getirdik (artık) sizi öldürdükten sonra da tekrar hayata kavuşturacağımızı
(tasdik eder olmalı değil mi idiniz?.) bir şeyi yoktan icat etmek, onu tekrar
diriltmekten daha mühim değil midir?. Sizi icada kaadir olan Yüce Yaratıcı,
sizi, tekrar diriltmeye kaadir olamaz mı?. Neden siz âhiret hayatını inkâra
cür'et ediyorsunuz?.
58. Rahimlere döktüğünüz
meniyi gördünüz mü?, -haber veriniz!.-
58. Bir kere kâinatı
yaratanın kudretinin etkisini düşünmeli değil misiniz? Kısaca (Rahimlere
döktüğünüz meniyi gördünüz mü?.) onu bir ibret için göz önüne aldınız mı?. Bana
haber veriniz.
59. Onu siz mi
yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcılar biz miyiz?.
59. (Onu siz mi
yaratıyorsunuz?.) O meniye muhtelif şekiller vererek sonunda onu bir insan
olarak siz mi vücuda getiriyorsunuz?, (yoksa) Onu öyle yaratılışı tam olarak
(yaratıcılar biz miyiz?.) elbette onu öyle mükemmel, hayat sahibi bir şekilde
yaratan, kudret ve azamet sahibi olan Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir. Elbette
bunun aksini iddia edemezsiniz. O hâlde sizi bilâhare tekrar hayata
kavuşturmasını nasıl uzak görebilirsiniz?.
60. Sizin aranızda ölümü
biz takdir ettikve biz önüne geçilmiş olanlar değiliz.
60. Şunu da düşününüz ki,
ey insanlar!. (Sizin aranızda ölümü biz takdir ettik) her birinizin vefatı için
belirli bir zaman tahsis eyledik. Bu, bir hikmet gereğidir ki, bunu hiçbir kimse
değiştiremez ve bozamaz, (biz önüne geçilmiş olanlar değiliz) bizi âciz
bırakacak bir kimse tasavvur edilemez, biz asla âcizler, mağlûplar değiliz.
61. Sizin emsalinizi
değiştirmek ve sizi bilmediğiniz bir ne;'ette yaratmak üzere -kaadiriz-
61. Ey insanlar!.
(Sizin emsalinizi değiştirmek) Sizin şekillerinizi, huylarınızı değiştirmek (ve
sizi bilmediğiniz bir neş'ettte yaratmak) şahsiyetlerinizi değiştirdikten sonra
yeni bir şekil ve surette yaratıp iadede bulunmak (üzere) kaadiriz. Bizi bundan
âciz bırakacak bir kudret sahibi tasavvur olunamaz. Bütün kâinatta istediği gibi
tasarruf edici olan, ancak yaratıcınızın zati kutsiyyet sıfatıdır.
62. Ve muhakkak ki, siz ilk
yaradılışı bildiniz, o halde düşünmez misiniz?
62. (Ve muhakkak siz ilk
yaradılışı bildiniz) İlk babanız Hz. Adem'in nasıl bir kudret hârikası olarak
vücuda getirilmiş olduğundan haberdarsınız, kendinizin de bir nice kuvvetlere
özelliklere sahip olmak üzere birer damla meniden yaratılmış olduğunuzu
bilmektesiniz, (o hâlde düşünmez misiniz?.) Sizleri ilk kez böyle yaratmış olan
bir Yüce Yaratıcı, sizleri öldürdükten sonra tekrar yaratamaz mı?. Bunu nasıl
olur da düşünüp tasdik etmiyorsunuz?.
63. Şimdi ektiğiniz tohumu
gördünüz mü?, -haber veriniz-.
63. Bir kere de şu
eser-i kudreti düşünmeli değil misiniz?. (Şimdi ektiğiniz tohumu gördünüz mü?.)
Birer daneden ne kadar çok daneler, başaklar, çiçekler vücuda geliyor. Artık
haber veriniz bakalım!.
64. Onu sizler mi
bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?.
