|
47-MUHAMMED -ALEYHISSELAM- SURESİ
Bu mübarek sûre, Medine-i
Münevvere'de nazil olmuştur. Otuz sekiz âyet-i kerîme'yi içermektedir. Ancak bir
rivayete göre (13)üncü âyeti. Peygamberimizin hicreti esnasında mağarada
bulunurken inmiştir. İkinci âyetinde Resûl-i Ekrem'in ism-i şerifi zikredilmiş
olduğu için bu mübarek sûreye böyle "Muhammed Sûresi" Aleyhisselâm adı
verilmiştir. Yirminci âyetinde de savaşa işaret olunduğu için kendisine "Kıtal
Sûresi" adı da verilmiştir.
Bu sûrenin ilk âyeti ile
bundan evvelki sûrenin son âyeti arasında büyük bir irtibat vardır. Başlıca
konuları şunlardır:
(1): Müminler ile
kâfirlerin muhtelif vasıflarına ve akıbetlerine işaret.
(2): Müminleri birçok
muvaffakiyetler ile müjdeleme, kâfirleri, münafıkları da tehdit.
(3): Müslümanların bâzı
vazifelerini ve kendilerine düşmanlıkta bulunan ehl-i küfre karşı cihâd ile
mükellef bulunduklarını beyân.
(4): Allah yolunda
harcamaktan, fedakârlıktan kaçınanların hâllerinin kötülüğünü ve onların
yerlerine başka seçkin zâtların geçeceklerini ihtar.
1. O kimseler ki, kâfir
oldular ve Allah'ın yolundan m en'e çalıştılar -Allah- onların amellerini ibtâl
etmiştir.
1. Bu mübarek âyetler,
insanların iki kısma ayrılmış olup bir kısmının kâfirlerden, diğer bir kısmının
da ehl-i imândan ibaret bulunduğunu bildiriyor. Kâfirlerin ne kadar eliboş ve
ziyanda olacaklarını ihtar ediyor. Müminlerin de Allah'ın lütuflarına nail
bulunacaklarını müjdeliyor. Bunun sebep ve hikmetine işaret ederek kâfirlerin
bâtıla tâbi oldukları için mahrumiyetlere, ilâhî kahra uğrayacaklarını,
müminlerin de hakka tâbi oldukları için ilâhî lütfa lâyık bulunmuş olduklarını
şöylece beyân buyurmaktadır. (O kimseler ki: Kâfir oldular) Allah'ın birliğini.
Peygamberin risâletini ve İslâm dininin hak olduğunu inkârda bulundular (ve)
başkalarını da (Allah'ın yolundan) ilâhî dinden (men'e çalıştılar) insanların
din şerefine kavuşmasına engel kesildiler, din aleyhinde cereyanlara sebebiyet
verdiler, Allah Teâlâ da (onların amellerini ibtâl etmiştir.) onların dünyadaki
fâideli, hayır diler görülen amelleri de boşunadır, onlardan dolayı âhirette bir
mükâfat göremeyeceklerdir. Meselâ: O kâfirler, dünyada sıla-i rahmde bulunsalar,
fakirlere yardım etseler, esirleri âzad eyleseler, mescitleri imar ediverseler
bu amellerinden dolayı dünyada bir fâide görseler de âhirette göremeyeceklerdir.
Çünkü o amelleri, Allah rızâsı için değil birer dünyevî ve dine aykırı maksada
dayalı bulunmuştur. Sahih imâna dayanmayan herhangi bir amel, bir uhrevî fâide
temin edemez.
Rivayete göre bu âyet-i
kerîme, Bedr savaşında askerlere yemek yediren Ebû Cehl ve Hars Bin-i Hişam gibi
oniki kâfir hakkında nazil olmuştur. Bununla birlikte hükmü bütün kâfirleri
içine alır. O kâfirler, insanları İslâmiyet'ten men'e çalışıyor, onları küfre
sevk etmek istiyorlardı, işte o gibi kâfirlerin İslâmiyet aleyhindeki
çalışmaları da boşunadır, o hususta da eliboş ve ziyanda kalacaklardır, hepsi de
tevhid nurundan mahrum kalmış, zulmetler içinde yaşayarak hidâyet yolundan uzak
bulunmuş kimselerdir.
2. Ve o kimseler ki, îman
ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular ve Muhammed'e indirilene de
inandılar ki, o Rab'lerinden -gelen bir sırf hakikattir. -Allah Teâlâ da-
onlardan kusurlarını örtmüştür ve hâllerini ıslâh etmiştir.
