|
49-EL
HUCURAT SURESİ
İyi ahlâkı konu e dîn en bu
süre—i celîle, mücadele süresinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur,
on sekiz âyet-i kerîmeyi içermektedir. Kur'an-ı Kerim'in süreleri "mutavvel
(uzun" ve "mufassal kısa" adıyla iki kısma ayrılmıştır. Fetih Süresi ile
mutavvel olan kısım, nihayete ermiştir, işbu Hucurât süresinden itibaren de
mufassal olan kısım
başlamıştır. "Tefsir—üI merağı"
Bu mübarek sürenin
içeriğinin özeti şöyledir:
(1): Müminlerin Resül-i
Ekrem'e karşı hürmetle hareket ederek Allah'ın ve peygamberin emrine muhalefette
bulunmamaları.
(2): Hz. Peygamber'in
huzurunda yüksek sesle konuşulmaması ve hariçten kendisine seslenilmemesi.
(3): İmân edenlerin bundan
dolayı Resül-i Ekrem'e karşı bir minnet hissi göstermemeleri.
(4): Fası ki arın sözlerine
kulak verilmemesi ve birbirleriyle mücadelede bulunan müminlerin aralarında
barışının sağlanmasına çalışılması.
(5): Müminlere karşı isyan
ederek barışa yanaşmayanlar ile savaşta bulunulması.
(6): Müslümanlar hakkında
sü-i zândan ve alaycı hareketlerden kaçınılması.
(7): İnsanlar arasında
esasen eşitlik bulunduğu, birbirleri üzerine ancak takva ile üstünlük
sağlanabileceğinin belirtilmesi.
Fetih Süresi ile bu Hucurât
Süresi arasında büyük bir münâsebet vardır. Fetih Süresi, Resül-i Ekrem hakkında
şereften söz etmektedir, sonundaki bir âyet-i kerîme de müminler hakkında büyük
müjdeler içermektedir. Bu Hucurât Süresi de ilk âyet I eriyle müminlere büyük
bir dinî terbiye telkin etmektedir ve Resül-i Ekrem hakkında da çeşitli
şereflerden bahsetmektedir.
1. Ey imân etmiş olanlar!.
Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyiniz ve Allah'tan korkunuz. Şüphe yok ki,
Allah -Teâlâ- hakkıyla işiticidir, bilendir.
1. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'ya ve Resül-i Ekrem'e karşı takva sahibi olarak nasıl bir vaziyet
alınacağını bildiriyor. Yüce Peygamberin huzurunda nasıl konuşulacağını telkin
buyuruyor. Peygamberin huzurunda tam bir saygı ile seslerini kısarak konuşan
müminlerin nasıl takva sahibi, mağfiret ve mükâfata nail zâtlar olduğunu
gösteriyor. Resül-i Ekrem'e odaların arkasından seslenenlerin akıllıca hareket
etmediklerini ve eğer o Yüce Peygamberin yanlarına çıkacağına değin sabr etmiş
olsalar idi bunun kendileri için daha hayırlı olacağını beyân etmekte ve
maamafih o kusurlarından dolayı tevbe edince ilâhî affa nail olacaklarına işaret
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm şerefine erişenler!.
(Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyiniz) Yâni: Cenab-ı Hak'kın ve O'nun Yüce
Peygamberinin emirlerine, yasaklarına muhalefette bulunmayın, onların beyân
buyurmuş oldukları hükümlerin, ibâdet şekillerinin, insanî vazifelerin tersine
harekete cür'et göstermeyiniz, öyle bir hareket, dinî terbiyeye aykırıdır, (ve)
Ey müminler! (Allah'tan korkunuz) O'nun kudret ve büyüklüğünü düşününüz, O'nun
rızâsına aykırı olan hareketlerden kaçınınız (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ her
söylenilen sözü ve her yapılan işi (hakkıyla işiticidir, bilendir) binaenaleyh
sizlerin de bütün sözlerinizi, muamelelerinizi işitir ve bilir, sizleri ona göre
mükâfata veya cezaya erdirir.
Bu âyet-i kerîme gösteriyor
ki: İslâm dinindeki ilâhî bir hükme, peygamberin bir sünnetine muhalif bir
harekette bulunmak, dînen yasaktır, kötüdür, cezayı gerektirir. Bu hükmün umumî
olmasından dolayı böyle müminlere yönelmesi için hususî bir hâdisenin sebep
olduğunu belirlemeye gerek yoktur.
2. Ey imân etmiş olan
zâtlar!. Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin, ve O'na sözü
bağırırcasına söylemeyin, bâzınızın bâzınıza bağırması gibi ki, -sonra- siz
farkında olmadığınız hâlde amelleriniz boşa gidiverir.
2. (Ey imân etmiş olan
zâtlar!.) Ey tevhid dinini tercih etmiş bulunan müslümanlar!. Siz Peygamberin
huzurunda bulunurken (seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin) onun
mübarek konuşmasının üstünde bir ses ile konuşmaya cür'et etmeyin (ve O'na) o
Yüce Peygamber'e karşı (sözü bağırırcasına söylemeyin) seslerinizi öylece
yükseltmeyin (bâzınızın bâzınıza bağırması gibi) bir surette konuşmaya cür'et
göstermeyiniz (ki) sonra (siz farkında olmadığınız hâlde amelleriniz boşa gitmiş
olur.) öyle değeri pek yüce bir Peygamberin huzurunda edebe aykırı bir tarzda
konuşmanızdan dolayı amelleriniz, sevaptan mahrum kalır, dinî terbiyeye
muhalefete cür'et etmiş olursunuz.