64. (Onu) O ekeni
(sizler mi bitiriyorsunuz?.) onu öyle mükemmel bir hâlde geliştirip artırmaya
siz mi kaadir oluyorsunuz?, (yoksa) Onu öyle mükemmel bir tarzda (bitirenler biz
miyiz?.) şüphe yok ki, insanların o hususta hiçbir kabiliyeti yoktur, o
tohumları topraklar içinde gelişip çoğaltmaya nail eden, bir daneden nice
daneler vücuda getiren ancak Yüce Yaratıcı Hazretleridir, bunu kim inkâr
edebilir?.
65. Eğer dilese idik onu
elbette bir ot kırıntısı yapardık. Artık siz, şaşırır dururdunuz.
65. İşte o Yüce
Yaratıcı buyuruyor ki: (Eğer dilese idik onu) O ekini (elbette bir ot kırıntısı
yapardık.) öyle güzelce gelişip çoğalarak kendisinden istifâde edilecek bir
tarzda meydana çıkarmazdık, onun o fâideli varlığından bir eser görülmezdi,
(artık siz şaşırır dururdunuz) ekinlerinizin en hâle geldiğini görüp hayretler
içinde kalırdınız, istifâdeden mahrum bulunur idiniz.
66. Şüphe yok ki, biz çok
ziyana uğramışlarız, -derdiniz-.
66. (Şüphe yok ki, biz çok
ziyana uğramışlarız.) Malımız, karşılıksız zayi olduğundan büyük bir azaba,
helake mâruz kalmışız derdiniz.
67. Belki biz mahrum
kimseleriz, -diye söylenirdiniz.-
67. (Belki biz mahrum
kimseleriz.) Bize rızkımız men edilmiş bulundu, bizim bu ziraatımızdan bir
nasibimiz yok imiş diye söylenirdiniz. Binaenaleyh ey inkarcılar!.
Sizi de, sizin rızkınızı da
yaratan, besleyen ancak Allahü Teâlâ'dır. Artık o Yüce Yaratıcı, sizleri daha
sonra tekrar yaratamaz mı?. Neden bunu inkâr cehaletinde bulunuyorsunuz?.
68. Şimdi gördünüz mü, içer
olduğunuz suyu?.
68. Bu mübarek âyetler de
başka bir hüccet olmak üzere Yüce Yaratıcının bu âlemdeki diğer bir kısım
tasarruflarını bildiriyor. İnsanların uyanmasına, istifâdesine vesîle olan bir
parlak kudret eserine dikkatleri çekiyor. Bunları yaratan âlemlerin Rabbi'nin
tesbîh ve takdis edilmesini emretmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!, (şimdi
gördünüz mü?.) Haber veriniz (içer olduğunuz suyu) kendisiyle hararetinizi
gidermek, hayatınızı devam ettirdiğiniz o büyük nimeti.
69. Onu buluttan siz mi
indirdiniz, yoksa indiriciler bizler miyiz?.
69. Evet.. (Onu) O
pek fâideli suyu (buluttan siz mi indirdiniz?.) o su ile yeryüzünü vakit vakit
siz mi hayat suyu içinde bıraktınız?, (yoksa) o suyu (indiriciler bizler
miyiz?.) o suların sırf ilâhî kudret ile yeryüzüne indirilmiş olduğunu hiç
düşünmez misiniz?.
70. Eğer dilese idik onu
acı bir su yapardık, artık şükretmeli değil misiniz?
70. Evet.. O suları öyle
şeffaf, lezîz, faydalı bir tarzda yeryüzüne indiren ancak kerem sahibi Yüce
Yaratıcımızdır. (Eğer dilese idik onu acı bir su yapardık.) ondan istifâde
edemezdiniz, (artık şükretmeli değil misiniz?) Size o kadar tatlı suları veren,
sizi o kadar kıymetli nîmetlere nail buyuran Yaratıcınıza dâima kullukta, şükrü
İfada bulunmalı değil misiniz?.
71. Sonra gördünüz mü o
ateşi ki, çakıverirsiniz?.
71. (Sonra) Ey insanlar!.
Şunu da düşününüz: (gördünüz mü) haber veriniz bakalım (o ateşi ki,
çakıverirsiniz?) bir yeşil ağaçtan çıkarmakta bulunursunuz.
