|
54-KAMER
SURESİ
Bu mübarek sûre de "Ettarık"
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Ellibeş âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Necm Sûresi ile aralarında büyük bir münâsebet vardır. Şöyle ki:
(1): Biri yıldız'a, diğeri
de ay'a İşaret ediyor ki, bunların arasında güzel bir alâka vardır.
(2): Necm sûresinin
ahırında kıyamet yaklaştı denilmiştir, bu Kamer sûresinin evvelinde saat
yaklaştı diye buyurulmuştur.
(3) Bu kamer sûresinde
geçmiş ümmetlerin kıssaları, Necm sû re sinde kinden daha fazla izah edilmiş,
helakleri daha genişçe bildirilmiştir.
(4): Ay'ın yarılması
mucizesine işaret olunmuş ve Resûl-i Ekrem'e müşriklerden yüz çevirmesi
emredildiği gösterilmiştir.
(5): İnkarcıları
gafletlerinden ve kendilerini ilâhî azap ile korkutan zâtları tekzîb etmekte
olduklarından dolayı kınamaktadır.
(6): Bütün hâdiselerin
ilâhî takdir ile meydana geldiğini ve hepsinin de defterlerde yazılmış
bulunduğunu bildiriyor.
(7): Asi kimselerin nasıl
cezalandırılacaklarını ihtar ediyor, takva sahibi zâtların da cennetlere, ilâhî
tecellilere nail olacaklarını müjdelemektedir.
1. Kıyamet yaklaştı ve ay
ikiye ayrıldı.
1. Bu mübarek âyetler,
kıyametin yaklaştığını, ay'ın ikiye ayrıldığını, kâfirlerin ise kendi nevalarına
uyarak gördükleri mucizelerden yüz çevirir olduklarını bildiriyor. İnsanları
uyandıracak olan son derece hikmetli öğütlerin varlığına rağmen dinsizlerin o
mevîzelerden kaçındıklarını teşhir ediyor. Fakat kıyamet kopunca bir çağrı sesi
ile inkarcıların kabirlerinden nasıl müthiş bir şekilde çıkacaklarını ve o günün
şiddetini itirafa mecbur olacaklarını beyân buyurmaktadır, şöyle ki: (Kıyamet
yaklaştı) Kıyametin kopacağı saat, yakin oldu, bu dünyanın sona ermesine pek az
bir zaman kaldı. Çünkü, dünyanın belki milyonlarca sene evvel yaratılmış
olduğuna göre kalan devamı, ne kadar bir nice sene olsa da yine nispeten pek az
bir müddet demektir, (ve) Özellikle bunun yaklaştığına büyük bir alâmet olmak
üzere (ay ikiye ayrıldı) Son Peygamberin bir mucizesi olmak için onun bir
işaretiyle ay, iki parçaya ayrılıp sonra yine eski vaziyetini aldı. Evet. En
muteber tefsirlerde ve sahîh-i Büharî ve Müslim gibi en makbul hadis
kitaplarında genişçe beyân olunduğu üzere Hz. Peygamberin hicretinden beş sene
kadar önce, Mekke ahâlisi, Resûl-i Ekrem'den bir mucize talebinde bulundular.
Yüce Peygamber Efendimiz de mübarek eliyle ay'a işaret etti, ay derhal iki kısma
ayrıldı, bir kısmı Hira dağının üstünde, diğer bir kısmı da aşağı tarafı
karşısında görülmeğe başladı, sonra da yine birleşerek eski vaziyetini almış
oldu.
Ay'ın ikiye ayrılmasının
bir mucize olmak üzere Hz. Peygamber zamanında vuk'u bulduğuna bütün müslümanlar
inanırlar. Şerh-i Mevakıf'da deniliyor ki: Bu ay'ın ikiye ayrılması hâdisesi,
tevatüren sabittir. Allâme İbnüssübki de bunu tercih etmiştir. Bu, Kur'an-ı
Kerimde hakkında âyet bulunan bir olaydır ve Sahihayn'da vesâirede rivayet
olunmuştur, bunun tevatür yoluyla sabit olduğunda şübhe edilemez. Buna dâir Hz.
Ali ve Hz. En es ile İbn-i Mes'ut ve İbn-i Ab bas gibi Ashâb-ı kiram'd an sahîh
rivayetler vardır. Tefsîr-il Alusî, Sirac-ül Münîr. Bu ay'ın ikiye ayrılmasının
ileride kıyamet zamanı vuk'u bulacağına veya bu ikiye ayrılmadan maksat, ay'ın
doğuşu zamanında karanlığın dağılıp bertaraf olacağından ibaret bulunduğunu
iddia, asla uygun değildir.
Bu ay'ın yarılması olayının
en büyük aklî ve naklî delili bu âyet-i kerîmedir. Eğer böyle bir inşikak, vuk'u
bulmamı; olsa idi, bu âyet-i kerîme, nasıl tebliğ edilebilirdi. Şüphe yok ki, o
takdirde bu âyet-i kerîme, tekzîb edilirdi ve Resûl-i Ekrem'e imân edenler
bulunmazdı. Bu hâdiseyi dışardan gelenler de görmüş olduklarını söylemişlerdir.
Kıyamet koptuğunda yalnız ay değil, bütün gök cisimleri parçalanacak, darmadağın
bir hâle gelecek, kim bilir daha nasıl bir vaziyet alacaklardır. Artık o
cisimler arasında nispeten çok küçük bulunan ay'ın ikiye ayrılmasını özellikle
söz konusu etmek nasıl uygun olabilir?. Sonra kıyamette görülecek hâdiseleri
hiçbir kimse inkâr ederek sihirdir diyemez. Halbuki ay'ın yarılmasını görenlerin
onu bir sihir eseri sandıklarına yine Kur'an-ı Kerim işaret buyuruyor. Demek ki,
o yarılma, Hz. Peygamber zamanında meydana gelmiştir.
Bir kere düşünmeli!.
Allah'ın kudretine göre öyle bir yarılmanın vukuu nasıl inkâr edilebilir?. Bu
yarılma hâdisesi, bir hârika olmakla beraber haddizatında mümkündür. Her cisim,
bölünmeyi ve bütünleşmeyi kabul ettiği gibi ay da eder. Her mümkün olan şey ise,
ilâhî kudret ile elbette ki, meydana gelebilir. Yeryüzünde büyük büyük dağların
yarılması vadilerin ortaya çıkması, karaların denizlere ve tersine denizlerin
karalara dönüşmesi görülmektedir. Bu değişmeleri meydana getiren zelzeleleler,
infilâklar ile birer âdi sebeptir ki, onlar da ilâhî takdir ile vücude
gelmektedir. Artık Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri, böyle âdi sebeplere ihtiyaç
bırakmaksızın da öyle yarılmaları meydana getirebilir. Buna inanmışızdır.
