|
51-EZZARIYAT
SURESİ
Bu süre-i celîle, Ahkaf
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Altmış, âyet-i kerîmeyi
içermektedir. Kâf süresindeki haşr ve neşre dâir ihtarın bir yaptırımı ve
nihâyetindeki vaîd'in bir ayrıntısı makamında bulunmaktadır. Bu mübarek
âyetlerin içerdikleri mânanın özeti:
(1): Haşre ve neşre dâir en
enteresan ve büyük deliller.
(2): Takva sahiplerini
mükâfatlar ile müjdelemek inkarcıları da azab ile tehdit etmek.
(3): Geçmiş kavimlerin
ibret verici kıssalarına işaret ve Resûl-i Ekrem'e teselli vermek.
(4): Cinlerin ve insanların
yaradılışındaki maksat.
(5); Nasihatlardan
mü'minlerin istifâde edeceklerini beyân etmek.
1. Savurup dağılan
rüzgârlara and olsun ki.
1. Bu mübarek âyetler,
haşr ve neşrin ve mükâfat ile cezanın herhalde vuku bulacağını pek muazzam
kudret eserlerinden bir kısmına yemin suretiyle beyân ederek insanları uyanmaya,
âhiret hayatını tasdik etmeğe davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Toprakları vesaire
(Savurup dağıtan) hayvanatın, bitkilerin hayatına, büyüyüp gelişmesine hizmet
eden, denizlerde ayrı ayrı dalgalar meydana getiren velhâsıl bir yaratılış eseri
olan (rüzgârlara and olsun ki,) beyân olunacak şeyler hakikatin tâ kendisidir.
"Zerv" Lügatte savurmak,
geçip gitmek manasınadır. Bu bakımdan rüzgârlara "zariyat" denilmiştir. Maamafih
zariyatı, yıldızlar ile, melekler ile ve çocuk doğuran kadınlar ile tefsir eden
de vardır.
2. Sonra yağmurları
yüklenen bulutlara and olsun ki.
2. (Sonra yağmurları
yüklenen) Onları, takdir edilen yerlere götürüp yağdıran (bulutlara and olsun
ki,) bildirecek hâdiseler, elbette ki, vâki olacaktır.
"Vi.kr" Lügatta bir
hayvanın yüklendiği ağır yük demektir. Çoğulu evkârdır. Buradaki hamilattan
maksat ise bulutlar olduğu gibi bulutları yüklenen rüzgârlardır veya çocuklara
yüklü bulunan kadınlardır da denilmiştir.
3. Sonra kolaylıkla akıp
gidenlere and olsun ki.
3. (Sonra kolaylıkla akıp
gidenlere) Yâni: Denizlerde cereyan eden gemilere veya yerlerde ve havalarda
sür'atle dolaşan nakl vasıtalarına ki, bugünkü trenleri, uçakları da vesaire
de kapsar. Veyahut estikleri yerlerde dolaşan rüzgârlara veya kendi
yörüngelerinde, dolaştıkları yerlerde cereyan eden yıldızlara da (and olsun
ki) haber verilecek
hâdiseler, meydana gelecektir.
4. Sonra -herhangi- bir
emri taksim eden -melek- lere and olsun ki.
4. (Sonra) herhangi
(bir emri taksim edenlere) yâni: Rızkları, yağmurları vesaire kullar ve beldeler
arasında dağıtmak vazifesiyle görevli olan meleklere veya bulutlara (and olsun
ki,) şu beyân olunacak şeyler, elbette ki, hakikatin tâ kendisidir.
5. Size vâ'd olunan: Şüphe
yok ki, elbette doğrudur.
5. Şöyle ki: Ey
insanlar!. (Size) Allah tarafından (vâ'd olunan) öldükten sonra yeni bir hayata
kavuşacağınıza âid ilâhî vâ'd (şüphe yok ki, elbette doğrudur.) bu husustaki
haberler, gerçeğe uygundur bir gün o hakikat, tecelli edecektir.
6. Ve muhakkak ki: Ceza da
herhalde vâkidir.
6. (Ve) Ey insanlar!.
Yine (muhakkak ki, ceza da herhalde vakidir.) herkes dünyadaki amellerine göre
mükâfata veya cezaya kavuşacaktır, âhireti inkâr edenlerde lâyık oldukları
cezalara elbette ki, çarpılacaklardır.
"Bu mübarek âyetlerdeki
birçok yeminler, birer mühim hikmete ve faydaya dayanmaktadır. Kısacası: Bu
muazzam eserlere yemin edilmesi bu eserlerin ne kadar muhteşem olduğuna ve
Allah'ın kudreti için birer delil bulunduğuna işaret içindir. Ve bu muhteşem
eserler, böyle harikulade şeyleri vücuda getirmiş olan bir Yüce Yaratıcının
insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturacağına birer parlak numune
olarak gösterilmiş bulunuyor. Maamafih böyle yemin buyurulması, beyân olunan
hâdiselerin fevkalâde mühim olduğuna bir işareti içermektedir. Ve böyle haber
verilen pek mühim hâdiselerin yeminler ile kuvvetlendirilmesi, konuşmada geçerli
olan beyân üslûbunun gereğidir. Hattâ deniliyor ki: Vaktiyle Arap'lar, yalan
yere yapılacak bir yeminin beldeleri harab bir hâle getireceğine inanıyorlardı.
Kendi iddialarını doğru yeminler ile isbata, kuvvetlendirmeye çalışırlardı.
Böyle bir yemine dayalı olan iddiaları kabul ederlerdi. Binaenaleyh Kur'an-ı
Kerim'deki yeminlerin vukuu da İslâm dairesine davet edilenleri temin etmek gibi
hikmetlere de dayanmaktadır.
7. Muhtelif yörüngeleri
olan gök hakkı için.
7. Bu mübarek âyetler, bir
takım kimselerin muhtelif, bâtıl kanaatlerde, lâkırdılarda bulunduklarını
bildiriyor. Böyle ihtilâflardan kurtulamamış şahısların Allah'ın kahrına lâyık
olduklarını haber veriyor. Alay yoluyla kıyamet gününü soranların da nihayet
âteş azabına atılacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki (Muhalif yörüngeleri
olan) Yıldızların hareket alanı bulunan yahut güzel, dümdüz bir manzara teşkil
eden (gök hakkı için) o muhteşem semâya, ilâhî kudretin güzel bir eseri olan
yüksek âleme and olsun ki: "Hubük" Yollar, caddeler demektir. Tekili: Habîke'dir.
