|
50-KAF
SÛRESİ
Bu sûre - i celîle,
mürselât sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur, kırk be; âyet-i
kerîmeyi içermektedir.
Bu mübarek sûrenin başlıca
konuları şunlardır:
(1): Müşriklerin
peygamberliği ve âhiret hayatını inkâr ettiklerini beyân ve Hucurât sûresinde
hâlleri bildirilen Bedevi'lerin de bunları inkâr eder olduklarına işaret etmek.
(2): Göklere ve yere ve
bunlardaki çeşitli kudret eserlerine dikkatleri çekmek.
(3): Helake uğramış
milletlerin ibret verici olan tarihî hâllerini hikâye etmek.
(4): İnsanların bütün
amellerinin ve başkalariyle olan davranışlarının melekler tarafından tesbit
edilip onlardan mes'ul olacaklarını ihtar etmek.
(5): Kâinatın boş yere
yaratılmamış olduğunu ve Kur'an-ı Kerim'in yüce bir öğüt teşkil ettiğini beyân
etmek.
(6): Resûl-i Ekrem'in
mübarek kalbine teselli verip onun dâima tesbîhe devam buyuracağını ve
kabiliyetli olanları, Kur'an-ı Kerim ile irşâd etmekle emrolunmuş bulunduğunu
beyân etmek.
1. Kâf ve bereketi pek
fazla olan Kur'an hakkı için -Habibim!. O kâfirler, seni tasdik etmediler. -
1. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin Hz. Peygamber'in beyânlarını kabul etmeyip içlerinden bir zâtın
Peygamber olarak geldiğini ve öldükten sonra tekrar dirileceklerini uzak görerek
şaşırmış olduklarını kesin bir şekilde beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Kaf) Bu,
bir hususî harftir, yemini içermektedir, bâzı sûrelerin böyle birer harf ile
başlaması, tilavet olunacak âyetlere dikkat nazarlarını çekmek gibi hikmetlere
vesâireye dayanmaktadır ve mûteşâbihat kabilindendir. Maamafih bu hususta
müfessirlerin birçok görüşleri, rivayetleri de vardır. Kısaca deniliyor ki: Bu
harf, bu sûrenin ismidir ve yine deniliyor ki: Bu, Kur'an-ı Kerim'in
isimlerinden biridir veyahut "kadîr", "kaadîr", "karîb" ve "kabz" gibi ilâhî
isimlerin anahtarıdır, ilk harfini içermektedir. Ve Ikrime ve Dahhâk'e göre de
bu yeryüzünü her taraftan kuşatan ve yeşil bir zümrüdden meydana gelen pek büyük
bir dağın ismidir, gökteki yeşil renk bundan meydana gelmektedir. Fakat bu
görüş, Fahr-i Razi gibi müfessirlerce zayıf görülmektedir. Aslında Cenab-ı Hak,
öyle bir dağı yaratmaya da inanıyoruz ki kaadirdir, fakat onun yaratılmış olduğu
sabit değildir. Yerkürenin her tarafında gezip dolaşanlar vardır, öyle bir dağa
tesadüf edilmemiştir. Bunun varlığı, hissi bir şahitlikle sabit değildir.
Maamafih bu dağı, dünya etrafındaki okyanusları kaplayan bir rüzgâr küresinden
ibaret olmalıdır diye yorumlayanlar da vardır.
Şöyle de deniliyor ki: Eğer
bundan maksat, öyle bir dağ olsa idi "Velkâf" diye yazılırdı: "Vettûr" diye
yazıldığı gibi. Zâfir olan "K" "S" ve "N" gibi bir harften ibarettir, bir kelime
değildir. Bu, "Muksemün bîh kendisiyle yemin edilen" olduğu için ayrıca yemin
harfi olan vav ilâvesiyle zikredilmemiştir.
Velhâsıl: Hepsi de Allah'ın
kudretine göre mümkündür. Biz bu hususta kat'î bir delil bulunmadıkça bunu
Allah'ın ilmine havale ederiz. İhtiyata uygun olan da budur. (Ve bereketi pek
fazla olan Kuran hakkı için* Yâni: Kur'an-ı Kerim'e yemin olsun ki: Sen Ey Son
Peygamber!, Uyarıcı olarak gönderilmiş bir Peygambersin. Bilindiği üzere "K" ve
"Kur'an-ı Mecit" kendisiyle yemin edilendir, üzerine yemin edilen ise hazf
edilmiştir. Bu birkaç şekilde yorumlanmaktadır. Kısaca deniliyor ki: Resulüm!. O
kâfirler seni tasdik etmediler, halbuki, sen hakikaten yüce bir Peygambersin o
inkarcıları uyarmak için gönderilmiş bulunuyorsun.
"Mecîd" Keremi pek geni;
olan, şerefi ve yüceliği, büyüklüğü bulunan şey veya zât demektir. İşte Kur'an-ı
Kerim de öyle pek büyük bir şerefi, yüceliği ve halkı irşâd etmek özelliği
taşıdığı için öyle bir vasıf ile vasıflanmıştır.
2. Belki kendilerinden bir
korkutucu gelmesine şaştılar, artık o kâfirler dedi ki: Bu şaşılacak bir şeydir.
2. Evet.. Ey Yüce
Peygamber!. Sen kendilerini uyarmak ve irşâd için Kur'an-ı Kerim ile
gönderildin, fakat bir takım inkarcılar, seni tasdik etmediler (Belki
kendilerinden bir korkutucu gelmesinden teaccüp ettiler) Hiç bizim gibi bir
insan, bizleri korkutmak, bizleri dine davet etmek için Allah tarafından
gönderilmiş olabilirler mi?. Diye bunu uzak gördüler, inkâra başladılar (artık)
Resulüm!, (o kâfirlere dedi ki: Bu,) Böyle bizden bir şahsın bizlere
peygamberlik gelmesi (bir şaşılacak şeydir) bizlere bir melek gönderilmeli değil
mi idi?.
3. Biz öldüğümüz ve toprak
kesildiğimiz zaman mı? -Tekrar dirileceğiz- Bu uzak bir dönüştür.
3. Ve o kâfirler, bu
inkârlarında daha ileri giderek imkânsız olarak gördükleri şeyi göstermek için
dediler ki: (Biz öldüğümüz ve toprak kesildiğimiz zaman mı?.) Tekrar
dirileceğiz, o Peygamberlik iddia eden zâtın dediği gibi tekrar başka bir âleme
sevk edileceğiz, bir muhasebeye tâbi tutulacağız!, (bu uzak bir düşünüştür.)
Bizim cidden şâir topraklardan ayrılarak tekrar teşekkül etmemiz, nasıl
düşünülebilir?. Bunu bizim akıllarımız kabul etmiyor. O câhiller, bu âlemde
dâima görülüp duran bir nice kudret eserlerini görmüyorlar da, kendilerinin
başlangıçta topraktan, birer damla sudan yaratılmış olduklarını düşünmüyorlar da
böyle câhilce şaşkınlıkta bulunup duruyorlar.
4. Muhakkak ki, yer
onlardan neyi eksiltirse biz bilmişizdir ve bizim katımızda koruyucu bir kitab
vardır.