72. Onun ağacını siz mi
yarattınız, yoksa yaratanlar, biz miyiz?.
72. (Onun) O ateşin
(ağacını) o yaş, yeşil, ateşfeşan hârika ağacı (siz mi yarattınız) onu öyle
garip, güzel bir şekilde vücuda getirdiniz (yoksa) onu (yaratanlar, biz miyiz?.)
elbette şüphe yok ki, onu da şâir eşyayı da yaratan, meydana getiren, çeşitli
özelliklere nail buyuran, ancak Yüce Yaratıcı Hazretleridir.
73. Biz onu -o ateşi- bir
ibret verici çöle konup göçenler için bir menfaat kıldık.
73. İşte O Yüce Yaratıcı
buyuruyor ki: (Biz onu) O ağaçtan alınan ateşi (bir muhtıra) ilâhî kudret ile ne
garip, hayret verici şeylerin vücuda gelebileceğini düşünmek için ve cehennem
ateşini hatırlamak için bir ibret vesilesi olarak vücuda getirdik, (ve sahraya
konup geçenler için bir menfaat' kıldık.) o ağaçtan çıkarılan ateş ile yolcular
istifâde eder dururlar.
Çöllerde gezip
duran Arap'lar "Merh" denilen bir yeşil ağacı "Afar" denilen diğer bir yeşil
ağaca sürterek bunlardan bir su çıkar, ondan bir ateş meydana gelir. İşte soğuk,
akıcı bir şeyden, öyle kızgın bir ateşin çıkması, ne büyük bir kudret eseridir.
Nitekim çakmak taklarından, elektriklerden ateşlerin çıkması da böyle birer
yaratılış harikasıdır. Artık bu hârikaları vücuda getiren Yüce Yaratıcı,
insanları da öldürdükten sonra tekrar diriltemez mi?. Bunu hangi akıllı, insaflı
bir kimse inkâr edebilir?.
74. Artık azim Rabb'inin
ismiyle teşbihte bulun.
74. (Artık) Ey Yüce
Peygamber!. Ve Ey kabiliyet sahibi olan herhangi bir insan!. Bu kadar fâideli
şeyleri kudretiyle yaratmakta olan kerem sahibi (azim Rab'binin ismiyle teşbihte
bulun.) O Yüce Yaratıcının her türlü acz lekelerinden, ilâhlık şanına lâyık
olmayan şeylerden yüce tutmaya devam et. İşte insanları öldürdükten sonra tekrar
hayata erdireceği de muhakkaktır. O Yüce Yaratıcınızın böyle bir iadeye kaadir
olduğunu da bilip itirafa devam etmeniz icabeder.
75. Artık hayır.. O
yıldızların mevkilerine yemîn ederim.
75. Bu mübarek âyetler de
ilâhlık hakkındaki, delillerden sonra Kur'an-ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğunu
kesin olarak bildiriyor. Kur'an-ı Kerim'in yüce vasıflarına işaret buyuruyor. O
mukaddes kitaba karşı nasıl hürmette bulunulacağını gösteriyor. O Kur'an-ı
Kerîm'e karşı hürmete aykırı, tekzîb eder hareketleri red etmekte ve
kınamaktadır. Şöyle ki: (Artık hayır.) Muhakkaktır ki, (o yıldızların
mevkilerine) onların gökteki akıp gittikleri, battıkları yerlere (yemîn derim.)
yâni: O ibret verici yerlere, hâdiselere dikkatleri çekerek beyan olunacak şeyin
bir hakikat olduğunu size telkîn eylerim.
76. Ve şüphe yok ki, o,
eğer bilseniz, elbette pek büyük bir yemindir.