Bunun süs sahibi, dümdüz bir yaratılış sahibi mânasına olduğunu söyleyen zâtlar
da vardır.
8. Şüphe yok ki, siz
muhtelif bir söz içinde bulunmaktasınız.
8. Evet.. And olsun
ki: Ey müşrikler!. (Şüphe yok ki, siz, muhtelif bir söz içinde bulunmaktasınız.)
Sizin lâkırdılarınız arasında ihtilâflar, tenakuzlar görülmektedir. Meselâ: Siz,
Peygamberliği gün gibi açık olan bir zât hakkında şair, bazan sihirbaz, bazan da
mecnun diyorsunuz. Kur'an-ı Kerim hakkında da, gâh şiir, ve gâh öncekilerin
masalları demekten sıkılmıyorsunuz. Bu ne kadar cehalet ve ahmaklık!. Siz hiç
hakikatları görüp anlamayacak mısınız?.
9. Ondan döndürülen kimse,
döndürülür.
9. (Ondan) gerçek
görüşten, olgun imândan veya Resül-i Ekrem'i ve Kur'an-ı Kerim'i tasdikten
(döndürülen) kendi yaratılışının bozukluğu, nefsanî arzuları ve kötü irâdesinden
dolayı mahrum bırakılan (kimse döndürülür.) öyle bir hidâyet yolundan
uzaklaştırılmış bulunur. Diğer bir görüşe göre de öyle muhalif sözlerden bir
takım kullar döndürülerek doğru bir söze sevk edilir, Allah'ın hidâyetine mazhar
olarak ihtilâflardan kurtulmuş bulunur ki; bu da müminler hakkında bir övgü
demektir.
"Efk" Sarfetmek, birşeyden
döndürmek demektir, "İfk" ise yalan manasınadır. Çok yalan söyleyene "effâk"
denilir.
10. O -muhtelif sözlü-
yalancılar kahrolsunlar.
10. (O) Muhtelif sözlü
(yalancılar kahrolsunlar.) yâni: Allah'ın dini aleyhinde bulunanlar, bir takım
iftiralara cür'et edenler, öyle kendi alçaklıklarından dolayı lanete hedef
olarak helak olup gitsinler. Bu, onların haklarında bir beddua mesabesindedir.
§ Harrâsün"; Muhtelif
lâkırdılarda bulanan yalancı kimseler demektir.
11. O kimseler ki, onlar
cehalet içinde gafil kimselerdir.
11. Evet.. Kahrolsunlar
(O kimseler ki,) o yalancı şahıslar ki: (onlar cehalet içinde gafil
kimselerdir.) onlar derin bir cehalete dalmış, büyük bir gaflet içinde kalmış,
ne söyleyeceklerini bilemez bir hâlde bulunmuşlardır.
§ Gamre; Boğucu şey
demektir, cehaletten ve sapıklıktan kinayedir.
§ Sâhün; da emrolundukları
şeylerden gafil bulunanlar manasınadır.
12. Sorarlar ki: O ceza
günü ne zamandır.
12.0 yalancılar, Hz.
Peygamberden bir alay yoluyla (Sorarlar ki: O ezâ günü ne zamandır?.) ne vakit
kıyamet kopacak, dinsizler cehennem azabına uğrayacaklardır?.
13. O gün ki, onlar âteş
üzerine arz edileceklerdir.
13. O ceza vakti (O
gün) vâki olacaktır (ki, onlar) o inkarcılar müşrikler (âteş üzerine
arzedileceklerdir.) cehenneme atılarak yanıp yakılacaklardır. İşte o günü
beklesinler.
§ Yüftenûn; kelimesi,
yanarlar, azap görürler mânasında kullanılmaktadır.
14. -Onlara denilecektir
ki:- azabınızı tadın. Bu odur ki, bunu alelacele ister idiniz.
14. Onlara, o âhiret
gününü inkâr edenlere denilecektir ki: (Azabınızı tadın. Bu, odur ki) o alay
yoluyla sual ettiğiniz âhiret azabıdır ki, siz (bunu alelacele ister idiniz)
bunun meydana gelmeyeceğini zân ediyordunuz. İşte o uzak gördüğünüz elem verici
olay, gerçekleşmiş oldu. Bütün bunlar, küfrün isyanın bir cezasıdır.
15. Şüphe yok ki, takva
sahibi olanlar, cennetlerde ve pınarlarda bulunacaklar.
15. Bu mübarek âyetler
de, takva sahibi kulların pek güzel hâllerini bildiriyor, onların gece ve gündüz
ibâdetler ile, fakirlere, zayıflara yardım ile meşgul olduklarını takdir ediyor
ve değer veriyor. Bu yüzden nail olacakları uhrevî nimetleri müjdeliyor.
Dikkatleri yerdeki, insanlık nüfusuna ve gökteki kudret eserlerine çekiyor, vâ'd
olunan haşr ve neşrin, mükâfat ve cezanın vâki olacağını kat'î bir surette
şöylece beyân buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, takva sahibi olanlar) yâni: İmân
edip Cenab-ı Hak'dan korkanlar, dinî vazifelerine riâyette bulunup günâhlardan
sakınanlar, âhirete varınca (cennetlerde ve pınarlarda) bulunurlar, aralarından
ırmaklar akan bahçelere, büyük bostanlara nail olmuş olurlar.
16. Rab'lerinin
kendilerine verdiğini alıcıdırlar. Muhakkak ki, onlar bundan evvel iyilik eden
zâtlar olmuşlardır.
16. Artık o seçkin
zâtlar, (Rab'lerinin kendilerine verdiğini alıcıdırlar) kendilerine vâ'dedilen
nimetlere ermiş, onları teşekkürle kabul ederek ebedî selâmete, saadete
ermişlerdir, (muhakkak ki, onlar) O cennetlere erişmiş olan takva sahipleri
(bundan evvel) dünyada iken (iyilik eden zâtlar olmuşlardı) Allah'ın rızâsını
kazanmak için sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardı. Artık onun mükâfatı olmak
üzere bu ebedî nimetlere kavuşmuş oldular.