2. (Ve o kimseler ki,)
O kâfirlerin aksine olarak (imân ettiler) Allah'ın birliğine ve Hz. Muhammed'in
peygamberliğine kalben inanmış bulundular ve imânlarının birer nişanesi, birer
neticesi olmak üzere (güzel güzel amellerde bulundular) namazlarına, oruçlarına
vesâir dinî vazifelerine devam ettiler (ve Muhammed'e) o Son Peygamber
Hazretlerine (indirilene de) Kur'an-ı Kerim'e de (inandılar ki:) O, bir ilâhî
kitaptır (O, Rab'lerinden) gelen (sırf bir hakikattir) işte İslâm şerefine nail
bulunmuş olan değerli muhacirler ve muhterem Ensârve diğer bilcümle ehl-i imân,
bu seçkin zümreyi teşkil ederler. Allah T e âlâ da (onlardan kusurlarını
örtmüştür.) onların İslâm'dan önce olan günâhlarını af etmiştir. Bilâhare
meydana gelen bir kısım günâhlarını da imânları ve sâlih amelleri sebebiyle af
etmiş ve örtmüştür (ve) O muhterem mü'minlerin (hâllerini) de din ve dünya
hususunda (ıslâh etmiştir.) kendilerini desteklemiş ve ilâhî başarıya nail
buyurmuştur.
3. Bunun sebebi şudur ki:
Şüphe yok, kâfir olanlar, bâtıla tâbi olmuşlardır. İmân edenler de Rab'lerinden
gelen hakka tâbi bulunmuşlardır. İşte Allah, insanlara hâllerini böylece beyân
eder.
3. (Bunun) Yâni:
Kâfirlerin öyle cezaya, müminlerin de böyle mükâfata uğramalarının (sebebi şudur
ki: Şüphe yok, kâfirler olanlar, bâtıla tâbi olmuşlardır.) Şeytanî vesveselere
kapılmışlar, hak ve hakikatten gafil bulunarak küfr ve isyan içinde
yaşamışlardır. (İmân edenler de) O kâfirlere muhalif olarak (Rab'lerinden gelen
hakka tâbi bulunmuşlardır) gerçeğe uygun, hikmete ve menfaate dayanmış olan bir
bilgiye sarılmış, Kur'an-ı Kerim'i tasdik etmiş, İslâm dinine nail olmak
şerefine ermişlerdir, (işte Allah, insanlara hâllerini böyle beyân eder) Onların
pek garip, güzel emsal hükmünde bulunan muhtelif vasıflarını, vaziyetlerini
böylece bildirir, kâfirlerin kötü akıbetlerini, müminlerin de nasıl ilâhî lütfa
mazhar olacaklarını böyle Kur'an lisânı ile anlatıyor ve teşhir buyurur. Ne
mutlu bu ilâhî beyânlardan istifâde edenlere!.
4. İmdi kâfir olanlar
ile -savaşta- karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurunuz, nihayet onların
kanlarını ziyadesiyle döktüğünüz vakit artık bukaguyu sıkıca bağlayın, sonra da
-onları- ya meccânen âzad edersiniz veya bir bedel karşılığında serbest
bırakırsınız. Tâki: Savaş ağırlıklarını atıversin. Emr böyledir. Ve eğer Allah
dilese elbette onlardan -muharebesiz de- intikam almış olurdu. Velâkin bâzınızı
bâzınız ile imtihan etmesi için, böyle savaş ile emretmiştir. Ve o kimseler ki;
Allah yolunda öldürülmüşlerdir, elbette -Allah- onların amellerini zayi ki I m
ayacaktır.
4. Bu mübarek âyetler, ehl-i
îmanın ehl-i küfre karşı savaşa atıldıkları zaman ne yolda hareket ederek
İslâm'ın gücünü ortaya koyacaklarını tâyin ediyor, cihâdın meşrüiyetindeki
hikmet ve maslahata işaret buyuruyor. İslâm mücahitlerinin dünyada da, âhirette
de muvaffakiyetlere, saadetlere nail olacaklarını tebşir buyurmaktadır. Şöyle
ki: Ey mü'minler! Kâfirlerin ne kadar bâtıla tâbi, haktan uzak olduklarını
bilmiş bulunuyorsunuz, (şimdi) Öyle (kâfir olanlar ile) muharebede
(karşılaştığınız zaman) kahramanca hareket ediniz, dini yüceltmek, İslâm'ın
şerefini muhafaza etmek için o kâfirlerin (hemen boyunlarını vurunuz) onların
büyük bir kitlesini öldürünüz (nihayet onların kanlarını ziyadesiyle döktüğünüz
vakit) öyle bir çoklarını hayattan mahrum, size karşı cephe almaya gayrı müstaid
bıraktığınız zaman (artık) geride kalan, esir düşen düşman neferlerinin
boyunlarına (bukağı sıkıca bağlayın), tâki size karşı tekrar cephe alamasınlar
veya kaçıp kurtulamasınlar, (sonra da) siz muhayyersiniz, onları (ya meccânen
âzad edersiniz) yâni elde ettiğiniz esirleri kendilerinden bir bedel almaksızın
salıverirsiniz (veya bir bedel mukabilinde serbest bırakırsınız) böyle bir
muamele, çok kere ruhlar üzerinde büyük bir tesir bırakarak Islâmiyetin
azametini, üstün emirlerini anlamaya vesîle olur, İslâmiyet; kabule sevk eder.
