|
48-FETIH
SURESİ
Bu mübarek Sûre, Medine-i
Münevvere'de Cuma sûresinden sonra nazil olmuştur. Yâni: Hz. Peygamberin
hicretinden sonra "Hudeybiyye" seferi esnasında inmiştir. Böyle hicretten sonra
nazil olan sûreler, medenî sayılmaktadırlar, velevki, Medine-i Münevvere'nin
içinde nazil olmamı; olsunlar.
Bu mübarek sûre, yirmi
dokuz âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır. Bundan evvelki Muhammed sûresi -Aleyhisselâm-
da müslümanlar hakkında ilâhî yardımın zuhur edeceği vâ'd olunmuş, müslümanlara
istiğfar etmeleri emredilmişti. Bu mübarek sûrede ise fethin, Allah'ın
yardımının meydana geldiği, ilâhî mağfiretin gerçekleştiği müjde edilmektedir.
Bu münâsebetle buna böyle Fetih Sûresi ünvânı verilmiştir. Bu mübarek sûrenin
başlıca konuları şunlardır:
(1): Resûl-i Ekrem'in
birçok fetihlere nail olacağını ve İslâm dininin izzet ve yüceliğini müjdelemek.
(2): Peygamber Efendimizle
ağaç altında bey'atte bulunan zâtların Allah rızâsına ve ilâhî yardıma nail
olacağını ilân.
(3): Hz. Peygamberin Arab
taifesine mükellef oldukları cihâd vazifesini tebliğ, ve bu vazifeden yüz
çevirenlerin azaba uğrayacaklarını ihtar ve bu hususta mazeretli olanları tâyin
buyurması.
(4): Yüce Peygamber
Efendimizin Mescid-i Haram'a müminlerin tam bir emniyet ile gireceklerine dâir
olan rüyasının gerçekleşeceğini tebliğ.
(5): Müminleri Mescid-i
Haram'a girmekten men etmeğe çalışan müşriklerin câhiliyye taassuplarını teşhir
ediyor. Ehl-i imânın ise sükûnetle, takva ile vasıflanmış olduklarını Cenab-ı
Hak'kın dilediği kullarını cennete sokacağını haber veriyor.
(6): Son Peygamber
Hazretlerinin hidâyetle, hak din ile gönderilmiş olduğundaki hikmete ve İslâm
dininin yüceliğine işaret buyuruyor.
(7): Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'ın bir Allah Resulü olduğunu ve onunla beraber olan ehl-i imânın
kâfirlere karşı vaziyetleriyle kendi aralarındaki pek merhametlice
münâsebetlerini beyân ve nasıl parlak birer seçkin simaya sahip ve semavî
kitablarda da nasıl bir vasıf ile vasıflanmış bulunduklarını ilân ve sâlih
müminleri mağfiretle, büyük bir mükâfata kavuşmakla müjdelemektedir.
1. Muhakkak biz sana bir
apaçık fetih ihsan ettik.
1. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in pek parlak bir fethe muvaffak olduğunu ve bu vesîle ile ilâhî
mağfirete mükemmel nîmete nail, sırat-ı müstakimi takibe muvaffak ve pek izzetli
bir zafere mazhar olacağını müjdeliyor. Müminlerin kalblerine sükûnet ihsan
edilerek bununla imânlarının en kuvvetli bir mertebede bulunacağını ve
göklerdeki ve yerdeki orduların bilen, hikmet sahibi olan Allah Teâlâ'ya âid
bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin iftiharı! (Muhakkak
ki: Biz sana bir apaçık fetih ihsan ettik.) Seni parlak bir zafere bir
galibiyete nail kıldık.
"Feth" kelimesi, lügatte
açmak, düğümü çözmek manasınadır. İstılahta bir beldeyi sulh veya harb yoluyla
elde etmektir. Bu tâbir, maneviyatta da kullanılır. Bir üzüntüyü gidermeğe ve
bir meseleyi halletmeye de feth denilmektedir.
Mübîn; aşikâr, parlak,
açık, keşfeden, meydana çıkaran ve ayıran gibi mânalarını ifâde eder.
Bu sûredeki fetihten maksat
nedir? Bu hususta çeşitli görüşler vardır. Cumhur'a göre bundan maksat,
Hudeybiyye barı; anlaşmasıdır. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem S al l al l âlı îi Aleyhi
Vesellem Efendimiz, hicretinin altıncı senesinde bin dörtyüz kadar Ashâb-ı
kiramı ile Medine-i Münevvere'den çıkmış. Umre, yâni: ifâsı sünnet-i müekkede
olan bir hacda bulunmak m aks ad iyi e Mekke-i Mükerreme tarafına yönelmişti.
Fakat Mekke'deki müşrikler bundan haberdar olunca bir ordu ile şehrin dışına
çıkmış, Hudeybiyye denilen mahalde toplanarak müslümanların Mekke-i Mükerreme'ye
girmelerine mâni olmaya karar vermişlerdi. Hz. Osman ile on zât, Mekke-i
Mükerreme'ye gönderildi, Hz. Peygamberin maksadının cihâd olmayıp Beytullah'ı
ziyaretten ibaret olduğu bildirildi. Buna rağmen Mekkeliler, bu ziyarete razı
olmadılar, içlerinden bâzı kimseler, Resûl-i Ekrem ile Ashâb-ı kirâm'ını gelip
gördüler, kalblerinde bir korku meydana geldi, Mekkeliler dönüp gidince
müslümanların kudret ve yiğitliklerini Mekke'deki müşriklere anlattılar, sonunda
bir barış anlaşmasına karar verdiler. Bu anlaşmaya göre Ashâb-ı kiram, o sene
Beytullah'ı gidip ziyaret etmeyecekler, ertesi sene gelip üç gün içinde ziyaret
edebileceklerdi. Resûl-i Ekrem, böyle bir anlaşmayı kabul buyurdu. Bu
müsâlehadan dolayı bâzı Ashâb-ı kiram üzülmüşlerdi, Beytullah'ı ziyaret etmeden
Medine-i Münevvere'ye dönüyorlardı. İşte o sırada "İnnâ Fetahna.." yüce sûresi
nazil olmuş, müslümanların mahzun kalblerine ferahlık vermiş, bir Feth-i
mübîn'in gerçekleşeceğini müjdelemiştir. Hattâ Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashâb-ı
kirâmına hitaben: "Vallahi bana bu gece bir sûre nazil oldu ki: O, bence güneşin
üzerine doğduğu herşeyden daha sevgilidir." diye buyurmuş ve bu mübarek sûreyi
okumuştur.
Evet.. Bu barış anlaşması,
müslümanlar için bir fütuhat mukaddemesi idi. Çünkü: O zamana kadar
müslümanların, kuvvetli bir varlık teşkil ettiğini bilip itiraf etmeyen
müşrikler, bu anlaşmayı yapmakla müslümanların bir kuvvet, bir hükümet teşkil
etmiş olduklarını tasdikte bulunmuş oluyorlardı.
Bu barış anlaşmasını
müteakip müslümanlar daha ziyade kuvvet tedarikine ve etraftaki kabileler ile
görüşerek onları İslâm dinine getirmeye muvaffak oldular. Bunu müteakip birçok
zaferler, yardımlar yüz göstermiş oldu. Maamafih bu müjdelenen fetihten maksat,
bâzı zâtlara göre Hayber'in fethidir. Hayber, Medine-i Münevvere'nin Şam
tarafında ve dört konak ötesinde bulunan bir büyük şehirdir ki, Yahudi'lerin
ellerinde bulunuyordu, bunlar da müslümanlar için pek zararlı bir durumda
idiler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz
Hudeybiyye'den dönüşünden sonra yirmi gün kadar Medine-i Münevvere'de ikâmet
buyurmuş, sonra bin dörtyüz piyade ve iki yüz süvari ile Hayber tarafına gitti.
Nihayet muharebe neticesinde, Hayber kaleleri birer birer fethedildi, birçok
ganimetler elde edildi. Bu fethten maksat, bâzı müfessirlere göre de Mekke-i
Mükerreme henüz feth edilmemişti. Fakat bu feth, Allah katında takdir edilmiş
olduğu için o anda olmuş gibi gösterilmiştir. Şöyle ki: Hudeybiyye
Müsâlehasından sonra Mekke'deki müşrikler, bu anlaşma hükümlerine muhalefetde
bulunmuşlar, Resûl-i Ekrem ile aralarında anlaşma ve güvence bulunan Huzâa'
kabilesine tecâvüz ederek onlardan yirmi üç kişiyi öldürmüşlerdi. Resûl-i Ekrem
ise Huzâa' kabilesine yardım edeceğine dâir söz vermişti. Binaenaleyh Hz.
Peygamber'in hicretinin sekizinci senesi on i ki bin kadar askerden müteşekkil
bir ordu ile Mekke-i mükerreme tarafına yönelmiş, bâzı gaileler giderilerek
savaşmadan Mekke-i Mükerreme'yi feth etmiş, İkrime İbn-i Ebû Cehl, Safvan İbn-i
Ümiyye ve Hz. Hamza'nın katili olan Vahşi gibi bâzı şahıslar müstesna olmak
üzere diğer ahâli hakkında umumi afv ilân buyurmuştur. Ve Beytullah'ı ziyaret
edip oradaki üçyüz altmış putu kırdırıp atmıştır.
2. Tâki, Allah, senin için
günâhından geçmiş ve sonraya kalmış olanı mağfiret etsin ve senin üzerine
nimetini itmam buyursun ve seni dosdoğru bir yola iletsin.
2. Yüce Peygamber
Hazretleri böyle bir şerefli feth'e muvaffak olmuştur. Bunun sebep ve hikmetine
işaret için de buyuruluyor ki: Ey Kâinatın efendisi! Sen böyle bir zafere
muvaffak oldun (Tâki Allah) Teâlâ Hazretleri (senin için günâhından geçmiş ve
sonraya kalmış olanı mağfiret etsin) yâni: Senin yüksekliğine göre bir kusur
sayılabilecek bir olay meydana gelmiş ise onu Cenab-ı Hak af ve setr buyursun.
Gerçek şu ki, o yüce
peygamber masumdur, ondan kasten bir günâh meydana gelmeyeceği muhakkaktır, onun
hakkındaki mağfiret, bir fevkalâde lütuftan ibarettir, veya onun ümmeti
hakkındaki mağfiret demektir, Çünkü ümmetinin mazhar olacağı bir mağfiretten o
Yüce Peygamber çok ziyade memnun olur. Bir de bu mağfiret, bir mühim nükteyi
içermektedir ki: O da Peygamber olan zâtın da bir insan olduğuna ve Allah'ın
korumasına muhtaç olup ilâhlil; vasfına sahip bulunmadığına işaretten ibarettir,
(ve) Ey saadet sahibi Peygamber!, (seni dosdoğru bir yola iletsin) Diye öyle bir
açık fethe nail kılmıştır. Tâki: Risâlet vazifeni açık, pervasız bir şekilde
ifâya ve sana tâbi olanları bir hidâyet sahasına ulaştırmaya muvaffak olasın,
fütuhatı müteakip de risâlet vazifeni pek güzel bir şekilde devam ettirmeye
muvaffak bulunasın.
3. Ve Allah sana pek
izzetli bir yardım ile yardımda bulunsun.
3. (Ve) Ey Kâinatın
efendisi!. Sen öyle pek parlak bir fethe mazhar oldun, tâ ki (Allah sana pek
izzetli,) şerefli (bir zafer ile yardımda bulunsun) seni bütün düşmanlarına
galip kılsın, İslâm dinini söndürmek isteyenleri pek şiddetli bir hezimete
uğratsın. İslâmiyet'in galebesi tecellî edip dursun. Filhakika Hudeybiyye
anlaşmasından sonra ilâhî yardım peşpeşe gelmiş İslâmiyet her tarafa yayılmaya
başlamıştır.
§ Nasr = Nusret; Yardım,
muavenet, bir kimsenin bir maksadına ermesini veya düşmanına galip gelmesini
temin için gerçekleşen maddî veya manevî yardım demektir.