Bununla beraber bir kısım ilim adamlarının iddialarına göre yerküresi ile bir
kısım yıldızlar, esasen güneşten ayrılmışlardır, bir gün yine güneş ile
birleşeceklerdir. Artık onlar da ay'ın bu yarılmasının mümkün olduğunu elbette
ki, inkâr edemezler.
Şöyle de denilmektedir ki:
Bu yarılma hâdisesi, meşhur hadisler ile sabittir. Geceleyin meydana geldiği
için bunun vukuu tevatüren rivayet edilmemiş olabilir. Ve ay'ın safhaları, aynı
zamanda yerküresinin her tarafında aynı şekilde görünemez, o hâdise bâzı
yerlerde görülememiş olabilir. Fakat bu tevatürün olmaması, bu mucizenin
vukuunda tereddüde sebep olamaz. Bunun vukuuna âyet-i kerîme işaret buyuruyor.
Şu kadar var ki, bu yarılmanın meydana gelişi itibariyle mütevatir değildir.
Âyet-i kerîme de bu hususta açık ve kesin bir delil hükmünde bulunmuyor.
Binaenaleyh bunun vuk'u bulmuş olduğuna inanmayanlara kâfir denilmez. Bu
hususlara dâir Tefsir-ül Vazih'te ve Tefsir-i Alusi'de geniş bilgi vardır.
2. Onlar, bir mucize
görecek olsalar, yüz çevirirler, ve daimî bir büyüdür, derler.
2. (Onlar) O müşrikler
(bir mucize) Hz. Muhammed'in peygamberliğinin hakikatin kendisi olduğuna dâir
bir alâmet, bir hüccet (görecek olsalar ondan yüz çevirirler) onu kabul
etmezler, (ve daimî) kuvvetli ve şiddetli veya gelir geçer gider, devam etmez
(bir büyüdür derler.) o mucizeyi bir sihir sanırlar. İşte ay'ın yarılması
hakkındaki bâtıl kanaatları da böyledir. O muazzam hârikayı da gördükleri hâlde
yine inanmamışlar, onu bir sihir eseri sanmışlardı.
3. Ve onlar, tekzîb ettiler
ve kendi nevalarına uydular. Halbuki, her iş kararlaşmıştır.
3. (Ve onlar) O müşrikler (tekzîb
ettiler) Hz. Peygamber'in gösterdiği mucizeyi inkâra cür'et gösterdiler (ve
kendi nevalarına uydular) şeytanî vesveselere, bâtıl kuruntulara tâbi
oldular, öyle ay'ın ikiye ayrılması gibi açık, parlak bir mucizeyi sihir
sandılar (halbuki, her iş, kararlaşmıştır.) takdir edilen şeylerden herbiri bir
gayeye ulaşacaktır. İste o cümleden olmak üzere son peygamberin peygamberliği de
yerleşecek, onun yüce sânı da ortaya çıkacak, gösterdiği şeylerin birer hakikî
mucize olduğu ortaya çıkmış bulunacaktır. O inkarcıların sonları da bir
pişmanlıktan, bir elîm azabtan ibaret olacaktır. Nitekim Bedr savasında ve
diğerlerinde öyle bir mağlûbiyete uğramış uhrevî azaba kavuşmuş oldular.
4. And olsun ki, onlara
haberlerden öylesi gelmiştir ki, onda sakındıracak öğüt vardır.
4. (And olsun ki,
onlara) O ay'ın ikiye ayrılmasını, Resülullâh'ın peygamberliğinin kâr eden
inkarcı, inatçı kimselere, Kur'an-ı Kerim'de ve diğer peygamberlerin
sahifelerinde (haberlerden öylesi gelmiştir ki,) eski kavimlerin Peygamberlerini
inkârları yüzünden nasıl felâketlere, azablara uğramış olduklarına âid tarihî
kıssalar, müthiş vak'alar bildirmiştir ki, (onda) o gelen haberlerde, insanları
inkarcı hareketlerden (sakındıracak öğüt vardır.) artık o gibi haberlerden,
kıssalardan bir uyanma dersi alınması gerekmez mi?.
"Müzdecer; Yasaklayan ve
men eden, sakındıran öğüt demektir.
5. Son derecedeki bir
hikmettir. Fakat bu korkutucular bir fâide vermiyor.
5. Evet.. O
haberler, kıssalar (Son derecedeki bir hikmettir) insanları uyandırmak için,
hidâyet yoluna sevk etmek için en mükemmel bir nasihattir, (fakat bu
korkutucular,) Bu felâketleri, azabları ihtar eden öğütler, o inkarcılara (bir
fâide vermiyor.) onlar güzelce düşünmedikleri için, câhilce bir hâlde yasamayı
benimsedikleri için hiçbir öğütten, hiçbir kıssadan bir ibret hissesi
almıyorlar. "Nüzür" lâfzı "nezir'in" çoğuludur ki, münzir yâni korkutucu olanlar
demektir. Bir de "Nüzür" kelimesi inzar, yâni korkutmak, tehdîd etmek mânasında
kullanılmaktadır.
6. Artık sen onlardan yüz
çevir. O gün ki, davetçi bir korkunç, hoş, olmayan bir şeye davet eder.
6. (Artık) Ey son
peygamber!, (sen onlardan) O inkarcı, inatçı şahıslardan (yüz çevir) onlar ile
tartışmada bulunma, onlar verilen nasihatlardan, bildirilen kıssalardan
faydalanacak bir durumda bulunmuyorlar, (o gün ki, dâvetçi) yâni: İsrafil
Aleyhisselâm, onları (bir korkunç, hos olmayan bir şeye davet eder) hesap
mevkiine çağırır, onlar da kıyametin pek müthiş korkutucu hâllerini görmüş
olurlar.
"Nükür" misli görülmemiş
olup akılların çirkin saydığı sey demektir.
7. Gözleri zeliller olarak
kabirlerinden çıkacaklardır. Sanki onlar dağılmış çekirgelerdir.
7. O gün, o kâfirler
(Gözleri zeliller olarak) büyük bir zillete bir hayrete tutulmuş bulunarak
(kabirlerinden çıkacaklardır.) yeniden hayat bulacaklardır, (sanki onlar) O
kabirlerinden çıkacak olanlar (dağılmış çekirgelerdir.) öyle pek büyük bir
kalabalık, bir dağınıklık hâlinde etrafa yayılacaklardır, nereye varacaklarını
kesti re meye çeklerdir.
"Hussâ" kelimenin tekili
olan"Hasî" lâfzı: Zelil, mütevazî, sakin, yatışmış manasınadır.
8. O davet ediciye
koşucular olarak kâfirler derler ki: Bu çok çetin bir gün.
8. Artık o kabirlerinden
çıkanlar (O davet ediciye koşucular olarak) O'na tâbi olacaklardır. O'na
muhalefete, O'ndan geri kalmaya asla cesaret edemeyeceklerdir, (kâfirler) de
(derler ki: Bu) bulunduğumuz vakit, (çok çetin bir gün.) son derece şiddetli,
korkunç bir zaman!. İşte Peygamberlerini inkâr eden, onların gösterdikleri yolu
tâkib etmeyen kâfirlerin akıbetleri böyle bir felâkettir. Artık Son Peygamber
Efendimizin zamanındaki inkarcılar da o eski kâfirlere âid haberleri, kıssaları
bir ibret için göz önüne ve tefekküre almalı değil midirler?.