4. Bu mübarek
âyetler haşr ve neşri inkâr eden dinsizleri uyandırmak için bakışlarını göklere
ve yere ve bunlarda olan çeşitli yaratılış eserlerine çekmektedir. Nice
ekinlerin ağaçların meyvelerin insanlar için birer geçim vasıtası olmak üzere
meydana getirilmekte olduğunu ve insanların da öldükten sonra tekrar yeryüzünün
vakit vakit hayata erdirildiği gibi bir hayata erdirileceklerini ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı âhiret hayatını uzak, gören gafilleri
irşâd ve uyanmaya davet için şöyle buyuruyor: (Muhakkak ki, yer onlardan) O ölüp
kabirlere defnedilen insanlardan (neyi eksiltirse) onların etlerinden,
kemiklerinden neleri parçalar, darmadağın ederse (biz bilmişizdir) onların öyle
bir hâle gelmiş olmaları bize gizli kalmış değildir (ve bizim katımızda koruyucu
bir kitab vardır) bundan maksat, yâ levh-i mahfuzdur ki, onda bütün kevni
olaylar yazılıdır. Yâhud Cenab-ı Hak'kın bütün eşyaya âid olan ilmini misâl
yoluyla beyân etmektir. Bir kitabda yazılan şeyler, nasıl sabit ve korunmuş ise
Allah'ın ilmindeki şeyler de, Kâinatın bütün hâlleri de Allah katında sabittir,
her şekilde korunmuştur. Binaenaleyh her ölen şahsın bütün bedeni zerreleri ve
diğer hâl ve tavırları Cenab-ı Hak'ça tamamen malûm olduğundan o hikmet sahibi
Yaratıcı dilediği zaman o şahısları tekrar vücuda getirir, hayata kavuşturur. Bu
nasıl uzak görülebilir.
5. Fakat kendilerine
geldiği vakit hakkı yalanladılar. İmdi onlar karmakarışık bir ıztırap
içindedirler.
5. (Fakat) O
inkarcıların daha kötü ve daha câhilce hâllerine bakınız ki: (kendilerine
geldiği vakit) Allah tarafından Peygamber olarak gönderildiği zaman (hakkı)
mucizeler ile sabit ve ac.il; olan Hz. Muhammed'in peygamberliğini
(yalanladılar) artık öyle apaçık bir hakikati, sabit bir peygamberliği
yalanlayan câhiller o Yüce Peygamberin haber verdiği haşr ve neşri de inkâr
cehaletini göstermezler mi?, (İmdi onlar karmakarışık bir ıztırap içindedirler)
O mübarek Peygamber'e gâh sihirbaz ve gâh kâhin derler, onun teblîğ ettiği pek
açık âyetleri şiir telâkki ederler ve bazan insanların peygamber olamayacağını
söylerler, bazan da peygamberliğe makam ve mevki sahiplerinin lâyık olduklarını
iddiada bulunurlar. İşte o inkarcılar, böyle şaşkınlıklar içinde vakit
geçirirler.
§ Merîc; Muztarib, karışık
muhtelif şeyleri içeren çeşitli şey demektir.
6. Üstlerindeki göğe
bakmazlar mı ki: Biz onu nasıl bina ettik ve süsledik ve onun için hiçbir gedik
yoktur.
6. Öldükten sonra
dirilmeği inkâr eden gafiller!. Bir kere uyanıp da bir dikkat nazariyle
(Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki:) o ne büyük bir ilâhî kudret eseridir (biz
onu nasıl bina ettik) bir direğe dayandırmaksızın nasıl yüksek bir hâlde
yarattık (ve) o göğü bir nice parlak yıldızlar ile (süsledik) başları üzerinde
bir nice ışık saçan yıldızlar ve gezegenler dönüp durmaktadır, (ve onun için) O
gök kubbesi için (hiçbir gedik yoktur.) onda bir yarık, parçalanmış, ayrılmış
birşey bulunamaz.
§ Furuc; Duvarlarda
vesâirede meydana gelen yarık, aralık, parçalanmak demektir.
7. Ve yere de -bakmadılar
mı?.- Onu döşedik ve onda sabit dağlar bıraktık ve onda her güzel cinsten
bitirdik.
7. (Ve) O inkarcılar
(yere de) bakmadılar mı?. Kendi ikâmetgâhları olan yeryüzündeki Allah'ın kudret
eserlerini görmüyorlar mı?, (onu döşedik) basit bir şekilde yarattık (ve onda) o
yeryüzünde (sabit dağlar bıraktık) ne kadar muntazam, sabit dağlar vücuda
getirdik ki, yerkürenin sallantı içinde kalmasına meydan vermemektedirler ve
nice fâideleri, madenleri içermektedir, (ve onda) Yer sahasında (her güzel
cinsten bitirdik) gayet süslü güzel manzaralı insanların fâldelerine hizmet eden
bitkileri, ağaçları meydana getirdik. Bütün bunlar, Allah'ın kudretinin
büyüklüğünü göstermektedir. Artık öyle büyük bir kudret ile vasıflanmış olan
Kâinatın yaratıcısı, insanları öldükten sonra diriltemez mi?. Ne için bu kadar
açık bir hakikati düşünemiyorlar?.
§ Behic; Güzel, yaraşık,
gayet süslü, hoşa giden şey demektir.
8. -Bunları- hakka
müteveccih olan her bir kul için bir ibret ve bir mev'iza olarak -vücde
getirdik-.
8. Evet., âlemin
yaratıcısı şöyle de buyuruyor: Bunları (Hak'ka yönelik olan) Rab'bine dönen,
yaratıcısının kudretini düşünen, O'nun eşsiz eserlerini tefekküre dalan (herbir
kul için bir ibret ve bir öğüt olarak) vücuda getirdik, o eşsizlikler, o
yaratılış eserleri, inanan ve düşünen kimseler için birer büyük uyanma vesilesi
bulunmaktadır.
9. Ve gökten bir mübarek su
indirdik, sonar onunla bahçeler ve biçilen ekin d an elerini bitirdik.
9. Evet.. Cenab-ı Hak,
yeryüzünde öyle fâideli bitkileri ve diğerlerini meydana getirmek için nasıl bir
hayat kaynağı yaratmış olduğuna da şöylece işaret buyuruyor: (Ve gökten bir
mübarek su indirdik) Menfaatleri pek ziyade olan yağmurları yağdırdık (sonra
onunla bahçeler, ve biçilen ekin danelerini) buğday ve arpa gibi biçilen
şeylerin dane denilen meyvelerini (bitirdik) bunları insanların
istifâdelerine tahsis ettik. Artık bir su ile bu kadar çeşitli gıda maddelerini
meydana getirmekte olan
hikmet sahibi bir yaratıcı
öl mü; kullarını da dilediği bir şekilde yeniden dirilt emez mi?. Hangi akıllı
bir kimse, bunun imkânsızlığını söyleyebilir?.
§ Hab; Dane demektir.
Çoğulu: Hubûbur. "Hasid" de biçilmiş ekin manasınadır. Çoğulu: Hesâyid'dir.
10. Ve uzunca boylu hurma
ağaçları da -yetiştirdik- ki: Onlar için bir biri üstüne konmuş muntazaman
salkımlar -tomurcuklar- vardır.
10. (Ve uzunca boylu hurma
ağaçları da) Yetiştirdik, onları da büyütüp geliştirdik (ki, onlar için) o
yüksek ağaçlara mahsus (bir biri üstüne konmuş) güzel bir istikâmet almış
(muntazam salkımlar) tomurcuklar (vardır) onlar da Allah'ın kudretine şahitlik
eden, pek güzel ve pek fâideli birer yaratılış eseri bulunmaktadırlar.
§ Nahl; Hurma ağacı
demektir. Böyle bir ağaca "Nenle" de denir.
§ Bâsikat; Uzunca boylu
şeyler demektir. "Tal"' da çiçek gılafıdır ki, çiçek onun içinde bulunur, çiçek
mânasında da kullanılmaktadır. "Menzııd" da bâzısı bâzısı üzerine konulmuş,
muntazaman tertib edilmiş şey manasınadır.