4. O, o -Yüce
Yaratıcı- dir ki: Müminlerin kalblerine sükûneti indirdi. Tâki: İmânları ile
beraber imân arttırsınlar ve göklerin ve yerin orduları; Allah içindir ve Allah,
bilendir, hikmet sahibidir.
4. (O, o) Yüce Yaratıcı (dir
ki:) düşmanlariyle yüzyüze geldikleri bir sırada (mü'minlerin kalblerine
sükûneti indirdi) onlara bir sebat, bir sükûnet, bir kalb kuvveti ihsan buyurdu.
Onlar, Hudeybiyye Müsâlehası zamanında bir ruhî metanete sahip idiler, Resûl-i
Ekrem emretmiş olsa idi derhal müşrikler ile savaşa başlamak isterlerdi, diğer
zamanlarda da büyük bir dinî sebat göstermişler, cihâd meydanlarına atılmaktan
geri durmamışlardı. Evet Cenab-ı Hak, onlara öyle bir ruhî kuvvet ihsan
buyurmuştu (tâki: İmânları ile beraber imân arttırsınlar) Resûl-i Ekrem'in
onlara evvelce haber verdiği fütuhatın tecellîsini görerek kalblerindeki gaybî
imân, görerek imân derecesine gelmiş olsun. Veyahut dinî vazifeleri
ziyâdeleşmiş, bu vesîle ile de dinlerinin mükâfatına fazlasıyla nail, bulunmuş
olsunlar.
Malûm olduğu üzere imân,
kesin bilgi mertebesinde olan bir kalbi tasdikten ibarettir. Bu cihetle asıl
imânda artıp eksilmek olamaz. Ancak güzel ameller ile imânın nûraniliği artar
zevalden korunmuş olur. Bununla beraber yakinin (kesin bilginin) muhtelif
mertebeleri vardır.
Apaçık şeyler ile kapalı
nazariyeler hakkındaki yakin, elbette ki, bir mertebe değildir. Nitekim beyazın
da, aydınlığın da farklı mertebeleri vardır. Nitekim bir âyet-i kerîme de şu
mealdedir: "Onlara bizim âyetlerimiz okunduğu vakit onlara imânı arttırır" (ve
göklerin ve yerin orduları Allah içindir) bütün melekler, insanlar, cinler
vesâir maddî, manevî varlıklar, Allah Teâlâ'nın birer kudret eseridir, onun emr
ve fermanına tabidirler. O Yüce Yaratıcı, dilediği zaman din düşmanlarını
elbette ki, kahr ve helak buyurur, ehl-i İslâm'ı da zafere nail kılar (ve Allah)
şüphe yok ki, her şeyi (bilendir) hiçbir şey onun ilminden hariç kalamaz, bütün
mahlûkatının hâllerini, amellerini tamamen bilmektedir ve o Yüce Yaratıcı
(hikmet sahibidir) bütün kâinattaki tasarrufları birer hikmete ve faydaya
dayanmaktadır.
İşte ehl-i imânı cihâd ile
mükellef kılması da, birçok ibret dolu hâdiselerin zuhura gelmesi de birer ilâhî
hikmet gereğidir.
§ Sekiynet; Sükûn, sebat,
vekar, izzet, kalb yatışması, rahmet ve şefkat hissi, kalbe nûr ve kuvvet ve
ferahlık veren güzel bir ruhî durumdur ki: İnsan bu sayede meşru maksadını
temine çalışır, muvaffak olur.
5. Tâki: Mümin olan
erkekleri ve imanlı olan kadınları altlarında ırmaklar akar cennetlere içlerinde
ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin ve onlardan günahlarını örtsün ve bu ise
Allah katında pek büyük bir kurtuluş olmuştur.
5. Bu mübarek âyetler,
Resül-i Ekrem ile O'na tâbi olan ehl-i imânın haklarında tecellî edecek olan
ilâhî lütfün, yardım ve zaferin hikmetine işaret ediyor ve onların hak yolundaki
çalışmaları vesîlesiyle günâhlarının afv edilip cennetlere sokulacaklarını,
ebedî bir kurtuluşa nail olacaklarını müjdeliyor. Nifak ve şirk ehlinin de kötü
inançları ve uğursuzca kuruntuları yüzünden ilâhî gazaba uğramış, lanete hedef
olmuş, cehennemde ebedî şekilde cezaya uğramış olacaklarını ihtar ediyor. Allah
Teâlâ'nın da bütün kuvvetlere sahip, sonsuz bir izzet ve hikmetle vasıflanmış
olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, müminlere cihâd ile
emretmiş, ehl-i imânı İslâm dininde sabit kadem kılmış, kendilerini semavî ve
arzî kuvvetler ile desteklemiş, haklarında bir nice ilâhî tedbirler tecellî
etmiştir. (Tâki: Mümin olan erkekleri ve imanlı olan kadınları) bu imânlarının
pek büyük bir mükâfatı olmak üzere (altlarından ırmaklar akar cennetlere
içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin) o dindar kullarını böyle pek
büyük bir selâmet ve saadete nail buyursun (ve onlardan günâhlarını örtsün)
insanlık icabı yapmış oldukları bir kısım kusurlarını, güzel inançları ve
amelleri sebebiyle afv ederek onları cezalandırmasın. O kusurları cennete
girmelerine asla engel bulunmasın, o kusurları bütün bütün unutulmuş, kendileri
için bir mahcubiyet vesilesi olmaktan çıkmış bulunsun, (ve bu ise) Böyle cennete
girilmesi ve günâhlarının af edilmesi ve örtülmesi ise o ehl-i imân için (Allah
katında pek büyük bir kurtuluş olmuştur.) O Yüce Yaratıcı tarafından takdir ve
ihsan buyurulmuş olan en büyük bir zafer, bir ilâhî lütuf mahiyetinde
bulunmuştur.
Rivayete göre yukarıdaki üç
âyet-i kerîme. Yüce Peygamber efendimiz hakkında pek muazzam müjdeleri içermiş
olarak inince Ashâb-ı Kiram, o Yüce Peygamber'! tebrik etmişler, Yâ Resülullâh!.
Sen ilâhî mağfiret mazhariyetle müjdelenmiş bulunuyorsun, ne büyük saadet!. Yâ
bizim için ne var?. Demişler, bunun üzerine işbu beşinci âyet-i kerîme nazil
olmuş Ashâb-ı Kiram da ilâhî mağfiret ile müjdelenmişlerdir.
6. Ve tâki: Allah
hakkında kötü kuruntuda bulunan münafık erkekler ile münafık kadınları da ve
müşrik erkekler ile müşrik kadınları da azaba uğratsın, o kötü kuruntuları kendi
üzerlerine geliversin. Ve Allah, onlara gaz ab etmiş ve onlara lanet eylemiştir
ve onlar için bir cehennem de hazırlamıştır. Ve ne fena bir uğranacak yer!
6. Evet.. Allah Teâlâ,
müminleri zaferlere, muvaffakiyetlere nail buyuracak ve cennetlere koyacaktır.Tâki,
onları imânlarının, hak yolundaki çalışmalarının mükâfatına kavuştursun. (Ve
Tâki, Allah hakkında kötü kuruntularda bulunan) Cenab-ı Hak'kın Peygamberine ve
mü'min kullarına yardım etmeyeceğini, onları muzaffer olarak Mekke-i
Mükerreme'ye girdirmeyeceğini zan edip duran (münafık erkekler ile münafık
kadınları da ve müşrik erkekler ile müşrik kadınları da cezalandırsın) o
dinsizleri ehl-i İslâm'ın zafere kavuşmasını görmekle, İslâm dininin ufuklara
yayılmasını anlamakla, İslâm erlerinin ellerine esir düşmekle, öldürülmeye mâruz
bulunmakla dünyada cezaya uğratsın, âhirette de cehennem azabına mâruz bıraksın.
Artık (o kötü hâdise, kendi üzerlerine geliversin.) müminler hakkında
düşündükleri mağlûbiyetler, öldürülmeler ve esaretler, o inkarcıların başlarına
gelsin, onlar ilâhî kahra uğrasınlar. (ve Allah, onlara gazab etmiş) Onlar Allah
tarafından büyük bir gazaba mâruz kalmışlardır. (Ve onlara lanet eylemiştir) O
dinsizler, Cenab-ı Hak'kın rahmetinden mahrum bırakılmışlardır, (ve onlar için
cehennemi de hazırlamıştır.) Onlar kıyamette o cehenneme atılacaklardır, (ve ne
fena bir uğranacak yer?.) O cehennem. Artık orada ebediyyen azap çekip
duracaklardır.
Bu âyet-i Kerîme de
münafıkların müşriklerden evvel beyân edilmesi, münafıkların ehl-i İslâm
hakkında müşriklerden daha ziyade zararlı olduklarına işareti içermektedir.
Çünkü, müşriklerin vaziyetleri malûm olduğu için onlara karşı ona göre cephe
alınır. Münafıklar ise nifaklarını sakladıkları için ehl-i İslâm'ı aldatmış,
kendilerini müslüman göstererek İslâmiyet aleyhinde gizlice çalışmış bulunurlar,
kendilerine karşı savunma tedbiri alınmamış olur, bu yüzden İslâm âlemi pek
zararlara uğramıştır.
"Daire" birşeyi kuşatan
hâdise, birşeyin üzerine gelen felâket demektir, çok kere kötü ve hoş olmayan
vak'a yerinde kullanılmıştır. "Şev" ve "söv" kelimesi de kötülük, fenalık, azab,
şer, yenilgi, fesat manasınadır. "Daire-î söv" tâbiri bir dua cümlesi makamında
bulunmaktadır.
7. Ve şu göklerin ve yerin
orduları Allah'ındır. Ve Allah, bir azizdir, bir hakîm'dir.
7. (Ve şu göklerin ve
yerin orduları Allah'ındır) Bu orduları teşkil eden zâtlar, hâdiselerden bir
kısmı, dindar olan zâtlar hakkında birer rahmet vesilesidir. Diğer bir kısmı da
dinsizler hakkında azabların tatbikine memurdurlar. Bu nükteye işaret için bu
ordular, iki defa bildirilmiştir, (ve Allah, bir azizdir) Her şeye galibtir,
dinsizleri böyle cezalandırmağa da fazlasıyla kaadirdir. Ve o Yüce Yaratıcı,
(bir hakimdir) mahlûkatı hakkındaki bütün takdirleri, tedbirleri birer hikmet
muktezası bulunmaktadır. Buna inanmışızdır.
Rivayet olunuyor ki:
Hudeybiyye sulhu yapılınca münafıklardan Ibn-i Übey demiş ki: Muhammed -Aleyhisselâm-
zannediyor mu ki: Mekke ahalisiyle sulh yapınca veya Mekke'yi fethedince O'nun
için artık düşman kalmayacak!. Fâris ve Rûm milletleri nerede?. Bunun için bu
âyet-i kerime ile buyurulmuş oluyor ki: Allah'ın göklerdeki ve yerdeki orduları,
Fâris ve Rûm kuvvetlerinin pek ziyade üstündedir. Hak Teâlâ dileyince onları
kahrederek yine Peygamberini, İslâm ordularını muzaffer buyurur. Yüce
Yaratıcının kudret ve azametini bir kere düşünmeli değil midirler?.
8. Şüphe yok ki, biz seni
bir şâhid ve bir müjdeci ve bir korkutucu olarak gönderdik.
8. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in ne gibi vasıflar ile Peygamber gönderilmiş olduğunu bildiriyor
ve O'nun bu gönderilmesindeki fâidelere, kulluk vazifelerine işaret buyuruyor.