17. Geceden pek az uyur
olmuşlardı.
17. Evet.. O takva sahibi
zâtlar, dünyada iken (Gecede pek az uyur olmuşlardı.) geceleyin kalkar, teheccüt
namazı kılar, Allah'ı zikir ile meşgul olurlardı. "Yehceün" Geceleyin az ve
hafif bir uykuda bulunurlar demektir.
18. Ve seher vakitlerinde
de onlar istiğfarda bulunurlardı.
18. (Ve seher
vakitlerinde de) Gecelerin son altıda birinde de, yâni: Sabaha yakın da (onlar)
o takva sahibi zâtlar, öyle az uyur ve çokça teheccüt namazı kılar olmakla
beraber (istiğfarda) da (bulunurlardı) kendilerinin kusurdan uzak
olmayacaklarını dikkate alarak Cenab-ı Hak'kın afv ve mağfiretini niyaza devam
ederlerdi. Böyle, uyanık, ihtiyatlı bir hâlde yaşarlardı.
19. Ve mallarında da
dilenen ve yoksul bulunan için bir hak var idi.
19. (Ve) O ibâdet ehli
zâtların (mallarında da dilenen) ihtiyacını bildirerek yardım dileyen (ve yoksul
bulunan) kimseye ihtiyacını arzetmeyerek fakirce bir hâlde yaşayan kimseler
(için bir hak var idi) mallarının belirli bir kısmını ayırır, öyle yardıma
muhtaç olanlara sadaka olarak verirlerdi, Cenab-ı Hak'kın mahlûkatına bu suretle
de şefkat ve merhamette bulunmuş Allah'ın rızâsını kazanmaya muvaffak olmuş
idiler.
20. Ve yerde, kesin olarak
inananlar için deliller vardır.
20. Evet.. Takva
sahipleri, Hak Teâlâ'nın kutsal varlığına, yüce kudretine. Şahitlik eden
yaratılış eserlerini dikkate alıyorlar, kulluk vazifelerini yerine getirmeye
çalışıyorlardı. Çünkü herşeyde (Ve) özellikle (yerde) yerküresinin varlığında,
yâni: Yeryüzündeki çeşitli kıtaların, sahraların, dağların, madenlerin, çeşitli
ağaçların, bitkilerin ve birçok hayat sahibi mahlûkların varlıklarında (kesin
inananlar için deliller vardır.) bütün bunlar, kâinatı bir yaratanın varlığına,
kudret ve büyüklüğüne birer kesin delildir.
21. Ve sizin kendi
nefislerinizde de -deliller vardır- hiç de görmez misiniz?.
21. (Ve) Ey insanlar!,
(sizin kendi nefslerinizde de) Deliller vardır. Evet.. İnsanın yaratılışının ne
enteresan, ne mükemmel olduğunu dikkate alanlar, bir Yüce Yaratıcının varlığını
tasdike, ona kullukta bulunmaya mecburiyet görür, imân ile, takva ile
vasıflanmaya çalışır. Artık ey gafil insanlar!. Siz (hiç de görmez misiniz?.) bu
kadar kudret eserlerine bir dikkat nazarı ile bakıp istifâde etmek istemez
misiniz?. Hiç gaflet ve Allah'ın kudret ve nîmetini düşünmekten mahrumiyet,
insanlara yakışır mı?.
22. Ve gökte de rızkınız ve
vâ'd olunduğunuz şey -vardır.-
22. (Ve) Ey insanlar!,
(gökte de rızkınız) vardır. Yâni: Rızkınızın sebebi olan ışıklar gibi, bulutlar
ve yağmurlar gibi şeyler üstünüzde ki gök kubbede bulunmaktadır, (ve vâ'd
olunduğunuz şey) de göktedir. Yâni: Hayır ve şer veya sevab ve ceza veya cennet
ve cehennem semâdadır. Nitekim cennetlerin yedinci semâda olduğu
bildirilmektedir. Diğer bir yoruma göre de ameller ve sevaplar, semâda, levh-i
mahfuzda yazılmıştır, takdir buyurulmuştur.
23. İşte o göğün ve yerin
Rab'bine and olsun ki: O -size vâ'd edilen- herhalde sabittir, sizin konuşmanız
gibi, -bir hakikattir-.
23. (İşte) Ey
insanlar!, (o göğün ve yerin) O muazzam âlemlerin (Rab'bine) Yüce Yaratıcıya (and
olsun ki, o) size vâ'd edilen haşr ve neşr, sevab ve ceza veya beyân olunan
semavî rızklar, nîmetler, (herhalde sabittir) onda bir şüphe yoktur (sizin
konuşmanız gibi) bir hakikattir. Evet.. Nasıl ki; bir insan, kendisinin konuşma
kuvvetine sahip olup söz söyler olduğunda şüphe edemezse o kendisine vâ'd edilen
de öyle kat'î bir hakikat bulunmaktadır, onda şüpheye asla yer yoktur.
Maalesef.. Böyle açık hakikatları öteden beri inkâra cür'et edenler de vardır
ki, nihayet ilâhî azaba uğramışlardır. İşte evvelki Peygamberlerin kıssaları da
bunu göstermektedir.
24. Sana geldi mi.
İbrahim'in ikram olunmuş olan misafirlerinin kıssası?
24. Bu mübarek
âyetler, bir takım meleklerin insan suretinde olarak İbrahim Aleyhisselâm'ın
yanına geldiklerini ve aralarındaki konuşmayı bildiriyor. Hz. İbrahim'i pek
bilgin bir oğula kavuşmakla müjdelediklerini ve bunu işiten pek yaşlı eşinin de
almış olduğu vaziyeti beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Sana
geldi mi) Senin haberin var mı?, (İbrahim'in) O büyük Peygamberin kendi
tarafından veya Allah tarafından (ikram olunmuş olan misafirlerinin kıssası?.)
ki, o bir mühim kıssadır, ilâhî vahiy bulunmadıkça ondan haberdar olmuş
olamazsın. Bu misafirler ise insan suretinde Hz. İbrahim'in yanına varmış olan
oniki melek idi. Diğer bir görüşe göre de Hz. Cibril ve Mikâil ile diğer bir
melekten ibaret bulunuyordu.