11. Kullar için bir rızık
olarak -bunları bitirdik- ve onunla -o su ile- bir ölmüş beldeği dirilttik.
İşte -kabirlerden- çıkış da böğledir.
11. Kerem Sahibi
Yaratıcı şöyle de buyuruyor: (Kullar için bir rızk olarak) Bunları bitirdik,
böyle çeşitli geçim vasıtalarını vücuda getirdik. Bütün bunlar, Cenab-ı Hak'kın
kudretine, kulları hakkında lütuf ve keremine âid birer mühim eserlerdir, (ve)
Bahusus (onunla) o hayatın kaynağı olan yağmur suları ile (bir ölmüş beldeyi
dirilttik) sararıp solmuş, büyüme ve gelişmeden mahrum kalmış yeryüzünü tekrar
hayata kavuşturduk, çeşit çeşit ve güzel güzel ekinler ile süsledik (işte)
insanlar için öldüklerinden sonra kabirlerinden (çıkışta böyledir) artık
düşünmeli, O kadar çeşitli, güzellik dolu bitkileri, ağaçları, hayata kavuşturan
bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata eriştirerek
kabirlerinden çıkaramaz mı?. Hangi akıl sahibi bir kimse bunu inkâr edebilir?.
Ancak bir takım dünyaya dalmış, Allah'ın kudretini takdir etmekten âciz
bulunmuş, şuursuz kimselerdir ki: Yüce Peygamberleri ve bu gibi hakikatları
inkâra cür'et göstermekte bulunurlar. İşte onlardan bir takımını "12, 13,
14"üncü âyetler bizlere bildirmektedir.
12. Onlardan -Kureyş
müşriklerinden- evvel Nüh kavmi, Res ashabı ve Semud -kavmi de Peygamberlerini-
yalanladılar.
12. Bu mübarek
âyetler, evvelki kavimlerin de Peygamberlerini yalanlamış ve cezalarına kavuşmuş
olduklarını beyân ile Hz. Peygamber'e teselli vermiş oluyor. Mahlûkatı
başlangıçta yoktan var eden Yüce Yaratıcının onları iade ederek yaratmaktan âciz
olmayacağını ihtar ile öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin cehaletlerini
ortaya koymakta ve susturmaktadır. Şöyle ki: (Onlardan) Yâni: Son Peygamberi
inkâr eden Kureyş müşriklerinden (evvel Nüh kavmi) de (Res Ashabı) da yâni: Bir
kuyu veya bir çöl civarında oturan ve Hz. Şuayb'in veya bir nebi olan"Hanzale
İbn-i Safvan"ın kavmi de (ve) Hz. Salih'in (Semud) denilen kavmi de
Peygamberlerini (yalanladılar) onlar da Kureyş müşrikleri gibi öyle küfr ve
isyan içinde bulunmuşlardı.
13. Ve Ad ve Fir'avun ve
Lût'un kardeşleri de -yalanladılar-
13. (Ve Ad) Kavmi de
peygamberleri olan Hz. Hüd'u (ve Fir'avun) ile onun kavmi de Musa Aleyhisselâm'ı
(ve Lût'un kardeşleri de) yâni: Onunla aralarında musaharet = hısımlık bulunan
bir kavim de Hz. Lût'u yalanlamışlardı, onların risâlet ve peygamberliğini kabul
etmemişlerdi.
14. Eyke ashabı da ve
Tubb'a kavmi de hepsi de Peygamberlerini yalanladı. Artık tehdid, hak oldu.
14. (Eyke ashabı da)
Yâni: Ağaçları sımsıkı bir meşelik mahallinde bulunan bir gurup da Peygamberleri
olan Şuayb Aleyhisselâm'ı (Tüb'ba kavmi de) yâni: Yemen diyarında "Tüb'baulhimeyrî"
adındaki sâlih, dindar bir hükümdarları tarafından ilâhî dine davet edilen bir
kavim de hükümdarlarını yalanladılar. Evet.. O kavimlerin (hepsi de
Peygamberleri) kendilerini dine davet eden zâtları (yalanladı) kendilerine
teklif edilen ilâhî dini kabul eylemedi (artık tehdit, hak oldu.) o
peygamberlerin korkuttukları azab, onları yalanlayan kavimler hakkında o
yalanlamaları sebebiyle vacip oldu, sabit oldu, hepsi de lâyık oldukları
azablara kavuştular.
Evet.. Nüh kavmi Tufan ile
mahvoldular, Res ashabı bulundukları mevkiin alt üst olmasiyle yok olup
gittiler, Semud kavmi de bir zelzele neticesinde helake uğradılar. Ad kavmi de
şiddetli bir rüzgâr ile helak oluverdiler. Fir'avun da kendisine tâbi olanlar
ile beraber denizde boğuldular. Lût kavmi de başlarına yağan taşlar ile ve
uğratıldıkları zelzele ile mahvoldular. Eyke ahâlisi de pek şiddetli bir sıcak
içinde kaldılar, başlarına yağan âteş ile yanıp gittiler. Tüb'ba nâmında mümin
bir hükümdarın inkarcı kavmi de sahip oldukları büyük bir kuvvete rağmen
küfrleri yüzünden büyük bir helake, bir âteş azabına mâruz kalmışlardır. Bu
Tüb'ba, hakkında Tefsir-i Alusî'de ayrıntılı bilgiler vardır. Duhan Süresine
bakınız!.
15. Yâ biz ilk yaradılış
ile yorulumuverdik -âciz mi kaldık- Hayır.. Onlar yeni bir yaradılıştan şiddetli
bir şüphe içindedirler.
15. Yüce Yaratıcı, öyle
Peygamberlerini yalanlamış haşr ve neşri inkâr ederek küfrlerinde devam edip
durmak istemiş olan kimselerin cehaletlerini, o pek bâtıl düşüncelerini kınama
ve teşhir için şöyle de buyuruyor: (Ya biz ilk yaratılmış ile yorulumuverdik)
Bize ondan dolayı bir acizlik mi âriz oldu ki, inkarcılar, ölülerin ilâhî kudret
ile tekrar hayata erdirileceklerini imkânsız görüyorlar, ondan dolayı büyük bir
şüphe ve inkâr içinde yaşıyorlar?, (hayır..) Onlar da yüce zâtın o ilk
yaradılışını, ona olan kudretini inkâr edemezler. Fakat (onlar yeni yaradılıştan
şiddetli bir şüphe içindedirler) ölmüş bir kimsenin tekrar hayata erdirileceğini
onların akılları kabul etmiyor, buna imkân göremiyorlar, bu hususta büyük bir
şek ve şüphe içinde yaşıyorlar. Onların bu ruh hâlleri, güzelce düşünülürse pek
iyi anlaşılır ki, akıl ve düşünceye tamamen aykırıdır. Bir kere ilâhî kudretin
büyüklüğünü düşünmeli değil midir?. Herhangi birşeyi başlangıçta yoktan var
etmek, yaratmak icadta bulunmak, o şeyi darmadağın olduktan sonra tekrar iade
etmekten, vücuda getirmekten daha güç değil midir?. Artık öyle bir yaratma ve
icada kaadir olan bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, yeniden yaratmaya da kaadirdir.
Binaenaleyh bu hakikati inkâr, bunda tereddüt, pek büyük bir cehalet ve pek
bâtıl bir düşünce eseri değil de nedir?.
§ Ağ'; Yorulmak, incinmek,
birşeyi yapmaktan, söylemekten âciz kalmak demektir. Lebs" de şiddetli şüphe ve
hayret ve ihtilât = karışıklık manasınadır.