Ve Hudeybiyye'de yapılan biy'atin ehemmiyetini ve bu biy'ate muhalefet edenlerin
kendi nefsleri aleyhine hareket etmiş olduklarını ve bu ahda riâyet edenlerin de
büyük bir mükâfata nail olacaklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son
Peygamber!. (Şüphe yok, ki, biz) Yâni: Güçlü ve hikmet sahibi olan Yüce mâbud
(seni bir şâhid) olarak gönderdik. Sen Allah'ın birliğine, İslâm dininin hak
olduğuna şahadet etmektesin, kendilerini ilâhi dine davete memur olduğun
kimselerin imânlarına, itaatlerine ve küfr ile isyanlarına kısmen bizzat ve
kısmen de koruyucu melekler vasıtasiyle bir şâhid olmak üzere gönderilmiş
bulunmaktasın, (ve) Seni (bir müjdeci) olarak gönderdik, İslâm dinini kabul
edenleri cennetler ile ve bir nice nimetler ile müjdelemektesin (ve) seni (bir
korkutucu olarak gönderdik) sana itaat etmeyip ilâhi dinden mahrum kalanları da
ilâhi azap ile korkutmakla mükellef bulunmaktasın. Senin risâletin, bütün
insanlık hakkında bir selâmet ve saadet vesilesidir. Sen insanlara hidâyet
yolunu göstermekte, onları irşada çalışmaktasın. Ne yüce bir vazife!.
9. Tâki: Siz Allah'a ve
O'nun Peygamberine imân edesiniz ve ona yardımda ve tebcilde bulunasınız, ve onu
sabah ve akşam teşbih edesiniz.
9. Evet.. Ey Allah'ın
Kulları!. Size öyle yüce bir Peygamber gönderilmiştir. (Tâki, siz Allah'a ve
O'nun Peygamberine imân edesiniz) O'nun yüksek tebligatı sayesinde güzel inanca,
güzel amellere nail olasınız, İslâm dini ile şereflenmiş bulunasınız (ve O'na) O
Yüce Yaratıcıya yâni: O'nun mukaddes dinine. Peygamberine (yardımda ve tebcilde)
saygı ve ihtiramda (bulutlasınız) hak yolunda mücadeleye devam edesiniz (ve
O'nu) o yüce mabudu (sabah ve akşam tesbîh edesiniz) yâni: Dâima tevhîd ve
tenzihte bulun as iniz, özellikle gündüz ve gece namazlarına devamda bulunasınız
bu gibi kulluk vazifelerini ifâ ederek din nuruna, ilâhî lütfa nail
olabilesiniz. İşte Resül-i Ekrem'in insanlığa bir Yüce Peygamber olarak
gönderilmesi, böyle pek yüce hikmetleri, faydaları mut azaminindir. Artık öyle
bir büyük peygamberin gösterdiği yolu tâkibetmek, O'nun mübarek tebligatına
hakkiyle riâyette bulunmak, bütün insanlık için en lüzumlu, en fâideli bir
vazife değil midir?.
10. Şüphe yok, sana bîy'at
edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin
üstündedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de
Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah T e
âlâ- büyük bir mükâfat verecektir.
10. İşte Hak T e âlâ
Hazretleri bu cihete işaret için buyuruyor ki: Ey Yüce Resul!. (Şüphe yok, sana
bîy'at edenler) Sana tâbi olup emirlerin doğrultusunda hareketlerini tanzim
eyleyenler, özellikle Hudeybiyye seferi esnasında bir ağaç altında toplanarak
müşriklere karşı savaşa atılmayı üstlenen Ashâb-ı Güzîn (muhakkak ki, Allah'a
bîy'at ederler) Çünkü Cenab-ı Hak'kın Resulüne itaat. Allah Teâlâ'ya itaat
demektir. O Yüce Peygamberin bütün emirleri, teklifleri, Allah içindir. O asla
hevadan birşey konuşup teklif etmez (Allah'ın eli) kudret ve azameti (onların) o
Peygamber ile biatlaşmada bulunan zâtların (ellerinin üstündedir) onları
destekler, muvaffakiyetlere nail kılar, onları o bîy'atlarının üstünde
mükâfatlara kavuşturur (artık kim) bu hakikati takdir edemez de ahdini bozar,
yaptığı biatta sebat etmezse (kendi aleyhine bozmuş olur) onun zararını kendisi
görür, Allah Teâlâ da, onun Peygamberi de ondan müstağnidir, (ve) Bilâkis (her
kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse) Cenab-ı
Hak'kın emrine riâyeten onun Peygamberi ile yapmış olduğu bîy'at hükümlerine
riâyette bulunursa (ona da) öyle yaptığı ahda, verdiği söze riayetkar olan
mümine de Allah Teâlâ (büyük bir mükâfat verecektir.) onu âhirette cennetlere
nail buyuracaktır, nice makamlara kavuşturacaktır. İşte hak yolunda yapılan bir
taahhüde riâyetin pek büyük karşılığı!.
"Mubayaa": Lügatte iki
kimse arasında yapılan bir alım satımdan ibarettir. Sonra benzetme yoluyla ahd'e,
muahede'ye misak'a da mubayaa ve bîy'at denilmiştir. Bu âyet-i kerîmedeki
mubayaadan maksat, tefsircilerin çoğuna göre Hudeybiyye esnasında yapılan bir
bîy'at'den ibarettir. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hudeybiyye mevkiine
teşrif edince Hıraş Ibn-i Ümiyyet-i Huzaî Mekke-i Mükerreme'deki Kureyş
taifesine göndermişti, Hz. Peygamber'in maksadının savaş olmayıp sadece
Beytullah'ı ziyaretden ibaret olduğunu onlara bildirmeğe memur olmuştu. Kureyş
taifesi o zâtı öldürmek istemişlerdi. Bâzı kabilelerin araya girmeleriyle
öldürülmekten kurtulmuştu. Dönüp durumu haber verince Resül-i Ekrem, Hz. Ömer'i
göndermek istedi, fakat kendisinin birçok düşmanları olduğu için Hz. Ömer,
mazeret gösterdi, bunun üzerine Hz. Osman gönderildi, o da gidip Yüce
peygamber'in maksadını Mekke'lilere bildirdi. O mübarek zâtı bir müddet tevkîf
ettiler, müslümanların arasında Hz. Osman'ın öldürüldüğü şayi oldu. Bunun
üzerine Resûl-i Ekrem, savaşı göze aldı, etrafında bulunan müslümanları bîy'ate
davet buyurdu, bu zâtların adedi ondört bin kadardı, bir ağacın altında
toplandılar, Hz. Osman'ın öldürülmüş olması takdirinde cihâda atılacaklarına,
hiçbirinin bundan kaçınmayacağına dâir Resûl-i Ekrem ile biatlaşmada bulundular.
Bu bîy'ati haber alan müşrikler korktular, anlaşmada bulunmak üzere bâzı
kimseleri Hz. Peygamber'e gönderdiler, Hz. Osman'ın katledildiğine dâir şayianın
da yalan olduğu anlaşılmıştı. Artık Peygamber Efendimiz, bir sene sonra gelip
Beytullah'ı ziyaret etmek üzere Hudeybiyye müsâlehasını kabul buyurmuştu.
Bununla beraber bu âyet-i kerîme'deki biat, mutlak, zikredildiğinden bundan
evvel ve sonra yapılmış olan biatlara da şümulü vardır. Akabe bîy'at I eri bu
cümledendir.
Malûm olduğu üzere Resûl-i
Ekrem, Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz, daha Mekke-i Mükerreme'de iken her
sene Hac mevsimi şehrin dışına çıkar, her taraftan gelen hacılar ile görüşür,
onlara İslâmiyet'i bildirir, müslüman olmalarını teklif buyururdu. Hz.
Peygamber'in gönderilişinin on birinci senesinde yine Mekke-i Mükerreme
haricine çıkmış, "Akabe" denilen bir tepede Medine-i Münevvere'den gelen
bir cemaat ile görüşmüş, onlara İslâmiyet'i telkin buyurmuş, onlar da
İslâmiyet'i kabul ederek Medine-i Münevvere'ye dönmüşlerdi. Bunlardan be; zât
ile yine Medine-i Münevvere ahâlisinden diğer yedi zât, ertesi sene Hacc
mevsiminde Mekke-i Mükerreme'ye gelmişler, Akabe mevkiinde Resül-i Ekrem, ile
görüşmüşler: "Allah Teâlâ'ya ortak koşmamak ve zinada, hırsızlıkta, iftirada
bulunmamak, kız gocuklarını öldürmemek, hakkı müdafaadan çekinmemek üzere bir
biatta bulunmuşlardı. Buna "birinci Akabe bîy'ati" denilmiştir. Hz. Peygamberin
gönderilişinin onüçüncü senesinde de yine Medine-i Münevvere ahâlisinden yetmiş
üç erkek ile iki kadın, Mekke-i Mükerreme'ye gelmişlerdi. Ebü Eyyüb-ül Ensarî
Hazretleri de bunların arasında idi, Akabe mevkiinde Resûl-i Ekrem Efendimiz ile
buluştular, bu defa da "ikinci Akabe" bîy'ati gerçekleşti. Şöyle ki: Peygamber
Efendimiz, Medine-i Münevvere'ye hicret buyurduğu takdirde onu kendi nefsleri
gibi muhafaza edeceklerine ve ona itaatde bulunacaklarına ve her türlü
tehlikelere karşı İslâmiyet'i müdafaaya çalışacaklarına, müslümanların
zayıflarına, fakirlerine yardım eyleyeceklerine dâir söz verdiler. Resül-i
Ekrem'in mübarek elini tutarak ahd-u misakta bulundular. Resül-i Ekrem,
Sallallâhü Aleyhisselâm de Medine-i Münevvere'ye hicret buyuracağını onlara
müjdeledi. İşte bu onuncu âyet-i kerîme, bütün bu anlaşmaları kapsamaktadır.
11. Bedevilerden geri
bırakılmış olanlar, sana diyeceklerdir ki:Bizi mallarımız ve ailelerimiz
oyaladı, artık bizim için mağfiret dile. Onlar kalblerinde olmayan şeyi
dilleriyle söylerler. De ki: Eğer sizin hakkınızda bir zarar dilerse veya sizin
hakkınızda bir menfaat murâd ederse artık sizin Allah'tan bir şeye kim mâlik
olabilir?. Doğrusu Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden hakkiyle haberdardır.
11. Bu mübarek âyetler,
Resül-i Ekrem ile yapılan bir biata riâyet etmemenin, onun emrine muhalefetde
bulunmanın mes'uliyetine işaret ediyor. Buna bir misâl olmak üzere bir kısım
Bedevilerin birer bahane ile Hz. Peygamber'e muhalefet ederek onunla beraber
Hudeybiyye seferine katılmadıklarını ve o Yüce Peygamberin mağlûp olacağını zan
etmiş bulunduklarını bildiriyor. Allah Teâlâ'ya ve O'nun Peygamberine itaat
edenlerin mükâfatlara nail olacaklarını müjdeliyor, muhalefette bulunanların da
azablara uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Pek çok merhamet ve mağfiret sahibi
olan Yüce Allah'ın bütün kâinata sahip olduğunu ve kulları üzerinde dilediği
gibi tasarrufta bulunacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin
iftiharı!. (Bedevilerden geri bırakılmış olanlar) Hudeybiyye seferine katılmayıp
Hz. Peygamber ile beraber bulunmak şerefinden mahrum kalmış bulunanlar, bir
mazeret ileri sürmek maksadiyle (sana diyeceklerdir ki: Bizi mallarımız ve
ailelerimiz oyaladı) mallarımızın idaresi, ailelerimizin korunması, geçiminin
sağlanması bizi meşgul kıldı bu sefere katılmamıza engel bulundu, (artık) Ey
merhamet sahibi Yüce Peygamber!, (bizim için mağfiret dile) Cenab-ı Hak, bizi
afv etsin, bizim muhalefetimiz öyle bir mazeret sebebiyle zorunlu olarak meydana
gelmiştir. Yoksa Hz. Peygamberin emrine muhalefet etmek, isyanda bulunmak
maksadiyle vâki olmuş değildir. Allah Teâlâ ise onların bu iddialarını red ve
yalanlamak için buyuruyor ki: (Onlar kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle
söylerler) Onların sefere katılmamaları için ciddi bir mazeret, bir meşguliyet
mevcut değildi ve onların mağfiret temennileri de samimi değildir. Çünkü onlar,
istiğfara muhtaç olduklarına kalben inanmış bulunmamaktadırlar. Binaenaleyh ey
Yüce Resul!. Onlara (de ki) ey boş yere mazeret ileri süren gafiller!, (eğer)
Cenab-ı Hak (sizin hakkınızda bir zarar dilerse) sizin mallarınızı, aile
fertlerinizi helak etmek, sizleri zarara uğramış bir hâlde bırakmak murâd
buyurmuş olursa artık kim, bu zararı, bu felâketi sizden bertaraf etmeğe kaadir
olabilir?, (veya) O Yüce Yaratıcı (sizin hakkınızda bir menfaat murâd ederse)
mallarınızın, ailelerinizin korunması takdir edilmiş bulunursa size bir zarar
vermeğe kim muktedir olabilir?, (artık) düşününüz (sizin için Allah'tan birşeye
kim sahip olabilir?.) hangi kimse, ilâhi irâdeye aykırı olarak size bir zararda
veya bir menfaatte bulunabilir?, (doğrusu Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden
hakkiyle haberdardır.) Sizin bu geri kalmanız da böyle bildirdiğiniz mazeretlere
mebnİ değildir, bilâkis bir kuşku ve nifaktan kaynaklanmış bir ruhi durumun
eseridir.