Kur'an-ı Kerimin bu emr ve
tavsiyesi üzerine Ashâb-ı Güzîn, fevkalâde hürmetli bir vaziyet almışlar.
Peygamberin huzurunda pek ihtiyatlı konuşmaya daha fazla dikkat etmişlerdir.
İşte Hak Teâlâ o gibi muhterem zâtları şöyle büyük bir mükâfat ile
müjdelemektedir.
3. Ve şüphe yok ki,
Allah'ın Peygamberi huzurunda seslerini kısanlar o zâtlardır ki, -Allah Teâlâ-
onların kalblerini takva için imtihan etmiştir, onlar için bir mağfiret ve pek
büyük bir mükâfat vardır.
3. (Ve şüphe yok ki,
Allah'ın Peygamberi huzurunda seslerini kısanlar) O Peygamber'e karşı fevkalâde
bir hürmet göstererek yavaşça konuşanlar, hızlı konuşmaktan kendilerini men
edenler (o zâtlardır ki) terbiyeleri, mertebeleri o kadar yüksek Ashâb-ı
Kirâm'dır ki: (Allah) Teâlâ (onların kalblerini takva ile imtihan etmiştir.)
onların ruhlarını vicdanlarını takvanın feyzine ulaştırmış, onlar; öyle samimi
bir hâle getirmiştir, onların öyle yüksek bir terbiyeye erişmelerini dilemiştir.
Artık (Onlar için) öyle seçkin zâtlar için (bir mağfiret) vardır. Onlardan
insanlık hâli ortaya çıkan küçük günâhlar, kusurlar bağışlanmıştır, (ve) Onlar
için (pek büyük bir mükâfat vardır.) öyle Resûl-i Ekrem'e karşı büyük bir hürmet
ve saygı göstererek huzurunda seslerini kıstıkları için ve diğer dinî
vazifelerini yerine getirmeye çalıştıkları için âhirette pek büyük sevaplara,
nimetlere nail olacaklardır.
4. Muhakkak o kimseler ki,
sana odaların arkasından bağırırlar. Onların çoğu aklı ermez kimselerdir.
4. (Muhakkak o
kimseler ki:) Ey Yüce Resul (Sana odaların arkasından) yâni: O Yüce Peygamber'in
muhterem eşleri ile beraber ikâmet ettiği evlerin odaları dışından
(sesleniverirler) onlar, henüz İslâmiyet'i kabul etmemiş olan Arablardan bir
zümre imiş ki, Resûl-i Ekrem'in vaziyetini anlamak için hane-i Saadeti önüne
gelmişler, "Yâ Muhammedi. Yâ Muhammedi." diye seslenmişler, böyle ahlâka aykırı
bir muamelede bulunmuşlardır. Bunların yetmiş veya seksen kişiden ibaret Benî
Temim Bedevilerinden bir hey'et olduğu da rivayet edilmektedir, (onların çoğu
akıllıca düşünmezler) Onların ekserisi câhil kimselerdir, Resûlullâh'a karşı
nasıl hitapda bulunulmasını, nasıl saygılı bir vaziyet alınmasını düşünüp takdir
edemezler.
5. Ve eğer onlar,
kendilerine sen çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette ki, kendileri için hayırlı
olurdu, -maamafih- Allah, gafurdur, rahimdir.
5. (Ve eğer onlar) Öyle
edebe muhalif bir tarzda seslenenler (kendilerine sen çıkıncaya kadar) ey Yüce
Peygamber!. Sen odandan çıkıp onların yanlarına teşrif
edinceye değin (sabretmeler
idi) öyle câhilce bir nidada bulunmasa idiler (elbette ki, kendileri için» Allah
katında (hayırlı olurdu) bir Yüce Peygamber'e karşı saygı ve hürmette bulunmuş,
acele etmekten kaçınmış olacaklarından dolayı büyük sevaba nail olurlardı.
Maamafih (Allah gafurdur) öyle odaların arkasından seslendiklerinden dolayı
pişman olup tevbe edenleri bağışlar, azap etmez ve o hikmet sahibi Yaratıcı
(rahimdir) öyle merhamet ve lutfu pek fazladır. Şüphesiz buna inanıyoruz.
6. Ey imân etmiş olanlar!.
Eğer size bir fâsık bir haber ile gelirse hemen onu araştırınız. Belki,
bilmeksizin bir kavme saldırırsınız da sonra yaptığınızın üzerine pişman olmuş
olursunuz.
6. Bu mübarek âyetler de
müslümanlara büyük bir siyaset dersi veriyor. Herhangi (âşığın sözlerine lâzım
gelen araştırmada bulunmadan hemen kıymet verilmesinin korkunç bir hâdiseye ve
büyük bir pişmanlığa sebebiyet vereceğini bildiriyor. Resûl-i Ekrem de öyle
araştırmada bulunmaksızın etrafında bulunanların arzularına hemen uyacak olsa
idi, onların helakine sebebiyet verilmiş olacağını ihtar buyuruyor. Fakat o
zâtların Allah'ın bir lutfu olarak kalben imân ile süslenmiş ve küfrden,
fâşıklıktan ve isyandan kaçınmış ve hidâyet yolunu takibe muvaffak bulunmuş
olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm
nimetine kavuşmuş zâtlar!, (eğer size bir fâsık) yâni: Din hududundan çıkmış,
gayri meşru şeyleri işlemeye cür'et etmiş, cemiyetin selâmetini bozmaya çalışan
yalan sözlü herhangi bir şahıs (bir haber ile gelirse) bir hâdisenin vuku
bulduğuna veya bulacağına âid bir haber verirse (hemen onu araştırınız) doğru
olup olmadığının ortaya çıkmasını temine çalışınız, eğer böyle bir ihtiyatlı
harekette bulunulmasa (belki bilmeksizin bir kavme saldırırsanız da) o kavmi
düşman sanar da kendilerine tecâvüzde bulunursunuz da (sonra) öyle
tecrübesizcesine (yaptığınızın üzerine pişman olmuş olursunuz) hüzn ve keder
içinde kalırsınız. Binaenaleyh öyle fâşıkların sözlerine hemen kıymet
vermemelidir, İbnülhâzin tefsirinde denildiği üzere bu ilâhî emir umumîdir,
muayyen bir fâsık şahıs hakkında değildir. Herhangi bir fâsığın sözüne karşı
itimat edilmeyip tetkik ve tesbitte bulunulması gereğini göstermektedir.