25. O vakit ki, onun
yanına girmişler de selâm demişlerdi, Hz. İbrahim de- dedi ki: Selâm, tanınmamış
olan bir cemaat.
25. (O vakit ki,) O
melekler (onun) Hz. İbrahim'in (yanına girmişler de selâm demişlerdi) yâni: Sana
selâm olsun diye hitapta bulunmuşlardı. İbrahim Aleyhisselâm da (dedi ki:)
Aleyküm (Selâm) sizi tanıyamadım, siz bence (tanınmamışlar olan bir cemaat.)
bulunuyorsunuz, kimler olduğunuzu bana bildirir misiniz?. Yahut Hz. İbrahim
onların öyle kendince meçhul, gariplerden bir zümre olduklarını kalben düşünmüş
bulundu.
26. Hemen bir bahane ile
ailesinin yanına gitti, derhal semiz bir buzağı ile geldi.
26. İbrahim Aleyhisselâm
(Hemen bir bahane ile) veya misafirlerinden gizlice (ailesinin yanına gitti)
misafirleri için ikramda bulunmak istiyordu (derhal semiz bir buzağı ile) bir
pişirilmiş sığır yavrusu ile misafirlerinin yanlarına (geldi) onlara ziyafette
bulunmak istiyordu.
27. Bunu onlara
yaklaştırdı. Dedi ki: Yemez misiniz?.
27. Hz. İbrahim (Bunu)
bu getirdiği pişmiş buzağı etini (onlara) o misafirlerine (yaklaştırdı)
buyurunuz bundan diye teklifte bulundu. O misafirler ise sofraya
yanaşmıyorlardı. Bunu görünce İbrahim Aleyhisselâm onlara (dedi ki: Yemez
misiniz) ne için takdim edilen yiyeceğe iltifat buyurulmuyor?.
28.0 vakit onlardan
kalbinde bir korku gizledi. Dediler ki: Korkma ve onu bir bilgin oğul ile
müjdelediler.
28. İbrahim Aleyhisselâm
(O vakit) o misafirlerin yemeğe iltifat etmedikleri zaman (onlardan kalbinde bir
korku gizledi.) onların bir fenalık için gelmiş olabileceklerini sanıverdi.
Çünkü bir misafirin kendisine ikram edilen şeye iltifat etmemesi, kötü düşünmeyi
gerektiren uygunsuz bir harekettir. Yahut Hz. İbrahim, o misafirlerin insan
suretinde görünmüş melekler olup azab için gönderilmiş olduklarını kalben
düşünerek korkuverdi. O misafirler de (dediler ki: Korkma) biz Allah tarafından
gönderilmiş melekleriz (ve onu) Hz. İbrahim'i (bir bilgin) birçok ilm sahibi
olacak (bir oğul ile müjdelediler) Sâre adındaki zevcesinden İlhak adındaki
oğlunun dünyaya geleceğini müjdelediler.
29. Bunun üzerine eşi bir
çığlık içinde yüzünü döndü de elini yüzüne çarpıverdi ve dedi ki: Kısır bir koca
kadın!.
29. (Bunun üzerine) O
misafirlerin bu müjdesini duyar duymaz Hz. İbrahim'in (eşi) evlerinin bir
köşesinde oturarak misafirlerine bakan Hz. Sâre (bir çığlık içinde) a
diye hıçkırarak (yüzünü döndü de elini yüzüne çarpıverdi.) kendi
ihtiyarlığını düşündü (dedi ki: Kısır) gençliğinden beri çocuk doğurmamış (bir
koca kadın!.)
bulunuyorum, artık ben
nasıl çocuk anası olabilirim?.
30. Dediler ki: Öylecedir,
Rab'bin buyurdu. Şüphe yok ki, o hikmet sahibidir bilendir.
30. O melekler de
(Dediler ki: Öylecedir) vermiş olduğumuz müjde gerçekleşecektir, bunu (Rab'bin
buyurdu) bu, takdir edilmiştir, biz bu Allah katında takdir edilen keyfiyeti
size haber vermiş bulunuyoruz, (şüphe yok ki, hakîm, alîm, O'dur.) O Yüce
Yaratıcıdır, O, Her şeye kaadirdir. O'nun her fiili bir hikmete dayanmaktadır,
O'na yerde göklerde hiçbir şey meçhul kalamaz. Binaenaleyh öyle seçkin bir
oğulun meydana geleceği de Allah'ın kudretine göre asla uzak görülemez. Bu kıssa
için "Sûre-i Hûd"a da bakınız!.
31. -İbrahim Aleyhisselâm-
dedi ki: O hâlde mühim işiniz neden ibarettir?. Ey gönderilmiş zâtlar!.
31. Bu mübarek âyetler
de Hz. İbrahim'in yanına gitmiş olan meleklerin ne gibi bir maksatla gönderilmiş
olduklarını bildiriyor. Lût kavmini helak etmekle emrolunduklarını ve onların
yurdunda bir müslüman ev halkından başkasını bulamadıklarını haber veriyor. Ve o
kavmin yurtlarında haktan korkanlar için bir işaret bırakılmış olduğunu beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: İbrahim Aleyhisselâm, o meleklere (Dedi ki: O hâlde
mühim işiniz neden ibarettir?.) bu müjdeden başka yerine getirmekle mükellef
bulunduğunuz başka ne gibi mühim bir vazifeniz vardır?, (ey gönderilmiş
zâtlar!.) Allah tarafından gönderilmiş olan mübarek Melekler!.
§ Hatb; Korkunç iş, pek
mühim haber demektir.
32. -O melekler de-
dediler ki: Şüphe yok, biz günahkâr olan bir kavme gönderildik.
32. O melekler de
cevaben (Dediler ki: Şüphe yok, biz günahkârlar olan bir kavme gönderildik.)
yâni: Pek ziyade ahlâkî rezalet sahihleri bulunan Lût kavmini helak etmekle
emrolunmuş bulunmaktayız.
33. Onların üzerlerine
çamurdan taşlar yağdırmak için.
33. (Onların) O pek
günahkâr kimselerin (üzerlerine çamurdan) pişirilmiş, taş kesilmiş, balçık
nevinden olan, cehennemi (taşlar yağdırmak için.) gönderilmiş bulunmaktayız.