12. Hayır., siz
sandınız ki: Peygamber ve müminler ailelerine asla dönmeyeceklerdir. Bu
kalblerinizde süslenmiş idi ve kötü bir zan ile zan da bulunmuştunuz ve siz
helake mahkûm bir kavim oldunuz.
12. (Hayır..) İleri
sürdüğünüz mazeret, doğru değildir, (siz sandınız ki. Peygamber ve müminler)
müdrikler tarafından mağlûp edilip, tamamen öldürüleceklerdir, (ailelerine asla
dönmeyeceklerdir) bundan dolayı siz muhalefette bulundunuz, kendi hayatınızı
kurtarmak sevdasına düştünüz, böyle bir sû-i zânda bulunmaktan kendinizi
alamadınız, (bu) Kötü kuruntu (kalblerinizde süslenmiş idi) şeytan, sizi böyle
bir çirkin zânna düşürmüş, sizin bu sefere iştirak etmenizi pek uygun bir
hareket gibi size göstermişti (ve kötü bir zân ile zânda bulunmuştunuz) Cenab-ı
Hak'kın Yüce Peygamberine yardım etmeyeceği, O'nu düşmanlarına karşı mağlûp,
perişan bir hâlde bırakacağı hayâline kapıldınız (ve siz) ey böyle bir kötü
zânda bulunan şahıslar!, (helake mahkûm bir kavim oldunuz) Hak Teâlâ'nın
gazabına lâyık, hayırlı işlerde bulunmak selâhiyetinden mahrum bir vaziyette
kaldınız. O kötü zânnınızın müstelzim olduğu akıbet, böyle manevî bir helakten
ibarettir. Meğer ki, tevbe ve istiğfar edilmiş olarak inanç sağlamlaştırılmış
olsun.
13. Her kim ki, Allah'a ve
Peygamberine imân etmemiş olursa artık -bilsin ki:- Muhakkak biz, kâfirler için
bir çılgın âteş nazı Hamisizdir.
13. (Her kim ki,) Ey
muhalefette bulunan güruh!. Gerek sizden ve gerek başkalarından herhangi bir
şahıs ki, (Allah'a ve Peygamberlerine imân etmemiş olursa) böyle hem Allah
Teâlâ'nın varlığını, birliğini hem de Hz. Peygamberin risâletini bilip tasdik
etmezse, ilâhî dinden mahrum küfre mahkûm bulunmuş olursa (artık) öyle bir kimse
bilsin ki (muhakkak biz) yâni: Yüce Allah öyle (kâfirler için bir çılgın âteş
hazırlamışızdır.) onlar, cehennemde pek şiddetli bir âteş ile azap
göreceklerdir.
14. Ve Allah'ındır, o
göklerin ve yerin mülkü. Dilediğini yariıgar ve dilediğini de cezalandırır ve
Allah çok yariıgayıcı, çok merhamet edici olmuştur.
14. Evet.. Allah Teâlâ,
Her şeye kaadirdir, mülkünde dilediği tasarrufata selâhiyyetlidir, (ve
Allah'ındır, o göklerin ve yerin mülkü) bütün onlarda tasarruf, hâkimiyet
icrası, Allah Teâlâ'ya mahsustur, hiç kimse, onun irâdesine engel olamaz. O
merhametli yaratıcı (dilediğini yarlıgar) tevbe ve istiğfar eden kulları, onun
af ve örtmesine nail olurlar, (ve dilediğini de azaba uğratır) Küfründen,
nifakından ayrılmayan, günâhlarından dolayı nadim ve pişman olmayan kimseleri de
lâyık oldukları azaplara kavuşturur. İlâhî hikmeti bunu gerektirmektedir, (ve
Allah çok yargılayıcı, çok merhamet edici olmuştur.) bunun içindir ki: İnsanlığı
aydınlatmak için, onlara doğru yolu göstermek için Peygamberlerini göndermiş,
kitablarını ihsan buyurmuştur. Artık sizler de onun mağfiretine, merhametine
lâyık olmak isterseniz kötü kanaatlerinizi bırakarak ciddi şekilde tevbe ve
istiğfar etmelisiniz. Bütün bu husustaki ilâhî ihtarlar, insanlık hakkında birer
ilâhî rahmet eseridir. Bunlardan bir an evvel istifâdeye çalışılmalıdır. Bu
âyet-i kerîme, o muhalifleri tevbeye ve Resûl-i Ekrem'e itaate teşvik
mahiyetindedir. O muhalifler ise bir kısım tefsirlerde beyân olunduğuna göre
müslümanlığı kabul etmiş olan Cüheyne, Müzeyne, Gıfar, Eşca, Dil ve Eşlem
kabileleridir. Bunlar, Kureyş, Sekif, Kinâne gibi müşrik kabilelerden
korktukları için Resûl-i Ekrem'in dâvetine icabet etmemişler ve Resûl-i Ekrem'in
savaşa atılarak mağlûp olacağını sanmışlardı. Halbuki: Peygamber Efendimizin bu
seferi, bir savaş için değildi. Umre maksadiyle Beytullah'ı tavaf için yola
çıkmış, Hedy denilen kurbanları da beraber götürmüştür, bunlar da Hz.
Peygamber'in maksadının savaş olmadığını gösteriyordu. Bu muhaliflerin Benî
Lihyan, Benî Gatfan gibi bir takım münafıklardan ibaret olduğuna kaîl olan
müfessirler de vardır. Molla Gurânî merhum bu cümledendir.
15. O geri bırakılmış
olanlar, siz ganimetler elde etmek için sefere çıkıp gideceğiniz zaman
diyeceklerdir ki: Bizi bırakınız, arkanızdan gelelim. Onlar Allah'ın
kelâmını değiştirmek isterler. De ki: Siz bize asla tâbi olamazsınız,
işte sizin için Allah Teâlâ önceden böyle buyurmuştur. Buna da diyeceklerdir ki:
Hayır. Bizi kıskanıyorsunuz. Halbuki, pek azdan başka birşey anlayamaz
olmuşlardır.
15. Bu mübarek âyetler,
Hudeybiyye seferine katılmamış olan Bedevilerin daha sonra ganimet elde etmek
için Hayber seferine iştirak etmek talebinde bulunacaklarını ve bu
katılmanın kabul edilemeyeceğini ve bu kabul edilememenin kıskançlıktan olduğunu
söyleyeceklerini bildiriyor. Onların ileride şiddetli bir savaşa davet
edileceklerini, ona iştirak
edenlerin mükâfatlara, ondan kaçınanların da büyük bir azaba uğrayacaklarını
ihtar ediyor. Böyle bir savaştan kimlerin müstesna bulunduklarını beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: (O geri bırakılmış olanlar) Ashâb-ı kîram ile
Hudeybiyye seferine katılmamış olan Bedeviler (siz) ey Hudeybiyye seferinde
bulunan seçkin Ashâb-ı Kiram!, (ganimetler elde etmek için) Hayber'e doğru
(sefere gideceğiniz zaman) o Bedeviler (diyeceklerdir ki: Bizi bırakınız) bize
müsaade veriniz (arkanızdan gelelim) sizi tâkib edip Hayber savaşına katılalım.
Fakat onlar, Allah rızâsı için değil, ganimet malı sevdasiyle bu savaşta
bulunmak isteyeceklerdir. Binaenaleyh onlara böyle bir müsaade verilmeyecektir.
Çünkü: (onlar Allah'ın kelâmını değiştirmek isterler) yâni Hudeybiyye seferinde
bulunan zâtlar için vâ'dedilmiş ganimetlere ortak olmak arzusunda bulunurlar. Bu
ise ilâhi vâ'di, ilâhi takdiri değiştirmek gibi imkânsız bir talebte bulunmaktan
başka değildir. Ganimetler, yalnız Hudeybiyye'de bulunmuş olan zâtlara âidtir.
Veyahut o Bedevilerin bu Hayber seferinde iştirak etmelerinin kabul
edilemeyeceğine dâir bir ilâhi emir çıkmıştı, artık bu emre muhalif olarak
onların iştiraki nasıl kabul edebilirdi?. Binaenaleyh ey Bedeviler!, (siz bize
asla tâbi olamazsınız) bu Hayber savaşında bizimle beraber bulunamazsınız (işte
sizin için Allah Teâlâ önceden böyle buyurmuştur.) Hayber ganimeti yalnız
Hudeybiyye'de bulunan zâtlara âidtir, artık siz bize tâbi olarak elde edilecek
ganimetlere ortak olamazsınız, (buna da) O Bedeviler (diyeceklerdir ki: Hayır..
Bizi kıskanıyorsunuz) öyle bir ilâhi emir yoktur, bizi sırf bir haset sebebiyle
o ganimetlerden mahrum bırakmak istiyorsunuz. Bunların bu câhilce iddialarını
red için de Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (halbuki,) Öyle bir iddiada bulunan
câhiller, münafıklar (pek azdan başka birşey anlayamaz olmuşlardır.) onlar ancak
dünyaya âid bâzı şeyleri anlayabilirler, dine âid işleri güzelce anlamaktan
mahrum bulunmaktadırlar, onun içindir ki, öyle haset iddiasında bulunmak
cehaletine cür'et göstereceklerdir.
16. O Bedevilerden geri
bırakılmış olanlara de ki: Siz ileride şiddetli savaş ehli bir kavme davet
olunacaksınızdır. Onlar ile savaşta bulunursunuz veya onlar İslâmiyet'i kabul
ederler. Artık itaat ederseniz Allah Teâlâ size güzel bir mükâfat verir ve eğer
evvelce çevirmiş olduğunuz gibi yine yüz çevirirseniz bir acıklı azab ile
cezalandırır.
16. Allah Teâlâ
Hazretleri, Yüce Resulüne emr ediyor ki: Resulüm!. (O Bedevi'lerden geri
bırakılmış olanlara de ki:) Eğer hak yolunda cihâda atılmak istiyorsanız,
ileride birçok savaşlar vâki olacaktır ve (siz ileride şiddetli savaş ehli bir
kavme davet olunacaksınızdır.) yâni: Fars ve Rûm kavimleri gibi, Hevazin ve
Sekİf ve Müseylimetülkezzab'ın Ashabı olup Yemame'de bulunan Ben-i Hanife gibi
kuvvetli kavimlerden hangi biriyle cihâdda bulunmaya çağırılacaksınızdır. (onlar
ile savaşta bulunursunuz veya onlar İslâmiyet'i kabul ederler) savaşa ihtiyaç
kalmaz. Çünkü maksat, Allah'ın dinini yüceltmektir, bu elde edilince cihâda
lüzum kalmaz (artık) öyle bir daveti kabul ile (itaat ederseniz Allah Teâlâ size
güzel bir mükâfat verir) dünyada ganimetlere, âhirette de cennetlere nail
olursunuz, (ve eğer evvelce) Hudeybiyye seferinde (yüz çevirmiş olduğunuz gibi
yine yüz çevirirseniz) yine cihâddan kaçınır iseniz. Yüce Yaratıcı (sizi bir
acıklı azab ile azaplandırır) dünyada zillete, âhirette de cehennem azabına
düşmüş olursunuz.