Tarihte bunun emsali çoktur.
Velhâsıl: Savaşa atılmış
olan düşmana karşı böyle bir muamele yapılabilir, emirül mü'min'in, bu hususta
muhayyerdir. (Tâki, savaş ağırlıklarını atıversin) Yâni, kâfirler, mağlûb olmuş,
silâhlarını bırakmış, şevket ve kuvvetlerini kaybetmiş, müslümanlara karşı cephe
alamaz bir vaziyete gelmiş olsunlar. İşte (emir böyledir.) kâfirlere karşı
müslümanların yapacakları muamele, bu beyân olunandan ibarettir, ilâhî müsaade
bir hikmete binaen tecellî etmiştir, (ve eğer Allah dilese elbette onlardan) O
kafirlerden muharebesiz de (intikam almış olurdu) hiç cihada lüzum görülmeksizin
onları yok edebilirdi. Amenna, (velakin) Ev müslümanlar! Sizi öyle cihad ile
mükellef kılması (bâzınızı bâzınız ile imtihan etmesi içindir) Tâki: Sizin hak
yolunda sabr ve sebatınız meydana çıksın, İslâm mücahitleri herkesçe bilinsin,
birer numune-i imtisal kesilsinler. İslâmiyet uğrunda canlarını feda eden İslâm
cehenneme sevk edilsinler, işte bu imtihandan murâd, bu akıbetlerin meydan-ı
zuhura çıkmasını teminden ibarettir. Yoksa Cenab-ı Hak, herhangi bir şeyi bilmek
için bir imtihan yapmaya hâşâ muhtaç değildir. İşte buyuruyor ki: (ve o kimseler
ki: Allah yolunda öldürülmüşlerdir) Şehit düşmüşlerdir, (elbette) Allah Teâlâ
din düşmanlarına karşı mücadelede bulunan o İslâm kahramanlarının (amellerini
zayi ki I m ayacaktır.) onları o güzel amellerinden dolayı nice mükâfatlara nail
buyuracaktır.
5. -Allah Teâlâ, o
mücahitleri- hidâyete kavuşturacaktır ve onların hâllerini ıslâh buyuracaktır.
5. Evet... Allah Teâlâ o
mücahitleri (Hidâyete kavuşturacaktır.) Onları dünyada iken şeref ve sâna, rızây-ı
ilâhîye muvafık hareketlere muvaffak kılacaktır, âhirette de en yüksek
derecelere nail buyuracaktır, (ve onların hâllerini ıslâh buyuracaktır.)
Amellerini kabul ederek kendilerini ilâhî lütuflarını mazhar kılacaktı.
6. Ve onları cennete
girdirir. Onu kendilerine bildirmiştir.
6. (Ve) Allah Teâlâ
(onları) o İslâm mücahitlerini âhiret âleminde (cennete girdirir) onları öyle
ebedî bir saadet yurduna kavuşturur (onu) yâni cenneti, onun evsâfını daha
dünyada iken (kendilerine) Cenab-ı Hak, Peygamber-i Zîşan'ı ve kitab-ı ilâhîsi
vasıtasiyle (bildirmiştir.) İslâm mücahitleri öyle ulvî, birer ikâmetgâha nail
olacaklardır. Yahut âhirette o muhterem kahramanlara varacakları cennet dosdoğru
bildirilmiş, kendilerine dereceleri ilham edilmiş olacağından oraya kemâl-i zevk
ve huzur ile gidip kavuşacaklardır. İşte hak yolundaki fedakârlığın pek muazzam
mükâfatı budur.
Bu mübarek âyetler, cihâdın
birçok fâidelerinin ihtiva ettiğine işaret buyurmaktadır. Vakıa İslâmiyet, bir
adalet dinidir, hürriyet ve müsavata riâyet edilmesini amirdir. İnsanları din-i
ilâhîye bir ikrah ile, bir savaş ile zoru zoruna davet etmez, belki hikmet ile,
güzel öğüt ile davet eder, aklî ve naklî deliller, hüccetler ile beşeriyeti
tenvire çalışır, vâki olan daveti kabul etmeyenler, hasmâne bir vaziyet alıp da
İslâm varlığına saldırmak istemedikçe kendilerine savaşta bulunmak icâbetmez.