Gerçektende birçok fâsık kimseler, kendilerini iyi hâl sahibi gösterirler,
iyilik sever bulunduklarını söylerler, bir takım boş haberler ile, telkinler ile
bir müslüman topluluğunu aldatmaya, saptırmaya çalışıp dururlar. Meselâ: İki
müslüman gurup arasında veya bir İslâm cemiyeti ile diğer bir millet arasında
bir barış, bir dostluk bulunmuş olabilir, bir takım fâsık düşmanlar ise dostane
bir tarz takınarak o taifelerden ve cemiyetlerden biri aleyhinde yalan yere
münasebetsiz sözler söylerler, onların diğerlerine saldırmak kasdında
bulunduklarını iddia ederler, maksatları ise o guruplar arasında o İslâm
cemiyeti ile o millet arasında bir düşmanlığın, bir savaşın meydana gelmesini
temin etmektir. Binaenaleyh müslümanlar için lâzımdır ki, öyle fâsık kimselerin
mahiyetlerini anlasınlar, onların sözlerine araştırmaksızın ehemmiyet
vermesinler, onların kuvvetli delillere dayanmayan haberlerine kıymet vererek
aralarındaki dostluğu hemen bozmaya kalkışmasınlar, sonra pişmanlık fâide
vermez.
7. Ve biliniz ki, aranızda
muhakkak Allah'ın Peygamberi vardır. Eğer' O, birçok işte size itaat edecek olsa
idi elbette helake düşmüş olurdunuz. Velâkin Allah -Teâlâ-size imânı sevdirdi ve
onu kalblerinizde süsledi ve size küfrü ve fâsıkca hareketleri ve isyanı çirkin
gösterdi. İşte doğru yola gidenler de onlardır.
7. Ve ey müslümanlar!.
(Biliniz ki, aranızda muhakkak Allah'ın peygamberi vardır) O, sizin için bir
hidâyet rehberidir, bir hikmet ve fazilet öğreticisidir, her hususta ona itaat
etmeniz, onun tekliflerine boyun eğmeniz lâzımdır, o sizin hakkınızda sizlerden
daha fazla şefkatlidir, merhametlidir (eğer O) Yüce Peygamber (birçok işde size
itaat edecek olsa idi) bir takım hâdiseler de, nefsanî arzularda, dünyevî
eğilimlerde (size itaat edecek olsa idi) sizin dilediğinizi kabul ederek
yapılmasına mâni olmasa idi (elbette helake düşmüş olurdunuz) birçok zararlara
uğramış, günâhlara girmiş bulunurdunuz (velâkin Allah) Teâlâ sizi korudu (size
imânı sevdirdi) İslâmiyet'i seve seve kabul etmiş oldunuz (ve onu) o imânı,
İslâmiyet'le vasıflanmayı (kalblerinizde süsledi) o imân, sizin kalblerinizde
yerleşti, tam bir samimiyetle dindar ve Peygambere itaatkâr bulunmuş oldunuz
(ve) Cenab-ı Hak (size küfrü ve fâsıkca hareketleri ve isyanı çirkin gösterdi)
artık o sayede öyle kötü, felâket getiren şeylerden nefret edip kaçınmış
bulundunuz, Peygamberinizin emirlerine itaati bir vazife bildiniz, kendi
arzularınıza o Yüce Peygamberin tâbi olmayacağını, öyle bir tâbi olmanın hikmet
ve menfaate uygun bulunmayacağını anlamı; oldunuz (işte doğru yola gidenler de)
selâmet ve saadet yolunu tâkib edenler de (onların) o seçkin vasıflarla
vasıflanmış, bulunan zâtlardır. Yâni: Seçkin Sahabilerdir ve onların
vasıflarıyla vasıflanmaya çalışan diğer müminlerdir.
8. -Öyle bir yola gidi;
ise- Allah Teâlâ tarafından bir lütuftur ve bir nimettir ve Allah -Teâlâ-
alimdir, hakimdir.
8. Evet.. Öyle pek
doğru bir yola gidi;, Yüce Peygamber'e tamamen itaat etmeyi ve boyun eğmeyi
başarmak (Allah Teâlâ tarafından bir lütuftur, ve bir nimettir) onun şükrünü
dâima yerine getirmeye çalışmak, bir kutsal vazifedir, (ve Allah) Teâlâ
(âlimdir) hidâyete lâyık olanları bilir, bütün müminlerin ve diğer mahlûkların
hâllerini hakkıyla bilmektedir. Ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) onun her
fiili, bir hikmet ve menfaate dayanmaktadır. Kâinatın bütün işleri birer gayeye
yöneliktir, birer hikmet gereğidir. İşte seçkin bir zümrenin öyle yüksek ahlâk
ile, vasıflarla nitelenmesi de bu ilâhi hikmetin bir neticesidir.