76. (Ve şüphe yok
ki, o) Pek mühim yemîn (eğer bilseniz elbette ki.) onun büyüklüğünü ve
ehemmiyetini itiraf edersiniz. Çünkü o, (pek büyük bir yemindir.) o yemîn edilen
şey, uyanmak için dikkat çekecek bir hâdisedir, Cenab-ı Hak'kın kudretine,
hikmetine, rahmetinin sonsuzluğuna delâlet eden bir vakıadır. Öyle bir nice
yıldızların doğup sonra batmaları, bir hikmet sahibi müessirin, bir kudret
sahibi yaratıcının varlığına büyük bir delildir. Binaenaleyh böyle muazzam
kudret eserlerine Cenab-ı Hak'kın yemîn etmesi, bir olan zâtının kudretine,
azametine dikkatleri çekmek hikmetini vesaire içermektedir.
Diğer bir yoruma göre de
yıldızlardan maksat, Kur'an-ı Kerim'in zaman zaman parça parça nazil olan
âyetlerdir. Onun mevkilerinden maksat da, nazil olduğu vakitlerdir. Şüphe yok
ki, Kur'an-ı Kerim'in her âyeti de bir ilâhî rahmettir, bir ilâhî delildir.
İmam Kuşeyrî diyor ki: Bu,
bir yemindir. Allah Teâlâ ise dilediği şeye kasem=yemîn eder. Fakat bizim için
Allah Teâlâ'dan ve O'nun kadîm sıfatlarından başka bir şeye yemîn etmek
selâhiyeti yoktur. "Sirac-i Münîr."
77. Muhakkak ki o, elbette
değerli bir Kur'an'dır.
77. (Muhakkak ki, o)
Hakkında yemîn edilen, muksemmün aleyh bulunan şey, (elbette bir değerli
Kur'an'dır) fâideleri pek çok olan, insanlığa selâmet ve saadet yollarını
gösteren, en mühim ilmlerin esasını içeren bir ilâhî kitaptır.
78. Bir konınmıı;
kitaptadır.
78. O Kuranı Kerîm, (Bir
korun mu; kitaptadır.) yâni: Levh-i mahfuzda yazılmıştır. Onun âyetleri Cenab-ı
Hak'kın koruması ve himâyesindedir. Onu orada Allah'a en yakın olan melâike-i
kiramdan başkası bilemez, başkalarına karşı kapalıdır.
79. Ona tamamen temiz
olanlardan başkası el süremez.
79. (Ona) O mushaf-ı
şerife (tamamen temiz olanlardan başkası el süremez.) binaenaleyh tam bir
taharet hâlinde bulunmayan bir şahıs, Kur'an-ı Kerîm'i eline alamaz, yâni:
Alması dînen yasaklanmıştır.
Cumhur-i ulemâya göre
taharetsiz olan bir kimse, Kur'an-ı Kerîm'e dokunamaz, eline alamaz. Velev ki,
bir kılıf, bir sandık içinde bulunsun. Fakat bir cemaate göre taharetsiz bir
kimsenin Kur'an-ı mes etmesi caiz değilse de onu kendisine bitişik olmayan bir
zarf, bir sandık içinde olarak eline alması caizdir.
Imam-ı Şafiî'ye göre bir
cünüp, Kur'an-ı Kerîm'i okuyamaz, fakat bir abdestsiz müslüman, ezber olarak
okuyabilir.
Çocukların Kur'an-ı Kerîm'i
elerine alarak okumaları, bir zarurete binaen mubah bulunmuştur. Çünkü onlar,
Kur'an-ı okuyup öğrenmek mecburiyetindedirler ve onlar mükellef değildirler.
Fukahanın beyanatında işaret vardır ki: Kıraat hükmü, maksada göre değişir.
Binaenaleyh cünüp için zikr, tesbîh ve dua caizdir. Yâni: Bunların Kur'an okumak
kasdiyle olmaksızın yapılması, mubahtır. Haiz ve nüfesa da bu gibi ahkâm
hususunda cünüp gibi sayılırlar. "Rühülbeyan, Sirac-i Münîr."
Bu âyet-i kerîm'e şöyle de
yorumlanmıştır: O levh-i mahfuza günahlardan tertemiz olanlardan başkası, yâni:
Meleklerden başkası dokunamaz.
80. Alemlerin Rab'bi
tarafından indirilmiştir.