Fakat zaman oluyor ki: İslâm varlığını, mukaddesatını muhafaza ve müdafaa için
savaşa lüzum görülür. Bundan dolayı da cihâd, büyük bir hikmet-i ictimaiyeyi
ihtiva eder. Vakıa İslâmiyet, bir din-i merhamettir, bir dini selâmet ve
saadettir, bütün beşeriyetin din-i ilâhî sayesinde toplanarak bir vücud hükmünde
bulunmalarını, birbirleri hakkında hayırhah olmalarını emreder. Fakat ne yazık
ki; beşeriyet muhitinde çeşitli ihtirasları yüz gösterip durmaktadır.
Binaenaleyh bu ihtirasların pençe-i kahrında esir olmamak için, cihâd için hazır
bulunmak hayat için zaruridir. Bunu takdir eden bir İslâm cemiyeti dâima
kuvvetli bulunmaya çalışır, kendi varlığını, geleceğini koruyabilmek için
zamanın icaplarına göre mücehhez, müsellâh bir hâlde bulunur. Bunu temin için de
servete, say ve gayrete ihtiyaç görüleceği için üretim ve ekonomi sahasında
faaliyete devam eder. Çeşitli san'atlar ile iştigâl eyler, fertlerinin
sıhhatini, güzel ahlâkını, fâideli faaliyetini arttırmaya çalışır durur. Bu
sayede ortaya çıkabilecek tehlikelere karşı metin bir vaziyet almış olacakları
için o tehlike bertaraf olur, düşmanların ümitleri kırılır. Vaziyet almaya
mecburiyet görürler. Bunun içindir ki: "Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-u
salâh" denilmiştir. Evet.. Lüzum görüldükçe "Hazır ol cenge eğer ister isen
sulh-u salâh" denilmiştir. Evet.. Lüzum görüldükçe düşmanlara metin bir şekilde
cephe alarak Cenab-ı Hak'ka tevekkül, ondan muvaffakiyetler niyaz etmelidir.
"Var iken elde müdara
cenk-ü gavgadır abes"
"Düşmeni bed tınete amma
müdaradır abes"
Ulemâ-i Hanefiyenin
ekserisine göre işbu (4)üncü âyet-i kerîme = Haram aylar çıkınca... (Tevbe
9/5) âyet-i kerîmesi ile
nesh edilmiştir. Fakat
tefsircilerin çoğuna göre nesh edilmiş değildir, hükmü geçerlidir. Devlet
Başkanı serbesttir, esirleri yâ meccanen veya bir bedel karşılığında âzad eder,
savaş bittikten sonra artık esirleri öldürmek caiz değildir. Fakat savaş henüz
bitmek üzere ise elde edilen düşmanlar, esir alınabileceği gibi öldürülebilirler
de.
Bir de Arab müşrikleri bu
hususda müstesna görülmektedir. Onlardan cizye kabul edilmez. Yâni esirler bir
bedel karşılığında serbest bırakılmazlar, onlar İslâmiyet'i kabul edinceye değin
kendilerine karşı harbe devam edilir. Çünkü evvel onların muhitinde İslâmiyet
yayılmış, bütün yüksekliği gösterilmiş ve cihanın her tarafına yayılmağa
başladığı görülmüş olduğu hâlde onlar yine inkârlarında, düşmanlıklarında devam
edince haklarında öyle bir muamelenin yapılması fayda gereği bulunmuş olur.
İmam-ı Azamdan bir rivayete
göre mutlak olarak esirlerden fidye = bir bedel alınarak kendileri
salıverilmezler. İslâmiyet'i kabul etmedikleri taktirde öldürülürler. Çünkü
onları salıvermek, küfre yardım demektir, daha sonra o esir, yine savaşçı olarak
müslümanlara karşı saldırabilir. Fakat İmam-ı Mâlik ve İmam-ı Şafiî ve İmam-ı
Ahmed'e göre ve İmam-ı Azamdan diğer bir görüşe göre devlet başkanı serbesttir.
Dört muameleden hangisini uygun görürse onu tatbik eder. Şöyle ki: İslâmiyet'i
kabul etmeyen esirler, ya öldürülürler, veya meccanen veya bir bedel
karşılığında âzad edilirler ve yahut esir olarak İslâm diyarında bırakılırlar. "Sirac-ül
Münir tefsir-i Merağî "Tefsir-i Vâzih".
§ İshan; Pek zayıf, zebûn,
mağlûb düşürmek demektir, çokça öldürmekten kinayedir.
§ Vesak; Bukagu, esirlerin
boyunlarına bağlanacak şey, kayd ve ahd ve yemin manasınadır.
§ Men; Esiri meccanen
salıvermek, ve yormak zayıf düşürmek ve batman mânalarınadır.