16. Ve and olsun ki, biz
insanı yarattık ve ona nefsinin ne vesvese verdiğini de biliriz ve biz ona şah
damarından daha yakınız.
16. Bu mübarek âyetler de
haşr ve neşrin vuk'u bulacağına dâir diğer bir çeşit delil bulunuyor. Yüce
Yaratıcının kullarına manevî yakınlık itibariyle ne kadar yakin olduğunu edebî
bir üslupla beyân buyuruyor, bütün insanların herhalde öleceklerini ve yeniden
sür'a üfrülmekle hayata ereceklerini ve her şahsın bütün yaptıklarını,
söylediklerini meleklerin tesbit ettiklerini ihtar ediyor. Ve nihayet
inkarcıların vesâirenin gafletleri giderilerek gerçek durumdan pek kat'î şekilde
haberdar olacaklarına şöylece işaret buyurulmaktadır. (ve and olsun ki,) Kesin
bir durumdur ki: (biz insanı yarattık) Öyle bir yaratılış hârikasını yoktan var
ettik (ve ona nefsinin ve vesvese verdiğini de biliriz.) onun hayır ve şer adına
neler düşündüğüne de ve onun başkalarınca bilinmeyen gizlice hâllerini de biz
hakkıyla bilmekteyiz (ve biz ona) o insana (şâh damarından daha yakınız) yâni;
İnsanlardan hangi birinin varlığına, bütün hâl ve fiillerine, bütün maziye, hâle
ve istikbâle âid mâruz kaldığı ve kalacağı hayatî durumlarına ilm ve müşahede
itibariyle onun pek mühim ve kendisine pek yakın olan şâh damarlarından daha
yakın bulunuyoruz. Çünkü damarlarda et parçalariyle kaplanmış sahibinden bir
derece uzakça bulunmuştur, onun duygularına, kuruntularına vakıf değildir. Allah
Teâlâ ise kullarını kendisi yaratmıştır, onların bütün fiillerini ve sözlerini o
kullarından daha fazla bilmektedir, hiçbir kulun bir hareketi, bir düşüncesi
Allah'ın ilmi dışında kalamaz.
Bilinmektedir ki: Allah
Teâlâ, mahlûkatına benzemekten, mahlûkat gibi bir mekâna muhtaç olmaktan,
mahlûkat gibi cismen, maddeten bir yere yakin veya bir yerden uzak bulunmadan ve
herhangi bir mahlûkunun bedenine girmekten hâşâ münezzehtir. O Yüce Yaratıcı,
bütün bu kâinatı yoktan var etmiş, bu kâinattan evvel yine mekâna ve zamana
muhtaç bulunmaksızın var bulunmuştur. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcının
yakınlığından maksat, onların bütün varlıklarını, bütün amel ve fiillerini
kendilerinden daha fazla bilip onların varlıklarını takdir ve icâd buyurmuş
olduğunu edebî bir üslûpla tasvir ve ifâdeden ibarettir.
Evet.. O kerem sahibi
mabudumuz, bizlere yaratıcılığı, lûtf ve ihsanı ve bütün davranışlarımıza olan
ezelî ilmi itibariyle bizden daha yakındır. Ne yazık ki: Biz bu hakikati
gerektiği şekilde takdir edemiyoruz. O Yüce Yaratıcımızın manevî yakınlığına
lâyık olabilmek için üzerimize düşen kulluk vazifelerini hakkıyla yerine
getirmeye çalışamıyoruz.
Evet.. Dost, hakiki
sevgili, bana benden daha yakındır. Bu ise pek enteresandır ki: Ben ondan uzak
bulunmaktayım. O Kerem Sahibi Mabudumuz cümlemizi gafletten uyandırsın, âmin...
17. O vakit ki, iki
gözetici -melek- sağından ve solundan oturucu olarak gözetirler -zabıt
tutarlar.-
17. Artık
hatırlanmalıdır (O vakit iki gözetici) iki hafaza meleği (sağdan ve soldan
oturucu olarak gözetirler.) yâni: Bu meleklerden biri bir insanın sağ tarafında
bulunarak onun iyiliklerini yazar, diğer bir melek de o insanın sol tarafında
bulunarak onun kötülüklerini tesbit eder. İşte insanların bütün fiilleri ve
sözleri bu şekilde de bilinmektedir, yazılmaktadır. Bu da insanların uyanmasına
bir vesiledir, ileride bir inkâra, bir mazeret ileri sürmelerine meydan
kalmayacağını temin hikmetine dayanmaktadır ve haklarında ilâhî delillerin tamam
olmasına da bir sebeptir.
18. İnsan hiçbir söz
söylemez ki, illâ yanında hazırlanmış bir gözetici -melek- vardır.
18. Evet.. Herhangi bir
insan (Bir lâkırdı telaffuz etmez ki,) meşru veya gayr-ı meşru bir söz söylemez
ki, (illâ yanında hazırlanmış bir gözetici) melek (vardır.) onun bütün
lâkırdılarını yazar, onun amellerini gözetir, o insanın sevabı veya azabı
gerektiren her lâkırdısını yazıverir. Artık insanların bütün hâlleri bu suretle
de bilinmiş, yazılmış bulunmaktadır. Binaenaleyh insanlar, bu vaziyeti düşünüp
hayatlarını tanzim etmelidirler, mes'uliyeti gerektiren sözlerden, hareketlerden
kaçınmalıdırlar. Bu meleklerin bu husustaki görevleri de insanların tetikte
yaşayabilmelerine bir güzel vesîle bulunmaktadır.
§ Rakîb; Koruyan, bakan,
bekleyen manasınadır. "Atici" hazır, emrolunduğu şeyi yazmaya hazır demektir.
19. Ve ölümün şiddeti
hakkıyla gelince: İşte bu, kendisinden kaçtığın şeydir -denilecektir-.
19. (Ve ölümün şiddeti
hakkıyla) Geldi, ölüm sarhoşluğu hâli yakinen ortaya çıktı, yâni böyle bir ölüm
hâli (gelince) bir konuşma lisanıyla olmasa da bir lisân-ı hâl ile (işte bu,
kendisinden kaçtığın şey) denilecektir. Yâni: Ey insan!, ölümü hiç düşünmüyor mu
idin?. Ondan nefret ediyor, ona muhalif bir cephe almak istiyor idin, öldükten
sonra nasıl bir istikbâle kavuşacağını tefekkürde bulunmuyordun, işte o
kendisinden kaçınmak istediğin hâdise gelip çattı, artık bundan kurtuluş yoktur.
Fakat insan öyle ölmekle artık kurtulmuş, bir daha hayata kavuşmayacak bir hâlde
bulunmuş değildir.
20. Ve sür'a de
üfürülmüştür. İşte bu, tehdid günüdür.
20. Evet.. Her ölen
insan, tekrar hayat bulacaktır (Ve sür'a üfürülmüştür) yâni: Kıyamet zamanı
gelmiş olunca İsrafil Aleyhisselâm tarafından yapılan ilk sür'a üfürme ile bütün
insanlar hayattan mahrum kalmış ve bilâhare ikinci bir üfürme ile de bütün
ölüler yeniden hayat bulmuş olacaklardır, bunun vukuu muhakkaktır, (işte bu,
tehdit günüdür) ölülerin böyle yeniden hayata erecekleri gün, kâfirler hakkında
pek korkunç bir azab zamanıdır, Cenab-ı Hak'kın kendilerini korkutmuş olduğu bir
ceza zamanıdır. Artık bu akıbeti düşünsünler!.
21. Ve herkes gelmiştir.
Kendisiyle beraber bir sürücü ve bir şâhid bulunduğu hâlde.