"Muhtıîn" kelimesi süratle
koşan, itaat eden ve boyun eğen manasınadır.
9. Bunlardan evvel Nûh
kavmi tekzîb etti. Artık kulumuzu yalancı sandılar ve mecnun dediler ve
-peygamberliğini tebliğden- vaz geçirilmiş idi.
9. Bu mübarek âyetler
Nûh Aleyhisselâm'ın kıssasını ve O'nun sonrakiler için nasıl bir ibret vesilesi
olduğunu bildiriyor. Kur'an-ı Kerimin de nasıl kolaylıkla anlaşılacak bir ilâhî
öğüt bulunduğunu haber veriyor. Bunlardan bir uyanma payı alamayanların da
hâllerinin rezaletine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bunlardan evvel) Mekke-i
Mükerreme'deki müşriklerden önce (Nüh kavmi) Peygamberleri olan Nûh
Aleyhisselâm'ı (tekzîb etti) onun peygamberliğini inkârda bulundular. Evet..
Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (artık) O kavim (kulumuzu) o muhterem kulumuz olan Nûh
Aleyhisselâm'ı (yalancı sandılar) onun peygamberlik iddiasını tasdik etmediler
(ve) öyle bir Yüce Resule (mecnun dediler) onun sözlerine cinnet ürünü dediler
(ve) o Yüce Peygamber, artık risâletini o kavme tebliğden (vazgeçirilmiş idi) o
kavim, o mübarek zâta birçok ezâ ve cefâda bulundular ve "Ey Nûh!. Eğer bu
peygamberlik iddiana son vermez isen elbette taşlanmışlardan olursun" diye
tehdite cür'et gösterdiler, mübarek zâtın peygamberlik görevini ifâ etmesine
engel oldular. Bu ilâhî beyân, Son Peygamber Efendimiz hakkında bir teselliyi
içermektedir.
"Uzdücir" tâbiri, çeşit
çeşit ezâ ve cefâ ile peygamberlik görevini tebliğden yasaklandı ve men edildi
demektir.
10. O da Rab'bine dua
etti. Şüphe yok ki, ben mağlûbum, artık intikam al -diye niyazda bulundu.-
10. (O da) Nûh
Aleyhisselâm da (Rab'bine dua etti) hâlini arzederek yalvardı ve Yarabbü. (Şüphe
yok ki, ben mağlûbum) Ben bir şahısım, kavmim ise büyük bir cemiyet hâlinde
bulunarak maddî kuvvetlere sahip bulunuyorlar, tebliğ ettiğim dinî hükümleri
kabule yaklaşmıyorlar, bilâkis bana karşı tehakküme suikaste yelteniyorlar.
(artık) Ey Yüce mabudum!. O inkarcılardan (intikam al.) diye niyazda bulundu.
11. Biz de gök kapılarını
birçok su ile açtık, -pek müthiş bir yağmur yağdırdık-.
11. Hak Teâlâ Hazretleri
de buyuruyor ki: (Bize gök kapılarını birçok su ile açtık) Yâni: Nûh
Aleyhisselâm'ın duasını kabul ederek o inkarcı kavmin üzerine gök tarafından
müthiş yağmurlar yağdırdık.
"Münhamir" Ziyade, seyyal,
akıcı bulunan demektir.
12. Ve yeri de pınarlar
halinde fışkırttık. Artık su, takdir edilmiş bir emre binaen birbirine
kavuşuverdi.
12. (Ve yeri de pınarlar
hâlinde fışkırttık) Yeryüzünün her tarafında sular ortaya çıkarak yeryüzünü
kaplamış bulundu iartiK sut o goxte yağan, yerden Kaynayıp fışkıran su
kitleleri, Allah tarafından (takdir edilmiş bir emre binaen) o kavmin Tufan ile
helaki gereğine binaen (birbirine kavuşuverdi.) yeryüzü büyük bir deniz hâline
geldi.
13. Ve O'nu -Hz. Nuh'u-
levhaları ve kenetleri bulunan şey üzerine yükledik.
13. (Ve O'nu) Hz.,
Nuh'u, o Tufandan kurtarmak için (levhaları ve kenetleri bulunan birşey) yâni:
Tahtalardan ve o tahtaları biriktiren çivilerden, urganlardan teşekkül eden gemi
(üzerine yükledik) duasını kabul ederek kendisini ve kendisine imân edenleri o
tufan belâsından kurtardık.
"Düşür" gemiyi bağlayan
tahta ve demir, çivi gibi şeyler demektir.
14. -O gemi- bizim
gözetimimiz altında akıp gidiyordu. O tekzîb edilmiş olana -Nüh Aleyhisselâm'a-
bir mükâfat olarak.
14. Yüce Yaratıcı
Hazretleri buyuruyor ki: Nüh Aleyhisselâm'ın binmiş olduğu gemi (Bizim
gözetimimiz altında) korunmuş ve bir selâmet semte yönelerek (akıp gidiyordu)
bütün âfetlerden, arızalardan emin bulunuyordu. Böyle harikulade bir şekilde
selâmete erdiriliş ise o (tekzîb edilmiş olana) yâni Nüh Aleyhisselâm'a Allah
tarafından (bir mükâfat olarak) nasîb olmuştur.
15. Ve sânım hakkı için onu
-o gemiyi- bir ibret olmak üzere bıraktık, fakat hani hatırlayıp ibret alan?.
15. (Ve sânım hakkı için)
O gemiyi (bir ibret olmak üzere bıraktık) dünya tarihinde pek mühim bir hâdise
olmak üzere bıraktık. Hattâ deniliyor ki: O gemi uzun bir müddet Cezîre
havalisindeki Cûdi dağı üzerinde kalmıştır. Velhâsıl: Bu tufan hâdisesi insanlar
için büyük bir düşünme ve uyanma vesilesi bulunmuştur. Bundan her kavim, ibret
dersi almalı değil midir?, (fakat hani) Bu hâdiseyi güzelce (hatırlayıp ibret
alan?.) yâni: Böyle insanları pek ziyade uyandırmaya ve bir Yüce Yaratıcının
varlığını, kudret ve büyüklüğünü göstermeğe vesile olan harikulade bir hâdise
malûm, meşhur iken yine insanlığın büyük bir kısmı dinsizlik içinde yaşıyor,
kendilerinin de bir gün Nüh kavmi gibi bir müthiş azaba uğrayabileceklerini
düşünmüyorlar, bu pek fâideli nasihatlardan faydalanma kabiliyetini
gösteremiyorlar, ne yazık bir ruhi durum!.