Gerçekten de Kur'an-ı
Kerim'in haber verdiği böyle pek şiddetli, kuvvetli savaşlar gerek Hz. Peygamber
zamanında ve gerek Raşid hâlifeler zamanlarında vâki olmuş, birçok İslâm
mücahitleri cihâd meydanlarına atılarak İslâm dinini yaymaya muvaffak
bulunmuşlardı. Geleceğe âid bu haberleri vaktiyle müslümanlara müjdelemiş olan
Kur'an-ı Kerim'in ebedi bir mucize olduğu bu vesile ile de sabit olmuştur.
17. Amâ'ya güçlük yoktur
ve topal'a güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Ve her kim Allah'a ve
Peygamberine itaat ederse onu altından ırmaklar akar cennetlere girdirir, ve her
kim de yüz çevirirse onu da bir elim azab ile azablandırır.
17. Cihâda
katılmamayı mübâh kılan şeyler ise o Bedevilerin iddia ettikleri şeyler
değildir, onlar birer mazeret sayılamazlar. İşte mazeret teşkil edecek şeyleri
Cenab-ı Hak bildiriyor: (Âma'ya güçlük yoktur) O cihâd ile mükellef değildir,
savaştan geri kalabilir (ve topala güçlük yoktur) onun o hâli de cihâd ile
mükellef olmaması için bir özür sayılır (hasta olanlara da güçlük yoktur) onlar
da mazeret sahibidirler, cihâda iştirak etmeyebilirler, İslâm dininde güçlük,
zorluk bulunmadığı malûmdur, (ve) Artık bu bildirilen emirler, ve yasaklar
hususunda (her kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse) onların bildirdiği dinî
hükümlere, vazifelere riâyette bulunursa Cenab-ı Hak (onu) o itaatkâr kulunu
(altından ırmaklar akan cennetlere girdirir) onu ebedî nimetlere nail buyurur
(ve her kim de yüz çevirirse) itaatten kaçınırsa, bir özrü bulunmaksızın hak
yolunda cihâda atılmak istemezse (onu da bir elîm azab ile azablandırır)
âhirette cehennem âteşine sokar. Binaenaleyh her insan, uyanık bulunmalıdır, hak
yolunda elinden gelen fedakârlığı esirgememelidir ki, hakikî geleceğini temin
etmiş iyiler zümresine katılmış olabilsin.
18. Yemin olsun ki, Allah,
müminlerden razı oldu, o vakit ki, ağacın altında seninle inatlaşmada bulunur
oldular. Onların kalblerinde olanı bildi de üzerlerine o sekiyneti -o huzur ve
sükûneti- indirdi ve onları bir yakın feth ile mükâfatlandırdı.
18. Bu mübarek âyetler
de Resûl-i Ekrem ile bir ağaç altında biatlaşmada bulunan müminlerden Cenab-ı
Hak'kın razı olduğunu ve onları bir fethe ve bir nice ganimetlere nail
buyurduğunu bildiriyor ve O müminlere, ileride daha nice fetihler ve ganimetlere
nail olacaklarını şöylece müjdeliyor. (And olsun ki, Allah, müminlerden razı
oldu.) Onları ilâhi rızâsına kavuşturdu, (o vakit ki, ağacın altında) toplanarak
ey peygamberlerin iftiharı!, (seninle biatlaşmada bulunur oldular) Hudeybiyye
seferi esnasında bir ağacın altında toplanarak Resûlullâh ile biatlaşmada
bulunan ehl-i imân, Cenab-ı Hak'kın yüce rızâsına nail bulunmuş oldular. Bu
sebepledir ki: Bu biatlaşmaya "Beyatürrıdvan" denilmiştir. Bu ağaçtan maksat ise
yâ ümmi gıylan veya muz yâni: Semüre denilen sakız ağacı idi veyahut "Sidre"
ağacı idi ki: Bunun kurutulan yaprakları sabun gibi kullanılır. Bu ağaç bir sene
sonra gözden kaybolmuştur. Rivayete göre bu ağaç hakkında çok hürmet
gösterilmeğe başlanılmış, yanlış bir inanç yerleşmesin diye bunu Hz. Ömer
kestirmiştir.
Hudeybiyye bİy'atı için
onuncu âyet-i kerîme'nin izahına müracaat!. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri
(onların) o biatlaşmada bulunan samimi müminlerin (kalblerinde olanı bildi de)
onların sadâkatleri, ahidlerine vefa edecekleri Allah katında malûm bulunduğu
için onların (üzerlerine o sekineti) o kalb huzurunu, o vicdan rahatlığını, o
sulh sebebiyle emniyet içinde yaşayacaklarına âid kanaati (indirdi) onların
yüreklerine öyle bir sükûnet verdi, (ve onları bir yakın feth ile
mükâfatlandırdı.) onları o itaatlerine, sadâkatlarına bir mükâfat olarak
Hayber'in fethine muvaffak buyurdu veyahut Mekke-i Mükerreme'nin veya "Hicr"
diyarının fethine nail kıldı. Alusİ merhumun beyânına göre bundan maksat
"Bahreyn" denilen yerdir ki, burası da Hz. Peygamber zamanında fethedilmiştir.
Bu beldenin meyvelerinden Ashâb-ı Kiram uzun bir müddet istifâde etmişlerdir.
19. Ve alacakları birçok
ganimetler ile -de mükafatlandırmıştır.- Ve Allah Teâlâ mutlaka bir gâlib, bir
hâkim bulunmaktadır.
19. (Ve) Allah Teâlâ, o
samimi müminleri ileride (alacakları birçok ganimetler ile) de
mükafatlandırmıştır. Onlara nice fetihler ihsan buyurmuştur. Bu da ya Hayber
veya Hicr veya Fars ile Rûm ganimetleridir. (Ve Allah Teâlâ mutlaka bir galib,
bir hakim bulunmaktadır.) Hikmetinin gereğine göre her dilediğini vücuda
getirebilir, din düşmanlarını da mağlûb ederek müslümanları fütuhata nail
buyurmaktadır. Her hâdise, o Yüce Yaratıcının kudreti altına dahil, hikmetine
uygun bulunmaktadır.
20. Allah Teâlâ size
birçok ganimetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size
acele olarak verdi ve sizden insanların ellerini çekti ki, müminler için bir
işaret olsun ve sizi bir dosdoğru caddeye çıkarsın.
20. Evet.. Ey bütün ehl-i
imân!. (Allah Teâlâ size birçok ganimetler vâ'd etmiştir ki, siz onları
alacaksınızdır.) İslâm orduları, daha nice yerleri fethe muvaffak olacaktır,
İslâmiyet, doğu ve batıya yayılıp duracaktır. Nitekim de bu fetihler, tarihan
gerçekleşmiştir. Bununla beraber Müslümanlar yalnız bu dünyevî nimetler ile
değil, asıl uhrevî nice ebedî nimetlere kavuşacaklarına dâir de
müjdelenmişlerdir. (bunu da) Böyle Hayber ganimetini de (size çabucak verdi)
veya biatlaşma ile barışa kavuşmayı da size bir ön mükâfat olarak ihsan buyurdu
(ve sizden insanların ellerini çekti) Hayber ahâlisinin veya onların
müttefikleri olan Bin-i Esed ve Getefan kabilelerinin Medine-i Münevvere
ahâlisine saldırmalarına meydan vermedi, onların kalblerine bir korku düşürdü,
kendilerini savunmaya cesaret edemez oldular. Evet.. Cenab-ı Hak, böyle takdir
buyurdu (ki, müminler için bir âyet olsun) Resül-i Ekrem'in peygamberliğine ve
O'nun Allah katında desteklenmiş bulunduğuna bir delil teşkil etsin, (ve) Ey
müminler!, (sizi dosdoğru bir caddeye çıkarsın) Sizi İslâmiyet'te sebat edici
kılsın, sizin basiretinizi, kalbi kanaati amirsin, Tâki, her hususta Hak
Teâlâ'ya tevekkül ve O'nun lütuf ve ihsanına güvenip temizce bir inanç ile
yaşayasınız.
21. Ve bir başkası -da vâ'd
buyurulmuştur ki- onların üzerine sizin gücünüz henüz yetmemiştir. Allah Teâlâ
onları muhakkak ki, kuşatmıştır ve Allah Teâlâ herşey üzerine hakkiyle kaadir
bulunmuştur.
21. (Ve) Kerem Sahibi
Yaratıcı tarafından ehl-i imâna (bir başkası) da, diğer fetihler ve ganimetler
de vâ'd buyurulmuştur ki: (onların üzerine gücünüz henüz yetmemiştir.) Onları ey
Ashâb-ı Güzin!. Sizler henüz elde edecek değilsinizdir, onlar ilerideki
müslümanlara nasip olacaktır. O müslümanlara karşı Fâris ve Rûm kavimleri gibi
ehl-i küfrün mağlûbiyetleri ileride vücude gelecektir. Yahut ileride Huneyn
gazvesinde "Hevazinden" bir nice ganimetler elde edilecektir. (Allah Teâlâ
onları) O inkarcı kavimlere âid yolları, varlıkları (muhakkak ki, kuşatmıştır)
onları ilm ve kudret bakımından kuşatmıştır, onları müminlerin fethine mâruz
bırakacaktır, (ve Allah Teâlâ herşey üzerine hakkiyle kaadir bulunmuştur.)
binaenaleyh bu fütuhatı da, bu ganimetleri de müslümanlara nasip kılmaya
-inanmışız ki-kaadirdir, bunlar mutlaka gerçekleşecektir. Nitekim de ileride
gerçekleşmiş, bunları haber veren Kur'an-ı Kerim'in ebedi bir mucize olduğu bu
şekilde de tecelli etmekte bulunmuştur.
22. Ve eğer o kâfir
olanlar, sizinle savaşta bulunacak olsalar idi elbette arkalarına döneceklerdi,
sonra ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazlardı.
22. Bu mübarek âyetler
de Resûl-i Ekrem'e karşı Mekke müşrikleri savaşa cür'et etmiş olsalar idi
yenilgiye uğrayıp hiçbir yardımcı bulamayacaklarını bildiriyor. Müminlerin öyle
bir ilâhi korumaya nail olmalarının bir ilâhi âdet gereği olduğunu ve buna
muhalif hareketlerin başarısızlığa uğrayacağını ihtar ediyor ve Cenab-ı Hak'kın
Mekke vâ'disinde müşriklerin ellerini müminlerden, müminlerin ellerini de
zaferden sonra müşriklerden def ve men ederek müminleri dünya ve âhirette
selâmete, galibiyete nail buyurmuş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve
eğer o kâfir olanlar) O Hudeybiyye anlaşmasına razı olan Mekke müşrikleri veya
Hayberlilere imdat edemeyen müttefikleri ey ehl-i İslâm!, (sizinle savaşta
bulunacak olsalar idi) öyle bir savaşa cür'et gösterseler idi (elbette
arkalarına döneceklerdi) Mağlûp ve perişan bir hâle geleceklerdi (sonra) da
kendileri için (ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazlarda hiçbir vakit
kendilerinin imdadına koşacak bir kuvvete nail olamazlardı.
23. Allah Teâlâ'nın öteden
beri süregelen âdeti -budur- ve Allah'ın âdeti için asla bir değişiklik
bulamazsın.
23. Böyle Resûl-i Ekrem'in
ve O'na tâbi olan zâtların düşmanlarına karşı korunması, muvaffakiyeti (Allah
Teâlâ'nın öteden beri) diğer Peygamberler zamanından itibaren (süregelen âdeti)
dir. Yâni: Bu, Cenab-ı Hak'kın bir hükmüdür, bir ezelî takdiridir, onun mübarek
Peygamberleri ergeç dâima ilâhi yardıma mazhar olmuşlardır. (ve) Ey insan!.