34. Aşırı gidenler için
Rab'bin katında işaretlenmiş olarak -o taşlar atılacaktır-.
34. (Aşırı gidenler
için) Yâni: Şeriatın sınırlarını aşan, kendileri için mübâh olan şeylere kanaat
etmeyen kimseler için (Rab'bin katında) onun emr ve takdiriyle (işaretlenmiş)
onların helakine tahsis edilmiş (olarak) o taşlar başlarına atılacaktır. Öyle
bir azab yağmuruna uğrayacaklardır.
35. Artık orada bulunan
müminlerden kim var ise çıkardık.
35. Cenab-ı Hak buyuruyor
ki: (Artık orada) O Lût kavminin beldelerinde (bulunan müminlerden kim var ise
çıkardık.) onlar, semâdan yağacak azabtan emin olmaları için bulundukları
beldelerden dışarı çıkarı I mı; oldular, onların haklarında böyle bir ilâhî
koruma tecellî et mi; bulundu.
36. Fakat orada
müslümanlardan bir ev halkından başka bulmadık.
36. (Fakat orada) O
Lût kavminin bulunduğu beldelerde (müslümanlardan) açık ve gizli olarak
İslâmiyet'le, Allah'ın dini ile vasıflanmış kimselere âid (bir ev halkından
başka bulmadık.) bütün onların yurtlarını müslüman olmayanların evleri teşkil
ediyordu. Yalnız, Lût Aleyhisselâm'a âid ev müstesna, orada kendisiyle beraber
aile fertleri bulunuyordu. Bunlar bir rivayete göre onüç zâttan ibaret idi,
onlar imânları sayesinde kurtuluşa ermişlerdi.
37. Ve pek acıklı azabtan
korkacaklar için orada bir işaret bıraktık.
37. (Ve pek acıklı
azabtan) ilâhî cezadan, temiz yaratılışları ve kalblerinin yufka olması
sebebiyle (korkacaklar için orada) o Lût kavminin yurtlarında ikâmetgâhlarında
(bir alâmet bıraktık) onların helakini göstermek için Şam ile Hicaz arasında
bulunan yurtlarının harabeleri gibi, oraları istilâ etmiş kokmuş dereler gibi
veyahut başlarına yağmış taş parçaları gibi ibret verici, tarihî bir işaret
bırakmış olduk, tâki: Sonraki kavimler de onlardan bir ibret dersi alsınlar,
Allah'ın azabını düşünüp uyanık bir hâlde yaşasınlar.
38. Musa'da da -onun
kıssasında da ibret vardır- o vakit ki: Onu Fir'avun'a apaçık bir delîl ile
gönderdik.
38. Bu mübarek âyetler
de Musa Aleyhisselâm'ın Ad, Semud ve Hz. Nûh kavminin kıssalarına işaret ediyor.
Fir'avun gibi inkarcıların, fâşıkların nasıl felâketlere, yıldırımlara, azablara
kavuşturulmuş olduklarını birer ibret ve uyanma vesilesi olmak üzere beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Musa'da da) Yâni: O muhterem Peygamberin kıssasında da
akıllıca düşünen kimseler için ibret vardır (o vakit ki: Onu) o Yüce Peygamberi
(Fir'avun'a apaçık bir delil ile gönderdik) Evet.. Birer açık delil olan Asa ve
Yed-i Beyzâ gibi mucizeler ile giderek Fir'avun'u tevhid dinine davet etti.
39. -Fir'avun- hemen bütün
kuvvetiyle yüz çevirdi ve dedi ki: O, bir büyücüdür veya bir delidir.
39. Fakat Fir'avun, o
inkarcı, kibirli şahıs, bu davete icabet etmedi (Hemen bütün kuvvetiyle) kendi
zorbalığıyla, kendisine güvendiği ordusuyla, (yüz çevirdi) hakkı kabulden dönüp
kaçındı, imâna yaklaşmadı (ve) bilâkis (dedi ki:) bana böyle bir teklifte
bulunan kişi (Bir büyücü veya bir delidir.) ki, benim gibi kuvvetli bir
hükümdara karşı böyle bir teklifte bulunmaya cür'et etmiş oluyor. Mel'un
Fir'avun, gördüğü hârikalara karşı hayrette kalmış, onları bir sihir eseri
sanmış, sonra da tenakuza düşerek o mucizeleri gösteren pek muhterem bir zâta
mecnun demek alçaklıdığında bulunmuştu.
40. Artık O'nu da,
ordularını da yakaladık, hemen onları denize atıverdik. Ve O, kınanacak şeyleri
yaparken -öyle bir felâkete uğramış oldu-.
40. Yüce Yaratıcı da
buyuruyor ki: (Artık O'nu da) O Fir'avun melununu da ve onun güvendiği
(ordularını da yakaladık) Allah'ın kudret pençesinde zayıf bir hâlde kaldılar
(hemen onları denize atıverdik) Fir'avun da ve onun güvendiği askerleri de
denizin dalgaları arasında helak olup gittiler (ve O) Fir'avun (kınanacak
şeyleri yaparken) yâni: Küfr gibi, taşkınlık gibi kınamayı gerektiren ve ezâ
sebebi olan kötü iddialarda, hareketlerde bulunurken öyle yakalanarak Allah'ın
kahrına uğramış,
lâyık olduğu cezaya
kavuşmuştu.
41. Ve Ad -kavminin
kıssasında- da -ibret vardır- o vakit ki, onların üzerlerine fâidesiz, zararlı
rüzgârı gönderdik.
41. (Ve Ad) Kavminin
kıssasında (da) her akıl sahibi için bir ibret vardır, (o vakit ki, onların
üzerlerine fâidesiz) Bilâkis pek (zararlı) bir (rüzgârı gönderdik) Hûd
Aleyhisselâm'ı, tasdik etmeyen o inkarcı kavim de helake uğradı.
42. Üzerine her uğradığı
şeyi bırakmıyordu, illâ ki, onu çürümüş bir gül gibi kılmış oluyordu.