21. (Ve) O ikinci sür'a
üfürmenin vuk'u bulacağı gün (herkese gelmiştir) her mükellef şahıs, yüce
mahkemeye sevk edilmiş bulunacaktır (kendisiyle beraber bir sürücü) onu ceza
mahkemesine sevk edici (ve bir şâhid bulunduğu hâlde) öyle bir sevk vücuda
gelmiş olacaktır. Yâni: Onun dünyada iken hayır ve şer adına her ne yapmış ise
onun kendince de belirlenmesi için kendisi bir melek tarafından mahkemeye
götürülecektir, ve her ne yapmış ise onun hakkında da şahitlik edici bir melek
veya kendisinin herhangi bir uzvu bulunacaktır.
22. Muhakkak ki, sen
bundan bir gaflet içinde idin, imdi senden perdeni kaldırıp açtık, artık bugün
senin gözün keskindir.
22. Ve o gün
kâfirlere veya gafletten uzak olmayan bütün insanlara hitaben şöyle de
denilecektir: (Muhakkak ki, sen bundan bir gaflet içinde idin) bu müthiş günü
düşünemiyordun, bu gündeki bu pek korkunç hâlleri düşünmüyordun, büyük bir
gaflete, ber nefsanî arzuya tâbi bulunuyordun (imdi senden perdeni kaldırıp
açtık) dünyada iken gözleri, kulakları, kalbleri örten, insanları sonunu düşünür
olmaktan mahrum bırakan engelleri bertaraf ettik, şimdi bu akıbeti sana apaçık
göstermiş olduk (artık bu gün) bu dirilme zamanında (senin gözün keskindir) pek
fazla görücüdür. Binaenaleyh bu âlemi inkâra imkân kalmamıştır ve her insan,
dünyada iken işlemiş olduğu şeyleri inkâr edemeyip kabule mecbur bir hâlde
bulunmaktadır.
23. Ve arkadaşı olan
-melek- der ki: Bu yanımda olan şey amel defteri hazırlanmış bulunmaktadır.
23. Bu mübarek âyetler de
cehenneme sevk edilenlere meleklerin ne diyeceklerini bildiriyor. Ve her
inkarcı, inatçı, hayıra engel olan, hakka tecâvüz eden, şüpheye müptelâ ve şirk
ile vasıflanmış kimselerin cehenneme atılacaklarını ihtar ediyor. Cehenneme
atılan ve aralarında arkadaşlık bulunmuş olan kimselerin kendilerini nasıl
müdafaa etmek isteyeceklerini Cenab-ı Hak'kın da onları çekişmeden nasıl men
buyuracağını gösteriyor ve cehenneme yönelecek bir ilâhî hitaba cehennemin ne
şekilde cevap vereceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Azaba lâyık olan
herhangi şahsın (arkadaşı olan) yâni: Kendisini cehenneme sevk etmekle emrolunan
melek, yarın âhirette (der ki:) bu hâdisenin vuk'u bulacağı muhakkak olduğu için
geçmiş zaman kipiyle "dedi ki:" diye beyân buyurulmuştur (bu yanımda olan şey)
yâni:
Bu sevk ve idaresiyle
görevli olduğum şahsa âi d amel defteri (hazırlanmış bulunmaktadır) onu arz
edeceği m.
Müfessirlerin ekserisine
göre, bunu böyle söyleyen melektir. Bâzı müfessirlere göre de bunu böyle
söyleyen şeytandır. O yarın âhirette diyecektir ki: Bu isyankâr olan şahıs,
benim katımda öyle birşeydir ki, cehennem için hazırlanmıştır, ben onu azdırarak
ve saptırarak cehenneme hazırlamış bulunuyorum.
24. -Ve emr olunur ki:-
Cehenneme atınız, her kâfir inatçı olanı.
24. Allah Teâlâ
tarafından insanları âhirette mahşere şevke ve onların haklarında şahitlikte
emrolunan iki meleğe veya iki cehennem bekçisine emr olunur ki: (Cehenneme
atınız) Dünyada iken (her kâfir, inatçı) bulunmuş (olanı) çünkü: Cenab-ı Hak'kı
inkâr eden, pek fazla inatçı olup hakka itaati terk eden kimseler, cehennem
cezasına lâyık bulunmuşlardır.
25. Hayr için men'e
çalışanı, azgını, şüphe içinde bulunanı.
25. Yine cehenneme
atınız (Hayır için men'e çalışanı) insanların İslâmiyet'le, ahlâkî faziletlerle
vasıflanmasına mâni olmak isteyeni, insanların hayır ve iyilikte bulunmalarına
engel olanı. Öyle bir şahıs da cehenneme lâyıktır. Deniliyor ki: "Velid Binil
Muğire" kardeşi oğullarını İslâmiyet'ten men'e çalışmış olduğu için bu âyet-i
celîle, onun hakkında nazil olmuştur. Fakat hükmü umumîdir, o gibi hayıra engel
olanları kapsamaktadır. Ve (mütecaviz olanı) dinin hududunu aşanı, halkın
hukukuna musallat olanı, insana eliyle ve diliyle zulm edeni ve (şüphe içinde
bulunanı) Allah Teâlâ'nın birliğini, kudretini büyüklük ve genişliği hususunda
şüphe için yaşayanı da cehenneme atınız, onların hepsi de cehenneme lâyık
bulunmuşlardır.
26. O kimseyi ki: Allah -Teâlâ-
ile beraber başka ilâh da edinmiştir. Hemen onu pek şiddetli bir azab içine
atıveriniz.
26. Ve bahusus
cehenneme atınız (O kimseyi ki: Allah) Teâlâ (ile beraber başka ilâh da
edinmiştir.) Allah'ın birliğini inkâr ederek bir takım m ah I ü katı da birer
tanrı tanımıştır, şirk içinde yaşamıştır, (hemen onu pek şiddetli bir azab içine
atıveriniz) o gibi dinsizler hakkın emirlerine tecâvüz eden ahlâksızlar, öyle
bir azaba her şekilde lâyık bulunmuşlardır.
27. Arkadaşı der ki:
Rab'bimiz!. Onu ben azdırmadım ve lâkin o uzak bir sapıklık içinde bulunmuş idi.
27. Yarın âhirette
cehenneme sevk edilecek herhangi bir şahıs, kendisini mazur göstermek için der
ki: Yarabbü. Beni yoldaşım olan, arkadaşım bulunan şeytan, azdırdı, doğru yoldan
çıkardı. O (Arkadaşı) olan şeytan da (der ki: Ey Rab'bimiz!. Onu ben azdırmadım)
onu yoldan ben çıkarmadım (velâkin o, uzak bir sapıklık içinde bulunmuş idi) o
yaratılıştan alçak idi, ahlâkı pek bozuktu, artık o kendi kabiliyetine göre
hareket etmiş, bizzat sapıklığa düşmüştü.
28. -Allah Teâlâ da-
buyurmuş oluyor ki: Benim huzurumda, çekişmeyin, ben size muhakkak ki, önceden
tehditte bulunmuştum.
28. Yüce Allah da öyle
çekişmede bulunan herhangi bir sapık şahıs ile onu saptırmış olan şeytana,
şeytan tabiatlı saptırıcı kimseye (Dedi ki:) yâni: Kıyamet gününde buyurmuş olur
ki: (benim huzurumda çekişmeyin) Bu ceza gününde kusurlarınızı biribirinize
isnad ederek kendinizi mazur göstermeğe çalışmayınız, hepinizinde hâli, durumu
Allah tarafından bilinmektedir, (ben size muhakkak ki: Önceden tehditte
bulunmuştum.) Size hak ve hakikati kabul edesiniz diye peygamberler ve semavî
kitablar vasıtasiyle Allah'ın azabını haber vermiş, onun ne müthiş
olduğunu bildirmiş idim, artık hakkınızda ilâhî delil tecelli etmiş, bir mazeret
ileri sürmenize
s e I âh iyet iniz
kalmamıştır. Şimdi birb irinizle mücadelede bulunmak, sizin için bir f aide
vermeyecektir, hepinizde lâyık olduğunuz azaba kavuş mu; bulunacaksınızdır.