"Muddekir" hatırlayan,
ibret alan, uyanıkça harekette bulunan kimse demektir.
16. Artık benim azabım ve
korkutmam nasıl imiş?.
16. Yüce Yaratıcı
Hazretleri şöyle de buyuruyor: (Artık) Bu tufan hâdisesi bir düşünülsün, o
münkir kavmin sonunda nasıl bir ilâhi kahra uğramış oldukları bir düşünülsün,
(benim azabım ve korkutmam nasıl imiş?.) Bu bir güzelce anlaşılsın. İşte
Peygamberleri inkâr eden kâfirce ve kibirlice vaziyet alan her kavmin akıbeti
böyle pek feci olacaktır. Bir kısmı dünyada geçici olarak rahat yaşasalar da
akıbet, ölerek hak ettikleri azablara kavuşacaklardır. Ne müthiş bir ilâhi
tehdit!.
Kur'an-ı Kerim'de
tekrar tekrar beyân olunan bu gibi tehditlerde yine bir ilâhi merhamet eseridir
ki: Kabiliyetli olan kimseler bunları düşünerek hayatlarını tanzime, kalblerini
imân nuru ile aydınlatmaya muvaffak olsunlar. Bunları takdir edemeyenler ise
kendilerini kendi kötü tercihleriyle ebedî bir hüsrana mâruz bırakmış olurlar da
vaktiyle onun farkında bulunamazlar.
17. Ve and olsun ki, biz
Kur'an'ı düşünülmek için kolaylaştırdık. Fakat düşünen var mı?.
17. İşte kerîm
mabudumuz şöyle de buyuruyor: (Ve and olsun ki, biz Kur'an'ı düşünülmek) O'ndan
ibret alınmak (için kolaylaştırdık) her isteyen Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini
kolaylıkla ezberleyebilir. Nice masum çocuklar bile Kuran âyetlerini birkaç ay
içinde ezberliyor ki, böyle bir kolaylık, hiçbir eserde görülmemektedir ve her
isteyen Kur'an-ı Kerim'in beyânları hakkında malûmat edinebilir, o mukaddes
kitabın kapsadığı kıssalardan, nasihatlardan yararlanabilir. Elverir ki: Vicdanî
bir şevk ile bu yüce gayeye yönelinsin. (fakat) Bu yönü (düşünen) ibret nazarına
alıp öğüt alan, günâhlardan kaçınan (var mı?.) ne kadar az!. Birçok kimseler ise
bu düşünceden nasipsiz bulunmaktadırlar.
18. Ad, tekzîb etti, artık
azabım ve tehdidlerim nasıl oldu?
18. Bu mübarek âyetler
de Ad kavminin kıssasına dikkatleri çekiyor, o kavmin dinsizlikleri yüzünden
nasıl müthiş bir helake mâruz kalmış olduklarını bildiriyor. İlâhî azap ve
tehdidin pek şiddetli olduğunu, Kur'an-ı Kerim'in de ne gibi bir hikmet ve
kolaylığa dayanmış bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ad) Kavmi de
Peygamberleri olan Hûd Aleyhisselâm'ı (tekzîb etti) onun tebligatını kabul
etmeyerek imân nimetinden mahrum kaldı. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (artık)
Onların haklarında (azabım tehdidim nasıl oldu?.) onlar da ne kadar müthiş bir
azaba uğradılar, korkutulmuş oldukları cezaya kavuştular. Onlardan sonraki
inkarcılar da öyle müthiş bir akıbeti düşünmeli değil midirler?.
19. Şüphe yok ki, biz
onların üzerine uğursuz, devamlı bir günde bir soğuk rüzgâr gönderdik.
19. (Şüphe yok ki,
biz onların) O Ad kavminin (üzerine uğursuz) nuhusetli ve (devamlı) helaklerini
vücuda getirinceye kadar bu uğursuzluğu devam etmiş (bir günde) yâni: Bir vakit
ve müddet için (bir soğuk) pek şiddetli bir gürültüsü olan bir (rüzgâr
gönderdik.) bu rüzgâr, yedi gece ve sekiz gün devam etmiş idi.
"Sarsar"; pek soğuk rüzgâr
demektir. "Nahs" de uğursuz, şeametli şey manasınadır.
20. İnsanları koparıyordu.
Onlar, sanki dibinden kopmuş hurma kütükleri imişler.
20. Öyle bir rüzgâr ki,
(İnsanları koparıyordu) onları parçalıyordu vücutlarını başlarından ayırarak
darmadağın ediyordu, (onlar) Bu azaba uğrayan inkarcı kavim (sanki dibinden
kopmuş hurma kütükleri imişler) hayattan mahrum kaldılar, parçalanmış birer
cisimden ibret bulunmuş oldular.
"A'caz" kökler, dipler,
asıllar demektir. "Münkaır" de koparılmış, sökülmüş manasınadır.
21. O hâlde nasıl olmuş
oldu azabım ve tehdidlerim?.
21. Artık bir kere
düşünülsün, (O hâlde nasıl oldu azabını) ve onların hakkındaki (tehditlerini?.)
onlar dünyada öyle müthiş bir cezaya çarpılmış oldukları gibi ahrette de ne
büyük azablara uğrayacaklardır! Artık onların bu uğursuz, felâket dolu
akıbetlerini başkaları da düşünüp ibret almalı değil midirler?.
22. Ve and olsun ki: Biz
Kur'an'ı düşünülmek için kolaylaştırdık, fakat düşünen var mı?.
22. (And olsun ki,) Bir
kesin hakikattir ki, (biz Kur'an'ı düşünülmek için) insanların ondan öğüt alarak
dindarca bir hayata nail olmaları için (kolaylaştırdık) her hüsnüniyete sahip
olan insan, o apaçık kitaptan istifâde edebilir, (fakat düşünen var mı?.) Bu
hakikati güzelce düşünerek o ilâhî kitabın gösterdiği yolu tâkibedenler ne kadar
az!. Bu, üzülecek bir hâl değil midir?.
23. Semud -kavmi-
korkutucuları tekzîb etti.
23. Bu mübarek âyetler de
Semud kavminin gururluca bir vaziyet alıp Salih Aleyhisselâm'ı tekzîb etmiş
olduklarını bildiriyor. Bir imtihan için harikulade bir şekilde yaradılışı olan
bu deveyi o kavmin boğazlayarak bu yüzden kendilerinin de nasıl bir ilâhî kahra
uğramış olduklarını haber veriyor, ilâhî azabın ve Rabbani ihtarın dehşini,
Kur'an-ı Kerim'in de ne gibi bir hikmete mebnî kolaylaştırılmış olduğunu beyân
ederek bu kutsal kitaptan istifâde edilmesi lüzumuna işaret buyurmaktadır. Şöyle
ki: (Semud) Kavmi (korkutucuları) kendilerine ilâhî azabı ihtar eden
Peygamberleri (tekzîb etti.) Gerçek şu ki, bu kavme yalnız Salih Aleyhisselâm
gönderilmişti, fakat onu tekzîb etmeleri, bütün Peygamberleri tezîb hükmünde
olduğu için çoğul kipi ile "nüzür = korkutucular denilmiştir. Çünkü bütün
Peygamberler arasında esasen bir birlik vardır, hepsi de halkı Allah'ı birlemeye
davet etmiştir, hepsi de âhiret hayatını haber vermiş, insanlara günâhlardan
kaçınmayı tenbih buyurmuşlardır.