9. Ve eğer müminlerden iki
gurup, çarpışırlarsa aralarını hemen ıslâh ediniz. Sonra onlardan biri diğeri
üzerine tecavüzde bulunmuş olursa o tecavüz eden ile Allah'ın emrine dönünceye
kadar savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle ıslâh ediniz ve adaletli
harekette bulunun, şüphe yok ki, Allah -Teâlâ- adalette bulunanları sever.
9. Bu mübarek âyetler de
müslümanlara pek büyük bir sosyal terbiye vermektedir. İslâm toplumları arasında
savaşmaya meydan verilmeyerek barışa çalışılmasını, bu barışa razı olmayarak
hukuka saldıranlar ile de Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşta bulunulmasını,
dönme durumunda ise aralarının adaletli bir şekilde ıslâh edilmesini emrediyor.
Müminlerin birbirleriyle dinen kardeş olduklarını beyân ve binaenaleyh Allah
Teâlâ'dan korkup ilâhi rahmete nail olunabilmesi için aralarının düzeltilmesini
teklif buyuruyor. Ve bir kavmi diğer bir kavim ile bir kısım kadınları diğer
kadınlar ile alay etmekten men ediyor. Ve kendi nefslerini ayıplamaktan ve
birbirini kötü lâkaplar ile çağırmaktan men edip müminleri fısk ile zikr etmenin
pek kötü olduğunu ve bu gibi günâhlardan tevbe etmeyenlerin zâlim kimseler
bulunduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer müminlerden iki gurup) bir
fırkadan daha az olan bir cemaat (çarpışırlarsa) aralarında bir mücadele, bir
savaş, meydana gelirse (aralarını hemen ıslâh ediniz) kendilerine nasihat
yeriniz, Allah'ın hükmü ne ise ona razı olmalarını, itaat etmelerini tavsiyede
bulununuz, onların aralarını adaletle ıslâh bu suretle olur (sonra onlardan
biri) bu nasihati; Allah'ın hükmüne uymayı kabul etmez de (diğeri üzerine
tecâvüzde bulunmuş olursa) hakka riâyetden kaçınır durursa (o tecâvüz eden ile
Allah'ın emrine dönünceye kadar) ihtilâf edilen husustaki ilâhi hükmü kabule
yanaşıncaya kadar kendisiyle (savaşta bulunun) harbe devam ediniz (sonra) o
bağı, o saldırgan şahıs, öyle haksız hareketi bırakarak Allah'ın hükmüne
dönerse, ilâhi emre razı olmaya baslarsa (artık) o birbiriyle savaş yapan iki
gurubun (aralarını adaletle ıslâh ediniz) adaletle ve insafla hareket ederek
aralarını bulmaya çalışınız (ve adilâne hareketde bulunun) yapacağınız muamelede
adaletten ayrılmayınız, sadece antlaşma ile yetinmeyiniz tâki, birbirleriyle
tekrar çarpışmalarına ihtimâl kalmasın (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ (adalette
bulunanları sever) adilâne harekette bulunanları pek güzel mükâfatlara nail
buyurur.
Rivayete göre bu âyet-i
kerime, Evs ve Hazreç kabileleri hakkında nazil olmuştur. Bu iki gurup
İslâmiyet'i kabul etmiştir. Peygamber zamanında bir meseleden dolayı aralarında
bir çekişme ortaya çıkmış, birbirlerine ayakkabılarıyla ve hurma dallariyle
hücumda bulunmuşlardı. İşte böyle zümrelerin aralarındaki ihtilâfları adilâne
bir surette gidermeye çalışmak ahlâki bir vazifedir.
"Bağy" Saldırmak, tecâvüz
etmek, zulm etmek, haddi aşmak demektir. Böyle bir harekette bulunana "bağİ"
denilir. Bu âyet-i kerime, işaret ediyor ki, bir mümin kimse, bir dini hükmü
inkâr etmedikçe sırf saldırganlığından dolayı dinden çıkmış olmaz, belki
günahkâr olmuş, ıslâha muhtaç bulunmuş olur. "Tefi'e" döne, rücû ede demektir.
"Aksitü" de adalet ediniz zulm ve haksızlığı gideriniz manasınadır. "Muksit de
zulm ve haksızlığı gideren, adaletle muamelede bulunan kimse demektir.
"['.asit" ise, câir, yâni
haksızlık ve zulm eden, hakdan sapan kimsedir.
10. Müminler, muhakkak ki,
kardeşlerdir. Artık kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allah'tan korkunuz,
tâki: Siz rahmete ensesiniz.
10. (Müminler, muhakkak
ki) Dînen (kardeşlerdir) aralarında bir din kardeşliği vardır. Çünkü hepsi de
ebedî hayatı gerektiren bir asla, bir imâna mensub bulunmaktadırlar, (artık
kardeşlerinizin arasını ıslâh ediniz) Onların arasında insanlık hâli bir
çekişme, bir mücadele ortaya çıkarsa onu nasihat edici bir şekilde gidermeye
çalışınız, din kardeşliği bunu böyle bir muameleyi icabeder. (ve Allah'tan
korkunuz) yapmakla ve terketmekle mükellef olduğunuz şeyler hususunda
kalbleriniz Allah korkusundan uzak olmasın, dâima muttakî bir tarzda hareket
ediniz (tâki, siz rahmete nail olasınız) öyle takva ile vasıflanma sayesinde ve
din kardeşlerinize karşı olan şefkat ve merhametle muamelede bulunmanız
sebebiyle siz de Allah'ın rahmetine ve lütfuna lâyık olmaya hak kazanmış
bulunasınız.