29. Benim katımda söz
değiştirilmez ve ben kullarım için zulümkâr değilim.
29. Yüce Allah
tarafından şöyle de buyurulur ki: (Benim huzurumda söz değiştirilmez.) yâni:
Benim kat'iyyen beyân ettiğim, takdir buyurmuş olduğum şeyler hakkındaki ilâhî
beyânım, kesindir, onlar değiştirilmez. Meselâ: Müminlerin cennetlere,
kâfirlerin de cehennemlere sevk edilecekleri hakkındaki ilâhî beyân kesindir.
Aynı şekilde: Bir kimsenin kendi günâhı üstünde azap görmeyeceğine, müşriklerin
de asla mağfiretine nail olamayacaklarına âid bulunan ilâhî beyânda kesindir,
bunlarda bir değişme ve başkalaşma câri olamaz (ve ben kullarım için zulmkâr
değilim.) ben hiçbir kimseye yapmış olduğu bir günâh bulunmadıkça azap etmem ve
hiçbir kimseyi başkasının yerine azaba uğratmam, her hususta ilâhî adaletim tam
anlamiyle tecellî eder durur.
Mübalâğa sigasiyle "Zellâm"
denilmesi, Cenab-ı Hak'kın zulümden ne kadar münezzeh olduğuna bir işarettir.
Çünkü denilmiş bulunuyor ki: Faraza Hak Teâlâ, bir şahsa zulm etse bu zulm,
Allah'ın sânına göre pek büyük bulunmuş olur, böyle bir zulm ile vasıflanan pek
zâlim sayılır. Halbuki, Allah'ın zâtı bu noksanlıklardan münezzehtir. Şüphesiz
buna inanıyoruz. Bir de bunda şöyle bir işaret vardır. Mükellef kullar, pek
fazladır. Bunların bir kısmına olsun zulm edilmesi, pek büyük bir yekûn teşkil
edeceği için bu zulmü tercih eden bir zât, "zellâm" olmuş olur. Halbuki, Hak
Teâlâ Hazretleri böyle bir vasıf ile vasıflanmaktan uzaktır. O hikmet sahibi
Yaratıcı hiçbir kimseye zulm etmez, azaba uğrayanlar, kendi kötü hareketlerinin
hikmet ve adalet gereği olan cezasına kavuşmuş olur.
30. O gün ki, cehenneme
deriz ki: Doluverdin mi?. O da der ki: Daha var mı?
30. Allah'ın vâ'di ve
uhrevî azabı gelmiş, tatbik edilmeğe başlanılmış olur, (O gün ki, cehenneme
deriz ki:) yâni: Bir lisân-ı hâl ile cehenneme hitab buyurulmuş olur ki: Ey
cehennem!, (doluverdin mi?.) İçerine sevk edilen insanlar ile cinler seni
dolduruverdiler mi?. Daha başkalarını da içerine alabilir misin?, (o da)
Cehennem de bir lisân-ı hâl ve soru sormak suretiyle (der ki: Daha fazla var
mı?.) artık ben doldum, bundan fazlasını nasıl içerime alabilirim?.
Diğer bir görüşe göre de
cehennem, kâfir ve isyankârlara karşı kızgınlık ve şiddetini göstermek için der
ki: Cehenneme lâyık olanlar var ise onlar da gelsinler, onlara da yer vardır.
Bu sual ve cevap, deniliyor
ki: Cehennemin genişliğini, dehşetini anlatmak için bir misâl ve hayâlde
canlandırma suretiyle beyân buyurulmuştur, bununla cehenneme ne kadar çok
kimselerin sevk edileceğine işaret buyurulmuş oluyor. Allah ne kasdettiğini en
iyi kendisi bilir.
31. Ve cennet takva
sahipleri için uzak olmaksızın yaklaştırılmıştır.
31. Bu mübarek âyetler de
cennetlere selâmetle girecek zâtların vasıflarını bildiriyor, onların muttaki,
yâni: Allah'ın azabından korkan, günâhlardan tevbe eden, Allah'ın hududunu
muhafazaya çalışan, ibâdet ve itaata devam eden, samimi kalb ile Cenab-ı Hak'ka
yönelik bulunan zâtlardan ibaret olduğuna işaret buyuruyor ve onların ebedî
cennetlerde her istediklerine kavuşmuş ve onun üstünde olarak da Allah'ın
rızâsına ve tecellisine m az har bulunacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve
cennet takva sahipleri için) Cenab-ı Hak korkan, günâhlardan kaçınan zâtlar için
(uzak olmaksızın yaklaştırılmıştır) bir hâlde ki: O cenneti daha durak
mahallinde iken müşahedeye muvaffak olurlar ve oradaki nîmetleri öğrenmiş
bulunurlar, haklarında böyle bir ilâhî lütuf tecelli etmiş olur. Maamafih şöyle
de denilebilir ki: Bu dünya hayatı ne kadar devam etse de yine geçicidir,
âhiretteki ebedî hayata nazaran pek sınırlıdır. Bu itibar ile âhiret hayatı,
insanlar için nispeten pek yakın
bulunmaktadır.
32. İşte bu, sizin vâ'd
olunduğunuz şeydir, herbir tevbekâr olan -vazifesini- muhafaza eden için.
32. Ve melekler
tarafından kendilerine cennetler gösterilerek denilir ki: (İşte bu,) Böyle
karşıdan seyretmeye muvaffak olduğunuz yüce makam (sizin vâ'd olunduğunuz
şeydir) Allah Teâlâ'nın sizlere dünyada Peygamberleri ve kitabları vâ'd buyurmuş
olduğu yüksek cennettir, mükâfat makamıdır. O takva sahibi zâtların vasıfları
ise şöylece açıklanmaktadır. Takva sahibi (her tevbekâr olan) günâhlarından
dolayı tevbe ederek Allah'ın affına sığınan ve üzerine düşen dinî vazifesini
(muhafaza eden) Allah'ın haklarına riâyet edip ilâhî emirleri yerine getirmeye
devam eden olgun mümin demektir. İşte öyle her takva sahibi zât hakkında o
Allah'ın vâ'd i tecellî edecektir.
33. Rahmana gıyaben korku
duyan ve hakka yönelik bir kalb ile gelen kimseye -mahsus bir cennettir.-
33. Evet.. Cennet,
takva sahibi olan herhangi bir zâta mahsustur. Yâni: (Rahmana gıyaben korku
duyan) Cenab-ı Hak'kın yüce zâtını görmediği hâlde, onun varlığını bilip tasdik
eden, o Yüce Yaratıcıya itaatten ayrılmayan (ve hakka yönelik bir kalb ile
gelen) temiz bir itikada sahip, Allah korkusu ile vasıflı bir kalbe sahip olduğu
hâlde bu hayatı terk ederek Cenab-ı Hak'ka manen kavuşma şerefine erişen
(kimseye) mahsus bir cennettir.
34. Ona selâmetle
giriveriniz. İşte bu, ebediyyet günüdür.
34. O âhiret gününde
öyle takva sahibi zâtlara bir ikram için melekler derler ki: (Ona) O cennete
(selâmetle giriveriniz) azabtan, üzüntü ve kederden uzak, yok olmaktan emin
olduğunuz hâlde giriniz (işte bu) cennete gireceğiniz gün (ebediyyet günüdür)
artık bu, ebediyyen devam edecektir. Artık ölüm, bu cennetten ayrılış yoktur.