24. Dediler ki: Bizden
birtek insana mı?. Ona mı tâbi olacağız?. Şüphe yok ki, biz o vakit elbette bir
sapıklık ve çılgınlık içinde bulunmuş oluruz.
24. (Ve) Semud kavmi
(dediler ki: bizden bir tek insana mı, ona mı tâbi olacağız.) kavmimiz arasında
bir üstünlüğe sahip olmayan, eşraftan sayılan büyük bir servete sahip olmayan
bir kimseyi mi kendimize rehber edineceğiz?, (şüphe yok ki, biz o vakit) Ona
tâbi olduğumuz zaman (elbette bir sapıklık ve çılgınlık içinde bulunmuş oluruz.)
o hâlde biz nasıl olur da onun gösterdiği yolu tâkib ederiz?.
"Şuur" delilik demektir.
Sair'in çoğulu olarak niyran = cehennem mânasını da ifâde eder.
25. O zikr, bizim aramızda
onun üzerine mi bırakılmıştır. Hayır.. O bir mağrur, fazla yalancıdır.
25. O inkarcı kavim,
şöyle de demişlerdir (O zikr) Onun iddia ettiği ilâhî vahy, semavî kitap (bizim
aramızda onun üzerine mi bırakılmıştır?.) o da bizim gibi bir insandır, belki
bizim aramızda o zikre, o ilâhî vahye ondan daha lâyık olanlar vardır. (Hayır..
O) Peygamberlik iddiasında bulunan (bir mağrur) kibirli (fazla yalancıdır.)
aramızda başkanlık elde etmek için öyle bir iddiada bulunuyor.
26. Yakında bileceklerdir
ki, o mağrur, o ziyade yalancı kim imiş?.
26. Allah Teâlâ Hazretleri
de o kavmin bu iddiasını red için Salîh Aleyhisselâm'a hitaben buyurmuştur ki:
(Yakında bileceklerdir ki,) Kendilerine dünyevî helak geldiğinde
anlayacaklardır ki, (o mağrur o ziyade yalancı kim imiş!.) artık kendilerinin ne
kadar yanlış ve hakikate aykırı bir iddiada bulunmuş oldukları meydana çıkmış
olacaktır. "Esir" ziyade ve büyüklük taslayarak sevinen, böbürlenen, hayret,
gaflet, dehşet içinde bulunan kimse demektir.
27. Şüphe yok ki, biz,
onlar için bir fitne olmak üzere o dişi deveyi göndericileriz. Artık onları
gözetle ve sabr et.
27. O câhil kavim,
güya Salih Aleyhisselâm'ın hâşâ yalancı olduğunu meydana çıkarmak için ondan
büyük bir mucize talebinde bulundular, büyük bir kayadan dişi bir devenin
çıkarılmasını ona teklif ettiler. Yüce Yaratıcı Hazretleri de o mübarek
Peygamberlerinin doğruluğunu göstermek için öyle bir devenin meydana
çıkarılacağını kendisine şöylece müjdeledi. (Şüphe yok ki, biz onlar için bir
fitne) Bir imtihan (olmak üzere) onların îmana gelip gelmeyeceklerinin meydana
çıkması için (o) istedikleri (dişi deveyi göndericileriz) bu, o kavim için bir
büyük alâmet, Hz. Salih'in doğruluğu hususunda da muazzam bir delil olacaktır,
(artık) Ey Yüce Peygamber!, (onları gözetle) Bak ki, akıbetleri neye varacaktır,
(ve sabr et.) Onların dedikodularına karşı sabr ve sebat ile karşılık ver.
28. Ve onlara haber ver ki:
Muhakkak su, onların aralarında taksimlidir, her bir içiş için -nöbetinde
sahibi- hazır bulunmuş olacaktır.
28. Hak Teâlâ Hazretleri
Salih Aleyhisselâm'a vahyen şöyle de emr etti ki: (Onlara) O kavmine (haber ver
ki, muhakkak su) kendilerine mahsus olan büyük bir kuyunun suyu (onların
aralarında taksimdir.) o kavim ile o meydana gelecek deve bu sudan muayyen
zamanlarda nöbetleşme istifâde edeceklerdir, (her bir içiş için) Nöbetinde
sahibi (hazır bulunmuş olacaktır.) bir gün deve, diğer bir günde de o kavim
hazır bulunarak o sudan içip faydalanmış olacaklardır.
Demek ki, o deve pek büyük
olacağı için kendi o suyu tamamen içebilecek bir vaziyette bulunmuş, ve o kavmin
hayvanları bu muazzam deveden korkup kaçacakları için o deveye bir muayyen gün
tâyin edilmiş idi.
29. Artık arkadaşlarını
çağırdılar, O da alacağını aldı da -deveyi- sihirleyip öldürdü.
29. O kavim bu
nöbetleşme usulüne biraz devam ettiler, sonra bundan usandılar. O deveden
kurtulmak istediler de (Artık arkadaşlarını çağırdılar) Kudar Bin-i Salef
adındaki bedbahtlardan bulunan bir şahıstan o deveyi boğazlamasını istediler (O
da) o şahısta (alacağını aldı da) kılcını yüklendi de o deveyi (sihirleyip
öldürdü.) onu yaralı bir hâle getirerek boğazladı.
"Akr" yaralamak,
boğazlamak, şaşkın olmak manasınadır. Köşk, yüksek bina mânasında da
kullanılmıştır.
30. O hâlde nasıl olmuş
oldu azabım ve tehdidim?.
30. Yüce Yaratıcı
Hazretleri de buyuruyor ki: (O hâlde nasıl olmuş oldu azabını ve tehditlerim!.)
Yâni: O isyankâr kavim hakkında o cinayetlerinden dolayı ne büyük bir azap, ne
korkunç tehditler meydana gelmiş oldu, bunu diğer isyankâr kavimler de düşünüp
ibret almalı değil midirler?.
31. Muhakkak ki, onların
üzerlerine bir gürültü gönderdik, artık onlar ağıla konmuş kuru ot gibi oldular.
31. (Muhakkak ki, onların
üzerlerine bir gürültü gönderdik) Onları Cibril-i Emîn vasıtasiyle pek müthiş
bir gürültüye mâruz bıraktık. Buna asla takat getiremediler, (artık onlar, ağıla
konmuş kuru ot gibi oldular.) hayattan mahrum kalıp darmadağın bir hâle gelmiş
bulundular.