(Allah'ın âdeti için asla bir değişiklik bulamazsın) ilâhi âdet ilâhi emir ve
yasak ne ise o öylece sürüp gider, onu kimsenin değiştirme ve bozmaya selâhiyeti
olamaz..
Özet olarak: Bu âyet-i
kerîme ile işaret buyurulmuş oluyor ki: Son Peygamber Hazretleri de bir ilâhî
sünnet gereği olarak Bedr savaşında olduğu gibi muvaffakiyetlere nail olacaktır.
Onun apaçık dini, bütün ufuklara yayılıp ona hiçbir kimse mâni olamayacaktır.
24. Ve O: o -Yüce Yaratıcı-
dir ki: Onların ellerini sizden ve sizin ellerinizi de onlardan Mekke vadisinde
çektirdi, sizi onların üzerlerine muzaffer kıldıktan sonra ve Allah, sizin bütün
işlediklerinizi görücüdür.
24. (Ve O, o) Yüce
Yaratıcı (dir ki: Onların) Mekke müşrikleriyle diğer kâfirlerin (ellerini) ey
Ashâb-ı Cüzîni, (sizden) Men etti (ve sizin ellerinizi de onlardan) o dinsiz
düşmanlarınızdan (Mekke vâ'disinde) yâni: Mekke-i Mükerreme içinde veya
Hudeybiyye'de veya "Tenim" mahallinde (çektirdi) aranızda savaş devam edip
durmadı Ve ey müslümanlar!. (sizi onların) O kâfirlerin (üzerlerine muzaffer
kıldıktan sonra) sizin daha ileri giderek o düşmanları büsbütün tenkil etmenizi
takdir buyurmadı (ve Allah sizin bütün işlediklerinizi görücüdür) bütün
kullarının fiillerini ve hâllerini bilicidir, onların varlıkları, bütün
hareketleri ilâhî takdire dayanmaktadır, ilmi dairesinde yürümektedir. İnsanlar
ise böyle geniş bir ilme sahip değildirler. Binaenaleyh Yüce Yaratıcının kulları
hakkındaki bütün takdirleri, tasarrufları bir ilm ve hikmete dayalı
bulunmaktadır.
"Bu âyet-i kerîmedeki
zaferden maksat, bir rivayete göre şu hâdisedir. Hudeybiyye seferi esnasında Ebü
Cehl'in oğlu Ikrime ki sonradan müslüman olmuştur, beşyüz kişi ile Hudeybiyye
vadisine çıkmış, müslümanlara baskında bulunmak istemişti, fakat Peygamber
Efendimizin gönderdiği bir kuvvet, onları yenilgiye uğratmıştı.
Diğer bir rivayete göre de
Resül-i Ekrem Efendimiz, Ashâb-ı Kîram'iyle Hudeybiyye civarında bulunurlarken
düşman tarafından silâhlı seksen kişi bir sabah vakti Cebeli Ten'im tarafından
inerek müslümanlara saldırmak istemişlerdi. Bunları müslümanlar yakaladılar,
böyle bir zafer elde edildi. Fakat Yüce Peygamber Efendimiz bunları afv etti,
serbest bıraktı, Celâleyn tefsirinde bildirildiğine göre Hz. Peygamber'in bu
lütfü Hudeybiyye anlaşmasına sebep olmuştur. Veyahud bu zaferden maksat, Mekke-i
Mükerreme'nin feth olunduğu gündeki zaferdir, Imam-ı Azam bununla delil
getirmiştir ki: Mekke-i Mükerreme, sulhen değil, unve'ten yâni kahr ve galebe
suretiyle feth olunmuştur.
25. Onlar, o kimselerdir
ki: Kâfir oldular ve sizi Mescid-i Haram'd an men eylediler. Kurbanları da
mahalline varmaktan alıkoydular. Eğer bilmediğiniz mümin erkekler ile imân
sahibi kadınlar bulunmasa idi, onları bilmeksizin çiğneyip de o yüzden size
bilmeksizin bir meşakkat, bir keder, bir üzüntü -isabet etmeyecek olsa i d i —
elbette ellerini onlardan çektirmezdi, fakat çektirdi, tâki, Allah dilediğini
rahmeti içine girdirsin. Eğer onlar seçilmiş olsalar idi, elbette onlardan kâfir
olanları elîm bir âzab ile azaplandırırdık.
25. Bu mübarek âyetler de
Resül-i Ekrem'in Mescid-i Haram'ı ziyaretine ve Hacc merasimini ifâ için
kurbanların mahalline gönderilmesine mâni olan kâfirler ile savaşta
bulunmadığının sebep ve hikmetini bildiriyor. Şöyle ki: (Onlar) Vaktiyle Mekke-i
Mükerreme'de bulunan ve onlara katılmış olan taifeler (o kimselerdir ki: Kâfir
oldular) Allah'ın birliğini inkâr ettiler, İslâm dinini zahiren ve bâtınen
kabulden kaçındılar (ve sizi) Ey müslümanlar!. Hudeybiyye seferinde (Mescid'i
Haram'dan men eylediler) Mekke-i Mükerreme'ye girip İhram ve Umre vazifelerini
ifâ etmenize müsaade de bulunmadılar (kurbanları da mahalline varmaktan mahbus
bıraktılar) Peygamber Efendimizin göndermiş olduğu yetmiş kurbanın kesilecek
mahallerine, yâni "Mina" mevkiine gönderilmesine engel oldular. O kâfirlerin
böyle çirkin muamelelerine rağmen Yüce Resul Hazretleri Müsâleha cihetini
kabul buyurdu. Bunun sebep ve hikmeti de şöylece beyân buyuruluyor. (eğer) Ey
müslümanlar!. (bilmediğiniz mümin erkekler ile imân sahibi olan kadınlar
bulunmasa idi) yâni: Mekke-i Mükerreme'de bulunup İslâm dinini kabul etmiş,
fakat kâfirlere karşı korkarak İslâmiyet'lerini açıklayamamış,, bu sebeple
durumları müslümanlarca bilinmemiş ehl-i imân, Mekke'de mevcut olmasa idi ki: Bu
zâtların yetmiş iki kişiden ibaret olduğu rivayet edilmiştir.
Evet.. (Onları) Öyle
(bilmeksizin çiğneyip de o yüzden size bilmeksizin bir meşakkat) din
kardeşlerinizden bâzılarını bilmeksizin öldürmüş olmanızdan dolayı bir keder,
bir manevî üzüntü isabet etmeyecek olsa idi (elbette ellerinizi onlardan
çektirmezdi) elbette sizi o kâfirlere musallat eder, onları öldürür, lâyık
oldukları cezalara kavuşturmuş olurdunuz (fakat) ellerinizi onlardan (çektirdi,
tâki, Allah dilediğini rahmeti içine girdirsin) o Mekke-i Mükerreme'de
bulunanlardan kabiliyetli olanlar, bilâhare İslâm dinine nail olarak ilâhî
rahmete mazhar olsunlar ve evvelceden beri müslüman olmuş olanlar da hâllerinin
bilinmeyişinden dolayı bir zarara uğramaksızın ilâhî rahmete mazhar olsunlar ve
evvelceden beri müslüman olmuş olanlar da hâllerinin bilinmeyişinden dolayı bir
zarara uğramaksızın ilâhî merhamet sayesinde emin bulunsunlar (eğer onlar,
seçilmiş olsalar idi) o kâfirlerin aralarında bulunan müslüman zâtlar, temayüz
ederek İslâm mücahitlerince bilinselerdi, (elbette onlardan) o Mekke ahâlisinden
(kâfir olanları elîm bir azab ile azaplandırırdık) İslâm mücahitleri onları mahv
ve tenkil ederlerdi. Fakat aralarındaki bir kısım müslüman I ar, bilmeksizin
öldürülmüş olacakları için bir ilâhî merhamet eseri olarak öyle bir felâkete
sebebiyet verecek bir hareketten Cenab-ı Hak, İslâm ordularını korumuş oldu.
Gerçek şu ki onlar, düşmanlar arasında bulunanlar, İslâm mücahitleri tarafından
bilinmedikleri için onların öldürülmesinden dolayı o mücahitlere bir günâh
gelmezdi. Şu kadar var ki, daha sonra haberdar olunca üzülecekleri bir İslâm
kardeşliği neticesidir. Kısaca: Hudeybiyye Müsâlehası, böyle bir rahmet vesilesi
olmuştur ve bu husustaki ilâhî beyânlar, İslâm dininin müslümanlara ne kadar
kıymet ve ehemmiyet vererek onları korumakta olduğunu göstermektedir.
§ Hady, Hacc ve umre
merasimini eda için özel yerine gönderilen kurbanlık hayvanlar demektir.
26. O vakit ki, o kâfirler,
kalblerinde taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişler idi. Allah Teâlâ'da
Peygamberinin üzerine ve müminlerin üzerlerine sekiyneti indirdi ve onlara takva
sözünü tutmalarını sağladı. Onlar da buna hakkiyle lâyık ve bunun ehl-i
bulunuyorlardı. Allah da herseyi hakkiyle bilicidir.
26. Bu mübarek âyetler de o
kâfirlerin aralarında o durumları bilinmeyen müminler bulunması idi, Allah
Teâlâ'nın o kâfirleri hemen azaplandıracağını bildiriyor ve kâfirlerin ne kadar
câhilce bir taassup ile nitelenmiş olduklarını, Rasülullah ile müminlerin
kalblerine ise Allah tarafından ne kadar yüce bir sükûnetin, bir sabr ve sebatın
indirilmiş olduğunu beyân buyuruyor ve Resûl-i Ekrem'in evvelce görmüş olduğu
rüyanın ileride gerçekleşerek müslümanların Beytullah'ı ziyarete muvaffak
olacaklarını ve ondan evvel de bâzı fetihlere nail bulunacaklarını
müjdelemektedir. Şöyle ki: O kâfirleri elbette azaplandırırdık. (O vakit ki, o
kâfirler kalblerinde taassubu) kibir ve gururu (cahiliye taassubunu) cehâletden
kaynaklanan bir sertlik ve şiddeti, bir millî gururu (yerleştirmişler idi) hakkı
kabulden kaçınmış, Resûlullâh'a karşı hürmette bulunmaktan çekinmişlerdi. (Allah
Teâlâ da Peygamberinin üzerine ve müminlerin üzerine sekiyneti indirdi) onları
kalb sükûnetine ileriyi görürcesine harekete muvaffak kıldı, kendilerini sabr ve
sebat ile sonunu düşünme niteliği ile vasıflanmış kıldı, (ve onlara) O
müslümanlara lütfen (takva sözünü tutmalarını sağladı) onları takva ile, ahde
vefa ile, dinî hükümlerine riâyet ile mükellef etti (onlar da) o müslümanlar da
(buna) böyle takva ile vasıflanmaya (hakkiyle lâyık ve bunun) takvanın tabii
olarak, yaratılıştan (ehli bulunuyorlardı) onların bu güzel kabiliyetleri Allah
katında malûm idi (Allah da her şeyi hakkiyle bilicidir) binaenaleyh o
müslümanların da bu kabiliyetlerini, istidatlarını bildiği için kendilerini öyle
seçkin bir hâlde yaratmış ve yaşatmıştır. Kâfirlerin de cahiliye taassupları ve
ne gibi cezaları hak ettikleri Allah katında malûmdur, onlar da bir gün lâyık
oldukları azablara uğrayacaktır.
§ Hamiyyet; Hiddet,
şiddet, bir maksadı korumak hususunda gösterilen gayret demektir. İki kısma
ayrılır. Biri "Hamiyet-i f âz il e" d ir ki: Namusu, diyaneti, milletin
hukukunu koruma, töhmetten
korunma hususunda gösterilen gayret ve ihtimam duygusudur. Diğeri de "câhiliyye
hamiyeti" d i r ki, hak ve hakikate karşı bâtıl inançları korumak için
gösterilen câhilce gayrettir, câhilce bir gurura binaen gazap gücünün feveranı
hâlidir. Bu noksanlıktır, kibir ve gurura binaen hakkı kabulden kaçınmaktır.