§ Fida; Bedel vermek,
saçmak, dağılmak manasınadır.
§ Evzar; Yük, harp
âletleri, ağırlıkları ve günâhlar manasınadır,
§ Belva; Tecrübe, imtihan,
belâ ve zahmet manasınadır.
§ Bâl; Hâl, kalb ihtimam ve
büyük balık demektir.
7. Ey îman etmiş olanlar!.
Eğer siz Allah için yardım ederseniz size yardım eder ve ayaklarınızı sabit
kılar.
7. Bu mübarek âyetler,
Allah yolunda çalışanların ilâhî yardıma nail olacaklarını müjdeliyor,
kâfirlerin de ilâhî kitaba inkârları yüzünden helake uğrayıp amellerinin boş
yere zayi olacağını ihtar buyuruyor. İnkarcıların dikkatlerini kendilerinden
evvel ilâhî kahra uğramış olan eski kâfir milletlerin tarihî hâllerine çekiyor.
Ehl-i imânı Allah Teâlâ'nın koruyacağını, ehl-i küfrün ise koruyucudan,
yardımcıdan mahrum kalacaklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân
edenler!.) Ey ehl-i İslâm!. (Eğer siz Allah için yardım ederseniz) Cenab-ı
Hak'kın dinine. Peygamberine hizmet eder, o uğurda cihâd meydanlarına at
ılırsanız, Hak Teâlâ Hazretleri de (size yardım eder) sizi düşmanlarınıza galip
kılar (ve ayaklarınızı) harb meydanında (sabit kılar) İslâm hukukuna riâyet
hususunda, dinsizler ile cihâd hususunda sizi teyid buyurur, siz Allah'ı dinini
yüceltmeye muvaffak olursunuz. Elverir ki: Cihâdınız sırf Allah rızâsı için
olsun, ilâhî dine hizmet maksadına dayanmış bulunsun.
8. Ve o kimseler ki: Kâfir
oldular. Artık helak onlara!. Ve onların amellerini ibtâl etmiştir.
8. (Ve o kimseler ki,
kâfir oldular) Akla, selim yaratılışa aykırı harekette bulundular, Cenab-ı
Hak'kın birliğini. Peygamberinin risâletini inkâr ettiler (artık helak onlara)
onlar büyük bir düşüşe, felâkete uğramış kimselerdir, (ve) Allah Teâlâ (onların
amellerini ibtâl etmiştir.) artık onların dünyadaki bâzı işleri görünüşte
fâideli, ahlâka uygun görülse de onların manen kıymeti, fâidesi yoktur. Çünkü:
Dinî bir esasa dayalı değildir, Cenab-ı Hak'ka itaat için yapılmış
bulunmamaktadır.
9. O öyledir, çünkü:
Şüphesiz onlar, Allah'ın indirdiğini kötü gördüler. Artık -Allah da- onların
amellerini ibtâl etti.
9. Evet.. (O öyledir)
Onlar, helake mâruzdurlar, amelleri boşunadır, (çünkü: Şüphesiz onlar, Allah'ın
indirdiğini kötü gördüler) âhır zaman Peygamberini tasdik etmediler, ona
indirilen Kur'an-ı inkâr ettiler, onun beyanatından hoşnut olmadılar (artık)
Allah Teâlâ da (onların amellerini ibtâl etti) onları, o amellerinden dolayı âh
i retten bir f aide göremeyeceklerdir. Çünkü, amellerin kabulü için esas olan
imândır, onlar ise bu imândan mahrum kimselerdir.
10. Yeryüzünde gezmediler
mi ki, bakıversinler: Kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuş!. Allah
onların üzerlerine kahretmiş ve kâfirler için de onların emsali vardır.
10. O Son Peygamberi ve
ona indirilen ilâhî kitabı inkâr edenler (Yeryüzünde gezmediler mi?.) eski
inkarcıların harab olmuş yurtlarını görmediler mi?. Onların müthiş tarihî
hâllerine vakıf olmadılar mı?, (ki, bakıversinler) Bir ibret gözüyle bakıp
düşünsünler (kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuş) onlar, küfrleri
yüzünden ne kadar felâketlere uğramışlar (Allah onların üzerlerine kahretmiş)
onları helake mâruz bırakmış, bütün canları, malları mahvolup gitmiş, (ve) Artık
onların yollarını tâkibeden sonraki (kâfirler için de onların emsali vardır.) bu
sonrakilerin başlarına da o eski kavimlere âid felâketlerin, müthiş akıbetlerin
birer misli ve benzeri gelecektir. Hiç bunu düşünmezler mi? Nitekim bilâhare
başlarına bir nice felâketler, mağlûbiyetler gelmiştir. Bu cümleden olarak bir
kısmı Bedr savaşında öldürülmüş esir düşmüş idiler.