"Heşim kurumu;, parçalanmış
ot demektir, "muhtezir": da koyunlar için ağaçlar ile, dikenli şeyler ile
yapılmış olan "Hazîre = ağıl" manasınadır. 32. And olsun ki, biz Kur'an-ı
düşünülmek için kolaylaştırdık. Fakat düşünen var mı?.
32. (And olsun ki,) Kudret
ve azametimle (biz Kur'an-ı) o beyânı hikmet dolu kitabı (düşünülmek) yüce
beyanatı güzelce dinleyerek düşünmeye dalmak ve hükümleriyle amel edilerek iki
âlemde de şeref ve saadete ermek (için kolaylaştırdık) herkes dilerse ondan
istifâde edebilir, (fakat düşünen var mı?.) O Kur'an-ı Kerim'in öyle muazzam bir
ilâhî lütuf olduğunu düşünerek onun gösterdiği hidâyet yolunu tâkib edenler
bulunuyor mu?. Asıl gaye, bu ilâhî kitabı güzelce düşünerek ondan nasihat
almaktır, insani fazilete nail olmaktır.
33. Lüt kavmi
korkutucuları tekzîb etti.
33. Bu mübarek âyetler
de Lüt kavminin Peygamberlerini tekzîb ve nasıl rezilce bir temenniye cesaret
edip sonunda başlarına pek büyük bir azabın gelmiş olduğunu bildiriyor. Lüt
Aleyhisselâm'a tâbi olan mü'minlerin ise îmanlarının mükâfatı olarak kurtuluşa
ermiş olduklarını haber veriyor. Kur'an-ı Kerim'in de bu gibi hâdiseleri
bildirerek bunlardan alınacak ibretleri, nasihatları içermiş olduğuna işaret
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Lüt kavmi, korkutucuları) Kendilerine ilâhî azabı
hatırlatan Peygamberlerini veya âyetleri (tekzîb etti.) inkârlarında ısrar edip
durmak istedi.
34. Şüphe yok ki, biz
onların üzerlerine bir şiddetli rüzgâr gönderdik, Lüt'un ailesi ise müstesna,
onları bir seher vakti kurtardık.
34. Fakat onlar, bir
gün o inkârlarının cezasına kavuşacaklardır, İşte bunu beyân için de Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: (Biz onların üzerlerine bir şiddetli rüzgâr gönderdik.) hepsini de
mahv ve yok etmiş oldu (Lüt'un ailesi ise müstesna) onlar o rüzgâra uğramadılar
(onları seher vakti kurtardık.) onlar ilâhî bir vahye binaen gecenin sonuna
doğru yurtlarından çıkıp başka bir sahaya varmışlardı, onları müteakip seher
vakti o rüzgâr çıkarak o dinsiz, ahlâksız kavmi helak etti.
"Hasib" ufak taşları bile
yerlerinden kaldırıp etrafa savuran rüzgâr demektir. Yaya olan bir cemaat
mânasında da kullanılmıştır.
35. Bizim tarafımızdan bir
nîmet olarak, işte şükredenleri öylece mükâfatlandırırız.
35. Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: Lüt ailesinin kurtuluşa ermesi (Bizim tarafımızdan bir nîmet
olarak.) vâki olmuştur. Çünkü onlar Hz. Lüt'a tâbi olmuş, ilâhî dini kabul
etmişlerdi, (işte şükredeni) Bizim nimetlerimize îman ile ve ibâdet ve itaat ile
arz-ı şükranda bulunanı (öylece mükâfatlandırırız.) öyle müstesna, mümtaz bir
şekilde kurtuluşa erdiririz.
36. Celâlim hakkı için
onları satvetimizin şiddetiyle korkutmuş idi. Fakat onlar, bu korkutuş ile şek
ve şüphede bulundular -onu tasdik etmediler-.
36. (Celâlim hakkı için) O
Helake mâruz kalan Lüt kavmini, Peygamberleri olan Lüt Aleyhisselâm (azabımızın
şiddetiyle korkutmuş idi) onları uyandırmak için n as i hat I arda bulunmuş,
ilâhî azabın şiddetini ihtar etmiş idi (fakat onlar, bu korkut uş ile şek ve
şüphede bulundular) onu tasdik etmediler.
"Batş": Azap ile şiddetli
bir şekilde yakalamak demektir.
37. And olsun ki, o
misafirlerinden dolayı O'ndan istekte bulunmuşlardı. Artık biz de onların
gözlerini silip kör ettik, haydin azabımı ve tehditlerimi tadın, -deyiverdik-.
37. (And olsun ki,)
Muhakkak bir gerçektir ki, o Lût kavmi (o misafirlerden dolayı) Hz. Lût'un
yanına gelmiş, olan o genç ve güzel erkekler kıyafetine girmiş melekler hakkında
(O'ndan) Lüt Aleyhisselâm'dan (istekte bulunmuşlardı) o misafirlere suikastta
bulunmak gibi pek rezilce bir muamelede bulunmak istemişlerdi (artık biz de
onların gözlerini silip kör ettik) onların gözlerine Cibril-i Emîn'in bir tokat
çarp m as iyi e hepsinin de gözleri görmez bir hâle gelmiş bulundu ve onlara
(haydi azabımı ve tehditleri tadın) da dedik, onlar bir lisân-ı hâl ile veya
melekler I i s ân iyi e böyle bir azap hitabına uğrayarak eli boş ve ziyana
uğramış bir hâlde kalmışlardır.
"Tanış" eskimek, mahv ve
yok olmak, böyle bir hâle getirmek manasınadır.
38. And olsun ki, onlar
sabahleyin erkenden bir daimî azap yakaladı.
38. (And olsun ki,
onları) O Lût kavmini (sabahleyin erkenden bir daimî azap yakaladı.) onları
tamamen helak etti, onlar âhirette de ebedî olarak azaba çarptırılacaklardır.
39. Artık azabım ve
tehditlerimi tadın -dedik-.
39. (Artık) O kavme,
bir kınama ve ceza vermek üzere (azabımı ve tehditlerimi tadın) dedik, onları
öyle ebedî bir azaba sevk etmiş olduk. Ne ibret alınacak bir tarihi hâdise!.
40. Yemin olsun ki, biz
Kur'an-ı düşünülmek için kolaylaştırdık, fakat düşünen var mı?.
40. (And olsuna ki, biz
Kur'an-ı) Bütün insanlığa hitabeden o ilâhî kitabı (düşünülmek için) içerdiği
hükümlerin, haberlerin, kıssaların güzelce düşünülüp ve tefekkür edilmesi için
(kolaylaştırdık) her isteyen, o açık kitaptan faydalanabilir, (fakat düşünen var
mı?.) Nedir bu gaflet ki, Kur'an-ı Kerim'in o pek yüce ve pek yararlı beyanatını
düşünüp ona göre hayatlarını, kanaatlerini tanzim edenler, pek az oldukları için
yok mesabesinde bulunuyorlar.