27. Sânına yemin olsun ki,
Allah Teâlâ Peygamberine rüyasını hakkiyle doğru kılmıştır. Muhakkak ki, Kâbe-i
Muazzama'ya inşallah eminler, başlarınızı traş etmiş ve -saçlarınızı- kısaltmış
olduğunuz hâlde korkunuz olmaksızın gireceksinizdir. Fakat sizin
bilmediklerinizi bildi de ondan önce bir yakın fetih -nasib- kıldı.
27. (Sânına yemin olsun ki)
Muhakkak (Allah Teâlâ Peygamberine rüyasını hakkiyle doğru kılmıştır.) O Yüce
Peygamberine daha Hudeybiyye seferinden önce göstermiş olduğu rüya, Beytullah'a
girme hakkındaki işaret, hakka mühim bir hikmete dayanmış olarak bilâhare
tahakkuk edecektir. Evet.. Ey Ashâb-ı Cüzîni, (muhakkak ki, Kâbe-i Muazzama'ya
inşaallah eminler) Olarak ve bir kısmınız (başkalarınızı tıraş etmiş ve) bir
kısmınız da saçlarınızı (kısaltmış olduğunuz hâlde) ehl-i şirkten (korkunuz
olmaksızın gireceksinizdir.) bu sizin için takdir edilmiştir, (fakat) Allah
Teâlâ ey müslümanlar!. (sizin bilmediklerinizi bildi de) Anlaşmadaki vesâiredeki
hikmet ve faydayı tam manasıyla bilir bulundu da (ondan önce) o rüyanın henüz
gerçekleşmesinden Mescid-i Haram'a girmenizden önce size (bir yakın fetih) de
nasip (kıldı) ki: O da Hudeybiye anlaşmasıdır veya Hayber'in feth edilmesidir.
Bu sayede müminlerin kalbleri rahatlamıştır, kendilerine vâ'dedilmiş olan
Beytullah'ı gidip, ziyaret edeceklerine dâir büyük bir kalbi kanaat meydana
gelmiştir.
Müslümanların Mescid-i
Haram'a gireceklerine dâir olan ilâhi vâ'di mutlaka gerçekleşir. Öyle olduğu
hâlde "inşallah" denilmesi bâzı hikmetlere dayanmaktadır. Bu cümleden olarak bu
mübarek söz ile bereketlenmek içindir ve bunu başkalarına öğretmek içindir ve
her şeyin Allah'ın dilemesine bağlı olduğuna işaret içindir ve Hudeybiyye'de
bulunan Ashâb-ı Kiramdan bâzılarının vefatlarına veya diğer engellere binaen
Mescid-i Haram'a giremeyeceklerine işareti kapsamaktadır ve insanların
konuşmalarındaki âdetlerine dayanmaktadır.
Malûm olduğu üzere Resûl-i
Ekrem, Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz Ashâb-ı Kirâm'ından bir zümre ile
hicret-i seniyelerinin altıncı senesi Mekke-i Mükerreme'yi ziyaret ve Umre'de
bulunmak için yola çıkmış, Hudeybiyye mahalline gelince Kureyş kabilesi
tarafından "Süheyl Ibn-i Amr" ile birkaç şahıs Hz. Peygamber'in huzuruna
gelmişler, müslümanların bu sene Beytullah'ı ziyaret etmelerini Kureyş'in
muvafık görmediklerini söylemişler, bir sene sonra gelip ziyaret etmelerine
müsaade edileceğini bildirmişler, bu hususa dâir bir anlaşma yapılmasını teklif
etmişlerdi. Bunların bu ziyarete mâni oluşları, bir câhiliye taassubu eseri idi.
Fakat Resûl-i Ekrem, sabr ve sebat göstererek bu anlaşmaya razı oldu. Tefsir-i
Kurtubİ'de ve Nisâbûrİ ve diğer tefsirlerde bildirildiği üzere bu müsalehanın
hükmü, şunlardır:
(1): Müslümanlar ile
Mekke'deki gayri müslimler arasında on sene harb olmayacak, hiçbir taraf
diğerinin malına ve canına tecâvüzde bulunmayacaktır.
(2): Müslümanlar, bu sene
Beytullah'ı ziyaret etmeden dönecekler, ertesi sene üç günden ziyade kalmamak
üzere Mekke'ye gelip Kâbe-i Muazzama'yı ziyaret edecekler, bu üç gün içinde
Mekke'liler şehrin dışına çekileceklerdir.
(3): Müslümanlardan
Kureyş'e sığınanlar, iade edilmeyecektir, fakat Kureyş'ten müslümanlara
katılanlar iade edileceklerdir. İsterse müslümanlığı kabul etmiş olsunlar.
(4): Kureyş'ten başka
kabileler, dilerlerse Hz. Peygamber'in ve dilerlerse Kureyş'lilerin himayesine
girebilecektir.
(5): Müslümanlardan Hac ve
Umre veya Ticaret için Mekke'ye gelenlerin canları ve malları emniyet altında
bulunacaktır, Kureyş taifesinden Mısır'a ve Şam'a geçip gitmek veya ticaret için
Medine-i Münevvere'ye gelecek olanların da canları ve malları taht-ı emanette
bulunacaktır. Bu husustaki anlaşma belgesi yazılırken "Bismillah..." yazılması
istenilmişti. Kâfirler ise yalnız "Bismikellâhümme" yazılmasını istemişlerdi ve
"Resûlullâh ile ehl-i Mekke arasında" yazılması teklif edildiği hâlde kâfirler
bunu da kabul etmeyip "Muhammed ibn-i Abdullah ile" diye yazılmasını
istemişlerdi. İşte bu da bir câhiliye taassubu idi. Resûl-i Ekrem sabr ve
metanet göstererek onların dedikleri gibi yazılmasına müsaade buyurmuştu.
Bu anlaşma, yapılınca Ashâb-ı
Kiramdan bâzıları, Hz. Peygamber'in rüyasının hemen gerçekleşmediğinden dolayı
üzülmüşlerdi. Halbuki, Hz. Peygamberin rüyâsındaki müjdenin hemen o sene meydana
geleceği bildirilmiş değildi, o daha sonra meydana geldi, o esnâda.Hayber
fetihleri gibi bir feth'in zuhuru da gerçekleşti.
Yüce Peygamber Efendimiz,
ertesi sene Ashâb-ı Kîram'iyle Mekke-i Mükerreme'ye giderek Beytullah'ı ziyaret
ve Umre yapmışlardır ki, buna "Umretülkazâ = kaza umresi" denir. Tefsir-i İbn-i
Kesir'de bildirildiği üzere bu Umretülkazâ esnasında Mekke'deki reisler bütün
kinlerinden dolayı Resûl-i Ekrem ile Ashâb-ı Kîram'ını görmemek için geceleyin
Mekke'den çıkmışlardır. Diğerleri de yolların ve damların üzerlerinde durarak
Yüce Resul ile Ashâb-ı Güzin'ini seyretmişlerdir.
Peygamber Efendimiz, "Kûsvâ"
adındaki devesine binmişti, Ashâb-ı Kirâm'ı da önünde yürüyorlardı. Umre-i
Kazayı ifâ ederek mübarek başlarını tıraş ettirmişti. Ashâb-ı Güzîn'inine
buyurdu ki: "İşte bu, size vâ'd ettiğim, yâni, rüyasını görüp size müjdelediğini
Beytullah'ı ziyaretten ibarettir ki, gerçekleşmiş bulundu.
"Mekke-i Mükerreme'nin
fethine gelince: Hudeybiyye anlaşmasını müteakip Huzâe kabilesi, Resûl-i
Ekrem'in Ben-i Bekr kabilesi de Kureyş'in ittifakı içine girmişti. Sonra Ben-i
Bekr'den bir şahıs, Resûl-i Ekrem'in aleyhindeki bir hicviyyesini şarkı olarak
söylemeye cür'et gösterdiği için Huzâe'den bir genç, bunu işitip o şahsı vurup
yaraladı, Ben-i Bekr kabilesi de ansızın baskın yaparak Huzâeden yirmi üç kişiyi
öldürdüler. Kureyş reislerinden bâzıları da Ben-i Bekr'e yardım etmişti. Bu
hâdise üzerine Huzâe'den kırk kişilik bir heyet, Medine-i Münevvere'ye gelip
uğradıkları tecâvüzü haber vermiş, Hudeybiyye anlaşması hükümlerine aykırı olan
bu hâdise, Resûl-i Ekrem Efendimizi pek üzmüştü. Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz, bir zât vasıtasiyle Kureyş'e şu tekliflerde bulundu.
(1): Kureyş, Ben-i
Huzâe'den öldürülenlerin diyetlerini verecektir.
(2): Yahut Ben-i Bekr ile
ittifaklarını fesh edecektir.
(3): Veyahud Hudeybiyye
anlaşmasına son verilmiş sayılacaktır. Kureyş taifesi, bu üçüncü teklifi kabul
etmişlerdi. Bilâhare pişman olmuşlar ise de artık iş işten geçmişti. Binaenaleyh
Peygamber Efendimiz, Nebevi hicretlerinin sekizinci senesi onbin kişilik bir
ordu ile Mekke üzerine yürüdü, bu orduya Beni Gifar, Eşca, Müziyne, Cüheyne
kabileleri de katıldılar. Mekkeliler bu hareketten haberdar olunca ne
yapacaklarını şaşırdılar, İslâm ordusu, savaşmadan şehre girdi, tekbir sedaları
üfaka aksediyordu. Bir tecâvüze uğramadıkça kimseye dokunulmamasını Resûl-i
Ekrem Efendimiz, ordusuna emretmişti. Ancak Hendeme yolundan şehre girmek üzere
bulunan Hz. Halid İbn-i Velİd'in kumandası altındaki bir İslâm birliği bâzı
kimselerin tecâvüzüne uğramış, iki zât şehid düşmüştü. Hz. Halid de o karşı
direnişçileri azametli kılıcıyla dağıtmaya mecbur olmuştu.
Velhâsıl; Resûl-i Ekrem,
Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz, tam bir başarı ile Mekke-i Mükerreme'ye
girmiş, mübarek rüyası böyle parlak bir şekilde gerçekleşmiş idi. Kâbe-i
Muazzama etrafında toplanıp tir tir titreyen halka karşı bir umumi afv ilân
buyurdu, ne kadar merhametli bir zât olduğunu gösterdi. Bunun neticesinde birçok
kimseler gelip takım takım İslâm şerefine nail oldular.
28. O, o -Yüce Allah- dır
ki: Peygamberini hidâyet ile ve hak din ile gönderdi. Tâki, onu her din üzerine
yükseltsin ve şâhid olmak için de Allah Teâlâ kâfidir.
28. Bu mübarek âyetler de
Allah Teâlâ'nın Resül-i Ekrem'ini nasıl yüce vasıflar ile Peygamber göndermiş
olduğunu beyân ile onun rüyâsındaki doğruluğuna işaret buyuruyor. O Yüce
Peygamberin bir Allah Resulü olduğunu ve onun Ashâb-ı Güzin'inin kâfirlere karşı
pek şiddetli bulunduklarını ve kendi aralarında ise pek merhametli olup ne gibi
kutsî bir maksatla ibâdet ve itaatde bulunur olduklarını bildiriyor. O zâtların
secdelerinden dolayı yüzlerinde bir manevî nurun parıldamakta olduğunu ve
onların pek yüksek vasıflarının Tevrat'ta ve pek yüce, feyizler dolu
vasıflarının İncil'de kanıtlı bulunduğunu ve öyle hakiki mümin, sâlih zâtların
ilâhî mağfirete ve pek büyük mükâfatlara mazhar olacaklarını beyân etmekte ve
müjdelemektedir. Şöyle ki: (O, o) Yüce Allah (dır ki. Peygamberini) Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'ı (hidâyet ile ve hak din ile) Hak Teâlâ'nın koymuş ve emretmiş
olduğu İslâm dini ile bütün beşeriyeti ikaz ve irşâd için (gönderdi) o
Peygamberini bütün insanlığa ilâhî dinini tebliğe memur etti (Tâ ki, onu) o
İslâm dinini (her din üzerine yükseltsin) diğer Peygamberler tarafından tebliğ
edilmiş olan ilâhî dinlerin bir kısım şer'î hükümlerini kaldırarak ve
değiştirerek daha yüce, daha mühim hükümleri içersin ve diğer bâtıl dinlerin de
bâtıl olduğunu ortaya koyarak onların birer ilâhî din olmadıklarını teşhir
buyursun ve ehl-i İslâm'ı, dînen, ahlaken diğer kavimler üzerine üstün kılsın
(ve) Hz. Muhammed'in peygamberliği veya O'na vâ'd edilen zafer ve muvaffakiyetin
meydana geleceği veyahut İslâm dininin bütün dinlere galipliği hususunda (şâhid
olmak için de Allah Teâlâ kâfidir) bu hususu o Yüce Yaratıcı haber vermektedir.