11. Şunun için ki, muhakkak
Allah îman edenlerin vardı m c ısıdır ve şüphe yok ki, kâfirlere gelince onlar
için yardımcı yoktur.
11. Evet.. Ehl-i İmânın
zafere, güzel akıbete, ehl-i küfrün de kahra ve fecî akıbetlere aday bulunmaları
(Şunun için) dir (ki: Muhakkak Allah, imân edenlerin yardımcısıdır) onların
velîsidir, yardımcısıdır (ve şüphe yok ki, kâfirlere gelince onlar için mevlâ
yoktur) onlar için bir koruyucu bir yardımcı yoktur ki, onlara yönelen azabı,
felâketi kendilerinden uzaklaştırabilsin.
Evet.. Allah Teâlâ,
yaratıcı, sahip Rab ve tasarruf edici olmak mânasına kâfirlerin de mevlâsıdır.
Fakat onlara yardım edici olarak azabtan, uhrevî kahırdan kurtarmak mânasına
onların mevlâsı değildir. Burada da ki mânadan maksat da budur.
§ T a's; Sürçüp yüzü üstüne
düşmek manasınadır. Helak ve ümitsizlik mânasında olarak beddua makamında
kullanılır.
§ Tedmîr; de helak etmek
manasınadır.
12. Şüphe yok ki: Allah,
îman eden ve güzel güzel amellerde bulunan kimseleri altlarından ırmaklar akan
cennetlere girdi re çektir ve o kimseler ki: Kâfir olmuşlardır, menfaatlenirler,
ve hayvanların yedikleri gibi yerler ve âteş ise onlar için bir yurddur.
12. Bu mübarek âyetler,
müminlerin âhirette nail olacakları nîmetleri kâfirlerin de nasıl müthiş bir
azaba mâruz kalacaklarını bildiriyor. Peygamberlerine ihanetde bulunmuş olan
birnice belde ahâlisinin helake uğramış olduklarını beyân ile Mekke-i
Mükerreme'den hicrete mecbur edilmiş olan Resül-i Ekrem'e teselli verici oluyor.
Müminler ile kendi arzularına tâbi olan kâfirlerin birbirlerine eşit
olamayacaklarını beyân ve ehl-i imânın değerinin yüceliğine şöylece işaret
buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah) dünyadalarken (imân eden ve güzel güzel
amellerde bulunan kimseleri) âhiret gününde (altlarından ırmaklar akan
cennetlere girdirecektir.) onları öyle güzel, ruhefzâ köşklerde, bahçelerde tam
bir zevk ve sevinç ile ebediyyen yaşatacaktır. (Ve o kimseler ki, kâfir
olmuşlardır) Allah Teâlâ'nın birliğini, Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr
ederek küfre düşmüşlerdir, onlar bu dünyada geçici olarak (menfaatlenirler)
servet, mevki sahibi olabilirler (ve hayvanların yedikleri gibi yerler) helâli
haramdan ayırmazlar, işin akıbetini düşünmezler, kendilerini rızıklandıran Yüce
Yaratıcıya şükran sunmada bulunmazlar, (ve âteş ise onlar için yurddur.) nihayet
o kâfirlerin varacakları yer, cehennemdir. Cehennem onlar için ebedî bir
ikâmetgâhtır. Evet.. Düşünen bir mümin, nefsinin isteğine uymaz, fâni bir hayata
tapınmaz, üzerine düşen dinî vazifeleri terketmez, sonunda ebedî ve pek büyük
nimetlere nail olur. İşte bu, dine sarılmanın pek güzel bir neticesi. Dinsizler
ise, şeytanların aldatmalarına kapılırlar, şehvetlerinin esiri olurlar, pek
çirkin şeyleri birer yaldızlı güzel şey imiş gibi görürler, güzelce düşünmeden
mahrum bulunurlar, bunun neticesinde de pek büyük bir cezaya uğrarlar. İşte bu
da küfrün pek vahim bir neticesi!.
13. Ve nice beldeler de var
idi ki: Seni çıkarmış olan beldeden kuvvetçe daha şiddetli idi. Onları helak
ettik, artık onlar için bir yardımcı yoktur.
13. Evet.. Kâfirler,
fâni varlıklarına güveniyorlar. Resül-i Ekrem'i kendi beldesinden hicrete mecbur
eden müşrikler, hiç bu kötü muamelelerinin korkunç akıbetini düşünmediler mi?.