Bu mübarek âyetlerin böyle
tekrar tekrar inmesi, insanları uyanmaya davet ve beyân olunan kıssaların
önemine ve birer müstakil hakikat olduğuna işaret gibi hikmetlere dayanmaktadır.
41. Celâlim hakkı için
Fîr'avun'un kavmine korkutucular gelmişti.
41. Bu mübarek âyetler de
bu sidre-i celîledekî kıssaların beşincisini kapsamaktadır. Fir'avun ile
kavminin müthiş bir akıbete uğramış olduklarını bildiriyor. Öyle kuvvetli
kimselerin küfrleri yüzünden helak olup gittikleri malûm iken artık o kadar
kuvvetli olmayan asr-ı saadetteki kâfirlerin nelerine güvenerek ilâhî azabı
düşünmediklerini kınamak için soruyor. Onların, dünyada azaba çarptırılacakları
gibi asıl âhirette daha büyük azaplara tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Celâlim hakkı için) Malûm ve meşhur bir hâdisedir ki, (Fir'avun'un
kavmine) Mısır'da Kıbt kavminin hükümdarı olan ve ilâhlık iddiasında bulunan
Fir'avun'a tâbi olanlara öyle pek âciz, fâni, yalancı olan bir mahlûka tapınmak
alçaklığında bulunan kimselere (korkutucular gelmişti.) onları uyandırmak, ilâhî
azaptan haberdar etmek için Musa ve Hânin Aleyhisselâm vasıtalariyle bir nice
korkutucu hârikalar, mucizeler vücuda getirilmişti. Buna rağmen onlar yine
dinsizliklerinden vaz geçmediler.
42. Ayetlerimizin hepsini
de tekzîb ettiler, artık biz de onları bir güçlü azîzin yakalamasiyle yakaladık.
42. Evet..
(Âyetlerimizin hepsini de tekzîb ettiler) Hz. Musa'nın gösterdiği âsa, beyaz el
gibi hârikaları birer sihir sandılar ve yahut Cenab-ı Hak'kın birliğine kudret
ve azametine aklen ve naklen delâlet eden âyetleri: Hârikaları takdir edemeyip
küfr içinde yasamaya devam eylediler, (artık biz de onları bir kudret sahibi
azîzin) Dâima galip olup asla mağlûp olmayan ve hiçbir şeyden âciz bulunmayan
bir zât-ı ahadiyetin (yakalamasiyle yakaladık) hepsini de küfrleri sebebiyle
cezaya çarptırmı; olduk. İşte bu müthiş tarihî olayı sonraki kâfirler de
düşünmeli değil midirler?.
43. Sizin kâfirleriniz,
onlardan hayırlı mıdır?. Yoksa sizin için kitapta bir beraat mı vardır?.
43. Ey Kureys cemaati!.
Ey Son Peygamberin zamanından beri dünyaya gelip yasayan milletler!. (Sizin
kâfirleriniz) Küfr içinde yasamaya devam eden fertleriniz cemiyetleriniz
(onlardan) o Fir'avun ile onun kavminden (hayırlı mıdır?.) kuvvet ve kesret
itibariyle daha seçkin midirler veya müşrikçe dinleri, daha makbul mudur?. Böyle
bir şeyi iddia edebilir misiniz?, (yoksa sizin için kitapta bir beraat mi
vardır?.) Sizin küfrünüzden dolayı mes'ul olamayacağınıza dâir bir semavî kitap
mı nazil olmuştur. Elbette ki, böyle bir kitap da mevcut ve düşünülebilir
değildir.
44. Yoksa biz yardımladır
-intikamımızı alabilir- bir cemaatiz mi?, diyorlar?.
44. (Yoksa) O sonraki
dinsizlikler, Kureys müşrikleri (biz yardımlasın intikamımızı alabiliriz (bir
cemaatiz mi diyorlar?.) "bize karsı kimse mukavemet edemez, bize hiçbir kuvvet
galip gelemez," diye böbürleniyorlar mı?. Öyle ise ne kadar aldanıyorlar,
kendilerinden daha ne kadar kuvvetli cemaatlerin dinsizlikleri yüzünden ne
felâketlere, yenilgilere uğramış olduklarını hiç düşünmüyorlar mı?.
45. O cemiyet muhakkak ki,
yakında bozulacak ve arkalarını çevireceklerdir.
45. (O cemiyet) O kendi
kuvvetlerine güvenerek hakkı kabulden kaçınan, İslâmiyet'e karsı düşmanlık
gösteren câhil taife (muhakkak ki, yakında bozulacak) mağlûbiyete uğrayacak (ve
arkalarını çevireceklerdir.) darmadağın bir hâle gelerek mahv ve perişan
olacaklardır, o gururluca iddialarının ne kadar bos olduğunu anlamayacaklardır.
Nitekim az sonra bunu anlamış oldular. Bedr savasında o kâfirler büyük bir
yenilgiye uğradılar, Mucize Kur'an-ı Kerim'in bir ebedî mucize olduğu, bu haber
verdiği hâdisenin ortaya çıkmasıyla da görünmüş oldu. Halbuki, bu âyet-i kerîme
nazil olduğu zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Mekke-i Mükerreme'de idi,
düşmanlarına galip olacak bir askeri kuvvete sahip bulunmuyordu. Bilâhare bu
galibiyet gerçekleşmiş ve Yüce Peygamber Efendimiz Bedr savasında bu âyet-i
kerîmeyi okumuştur.
46. Hayır. Onlara asıl
vâ'dolunan kıyamettir, o kıyamet ise daha dehşetlidir ve daha acıdır.
46. (Hayır) O
dinsizlerin dünyada görecekleri azaplar, uğrayacakları mağlûbiyetler, onların
tam cezaları değildir, (onlara asıl vâ'd olunan) onların, asıl azaplarının vâ'd
olunan zamanı (kıyamettir) asıl en büyük azaplara o kıyamet gününde
uğrayacaklardır. Evet., (o kıyamet ise daha dehşetlisidir.) En büyük bir
belâdır, musibettir (ve daha acıdır.) ebedî yok olmayan bir azaptan ibarettir,
artık bu pek müthiş akıbeti bir düşünmeli değil midirler?.
"Edha" pek rüsvaylık,
kendisinden kurtuluş ümidi bulunmayan pek rezilâne bir iş bir belâ ve felâket
demektir.
"Emer" de pek ziyade
hararetli şey manasınadır.
47. Şüphe yok ki,
günahkârlar, bir sapıklık ve çılgın âteşler içindedirler.
47. Bu mübarek âyetler
de kâfirlerin asıl âhirette ne müthiş azaplara, âteşlere tutulacaklarını
bildiriyor. Kâinatın Yaratıcısının her şeyi kaza ve kaderiyle ve dilediği an
derhal vücuda getirmekte olduğunu haber veriyor. O Yüce mabudun sonraki
kâfirlerin emsalini evvelce helak etmiş olduğunu bir uyanma vesilesi olmak üzere
ihtar ediyor. İnsanların yaptıkları büyük ve küçük her şeyin bir özel defterde
yazılmakta olduğunu beyân buyuruyor. Muttaki kulların da cennetlere, nehirlere
nail ve azîz ve Kerem Sahibi olan Kâinatın Yaratıcısının tecellilerine mazhar
olacaklarını müjdelemektedir.