35. Onlar için orada ne
dilerlerse vardır ve bizim katımızda ise fazlası -da- vardır.
35. (Onlar için) O
cennete girecek zâtlara mahsus (orada ne dilerler ise vardır.) çeşitli
nîmetlere, lezzetlere nail olacaklardır, diledikleri güzel şeylere
kavuşacaklardır, (ve bizim katımızda ise) Yâni: Allah tarafından hususi bir
lütuf olmak üzere o cennete girecek zâtlar için o kavuşacakları nîmetlerin,
lezzetlerin üstünde daha (fazlası) da (vardır.) onlar, kabiliyetleriyle uygun
olmak üzere düşüncelerinin üstünde en yüksek birer ilâhî lütfa mazhar
olacaklardır, Allah'ın zâtını müşahede, onun kutsal varlığına bakmak, ilâhî
tecellilere kavuşmak gibi en yüce saadetlere erişeceklerdir.
36. Ve onlardan evvel nice
nesilleri helak ettik ki, onlar kuvvetçe bunlardan daha şiddetli idiler,
beldelerde dolaşıp durdular. Hiç kaçıp kurtulacak bir yer var mıdır?.
36. Bu mübarek âyetler de
asr-ı saadetteki din düşmanlarını tehdit edip onlardan daha kuvvetli kavimlerin
dinsizlikleri yüzünden helake uğrayıp gitmiş olduklarını haber veriyor. Onların
beldelerinde dolaşıp, eserlerinin görüldüğüne, onların tarihî felâketlerinden
her düşünen kimsenin ibret alacağına işaret buyuruyor. Âhiret hayatını
yaratmaya, dinsizleri de kahr ve yok etmeye ilâhî kudretin fazlasiyle kâfi
olduğuna bir açık delil olmak üzere bu Kâinatın altı günde yaratılmış olduğunu
beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Son Peygamber!, (onlardan evvel) Senin
Peygamberliğini tasdik etmeyen Kureyş müşriklerinden önce (nice nesilleri)
cemaatleri (helak ettik ki, onlar) o helake uğrayan guruplar (kuvvetçe) kudretçe
(bunlardan) bu Kureyş müşriklerinden (daha şiddetli idiler) Ad, Semud, Tüb'ba
kavimleri bu cümledendir. Onlar, vaktiyle (beldelerde dolaşıp durdular) ticaret
için, servet sahibi olmak için her tarafa giderek seferlerde bulundular,
istikbâllerini temine çalıştılar. Buna rağmen kendilerini Allah'ın kahrından
kurtaramadılar. Artık düşünmeli!, (hiç kaçıp kurtulacak bir yer var mıdır?.)
Elbette ki, yoktur, hiçbiri kendisini kurtaramadı, işte ey Kureyş müşrikleri!.
Sizin ve benzerlerinizin hâli de öyledir, kendinizi Allah'ın kahrından
kurtaramazsınız artık istikbâlinizi düşünün!.
Kam; Cemaat, insanlardan
bir sınıf, az bir zamandaki ahali, seksen sene ve boynuz manasınadır. "Batş"
kuvvet, birşeyi rıfk ile olmaksızın zor ile tutmak demektir. "Nekb" gezmek,
dolaşmak, dağ içindeki yol ve delmek demektir. "Mahis" de kaçacak yer, dönmek
manasınadır.
37. Şüphe yok ki, bunda
elbette bir öğüt vardır, kendisi için bir kalb olan veya kendisi şâhid olarak
kulak veren kimse için.
37. (Şüphe yok ki,
bunda) O eski kavimlerin hâllerine dâir haberde, bu husustaki kıssalardan
herbirinde veya bu süre-i celîledeki güzel, hikmetli işaretlerden herbirisinde
(elbette bir öğüt vardır,) bir ibâdet vardır. Bunlar uyanma vesilesi olacak
birer öğüt mahiyetindedir. Evet., (kendisi için bir kalb olan) temiz bir kalbe
sahip olup bu gibi öğütlerden istifâde kabiliyetine sahip olan kimse için bir
öğüt vardır.
(veya kendisi şâhid olarak
kulak veren kimse için) Yâni: Kendisine okunan âyetlere, söylenen kıssalara
karşı tamamen hazır, zihin bütünlüğüne sahip, zekice bir tarzda yönelmiş olduğu
hâlde söylenilen bildirilen şeyleri ehemmiyetle dinleyen herhangi bir insan için
öğüt vardır. Bunlardan o kimseler istifâde ederler.
38. And olsun ki, gökleri
ve yeri ve bunların aralarındakilerini altı günde yarattık ve bize yorgunluktan
birşey dokunmadı.
38. O inkarcılar, bir
kere Allah'ın kudretinin izlerine bakmıyorlar mı?. Ne için âhiret hayatını
vesaire inkâr ediyorlar?, âlemin Yaratıcısı elbette ki: Öyle her şeyi yaratmaya
kaadirdir. İşte buna işaret için şöyle buyuruyor. (And olsun ki,) Muhakkak bir
hâdisedir ki: (gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini) Bütün bu kadar
muazzam, muntazam kâinatı (altı günde) yâni o kadar müddetlik bir zamanda
(yarattık) Evet.. O kadar büyük âlemler, hikmet gereği öyle az bir zaman içinde
yaratılmıştır. Maamafih eğer Kâinatın Yaratıcısı dilese idi o âlemleri bir an
içinde de yaratabilirdi, (ve) Buyuruyor ki: (bize) O âlemleri yaratmaktan dolayı
(yorgunluktan birşey dokunmadı.) Evet.. Bütün bu kadar muazzam âlemlerin
yaradılışından dolayı Yüce Yaratıcının mukaddes, kudret ve azametle vasıflanmış
olan yüce zâtına hâşâ bir zahmet, bir meşakkat arız olmamıştır. Artık bir kere
ilâhî kudretin azameti düşünülsün. Bu kadar âlemleri yoktan var etmiş olan o
Yüce Yaratıcı, insanları öldürdükten sonra tekrar hayata erdiremez, kıyamet
âlemini meydana getiremez mi?. Elbette bütün bunlara fazlasiyle kaadirdir. Buna
inanıyoruz.
Bu âyet-i kerîme haşr ve
neşri inkâr edenler için bir ikaz vesilesi olduğu gibi Yahudi'lerin yanlış bir
kanaatlerini de yalanlamaktadır. Yahudi'lerin itikadınca Hak Teâlâ gökleri ve
yeri pazar gününden itibaren yaratmaya başlayarak cuma gününde, o altı gün
içinde yaratmış, cumartesi günü de istirahat etmiş, arş üzerine çıkarak arkası
üstüne yatmakta bulunmuştur. Bu ne kadar Allah'ın sânına aykırı bir itikat!.
Hâşâ Allah Teâlâ yorgunluktan, bir makamda insanlar gibi yatmaktan münezzehtir.
Sonra altı gün denilmesi, bu Kâinatın o kadar bir müddet içinde yaradılışını
beyân içindir yoksa bu âlemlerin yaradılışından evvel öyle hafta günleri
bulunmuş değildi ki, pazar vesaire diye o günlertâyin edilsin.
"Lugub; Yorgunluk,
meşakkat, yorulmak, açlık manasınadır.
39. Artık dediklerine karşı
sabret ve güneşin doğmasından evvel ve batmasından evvel Rab'bini hamd ile
tesbîh et.