42. Şöyle ki: O kavme
yönelen o müthiş rüzgâr (Her uğradığı şeyi bırakmıyordu.) onu kendi hâlinde terk
etmiyordu (illâ ki: Onu çürümüş) bozulmuş (biz gül gibi kılmış oluyordu.) artık
o rüzgârın çarptığı şeyler, kendi varlıklarını muhafaza edemez bulunuyordu.
43. Semud'da da -onun
kıssasında da ibret vardır- o vakit onlara denilmişti ki: Bir zamana kadar
fâidelenin.
43. (Semud'da da) O
kavmin kıssasında da akıl sahihleri için bir öğüt, bir ibret vardır, (o vakit
onlara) Nübüvvetini inkâr ettikleri Peygamberleri Salih Aleyhisselâm tarafından
(denilmişti ki: Bir zamana kadar faydalanın.) evlerinizde üç gün kadar daha
yaşayınız, sonra nasıl bir azaba uğrayacağınızı göreceksinizdir.
44. Onlar ise Rab'lerinin
emrine uymaktan kaçındılar, artık onları bakar oldukları hâlde yıldırım
yakaladı.
44. (Onlar ise) Verilen
nasihatları, ihtarları dinlemediler (Rablerinin emrine uymaktan kaçındılar,
artık onları bakar oldukları hâlde yıldırım yakaladı) gök tarafından gelen bir
müthiş yıldırım ile helak olup gittiler.
45. Ayağa kalkacak güçleri
kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
45. (Artık) O Semud
kavmi (ayağa kalkacak güçleri de kalmamış) bir kaçmaya güç yetiremediler, bir
kaçacak yere sahip bulunmadılar (ve yardım edenleri de olmamıştı) kendilerini
azabtan kurtarabilecek bir yardımcıya nail olamadılar. Büsbütün mahvolup
gittiler.
46. Nüh kavmini de evvelce
-helak ettik- şüphe yok ki, onlar yoldan çıkmış bir toplum idiler.
46. (Nüh kavmini de
evvelce) Tufan ile helak ettik (şüphe yok ki, onlar, yoldan çıkan bir kavim
olmuşlardı.) Onlar da Ad ve Semud gibi kavimlerden evvel işledikleri isyan ve
kötülük yüzünden, haram şeyleri işlemeye düşkünlükleri yüzünden, Peygamberleri
olan Hz. Nuh'un n as i hat I arını, tavsiyelerini kabul etmemeleri yüzünden bir
azab tufanı ile mahvolup bitmişlerdi. Elbette kudret eserlerini dikkate alıp
Kâinatın yaratıcısının birliğini, kudret ve büyüklüğünü tasdik etmeyen
Peygamberlerinin tebliğlerine ehemmiyet vermeyen cemiyetlerin akıbetleri böyle
pek müthiştir. Bu beyân olunan kavimlerin kıssaları için "Hûd, İbrahim ve
Enbiyâ" sürelerine de bakınız.
47. Ve göğü bir kuvvetle
bina ettik ve şüphe yok ki, biz elbette kaadirleriz.
47. Bu mübarek
âyetler. Yüce Yaratıcının haşr ve neşre kaadir olduğunu isbat için göklerin ve
yerin ve herşeyin birer çiftin nasıl mükemmel bir şekilde yaratılmış olduğuna
dikkatleri çekiyor. Cenab-ı Hak'ka sığınılmasını ve O'nun ortak ve benzerden
uzak olduğunu bildiriyor. Resül-i Ekrem'in de insanlara Allah'ın azabını
hatırlatmak için O'nun tarafından gönderilmiş, pek açık bir beyân sahibi bir
Yüce Peygamber olduğunu ifâde etmektedir. Şöyle ki: (Ve göğü bir kuvvetle) Pek
muazzam olan bir kudretle, bir şiddetle (bina ettik) varlık alanına getirdik (ve
şüphe yok ki, biz) yâni: Büyüklük ve yücelikle vasıflanmış olan ilâhî zatını
(elbette kaadirleriz.) Böyle nice âlemleri meydana getirmeğe kaadiriz. Evet..
Yüce zâtın kudret ve hâkimiyeti pek geniştir, mahlûkatı idareye, onların
yaşamalarını, geçimlerini sağlamaya fazlasiyle kâfidir.
§ Mus.ı'j Kuvvet, takat,
genişlik sahibi demektir.
48. Yeri de döşedik, ne
güzel döşemcilerdir.
48. Evet.. O Kerem
Sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (Yeri de döşedik) Onu pek geniş bir hâlde vücuda
getirdik, orada hayat kaynağı olan şeyleri yarattık, üzerinde insanların ve daha
nice hayat sahiplerinin yaşamaları mümkün olmaktadır. Evet.. Bizler (ne güzel
döşeyicilerdir) ki: Bu kadar eserleri meydana getirmiş bulunuyoruz. Evet.. Bütün
göklerdeki, yerlerdeki pek muazzam eserleri meydana getirip her tarafa yaymış ve
dağıtmış olan, ancak tam bir hikmet ve yücelikle vasıflanmış bulunan ilâhî
zâtıdır, ondan başkası değildir.
§ Mâhid; Açıp döşeyen
demektir.
49. Ve herşeyden iki çift
yarattık. Tâki, düşünesiniz.
49. (Ve) O Yüce
Yaratıcı, kudret eserlerine dikkatleri çekmek için şöyle de buyuruyor: (herşeyden
iki çift yarattık) yâni: İki nevî olarak vücuda getirdik. Meselâ: Gök ile yer,
güneş ile ay, gece ile gündüz deniz ile karalar birer çifttir. Kezâlik: Hidâyet
ile sapıklık, mutluluk ile mutsuzluk, hayat ile ölüm, ışık ile karanlık,
güzellikle çirkinlik, birer çifttir. Bütün bunlar böyle vücuda getirilmişlerdir,
(tâki,) Ey insanlar!, (tefekkür edesiniz) Bunları dikkate alarak Allah'ın
kudretini düşünesiniz, anlayasınız: Bu kadar çeşitli eserleri meydana getiren
bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, insanları öldürdükten sonra tekrar yaratmaya da,
onları başka bir âleme sevk etmeğe de her şekilde kaadirdir.
50. Artık Allah'a kaçın,
şüphe yok ki, ben sizin için onun tarafından apaçık bir korkutucuyum.