80. O Kur'an-ı Kerim
(âlemlerin Rabbi tarafından) müneccemen, yâni: Süre süre, âyet âyet olarak
(indirilmiştir.) O öyle kutsiyyete sahiptir. O hâşâ bir sihir, bir kehanet, bir
şiir kabilinden değildir, onun şanı bu gibi şeylerden yücedir, artık ona her
bakımdan hürmet lâzımdır.
81. Şimdi siz mi bu kelâma
ehemmiyet vermeyicilersiniz?.
81. (Şimdi siz mi?) Ey
bir takım inkarcılar!. (Bu kelâma ehemmiyet vermeyicilersiniz?.) Bu ilâhî kelâmı
hor gören, buna yağ sürmek isteyen, bunu I eke d ar etmeğe cür'et gösteren
sizler misiniz? Ne aşağılık ki, böyle bir cür'ette bulunuyorsunuz?.
§ Idhan; Lügatte yağ sürmek
demektir. Bir hususta küçümseme, mülayenet göstermek yerinde kullanılır.
Binaenaleyh "müdhin" de, mütehavin mânâsına dır ki, bir şeye hor bakan, hakir
gören demektir.
82. Ve rızkınızı siz
muhakkak kendinizin yalanlamanızdan ibaret mi kılacaksınız?.
82. (Ve) Ey inkarcılar!,
(rızkını) Haz ve nasibinizi, Kur'an'dan istifâde etmenizi (yalanlamanızdan) o
apaçık kitabı tekzîb etmenizden (ibaret mi kılacaksınız?.) öyle bir nîmete nail
olmanızdan dolayı şükretmeniz lâzım gelirken, sizin onu inkâr etmeniz, ne kadar
bir cehalet eseridir. Bu inkârınızdan ne istifâde edeceksiniz?.
Şuna da işaret vardır ki:
Ey inkarcılar!. Siz dünyada bir rızka, bir servete nâiliyet için dinsizliği,
Kur'an-ı Kerim gibi ilâhî bir kitabı tekzîb etmeyi bir vesîle mi ediniyorsunuz?.
Öyle inkarcı bir hâlde yaşamanızı dünyalığa nâilliyete bir sebep mi
sanıyorsunuz?. Bu ne kadar yanlı; bir düşünce!. Ne kadar kâfirce bir hareket?.
Şüphe yok ki, rızkı da, ebedî selâmet ve saadeti de kullarına ihsan eden, ancak
Allahü Teâlâ'dır. Onun dinine, onun kitabına sarılanlar, daimî şekilde hakikî
nimetlere, saadetlere nail olurlar. O Yüce Yaratıcı'nın dinine, kitabına
muhalefet edenler de ebedî mahrumiyetlere mâruz kalırlar.
83. Artık, değil mi ki,
-can- boğaza geldiği vakit.
83. Bu mübarek âyetler
de kâinatı yaratanı inkâr edenleri kınıyor. Eğer onlar, Yüce Yaratıcıyı inkâr
edip de kendilerinde bir yaratıcılık sıfat görüyorlarsa ölmek üzere olan bir
şahsın tekrar hayata kavuşturulmasını temin etmelerini kendilerine teklif ile
onların acz ve cehaletlerini teşhir buyuruyor. Allah'a yakınlardan olan zâtlar
ile defteri sağından verilen zâtlara da âhirette nâll olacakları nimetleri ve
iltifatları müjdeliyor. İnkarcı, sapık şahısların da âhirette ne kadar ceza
çekeceklerini gösteriyor. Bu verilen haberlerin bir kesin hakikat olduğunu
bildiriyor ve Yüce Yaratıcı'nın tesbîh ve tenzih edilmesini emretmektedir. Şöyle
ki: (artık değil mi ki?.) can (boğaza geldiği vakit) sizden birinin ölümü anında
ruhu boğazına dayanıp çıkmak üzere bulunduğu zaman.
84. Ve siz o zaman bakar
durursunuz.
84. (Ve) Halbuki, (siz)
ey öyle ölüm hâlinde bulunan kimsenin yanında bulunanlar!. (O zaman) Ona (bakar
durursunuz) elinizden bir şey gelmez, bir seyirci vaziyetinde bulunmuş
olursunuz.