39. Bu mübarek âyetler
de münkirlerin dedikodularına karşı Resûl-i Ekrem'in sabr edip Cenab-ı Hak'kı
belirli zamanlarında teşbih ve tehmîde devam etmesini tavsiye buyuruyor. İnkâr
edilen kıyametin nasıl vuk'u bulacağını ve insanların nasıl korkunç bir sese
tutularak kabirlerinden kalkacaklarını bildiriyor. Yüce Yaratıcının kullarını
öldürmeğe de; diriltmeğe de, haşr ve neşri vücuda getirmeğe de hakkıyla kaadir
olduğunu ve kullarının neler söyler olduklarını tamamen bildiğini haber veriyor.
Yüce Peygamberin de bir zorlayıcı olmadığını ve Hak Teâlâ'dan korkanları Kur'an-ı
Kerim ile irşâd etmekle emrolunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son
Peygamber!. (Artık) Sen kıyamet hakkında ve diğer hususlarda müşriklerin
(dediklerine) bâtıl sözlerine (karşı sabr et) üzülme, onların o inkârlarının ne
kıymeti var?. Bu kadar büyük bir kâinatı yaratmış olan bir Yüce Yaratıcı,
insanları öldürdükten sonra tekrar yaratamaz mı?. Bunu hangi insaflı, düşünen
bir insan, uzak görebilir?, (ve) Ey Yüce Peygamber!. Sen (güneşin doğmasından
evvel) yâni sabah vaktinde (ve) güneşin (batışından evvel) yâni: Öğle ve ikindi
vakitlerinde (Rab'bini hamd ile tesbîh et) Cenab-ı Hak'ka verdiği nimetlerinden
dolayı hamd ve senada bulunarak O'nun acizlikten, ölüleri tekrar hayata
kavuşturamamaktan uzak olduğunu söyle, hamd ve tesbîhe devam eyle.
40. Ve geceden de onu
teşbihte bulun ve secdelerin arkalarından da.
40. (Ve geceden de onu
teşbihte bulun) Gecelerin bâzı vakitlerinde de, yine tesbîhe devam et (ve
secdelerin arkalarından da) namazların kılınmasının ardından da Cenab-ı Hak'kı
tesbîh et, hamd ve senada bulun.
Ibn-i Abbas Radiyallâhü
Anh'tan rivayet edildiği üzere güneşin doğuşundan evvelki namazdan maksat, "Selâtı
Fecr" denilen sabah namazıdır. Güneşin batışından evvelki namazlardan maksad da
öğle ve ikindi namazlarıdır. Geceleyin kılınacak namazlardan maksat da akşam ile
yatsı namazlarıdır ki, toplamı, beş vakit namazdan ibaret bulunmuş olur.
Secdeleri müteakip kılınacak namazdan maksat da farz namazlardan sonra kılınacak
nafile namazlardır veya vitr namazlarıdır yahut yapılacak teşbihlerdir.
41. Ve dinle, o gün ki:
Seslenen, yakin bir mekândan seslenir.
41. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!. Kıyamet durumlarına dâir sana verilen haberi (dinle, o gün ki,
seslenen) yâni: İsrafil veya Cebrail Aleyhimesselâm (yakın bir mekândan
seslenir) Ey insanlar!. Muhasebe için tez kalkınız der, insanlar da
kabirlerinden hemen kalkar, hesab mevkiine koşarlar. Müfessirlerin çoğuna göre
bu da, Beyt-i Mukaddesteki Huhreden, yâni: Büyük bir taş üzerinden yapılacaktır.
42. O gün ki, o hak ile
olan sesi işiteceklerdir. İşte o çıkış günüdür.
42. Evet.. (O gün
ki, o hak ile olan korkunç sesi işiteceklerdir) Bütün ölüler, ikinci sûr'a
üfrülme vâki olunca o hakka dayalı olan sesi duyarak kabirlerinden
kalkacaklardır, (işte o çıkış günüdür) O gün bütün ölüler, hayat bulup
kabirlerinden çıkacaklar, mahşere sevk edileceklerdir.
43. Şüphe yok ki, biz,
bizler diriltiriz ve öldürürüz ve dönüşü de bizedir.
43. Yüce Yaratıcı şöyle de
buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz) Evet.. (Bizler) Yâni: Kudret ve azametle
vasıflanan yüce zatını (diriltiriz) insanları vesaire dünyada hayata
kavuştururuz (ve) onları bilâhare (öldürürüz) belirlenmiş ecelleri nihayet
bulunca kendilerini hayattan mahrum bırakırız, bu hususta yüce zâtıma hiçbir
kimse ortak olamaz, (ve dönüş de bizedir.) Yâni: İnsanların âhirette
mükâfata veya cezaya ermeleri için varacakları yer ise ancak Hak Teâlâ'nın tâyin
buyurmuş olduğu muhasebe sahasıdır
44. O gün ki, yer, onlardan
süratle çatlayıp ayrılır. İşte o, bir haşrdır, bize göre pek kolaydır.
44. Evet.. İnsanlar
Allah'ın huzuruna yâni: Onun tâyin buyurduğu yüce mahkemeye sevk edilirler, (O
gün ki, yer onlardan) ölmüş kimselerden (sür'atle çatlayıp ayrılır) içinde
bulunmuş olan ölüler, hemen fırlayıp çıkı veriri er (işte o, bir haşrdır) bir
dirilme, bir toplama ve sevk günüdür. O gün herkes kabrinden kalkarak mahşere
sevk edilmiş olur. Böyle bir haşr ise (bize göre pek kolaydır) takdir edilen
vakit gelince hemen pek kolaylıkla, bir ilâhî emrin yönelmesiyle meydana gelir.
Artık bu hususta hangi akıllı, tereddütte bulunabilir?. Nerede kaldı ki, inkâra
cür'et edebilsin.
45. Biz onların neler
söylediklerini pek iyi bileniz ve sen onların üzerlerine bir zorlayıcı değilsin.
Artık benim tehdidimden korkacaklara Kur'an ile öğüt ver..
45. Yüce Yaratıcı, Resül-i
Ekrem'ine teselli vermek, inkarcıları da tehditte bulunmak için buyuruyor ki:
(Biz onların neler söyler olduklarını pek iyi bileniz) O inkarcılarını kıyamet
vuk'u bulacağını inkâr ettiklerini ve kıyamete âid âyetleri yalanladıklarını
hakkıyla bilmekteyiz, onlar, inkârlarında devam edince büyük cezalara mâruz
kalacaklardır, (ve sen) Resulüm!, (onların üzerlerine bir zorlayıcı değilsin)
onları zorla imâna, âhireti tasdike sevk etmekle emrolunmuş bulunmuyorsun. Zâten
samimi bir surette olmayıp da zorlamaya binaen kabul edilen bir imân, bir
tasdik, Allah katında makbul olamaz, (artık benim tehdidimden) Kur'an-ı Kerim
vasıtasiyle vuk'u bulan ilâhî vâ'dden (korkacaklara) öyle korkup uyanacak, hakkı
kabul edecek kabiliyette bulunanlara (Kur'an ile öğüt ver) onlara dinî
vazifelerini bir müjde ve bir uyanma vesilesi olmak üzere zikr et, telkinde
bulun.
Çünkü Hak ve hakikati kabul
eden zâtlar, ancak Allah'tan korkan, Cenab-ı Hak'kın kudret ve azametini bilip
kalblerinde Allah korkusu parlayıp duran müminlerdir, başkaları değildir. Hak
Teâlâ Hazretleri, cümlemizi selâmet ve saadetin yegane vesilesi olan imân
şerefinden ayırmasın. Peygamberlerin seyyidi olan Hz. Muhammed hürmetine Âmin.
Sonraki Sayfa

|