50. (Artık) Ey
insanlar!. Bu kadar muazzam eserlerini düşününüz bunların yaradılışlarındaki
hikmet ve faydayı dikkate alınız da (Allah'a kaçın) O'nun ilâhî zâtına sığının,
her işinizde O'na güvenin, teslimiyette bulunun, başarıyı Ondan dileyiniz. Bu
gibi ilâhî emirleri insanlığa bildirmekle emrolunan Yüce Peygamber adına da
şöyle buyuruluyor: (şüphe yok ki, ben) Son Peygamber (sizin için) sizi
aydınlatmak ve irşâd için (O'nun) Cenab-ı Hak'kın (tarafından apaçık bir
korkutucuyum.) sizlere Allah'ın azabını açıkça ihtar ediyor, sizleri uyandırmaya
çalışıyor, istikbâlinizin selâmet ve saadetini sağlamak istiyorum. Artık bunu
takdir etmeli değil misiniz?.
51. Ve Allah ile beraber
başka bir ilâh edinmeyin. Muhakkak ki, ben sizin için ondan apaçık bir
korkutucuyum.
51. (Ve) Ey Allah'ın
kulları!. (Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin) Yüce varlığın birliğini,
kudret azametini bilip yalnız ona kullukta bulunun, onu biri eğin ve tesbîhe
devam ediniz, küfr ve şirke düşerek kendinizi ebedî azablara uğratmayınız
(muhakkak ki, ben sizin için O'ndan) yalnız o ortak ve benzerden uzak olan Yüce
Yaratıcıdan (bir apaçık korkutucuyum.) O'nun birliğini inkâra, emirlerine
muhalefete cür'et edenlerin pek şiddetli azablara uğrayacaklarını size ihtar
ediyorum. Tâki, bu hakikatları güzelce düşünesiniz, imân nuru ile kalblerinizi
aydınlatarak hayatınızı, saadetinizi temîne muvaffak olasınız. İşte insanlığa
böyle bir Yüce Peygamberin gönderilmiş olması, ne büyük bir ilâhî lütuf!.
Yazıklar olsun bunu bilip takdir etmeyenlere.
52. Böylecedir. Onlardan
evvelkilere de bir Peygamber gelmedi ki: İllâ: Sihirbazdır veya mecnundur
dediler.
52. Bu mübarek âyetler,
Hz. Peygamber'e teselli veriyor, ondan evvelki Peygamberlere de kavimleri
tarafından sihirbazlık ve cinnet isnad edilmiş olduğunu bildiriyor. O kavimlerin
azgın kimseler olduğunu, Yüce Peygamberimizin de öyle inkarcılara iltifat
etmeyip müminleri irşada devam buyurmasını emrediyor ve cinlerin ve insanların
yaradılışlarındaki gayeyi haber veriyor. Alemlere rızık veren kudret sahibi
Yaratıcının kullarından bir rızık, bir yemek dilemediğini beyân etmekte ve
zâlimlerin de kendilerinden evvelki zâlimleri gibi azaba, helake uğrayacaklarını
ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Böyledir) Seni inkâr
edenlerden evvelki kavimlerin sözleri de böyle Peygamberlerini yalanlamaktan,
onlara sihir ve cinnet isnad etmekten ibaret bulunmuştur. Evet., (onlardan) Seni
tasdik etmeyen Kureyş müşriklerinden (evvelkilere de) geçmiş kavimlere de (bir
Peygamber gelmedi ki, illâ) onu inkâr ettiler, ve ona (sihirbazdır veya
mecnundur dediler) binaenaleyh bu inkâr, şimdi görülen bir bid'at değildir, eski
kavimler de böyle bir cehalet ve alçaklıkta bulunmuşlardır
53. Bunu birbirine vasiyet
mi ettiler?. Hayır.. Onlar azgın bir kavimdir.
53. O inkarcı
kavimler!. (Bunu) Böyle Peygamberlerine karşı sihirbazlık ve cinnet isnadını, bu
gibi pek çirkin lâkırdıları (birbirine vasiyet mi ettiler?.) bundan dolayı mıdır
ki, bu alçaklıkta ittifakları görülüyor. (Hayır) Böyle bir tavsiye vâki olamaz,
aralarında asırlarca uzaklık vardır, (onlar azgın bir kavimdir.) Böyle
Peygamberlerine karşı inkârda, hürmete aykırı lâkırdılarda bulunanlar, ilâhî
dinin sınırlarını tecâvüz etmiş, sapık kimselerdir.
54. İmdi onlardan yüz
çevir, artık sen kınanılacak değilsin.
54. (İmdi) Ey Yüce
Peygamber!, (onlardan) O seni tasdik etmeyen câhillerden (yüz çevir) onlardan
kaçın, onlara iltifatta bulunma, onların İslâmiyet'i kabul etmediklerinden
dolayı üzülme, (artık sen kınanılacak değilsin.) sen onlardan yüz çevirdiğinden
dolayı kınama ve yerilmeye uğramayacaksın. Çünkü sen peygamberlik vazifeni
lâyıkiyle yerine getirmiş onlara lâzım gelen tebliğlerde ihtarlarda
bulunuyorsun.
Müfessirler diyorlar ki: Bu
âyet-i kerîme nazil olunca Resül-i Ekrem Efendimiz mahzun olmuştu, Ashâb-ı
kirama da ağır gelmiş, artık ilâhî vahyin kesilmiş, azabın ortaya çıkmasının
kesinleşmiş olduğu zânnında bulunmuşlardı. Çünkü, Resûl-i Ekrem, insanlardan yüz
çevirmekle mükellef bulunuyordu. Fakat bu zân ve üzüntüyü gidermek için şu
âyet-i kerîme nazil oldu.
55. Ve sen öğüt ver. Çünkü,
şüphe yok, öğüt, müminlere fayda verir.
55. (Ve) Yüce Peygamber!,
(sen) Yine (öğüt ver) öğüdüne, nasihatına devam et (çünkü, şüphe yok, öğüt)
verilecek bir nasihat, yapılacak bir ihtar (müminlere fâide verir.) onların
kalbleri saf, itikatları güzel olduğu için kendilerine karşı yapılan öğütlerden
pek yararlanırlar, o sayede basiretleri artar, kalbi kanaatları daha fazla
kuvvet bulmuş olur. ancak kabiliyetten mahrum olanlara, dinsizliklerinde sebat
edip duranlara karşı yapılacak bir öğüt, onlara bir fâide veremeyeceği için terk
edilebilir.