11. Ey imân etmiş
olanlar!. Bir kavim diğer kavim ile alay etmesin. Olabilir ki, -o alay
edilenler- ötekilerden daha hayırlı olurlar ve kadınlardan -bir kimseyi
eğlenceye almasın- olabilir ki: Onlar, ötekilerden daha hayırlı bulunurlar. Ve
kendi nefislerinizi de ayıplamayınız ve birbirinizi kötü lâkablar ile
çağırmayınız. İmândan sonra fası klik ne kötü bir isimdir ve her kim tevbe
etmezse işte zâlimler olanlar onlardır, onlar.
11. (Ey imân etmiş
olanlar!.) Ey müslüman zâtlar!. Sizden (bir kavim, diğer bir kavim ile alay
etmesin) onunla maskaralıkta, istihzada bulunmasın, öyle bir muamele, İslâm
terbiyesine zıttır, (olabilir ki, onlar) O kendileriyle alay edilen erkekler
(ötekilerden) o alay eden erkeklerden (daha hayırlı olurlar) onların mevkileri
Allah katında daha yüksek bulunur, daha ziyade bir dinî terbiyeye bir insanî
fazilete sahip bulunmuş olurlar (kadınlar da) imân sahibi olan kadınlar gurubu
da (kadınlardan) birini eğlenceye almasınlar, onunla alay etmesinler
(olabilirler ki, onlar) o alay edilen kadınlar (ötekilerden) o alay eden
kadınlardan (daha hayırlı bulunurlar) herhangi bir kimsenin zahirine
bakarak kendisiyle alay etmek, kişiliğe, ahlâka aykırıdır, şekil ve surete
değil, davranışa, kalbin faziletlerine itibar olunur
Evet.. Hak Teâlâ, şüphe yok
ki, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz velâkin sizin kalblerinize ve
amellerinize bakar, ona göre sizi mükâfat ve cezaya kavuşturur (ve kendi
nefslerinizi de ayıplamayınız) yâni: Bâzınız, bâzınıza kusur, ayıp isnad
etmesin, lisânen kınama ve ayıplamada bulunmasın. Çünkü müminler, bir nefs
hükmündedirler, başka bir mümini kınayan, kendisini kınamış gibidir, (ve kötü
lâkaplar ile atışmayınız) Birbirinize çirkin lâkaplar isnad etmeyiniz. Bu,
karşılıklı saygıya terstir. Meselâ: Bir müslümanın diğer bir müslümana Ey fâsık,
ey münafık, ey eşek!. Diye hitab etmesi, caiz değildir. Ve İslâmiyet'i kabul
etmiş olan bir şahsa: Ey Yahudî veya ey Hıristiyan diye hitab etmek de caiz
olmaz. Fakat bir müslümanı güzel bir lâkap ile anmak caizdir, bir hürmet
alâmetidir. Hz. Hamza'ya "Allah arslanı ve Hz. Hal i d Ibn-i Ve I i d'e:
Seyfullah" denilmesi gibi. (İmândan sonra fası klik ne kötü isimdir) yâni: Mümin
olan bir şahsın bir fenalığı işleyerek fâsık vasfını alması, pek çirkin bir
hâldir ve bir kimseyi müslüman olma şerefine sahip olduktan sonra fısk ile
anmak, kendisine fâsık demek dînen, ahlaken pek kötüdür. Bir mümine fışkı açık
olmadıkça fâsık denilmesi elbette ki, caiz olamaz (ve her kim tevbe etmezse)
kendi din kardeşlerine kötü lâkaplar isnadiyle harekette bulunduğundan dolayı
veya onlar ile alay ettiğinden veya onlara fısk ve günâh isnad eylediğinden
dolayı pişman olup da tevbekâr bulunmazsa (işte zâlimler olan, onlardır, onlar,)
çünkü onlar, başkalarının hukukuna tecâvüz etmekle onların haklarına da
zulmetmiş olurlar ve dînen yasak olan birşeyi işledikleri için kendi nefslerine
de zulmederek onları ilâhî azaba mâruz bırakmışlardır. Binaenaleyh o gibi dînen
yasak, zulmü gerektiren sözlerden, hareketlerden son derece kaçınılmalıdır.
"Suhriyye" Alay etmek,
hakarette bulunmak, ayıpları, kusurları kötü bir tarzda söylemek, onlara
işarette bulunmaktır. "Telemmüz" dil ile kötülemek, ayıplamak demektir. "Tenabüz"
kötü lâkap takmak, bir kimseyi çirkin göreceği bir lâkap ile anmak manasınadır.
"Lâkap" övmeyi veya yermeyi hissettiren bir isim veya vasıftır. Yasak olan,
yermeyi hissettiren lâkaptır. "Fusuk = fısk" da günahkâr olmak, itaattan çıkmak,
Allah'ın emrine muhalefette bulunmak demektir.
12. Ey imân edenler!. Çokça
zan etmekten kaçınınız, şüphe yok ki, zannın bâzısı günâhtır ve birbirinizin
kusurunu arattırmayınız ve bâzınız, bâzınızı gıybet etmeyiniz. Sizden biriniz,
ölü kardeşinin etini yemeği sever mi?. -Bilâkis- onu çirkin görmüş olursunuz.
Artık Allah'tan korkunuz, şüphe yok ki, Allah -Teâlâ-tevbeleri kabul edicidir,
çok esirgeyicidir.