(Ve nice beldeler de var idi ki) Ey Son Peygamber!, (seni çıkarmış olan) Hicrete
mecbur eden (beldeden) yâni: Mekke-i Mükerreme ahâlisinden (kuvvetçe daha
şiddetli idi) onlar da Peygamberlerini tekzîb etmişlerdi, fakat sayılarının
çokluğu, kuvvetlerinin, servetlerinin fazlalığı kendilerine bir fâide vermemişti
(onları) O küfrlerinden dolayı (helak ettik) nice felâketlere, azablara uğramış
oldular (artık onlar için bir yardımcı yoktur.) onları dünyadaki felâketlerinden
kurtaracak bir kimse bulunmadığı gibi yarın âhirette de kendilerini cehennem
azabından hiçbir kimse kurtaramayacaktır. Artık Ey Son Peygamber!. Seni inkâr
edenler de böyle bir akıbeti düşünsünler, onlar da kendilerinden evvelki inkarcı
kavimler gibi helake mâruz kalacaklardır, kendilerine bir yardım edecek
bulunmayacaktır.
Ibn-i Abbas Radiyallâhü
Anhtan rivayet olunuyor ki: Resül-i Ekrem Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem
Efendimiz Mekke-i Mükerreme'de hicreti esnasında bir mağarada biraz durmuştu.
Oradan Mekke-i Mükerreme tarafına dönmüş: "Sen bence Allah'ın beldelerinin en
sevgilisi bulunuyorsun, eğer senin ahâlin beni çıkarmamış olsa idiler ben senden
çıkmazdım." diye buyurmuş, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.
14. Yâ şimdi Rab'binden bir
açık delil üzerine olan kimse, kendisine kötü âmeli bezetilmiş ve nevalarının
ardına düşmüş kimseler gibi midir?.
14. Evet.. Müminler zümresi
ile kâfirler topluluğu elbette eşit değildirler. (Yâ şimdi Rab'binden bir açık
delil üzerine olan kimse) apaçık bir delile, bir ilâhî kitaba dayanarak ilâhî
din ile vasıflanmış bulunan hangi bir mümin (kendisine kötü ameli bezetilmiş)
dine, insaniyete muhalif hareketleri şeytanlar tarafından kendisine
süslü gösterilmekte
bulunmuş (ve (levalarının ardına düşmüş) nefslerinin gayrı meşru arzularına tâbi
olmuş, ahlâk dışı hareketleri işleyip durmuş (kimseler gibi midir?.) Elbette ki:
Değildir.
Evet.. Bir zümre ki: Yüce
mâbud'un emirlerine, yasaklarına riayetkar bulunmuş, ahlâkî fazilet ile
nitelenmiş ve tertemiz hayata sahip bulunmaktadır. Diğer bir taife ise Yüce
Yaratıcının birliğini, ilâhî hükümlerini inkarcı bulunmuş, nefslerinin
arzularına kapılmış, şeytan gibi kimselerin aldatmalarına tâbi olmuş, hakikî
geleceklerini düşünmekten mahrum kalmıştır. Artık o seçkin zümre ile bu şaşkın
taife eşit olabilir mi?. Elbette ki olamaz. O zümrenin geleceği pek emindir, pek
nüranîdir. O taifenin istikbâli ise pek korkunçtur, pek karanlıktır. Öyle bir
akıbetten Allah Teâlâ'ya sığınırız.
15. Takva sahipleri için
vâ'd olunan cennetin sıfatı, onun içinde bozulmamış su'dan ırmaklar ve tadı
değişmemiş sütten ırmaklar ve içenler için lezîz, şaraptan ırmaklar ve süzülmüş
baldan ırmaklar vardır ve onlar için orada her türlü meyvelerden vardır ve
Rab'lerinden yarlıganma da vardır. -Artık böyle zâtlar- âteşte ebedîyyen kalan
ve pek kaynar sudan içirilip de bağırsakları parçalanan kimseler gibi midir?.
15. Bu mübarek âyet,
müminlerin nail olacakları cennetin vasıflarını beyân ve müminlerin ilâhî
mağfirete mazhar olacaklarını müjdeliyor. Cehennemde ebedî olarak kalacak olan
kâfirlerin de pek kötü, âteşin akıbetlerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müttakîler
için) yâni: îman ile, iyi ameller ile nitelenen, azabı gerektiren şeylerden
kaçınan zâtlar için Allah tarafından (vâ'd olunan cennetin sıfatı) güzel vasfı,
şu beyân olunandır, (onun) O cennetin (içinde bozulmamış) tadı, kokusu
değişmemiş (su'dan ırmaklar) vardır. Dâima lezzetlerini, güzelliklerini korumuş
bulunurlar, (ve tadı değişmemiş) Ekşimemiş, bozulmamış (sütten ırmaklar) vardır,
akar dururlar ve (içenler için leziz şaraptan) dünyadaki şaraplar gibi tadında,
kokusunda kerahat bulunan, içenleri sarhoş eden, bir nice zararları görülen
şaraplar türünden olmayan, bilâkis pek lezzetli, fâideli meşrubat türünden
bulunan (ırmaklar) vardır. Ehl-i Cennet, onlardan içer zevk alırlar, (ve
süzülmüş) Tam saf, lezîz başka şeylerden arınmış (baldan ırmaklar vardır.)