"Bir yerdeki yok nağmeni
takdir edecek gûş"
"Tazyı-i nefes eyleme,
tebdil-i makam et"
56. Ve cinleri ve insanları
yaratmadım, ancak bana ibadet etsinler diye -yarattım.-
56. İnkâr eden,
ibâdet ve itaatten kaçınanlar, ne kadar câhilce ve azabı gerektirici bir şekilde
hareket etmiş oluyorlar, bunlar, hiç düşünmüyorlar mı ki: Kendileri elbette boş
yere yaratılmış değildirler. İşte onların yaratılış gayesini Cenab-ı Hak şöylece
beyân buyuruyor. (Ve cinleri ve insanları yaratmam) Boş yere vücuda getirmedim
(ancak bana ibâdet etsinler diye) yarattım. Onların vazifeleri. Yüce Yaratıcının
birliğini bilmek, onun yüce bir mâbud olduğunu tasdik ederek ilâhî zâtına
kullukta bulunmaktır. Onlar esasen böyle bir bilgiye kabiliyetli bir hâlde
yaratılmışlardır. Eğer böyle bir kabiliyete başlangıçta sahip olmasalar idi
zâten mükellef bulunmazlardı. Ve onlar eğer yaradılmamış olsalar idi bu
kabiliyete, bu marifet şerefine nail olamazlardı. Halbuki, onlar
yaratılmışlardır, kendi varlıkları da kendilerini yaratmış olan bir Kerem Sahibi
Yaratıcının varlığına bir şâhiddir. Artık o Rabbülâlem'inin varlığını, birliğini
bilip tasdik etmeleri icâbetmez mi?.
Özellikle kendilerini
uyandırmak için, kendilerini kulluk vazifelerinden haberdar etmek için
kendilerine Allah tarafından mübarek Peygamberler de gönderilmiştir. Artık
hiçbir kimse, kendi cehaletini bir mazeret makamında ileri süremez.
57. Ve ben onlardan bir
rızk istemiyorum ve bana yemek yedirmelerini de istemiyorum.
57. Allah Teâlâ, bir
lütuf ve ihsan olmak üzere bu mükellef mahlükatı yaratmıştır. Onlardan yüce
varlığı için bir fâide asla düşünülmüş değildir. İşte bu hakikati beyân için de
buyuruyor ki: (Ben onlardan) O cinlerden ve insanlardan (bir rızk istemiyorum)
Allah'ın sânı, böyle birşeyi istemekten yücedir, asıl âlemin rızık vericisi
olan, kendisidir, kullarının hiçbir çalışma ve gayretine muhtaç değildir, (ve
bana yemek yedirmelerini de istemiyorum.) Kendilerinden değil rızk vermeleri,
bir yemek yedirmeleri bile istenilmemektedir, Allah'ın sânı, böyle şeylere
ihtiyaçtan uzaktır. Ancak kullarının kendi menfaatleri içindir ki, öyle kulluk
vazlfeleriyle mükellef bulunmuşlardır.
58. Şüphe yok ki,
Allah'tır, rızkı veren, güç ve kuvvet sahibi olan O'dur.
58. Evet.. (Şüphe yok ki,
Allah'tır) Sırf O'nun yüce varlığıdır, bütün kullarına (rızkı veren, güç ve
kuvvet sahibi olan) ancak (O'dur.) Şüphesiz inandık artık öyle bir kerem sahibi
Yaratıcı kullarına muhtaç olur mu?. Onlardan kutsal varlığı için bir fâide
bekler mi?.
59. İmdi şüphe yok ki, zulm
eden kimseler için arkadaşlarının nasibleri gibi birçok nasib vardır. Artık
acele etmesinler.
59. (İmdi şüphe yok
ki, zulm eden kimseler için) Yâni: Dinsizliği seçen ve isyanları işleyip kendi
nefslerine zulmeden şahıslar için (arkadaşlarının nasibleri gibi birçok nasib
vardır.) yâni: Bilâhare zulm edenler için geçmiş kavimler arasında bulunup
nefslerine zulmetmiş, Peygamberlerini inkâr eylemiş dinsizlerin azabtan olan
nasibleri gibi nasibler vardır. Bu sonraki inkarcılar da o evvelki inkarcılar
gibi azablara, Allah'ın kahrına uğramış olacaklardır, (artık acele
istemesinler.) Yâni: O azabların başlarına ne zaman geleceğini bir alay yoluyla
sorup duranlar, o azabların gelmesini inkarcı bir şekilde acele isteyenler, o
azablara ergeç yakalanacaklardır, takdir edilen zaman gelince o azab meydana
gelir, Cenab-ı Hak, Her şeye kaadirdir, onu hiçbir şey âciz bırakamaz, şüphe yok
ki, o korkunç azabları o lâyık olanların başlarına getirmeğe de fazlasiyle
kaadirdir. Buna inancımız tamdır.
§ Zenub; Nâsib demektir, su
ile dolu büyük kova, arka eti ve uzunkuyruklu at mânasında da kullanılmaktadır.
Çoğulu, zenâyibdir.
60. Artık başlarına gelecek
günlerinden dolayı vay!. Kâfir olan kimselere.
60. (Artık) O (vâ'd
olundukları günlerinden dolayı) kıyamet gününde başlarına gelmesi vâ'd ve takdir
edilen azabın gelmesinden dolayı (vay) şiddetli azab, müthiş felâket (kâfir olan
kimselere.) Evet.. Aklen inkârı mümkün olmayan bir nice parlak delilleri inkâra
cür'et ederek dinsizlik içinde yaşayan inkarcılar için pek müthiş bir azab
takdir edilmiştir ve muhakkaktır. Artık onlar hiçbir kurtuluş çaresi
bulamayacaklardır. Nitekim bu süre-i celîleyi tâkibeden Tur Süresinde bu
hakikati izah buyurmaktadır. Kerem Sahibi mâbud, hepimizi kurtuluş ve mutluluk
sebebi olan İslâm dininden ayırmasın âmin...
Sonraki Sayfa

|