12. Bu mübarek âyetler de
insanları büyük bir sosyal terbiyeye davet ediyor, onları kötü zanlardan,
birbirlerinin kusurlarını teşhir etmekten men eyliyor, ve hepsinin de bir asla
mensub olduklarını bildirerek öyle birbirinin aleyhinde bulunmanın uygun
olmayacağına işaret buyuruyor, bir takım Bedevi'lerin de hakkıyla mümin
olmadıklarını, fakat mümin görünerek kendilerini kurtuluş sahasına atmış
bulunduklarını ve hakikî müminlerin de gafur ve rahîm olan Allah Teâlâ
tarafından tam bir mükâfata nail olacaklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey
imân edenler!, çokça zân etmekten kaçınınız) Müminler hakkında birer açık delile
dayanmaksızın kötü zânlarda bulunmak, haramdır, caiz değildir, ahlâka, takvaya,
ihtiyata aykırıdır. Zira (şüphe yok ki, zânnın bâzısı günâhtır) bir din kardeşi
hakkında gerçek dışı bir zânda, bir fenalık isnadında bulunmak büyük bir
günâhtır, din kardeşliği esasına aykırıdır, fakat bâzı zânlar da caizdir, onlar
günâh değildir. Kendisinde iyi hâl, emanete riâyet, şeriat ahlâkı ile vasıflanma
durumu görülmeyip gayr-ı meşru şeyleri açıkça yaptığı görülen bir şahıs
hakkındaki sü-i zân gibi (ve) ey müslümanlar!. Birbirinizin kusurlarını
(araştırmakta bulunmayınız) yekdiğerinizin gizlice olan hâllerini araştırmaya
kalkışmayınız, onlar hakkında mevzu açmayınız, onun bunun kusurlarını teşhir
etmek arzusunda bulunmayınız, bu yüzden büyük hatalara düşülmüş olabilir (ve
bâzınız, bâzınızı gıybet etmeyiniz) birbirinizin çirkin görülecek hâllerini onun
gıyabında açık veya işaret suretiyle söylemeyiniz, bu suretle onların hukukuna
tecâvüz etmiş, onu duyunca üzülecekleri bir hâlde bulundurmuş olursunuz ve isnad
edilen şey, vuku bulmamış ise bir yakıştırmada, iftirada bulunmuş olursunuz.
Böyle bir muamele ise pek çirkindir, temiz yaratılış sahihleri bundan nefret
duyar (sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeği sever mi?.) elbette ki,
sevmez, bilâkis (Onu çirkin görmüş olursunuz) işte bir kimseyi gıyabında
kötülemek ve kınamak, öyle kendisine isnad edilen şeyden haberdar olmayıp da
kendisini müdafaadan âciz bulunan bir kimsenin etini koparıp yemek gibi bir
muameledir, temiz bir yaratılışa sahip olanlar ise elbette ki, bundan
tiksinirler, böyle bir muamele, büyük bir azabı gerektirmektedir, (artık) Ey
insanlar!. (Allah'tan korkunuz) Gıybete cür'et etmeyiniz, onu çirkin görünüz, o
husustaki ilâhî yasağa riayetkar bulunun, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ (tevbeleri
kabul edicidir, çok esirgeyicidir) binaenaleyh olabilir ki, gıybet edilen şahıs,
yapmış olduğu bir kusurdan dolayı tevbe etmiş, Allah'ın affına kavuşmuştur.
Artık onun kusurunu teşhire devam etmek nasıl uygun olabilir?. Ve maamafih bir
insan da onu bunu gıybet etmiş olunca bu hâlinden bir pişmanlık duymalıdır,
tevbe ederek Allah'ın affına sığınmalıdır. Böyle tevbe eden bir şahıs hakkında
da Kerem Sahibi Yaratıcının afv ve keremi tecellî eder.
§ Gıybet; Çekiştirmek, bir
kimseyi arkasından hoşuna gitmeyecek birşey ile gereksiz yere anmaktır. Gıybet
kişiliğe aykırıdır, insanlar arasındaki dostluğu keser, düşmanlığı arttırır.
Gıybet büyük günâhlardan sayılmaktadır. Bundan dolayı yâ tevbe etmelidir veya
gıybet edilen kimse hakkında Cenab-ı Hak'kın mağfiretini dilemelidir veyahut o
kimseden helâllik ricasında bulunmalıdır.
"Gayret komuyor dirde eder
gıybete ağaz"
"İfşayı uyub etme midir
gayret-i ahbab?."
13. Ey insanlar!. Muhakkak
ki, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve sizleri kavimlere ve
kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız. Şüphe yok ki, sizin Allah
katında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Muhakkak ki, Allah -Teâlâ-
herseyi bilendir, her şeyden haberdardır.
13. (Ey insanlar!.) Ey
bütün insanlık topluluğu!. (Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık.) Yâni:
İlâhî kudretimle sizi Hz. Adem ile Hz. Havva'nın evlâd ve torunları olmak üzere
meydana getirdim. (Ve sizleri şubelere ve kabilelere ayırdık) yâni: Bir asla
mensub büyük tabakalara ve onun altında bulunan guruplara ayrılmış bir hâlde
teşkilâta ulaştırdım (ki, birbirinizi tanıyasınız) aranızdaki üremeyi, bir asla
mensubiyeti anlamış olasınız, yoksa birbirinize karşı inkarcı ve alaycı bir
vaziyet almak, kendi cemiyetlerinizle iftihar etmek için meydana getirmiş
olmadık. Artık öyle ahlâksız sözlerde, hareketlerde bulunmak, sizin için nasıl
lâyık olabilir?, (şüphe yok ki, sizin Allah katında en değerli olanınız, en
fazla takva sahibi olanınızdır) Evet.. Allah katında yüksek mertebe sahibi olan
kullar, takva ile vasıflanmış bulunan zâtlardır. Günâhlardan sakınan, Cenab-ı
Hak'kın emirlerine, yasaklarına riâyet eden, dinî ahlâkı korumaya çalışan,
Allah'ın azabını gerektirecek şeylerden kaçınan zâtlar, takva sahipleridir. İşte
insan için şeref sebebi, kurtuluş vesilesi olan, böyle takva ile vasıflanmaktır.