Evet.. (Şüphe yok ki,
günahkârlar) Yâni: Müşrikler Allah'ın birliğini inkarcılar. Peygamberlerine tâbi
olmayanlar öteden beri (bir sapıklık) dadırlar, onlar, doğru yoldan ayrılmış,
kendi nefslerini helake mâruz bırakmışlardır, (ve çılgın âteşler içindedirler)
âhirette de cehennemlerin âteşi içinde kalacaklardır. İşte küfrün ebedî cezası!.
"Süur" Niran, cehennemler
demektir. Tekili "sair" dir. Azap, mihnet ve meşakkat mânasında da
kullanılmıştır.
48. O günde ki, yüzleri
üzerine o âteş içinde sürükleneceklerdir, -ve kendilerine- tadın cehennemin
dokunuşunu- denilecektir.
48. Evet.. O
dinsizler, o cezalara uğrayacaklardır (O gündeki) o kıyamet zamanındaki (yüzleri
üzerine o âteş içine sürükleneceklerdir.) öyle ebedî bir şekilde azaba
çarpılacaklardır ve kendilerine (tadın cehennemin dokunuşunu) bütün vücudunuzu
kaplayacak olan şiddetli hararetine uğrayınız denilecektir.
"Sehb" çekmek, cezb etmek
demektir. "S e kar" de cehennemin bir ismidir.
49. Muhakkak ki, biz her
şeyi bir kader -muayyen bir ölçü- ile yarattık.
49. Bütün olayların birer
ilâhî takdire dayanmış olduğunu beyân için de Yüce Yaratıcı Hazretleri şöyle
buyuruyor: (Muhakkak ki, biz her şeyi bir kader ile yarattık.) Yâni büyük ve
küçük her mahlûk olan şey, bir hikmet ve fayda gereği olmak üzere Cenab-ı
Hak'kın takdiriyle oluşturması ile vücuda gelmiştir.
50. Bizim emrimiz de başka
değil, ancak birdir, göz ile bir bakış gibidir.
50. (Bizim emrimiz de)
Hangi bir şeyin vücuda gelmesini irâde ettiğimiz zaman o şey ne kadar büyük
olursa olsun, ona yönelik olan emrimiz (başka değil, ancak bir bir) tekrar
tekrar emirlere, tekitlere ihtiyaç yoktur, (göz ile bir bakış gibidir.) Fazla
bir külfete muhtaç değildir. Bu ilâhî beyân mahlûkatı yaratmak hususunda
Allah'ın dilemesinin pek süratle yerine geldiğini bir temsil yoluyla
bildirmektedir. Ve bu âyet-i Kerîme, takdir-i ilâhîyi inkâr edenleri re d
etmektedir. Bir takım câhiller, bu âlemdeki hâdiseleri yıldızların kavuşmasına
nispette bulunmuşlardır. Halbuki Allah Teâlâ'nın irâdesi, yaratması olmadıkça
hiçbir şey vücuda gelemez.
51. Ve şüphe yok ki, sizin
emsalinizi helak ettik, fakat düşünen hani!.
51. (Ve) Ey Hz.
Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden müşrikler!, (şüphe yok ki, sizin
emsalinizi) Küfr ve isyan bakımından sizin gibi olan eski kavimleri (helak
ettik) onları çeşit çeşit cezalara uğrattık, onların kıssalarını bir kere nazarı
itibara almalı değil misiniz?, (fakat düşünen hani!.) Siz bir büyük cehalet ve
gaflet içinde yaşıyorsunuz o eski kavimleri küfrleri yüzünden helak
etmiş olan bir Yüce mâbud, sizleri de bu küfrünüzden dolayı bir gün helak etmez
mi?. Ne için böyle bir sonu düşünerek küfrünüze son vermiyorsunuz?.
52. Ve her neyi yapmış
oldular ise defterlerde -kayıtlı- dır.
52. (Ve) O eski
kavimlerin ve bütün kulların (her ne yapmış oldukları ise defterlerdedir.)
Koruyucu, değerli yazıcı meleklerin kitaplarında veya levh-i mahfuzda kayıtlı
bulunmaktadır.
53. Ve her bir küçük ve
büyük yazılmıştır.
53. (Ve her bir küçük
ve büyük) Şey, mahlûkatın yaradılışları, amelleri, ecelleri (yazılmıştır.) levh-i
mahfuzda tamamen yazılı bulunuyor. Hiçbir şey gizli kalamaz, artık bunu bir
düşününüz.
54. Muhakkak ki, takva
sahipleri, cennetlerde ve ırmaklardadırlar.
54. (Muhakkak ki,
müttakiler) Allah'tan korkan, ilâhî dine muhalefette bulunmaktan çekinen mü'min
zâtlar, yarın âhirette (cennetlerde ve ırmaklardadırlar.) onlar nice güzel,
gönül rahatlatıcı ağaçları içeren bahçelerde bostanlarda bulunacaklardır,
oralardaki çeşitli nehirlerin lezîz sularından içeceklerdir.
"Nehr" kelimesi, nür ve
ziya mânasını da ifâde etmektedir. Ehl-i Cennet'in nurlara, tecellilere mazhar
olacaklarını da ifâde etmektedir.
55. Bir doğruluk
ikametgâhında, gayet kudret sahibi bir hükümdarın huzurunda -bulunacaklardır-.
55. Evet.. O mutlu takva
sahibi zâtlar, yarın âhirette (Bir doğruluk ikâmetgâhında) bir ebedî hakikat
olan bir makamda, sâdıklara mahsus bulunan bir yüce mecliste (gayet kudret
sahibi bir hükümdarın huzurunda) yâni: Her şeye kaadir acizlikten uzak ve
hâkimiyeti, tasarrufları, bütün kâinat üzerinde cereyan edip duran bir Yüce
mabudun manevî huzurunda (bulunacaklardır.) hâşâ mekân, lütuf itibariyle öyle
bir manevî yakınlığa nail olacaklardır. İşte mü'minler, yarın o Yüce
Yaratıcı'nın öyle tecelliyatına, ilâhî lütuflarına mazhar bulunmak şerefine
kavuşacaklardır. Bizler de öyle bir mazhariyeti o Kerem ve merhamet sahibi
Yaratıcımızdan niyaz ederiz. Onun lütuf ve ihsanı, nîmetleri sonsuzdur. Nitekim
bu süre-i celîleyi tâkibeden mübarek "Errahmân" süresi de o Yüce Yaratıcı'nın
sonsuz nimetlerini bildirerek insanlığı uyanmaya, ve kulluk ve şükran
vazifelerini ifâya davet buyurmaktadır. Başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|