85. Ve biz -o can çekişti
re ne- sizden daha yakınız. Ve lâkin siz göremezsiniz.
85. (Ve) Halbuki,
(biz) yâni: Ruhları almaya memur olan melekler ve ilim ve kudret ve tasarruf
itibariyle bir olan zatım, o can çekiştirene (sizden daha yakınız.) siz onun
zahirî hâlini görürsünüz. Cenab-ı Hak ise onun bütün ahvâlini, bütün
mukadderatını bilmektedir. Onun ne hâlde olduğunu, nasıl bir gayeye kavuşacağını
görüp bilmektedir.
86. O halde haydin, eğer
siz ceza görmeyecekler oldunuz iseniz.
86. (O hâlde) Ey
âhiret hayatını inkâr edenler!, (haydin! Eğer siz ceza görmeyecekler oldunuz
iseniz?.) Siz yeniden hayat bulup hesaba, cezaya ilâhî kahra mâruz kalmayacak
kimseler bulundunuz iseniz.
87. Onu -o boğaza gelmiş
canı- geri çevirseniz a.. Eğer siz doğru kimseler oldunuz iseniz!.
87. (Onu) O boğaza gelmiş
canı, o çıkmak üzere bulunan ruhu (geri çevirseniz a) evvelki hâline iade edip
de sahibini hayatta bıraksanız a!, (eğer siz doğrular oldunuz iseniz?.) kıyamet
hayatını inkâr hakkında, Allah'ın yaratıcılığını tasdik etmeme hususunda doğru
sözlü kimseler iseniz, öyle ölüm hâlinde bulunan bir kimseyi ölümden kurtarmalı
değil misiniz?. Heyhat!. Sizin için bu ne mümkün!
88. Artık -o ölen- eğer
Allah'a yakınlardan oldu ise:
88. (Artık) insanlar,
herhalde öleceklerdir, ve onlar üç tabakaya aynimi; bulunacaklardır. Şöyle ki:
Ölen bir insan (eğer -Allah'a- yakınlardan oldu ise) pek ziyade ibâdet ve
takvâsıyla manevî yakınlığa nail zâtlardan bulundu ise ne büyük mükâfatlara nail
olacaktır.
89. İşte -ona- bir rahat,
bir güzel rızk ve bir naîm cenneti -vardır.
89. (İşte) Ona, öyle
yakın olma şerefine mazhar zâta (bir rahat) bir rahmet, bir ebedî istirahat
vardır ve (bir güzel rızk) vardır. Pek güzel nimetlere, pek ziyade hoş, güzel
rayihalı bitkilere, çiçeklere nail olacaktır (ve bir naîm cenneti) vardır.
Çeşitli nimetleri, meyveleri kapsayan bir bostana, bir saadet yurduna
kavuşacaktır.
90. Ve eğer Ashab-ı
Yemîn'den ise:
90. (Ve eğer) O ölen zât (Ashab-i
Yemîn'den ise) amel defterleri sağ tarafından verilecek mü'minlerden
bulunuyorsa:
91. İmdi sana Ashab-ı
Yemîn'den selâm -denilecektir-.
91. O zâta hitaben
kendisi gibi Ashab-ı yemîn tarafından selâm verilecek. Ona hitaben: (Sana Ashab-i
Yemîn'den bir selâm) denilecektir. Yâni: Biri biri erin i selâmetle, saadete
nâiliyetle müjdelemiş olacaklardır.
Diğer bir yoruma göre de
melekler, o zâtı müjdeleyerek derler ki: Artık sana bir korku yoktur, sen
selâmete ermiş bulunuyorsun, sen defteri sağdan verilenlerden bir z ât s ı n.
92. Ve fakat eğer tekzîb
edenlerden, sapıklardan oldu ise:
92. (Ve fakat) O ölen
şahıs, âhiret hayatını (eğer tekzîb edenlerden, sapıklardan) defteri soldan
verilen inkarcılardan (oldu ise) öyle pek fahiş bir inanç ile hayatı terk etmiş
bulundu ise:
|