Yoksa babalarla dedelerle, servet ve mevki ile iftihar etmek, asla doğru
değildir. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ (alîmdir) bütün kullarının amellerini
bilir ve o hikmet sahibi Yaratıcı (habîrdir) bütün kullarının düşüncelerinden,
kalblerinde olanlardan haberdardır. Artık kullar için lâzımdır ki, uyanık
bulunsunlar, takva ile vasıflanmaya çalışsınlar, öyle fâni varlıklarına
güvenerek boş yere iftihar etmesinler ve birbiri aleyhinde dedikoduda
bulunmasınlar.
14. Bedevi'ler dedi
ki: Biz imân ettik. De ki: Siz imân etmediniz ve lâkin deyiniz ki: Biz İslâm'a
girdik ve henüz imân sizin kalblerinizin içine girmiş değildir ve eğer Allah'a
ve Resulüne itaat ederseniz sizin amellerinizden hiçbir şeyi, sizin için noksan
kılmaz. Şüphe yok ki, Allah -Teâlâ- gafurdur, rahimdir.
14. (Bedevi'ler)
Badiyelerde = çöllerde, ovalarda oturan kimseler (dedi kî:Biz imân ettik) Ey
Peygamberlerin sonuncusu!. Biz senin peygamberliğini, tebliğ ettiğin hükümleri
tasdik eyledik, biz de müminlerden bulunmaktayız. Halbuki: Onlar, pek kuvvetli
ve kalben kendilerini tatmin edici bir imâna sahip bulunmuyorlardı. Binaenaleyh
Cenab-ı Hak da Yüce Peygamberine emrediyor ki: Resulüm!. Onlara (de ki: Siz imân
etmediniz) gerektirdiği şekilde imân şerefine sahip bulunmadınız (velâkin
deyiniz ki: Biz İslâm'a girdik) yâni: Ey Peygamber!. Sana itaat ettik karşılıklı
barışa girdik, seninle muharebeyi terkettik. işte sizin vaziyetiniz bundan
ibarettir (ve henüz imân sizin kalblerinizin içine girmiş değildir) tam bir
bilgi, bir kalbi kanaat, bir ruhi bağlılık sizde meydana gelmiş bulunmuyor
yalnız dille yapılan bir imân iddiası, bu hususta kâfi değildir, (ve eğer
Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz) tam bir samimiyetle dindar olarak
münafıklığı, gösterişi ve dini kabulünüzden dolayı başa kakmayı terk eylerseniz,
o vakit hakiki, samimi mümin olmuş olursunuz, Allah bilir ya sonradan hepsi veya
çoğu öyle hakiki birer mümin olmuşlardır. Artık Allah Teâlâ (sizin
amellerinizden hiçbir şeyi, sizin için noksan kılmaz) bütün yaptığınız
ibâdetler, vazifeler, samimiyete, güzel itikada dayanmış olacağı için onlardan
dolayı kat kat mükâfatlara erişirsiniz, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ (gafurdur)
müminlerden insanlık hâli çıkan bir nice kusurları affeder ve bağışlar ve o
kerem sahibi Yaratıcı (rahimdir) kullarına merhameti pek çoktur. Tevbe edenlere
artık azab etmez, bilâkis onlara büyük sevablar, mükâfatlar ihsan buyurur.
Ebussuud tefsirine göre bu
âyet-i kerime, Esad Oğulları kabilesinden bâzı şahıslar hakkında nazil olmuştur.
Onlar bir kıtlık senesinde Medine-i Münevvere'ye gelmişler, kelime-i şahadeti
söylemişlerdi, Resül-i Ekrem'e hitaben: Biz sana ağırlıklarımızla, ailelerimizle
geldik, sana karşı savaşta bulunmadık demişler, böyle bir nevi yaptıklarını başa
kakarak Hz. Peygamberden sadaka almak arzusunda bulunmuşlardır.
Tefsir-ül Merağı'de
yazıldığına göre, bu âyet-i celİle, Fetih Süresinde işaret buyurulan Gıfar,
Müzeyne, Cüheyne, Eşcâ' ve Eslef bedevİ'leri gibi kimseler hakkında nazil
olmuştur. Onlar, kendi neftlerini kurtarmak için "biz imân ettik" demişlerdi.
Sonra Hudeybiyye senesi
Umre yapılması için Mekke-i Mükerreme'ye gidileceği vakit korkmuşlar, boş
bahaneler ileri sürerek Resûl-i Ekrem'e muhalefette bulunmuşlardı,
15. Müminler ancak o
zâtlardır ki, Allah'a ve O'nun Peygamberine imân etmişlerdir, sonra bir şüpheye
düşmemişler, ve mallariyle ve nefislerlyle Allah yolunda savaşanlardır. İşte
doğrular da onların tâ kendileridir.
15. Bu mübarek
âyetler de olgun imânın alâmetini ve hakiki müminlerin vasıflarını, onların
cihâd yolundaki fedakârlıklarını bildiriyor. Allah'ın ilminin bütün kâinatı
kuşattığını ilân buyuruyor. Ve mümin olanların imânlarından dolayı Hz.