Artık şüphe yok ki, bu husus, herhalde gerçekleşecektir. Nitekim de
gerçekleşmiştir.
Bu ilâhî beyân da Resül-i
Ekrem Efendimiz için teselli edici olmuş, onun neşrettiği İslâm dininin herhalde
galibiyetini kendisine müjdelemiş demektir.
Malûm olduğu üzere
İslâmiyet, başlangıçta pek sınırlı bir daire içinde bulunuyordu. Az sonra her
tarafa yayılmaya başladı, İslâmiyet'in yüceliğini, bütün dinlerden üstünlüğü,
Kur'an-ı Kerim ile, en kuvvetli deliller ile, birer hidâyet vesilesi olan
mucizeler ile ve pek fâideli, hikmetkarin İslâm hükümleri ile tezahür etmiş
oldu, birçok beldeler ahâlisi İslâm hâkimiyetine tâbi oldular, İslâmiyet'in
yayılması, hâlâ da doğu ve batıda devam edip durmaktadır. Ve İslâmiyet'in
yüceliği karşısında diğer dinlerin ne kadar sönük bir vaziyette bulunduğu
tamamen anlaşılmış bulunmaktadır.
"Bugün yeryüzüne yayılmış
olan dinler, üç kısma ayrılmaktadır. Birincisi: Hakikaten ilâhî dindir ki, bu
İslâm dininden ibarettir. İkincisi: bozulmuş dindir ki: Bu da Musevî'ler ile
hırıstiyan'lara âid dinlerdir. Gerçekte Hz. Musa ile Hz. İsa'nın yaymış
oldukları dinler, birer ilâhî din idi, fakat kapsamış oldukları hükümler,
öğütler ve hikmet dolu kıssalar itibariyle İslâm dini kadar bir genişliğe, bir
mükemmeliyete sahip değildiler, bununla beraber bilâhare Musevî'ler ve
hıristiyanlar, o kendi dinlerini pek ziyade bozmuş ve değişikliğe uğratmışlar,
onları birer ilâhî din olmak mahiyetinden ayırmışlar, neshedilmiş bir hâle
getirmişlerdir. Üçüncüsü de esasen bâtıl, tamamen âdi insanlar tarafından
uydurulmuş dinlerdir ki. Hindilerin eski dinleri olan "Bırahma" dini ve
Hindistan'da ortaya çıkan "Buda" dini ve Çin'de yayılmış olan "Konficyüs" dini
ve lranî"ler arasında yayılmış olan ve âteşperestlikten ibaret bulunan "Zerdüşt"
dini bu cümledendir.
Bütün bu dinler, Allah'ın
birliği inancına ve akıl ve mantığa büsbütün aykırı bulunmaktadırlar. İşte
mübarek İslâm dini, bütün o dinlere ilmen, hikmet en, zahiren ve bât inen üstün
olmuş, hepsinin de bozukluklarını, bâtıl olduklarını en kuvvetli deliller ile
göstermiştir. Bugün birçok insaflı bilgin batılılar da İslâm dininin bu pek yüce
mahiyetini itiraf etmekte bulunmaktadırlar.
İşte İslâmiyet'in bu
üstünlüğünü, bu galebesini, Kur'an-ı Kerim daha İslâm'ın başlangıcında haber
vermiş ve bilâhare bu hakikat tecellî ederek Kur'an-ı Kerim'in bir mucize kitap
olduğu bu vesile ile de ortaya çıkmıştır.
İslâmiyet'in bu yükselişi
hakkında müstakillen yazmış olduğum "Sûre-i Feth" tefsiri ile "itilâyı İslâm"
unvanlı âcizane eserimde de geniş bilgi vardır.
29. Muhammed -Aleyhisselâm-
Allah'ın Peygamberidir. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı pek
şiddetlidirler, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Onları rükû ediciler,
secde ediciler olarak görürsün. Allah Teâlâ'dan inayet ve rıza dilerler,
yüzlerindeki nişaneleri, secdelerinin eserindendir. Bu -sıfat, onların
Tevrat'taki vasıflarıdır ve onların İncil'deki meselleri -vasıfları- ise bir
ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, sonra da
kalınlaşmış, sonra da gövdesi üzerine yükselmiş -istikamet almış- ekincilerin
hoşlarına gidiyor. Onlar ile kâfirleri öfkelendirmek için. Allah Teâlâ, onlardan
imân edip sâlih sâlih amellerde bulunmuşlar için bir mağfiret ve pek büyük bir
mükâfat vâ'd buyurmuştur.
29. Evet.. Hidâyet ile, hak
din ile gönderilmiş olan zât, yâni: (Muhammed) Aleyhisselâm (Allah'ın
Peygamberidir) bunda asla bir şek ve şüphe yoktur, O bütün insanlığı ilâhî
dinden haberdar etmek için gönderilmiş olan bir son peygamberdir, onun kadri pek
yücedir, onun yaydığı din, en mükemmel olan bir ilâhî din ki, kıyamete kadar
değişme ve bozulmadan korunmuştur. (O'nunla beraber bulunanlar) O Yüce
Peygamberin Ashabından bulunmak şerefine sahip olan temiz zâtlar ve onun dinine
tâbi olan bütün samimi müslümanlar (kâfirlere karşı pek şiddetlidirler) o
dinsizlere karşı büyük bir yiğitlik ve sertliğe sahip, onlardan nefret
edicidirler (kendi aralarında ise pek merhametlidirler) aralarında bir din
kardeşliği vardır, birbirleri hakkında pek hayır diler bulunurlar, birbirlerine
karşı merhamet ve şefkat göstermekten geri durmazlar, içlerinden birinin bir
musibete uğraması, hepsini üzer, aralarında bir birlik, bir yardımlaşma ve
dayanışma cereyan eder durur. İşte hakikî, aydın müslümanların şahsî terbiyeleri
bu kadar mükemmeldir. Ey o seçkin müslümanların hâllerine bakan!. Sen (onları
rükû ediciler secde ediciler olarak görürsün) onlar vakit vakit ilâhî emre
tutunmak için, Allah rızâsını kazanmak için, kalben bir rahatlığa bir nûraniyete
nâiliyet için namaza devam ederler (Allah Teâlâ'dan lütuf ve rızâ dilerler.)
öyle kulluk vazifelerini ifâya çalışarak büyük sevablara, hayırlara ve ilâhî
rızâya kavuşmak temennisinde bulunurlar, (yüzlerindeki nişaneleri) Yüzlerinde
parlayıp duran imân alâmetleri, diyanet nurları (secdelerinin eserindendir.) o
devam ettikleri secdelerin bir feyzi olarak yüzlerinde öyle parlak alâmetler,
görünmüş olur. Nitekim denilmiştir ki: "Şüphe yok, hasene için, yâni: Güzel bir
ibâdet için kalbte bir nûr, yüzde bir ziya, ve rızkta bir genişlik ve insanların
kalblerinde de bir muhabbet vücuda gelmiş olur." (Bu) Na't, yâni: Ashâb-ı
Güzin'in veyahut Resûl-i Ekrem ile Ashâb-ı Kirâm'ını bu beyân olunan vasıfları
(onların Tevrat'taki vasıflarıdır) o mübarek zâtların öyle kâfirlere karşı
şiddetli, kendi aralarında pek merhametli bulundukları ve onların yüzlerinde
ibâdetlerinden meydana gelen bir nurun parlayıp durması, Tevrat kitabında yazılı
bulunmaktadır, (ve onların İncil'deki meselleri) yâni: Bu müslümanların Hz.
Muhammed Aleyhisselâm vasıtasiyle kurulup başlangıçta pek az iken daha sonra
büyük bir gelişme ve büyümeye nail olarak her tarafa yayılmaları, kâinata
faydalı olmaları, böyle ender nitelikleri itibariyle emsal yerinde câri olan hoş
ve güze vasıfları (ise bir ekin gibidir ki:) taze (Filizini çıkarmış) veyahut
henüz ince bir hâlde bulunan başağını göstermeğe başlamış (sonra onu
kuvvetlendirmiş) o filizini kuvvetli bir hâle getirmiş (sonra da) o filiz hemen
(kalınlaşmış) pek sûr'atle gelişerek olgunlaşmış (sonra da gövdesi üzerine
yükselmiş) baldırları, yâni: Sapı, gövdesi, kökleriyle dalları arasındaki kısmı
üzerine bir istikâmet almış, dimdik durmaya başlamış, bir hâldeki: (ekincilerin
hoşlarına gidiyor) Kuvvetiyle, intizamiyle, güzel manzarasiyle bakanları
zevklendiriyor. Cenab-ı Hak'kın o yüce zâtları böyle vasıflara nail kılması,
onları öyle bir kuvvete, yüceliğe, yayılmaya mazhar buyurması ise (onlar ile) o
seçkin zâtlar ile (kâfirleri öfkelendirmek için) vâki olmuştur. Evet.. O
zâtların öyle övülmeye, yüce vasıflar ile ittisafı, cihanşümul bir yayılmaya
nail olmaları, kâfirleri kine düşürmektedir, onların öfkelerini arttırmaktadır.
Evet.. Gerek Ashâb-ı Kirama
karşı ve gerek yükselmeye nail olan diğer müslümanlara karşı kâfirler,
kıskançlıkta, düşmanlıkta bulunurlar, onların haklarında gayrı lâyık
lâkırdılara cür'et ederler, hakikî müminler ise gerek bütün Ashâb-ı Kiram
hakkında ve gerek diğer müslüman zümreleri hakkında dâima hürmet ve muhabbet
beslerler, onların
aralarında insanlık hâli bâzı hoş olmayan hâdiseler vuk'u bulmuş olsa da onlar
birer ictihad hatasından ibaret bulunmuş olacağı için yine hepsinin şanının
yüceliği korunmuştur, hepsi de ilâhî lütfa mazhar olacaktır. İşte Cenab-ı Hak da
buyuruyor ki: (Allah Teâlâ onlardan) O seçkin zâtlardan ibaret olarak (imân edip
güzel güzel amellerde bulunmuşlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat
vâ'd buyurmuştur.) onların hepsi de bu ilâhî vâ'da nail olacaklardır, onlardan
insanlık icabı, bir kusur zuhur etmiş olsa da haklarında ilâhî mağfiret tecellî
edecektir, ve onlar, o güzel inançlarından, amellerinden dolayı, özellikle İslâm
dininin yayılmasına hizmet etmiş olmalarından dolayı âhiret âleminde nice
mükâfatlara kavuşacaklardır. Artık Öyle seçkin zâtlara karşı hangi hakikî bir
müslümandır ki, kalben büyük bir muhabbet, bir hürmet beslemez. Allah'a
hamdolsun, biz müslümanlar, bütün Ashâb-ı Kiram hakkında, bütün mümin din
kardeşlerimiz hakkında bir hürmet ve muhabbet besleriz. Allah onların hepsinden
razı olsun...
Sonraki Sayfa

|
|