Peygamber'e karşı minnetde bulunmaya bir hakları olmadığını, belki onları imâna
muvaffak buyurduğundan dolayı Cenab-ı Hak'kın onlara lütufta bulunduğunu ihtar
ediyor ve Allah Teâlâ'nın bütün gayba dâir şeyleri, bütün kullarının fiillerini
bilip gördüğünü beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müminler) Asıl imân ehli
olanlar, kalblerin yaşamasının sebebi olan imân ile hakkıyla vasıflanmış
bulunanlar (ancak o zâtlardır ki,) o samimi surette müslüman bulunan kullardır
ki: (Allah'a ve O'nun Peygamberine imân etmişlerdir) Cenab-ı Hak'kın birliğini,
bütün mükemmel sıfatlarını tasdik edip sağlam bir itikatta bulunmuşlardır, onun
Peygamberinin risâletini de, teblîğ ettiği şeylerin birer hakikat olduğunu da
bilip kabul ve itiraf eylemişlerdir, (sonra bir şüpheye düşmemişler) İslâm
dininin ilâhî bir din olduğunu yakinen bilip o hususta kendilerine bir şek ve
şüphe de gelmemiştir ve o hakiki müminler (mallariyle ve nefslerîyle Allah
yolunda cihâd etmişlerdir) İslâm dini uğrunda cihâda atılmışlardır, mallariyle
ve canlariyle fedakârlıkta bulunmaktan kaçınmışlardır, imân iddiasındaki
ciddiyetlerini bu suretle de isbata muvaffak olmuşlardır (işte sâdık olanlar da)
sözlerinde, işlerinde, her şekilde doğru bulunan zâtlar da (onların tâ
kendileridir.) yoksa lisânen mümin olduklarını söyleyip kalben inançları
bulunmayan bir takım bedevî'ler değildir.
Deniliyor ki: Bu âyetler
nazil olunca bir kısım bedevî'ler. Peygamberin huzuruna gelmişler, kendilerinin
gerçekten müminler olduklarına dâir yemin etmişlerdi. Bunları yalanlamak için ve
bu husustaki ilâhî beyânı kuvvetlendirmek için de şu âyet-i kerîme nazil
olmuştur.
16. De ki: Siz dininizi
Allah'a mı öğretiyorsunuz?. Allah ise göklerde olanı da yerde olanı da bilir ve
Allah -T e âlâ- her bir şeyi hakkıyla bilendir.
16. Ey Yüce
Peygamber!. O bedevî'lerin cahilliğini ortaya koymak ve susturmak için onlara
(De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?.) o ilm ve kudretine nihayet
olmayan Yüce Yaratıcı'ya mı: "Biz imân ettik" diye dindar olduğunuzu haber
veriyorsunuz?. (Allah ise göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir) Bunlarda
bulunan bir zerre miktarı birşey bile o Yüce Yaratıcıya gizli kalamaz. Artık
sizin de hâlleriniz, içerinizdeki kuruntularınız, o Yüce mâbud'a hiç gizli
kalabilir mi?, (ve Allah) Teâlâ (herbir şeyi hakkıyla bilendir.) artık gerçek
dışı bir iddiada bulunmadan sakınınız, ciddi surette mümin olmadığınız hâlde
kendinizin dindar olduğunu söyleyip durmayınız.
17. İslâm olduklarından
dolayı seni minnet altına sokuyorlar: De ki: Müslümanlığınızı benim başıma
kakmayınız. Belki Allah -Teâlâ- sizi imâna hidâyet ettiğinden dolayı size
lütufta bulunmuştur, eğer siz doğru kimseler iseniz.
17. Hak Teâlâ Hazretleri,
şöyle de buyuruyor: Ey Resulüm!. O bir takım bedevî'ler (İslâm olduklarından
dolayı seni minnet altında bırakıyorlar) kendilerini İslâm göstermelerini,
sana tâbi bulunduklarını bir minnet konusu yaparak senden sadaka almak, mal
yönünden yardımlaşmada bulunmak isterler. Habibim!. Sen de onlara
(de ki: Müslümanlığınızı
benim başıma kakmayınız) eğer siz cidden müslüman iseniz, onunla iftihar ediniz,
(belki Allah) Teâlâ Hazretleri (sizi imâna hidâyet ettiğinden dolayı size minnet
buyurur.) sizi öyle bir nîmete nail buyurduğundan dolayı onun yüce zâtına hamd
ve şükür etmeniz icabeder (eğer siz) öyle imân sahipleri olduğunuzu iddia
hususunda (doğru kimseler iseniz) çünkü öyle ciddi bir imâna erişmek, ilâhî
yardımın eseridir. Artık sizi öyle ebedî bir nîmete muvaffak kılmış olan kerem
sahibi bir mabuda hamd ve şükür etmeniz icâbetmez mi?. Onun mübarek Peygamberine
karşı minnette bulunmanız, nasıl uygun olabilir?. Bunu hiç takdir edemiyor
musunuz?.
18. Şüphe yok ki, Allah -Teâlâ-
göklerin ve yerin gaybını bilir ve Allah -Teâlâ- işlediğiniz şeyleri görücüdür.
18. Evet.. (Şüphe yok ki,
Allah) Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri (göklerin ve yerin gaybını bilir) o yüce
zâta karşı hiçbir şey gizli kalamaz (ve) ey imân iddiasında bulunanlar!. (Allah)
Teâlâ, o Yüce Yaratıcı sizlerin de bütün (işlediğiniz şeyleri görücüdür.) bütün
gizli ve açık yaptığınız şeyler, açıkça ve gizlice vasıflanmış olduğunuz hâller,
Allah katında malûmdur. Onlardan hiçbirini o Kâinatın Yaratıcısına karşı
gizleyemezsiniz. Artık bu hakikati güzelce düşününüz, hareketlerinizi ve
kanaatlerinizi güzelce tanzime çalışınız, hakikaten selâmete, saadete nail
olabilmeniz için ciddi bir şekilde imân ile vasıflanmaya gayret ediniz, insanlık
için bundan başka ebedî bir selâmet, bir saadet çaresi yoktur. Buna inancımız
tamdır...
Sonraki Sayfa

|
|