cennette bulunanlar, onlardan bol bol istifâde ederler (ve onlar için) cennet
ehline mahsus (orada her türlü meyvelerden vardır) onlar, tatları, kokuları,
şekilleri muhtelif; çeşitli şeylerdir. Bu yemişlerden ehl-i Cennet, yiyip lezzet
alacaklardır, (ve) Özellikle onlar için en büyük bir ilâhî lütuf olmak üzere
(Rab'lerinden yarlıganma da vardır) Yüce Yaratıcı Hazretleri onlardan razı
olacaktır, onların haklarında öyle pek büyük ilâhî ihsan da tecellî edecektir.
Artık düşünmeli!. Böyle zâtlar, bu kadar ebedî nimetlere, iltifatlara nail
olacak olan ehl-i imân (âteşte ebediyyen kalan ve pek kaynar sudan içirilip
bağırsakları parçalanan) kâfir (kimseler gibi midir?.) elbette ki değildirler.
Mümin olanlar, ebedî selâmet ve saadete ve nice nimetlere kavuşacaklardır. Kâfir
olanlar da ebedî azaplar içinde kalarak tasavvurların üstünde ızdıraplara mâruz
kalacaklardır. Artık bunlar birbirlerine eşit görülebilirler mi?.
§ Asin; Dura dura tadı
bozulmuş olan şey demektir. "Hamim" sıcak su, sıcak günde yağan yağmur ve ter
manasınadır. "Em'a" da barsaklar demektir.
16. Ve onlardan bâzı
kimseler vardır ki: Seni dinler, sonra senin yanından çıktıkları zaman
kendilerine ilm verilmiş olanlara derler ki: O biraz evvel ne söyledi?. Onlar
öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalbleri üzerine mühürlemiştir ve arzularına
tâbi olmuşlardır.
16. Bu mübarek âyetler de
Resül-i Ekrem'in meclisinde bulunan, onun yüksek sözlerini işiten bir kısım
münafıkların alay edici hareketlerini teşhir ediyor. Bir kısım zâtların da
hidâyete nail, takva ile nitelenmiş olup ilâhî desteğe mazhar bulunmuş
olduklarını bildiriyor. Münafıkların kıyameti beklemekte olduklarına, kıyametin
ise bâzı alâmetleri meydana gelmiş bulunduğuna, o ehl-i küfrün ise bunlardan
ibret alacak bir kabiliyette bulunmadıklarına işaret ediyor. Sonra da Son
Peygamber Hazretlerine Allah'ın birliği inancına devam edilmesinin lüzumunu,
kendisiyle mümin erkekler ve mümin kadınlar hakkında istiğfarda bulunmasını emr
ve Cenab-ı Hak'kın ilmî ihatasını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Onlardan) İnsanlardan (bâzı kimseler vardır ki) onlar münafık, hakkı kabulden
mahrum kimselerdir. Ey Son Peygamber!. Onlar (seni dinler) meclisinde bulunarak
beyanatını dinlemiş olurlar. Fakat o beyanata karşı lâzım gelen dikkat ve
riâyette bulunmazlar (sonra senin yanından çıktıkları zaman) giderler
(kendilerine ilm verilmiş olanlara) İbn-i Mes'ut, İbn-i Abbas gibi ulemâdan
bulunan Ashâb-ı kirâm'a (derler ki:) onlardan bir alay yoluyla sorarlar ki: (O)
Hz. Muhammed, (ne söyledi?.) biz anlamadık, siz bize anlatabilir misiniz?. Allah
Teâlâ da buyuruyor ki: (Onlar) O vasıfları bildirilen münafıklar, (öyle
kimselerdir ki: Allah, onların kalbleri üzerine mühürlemiştir.) onların kendi
kötü tercihlerinden dolayı küfrleri hakkında ilâhî hüküm verilmiştir. Onlar
kalblerini hayır tarafına çevirmezler, hakikatları işitip kabul etmek istemezler
(ve) münafıklar, kendi (arzularına tâbi olmuşlardır) kendi nefslerinin
meyillerine uyarlar, kendi şehvetlerinin esiri bulunurlar. Onun içindir ki: Hak
sözleri kabul etmezler, tâkibettikleri bâtıl yoldan geri dönmezler.
17. Ve o kimseler ki:
Hidâyete ermişlerdir, Onlara hidâyeti arttırmıştır ve onlara takvalarını
vermiştir.
17. (Ve o kimseler ki:) O
münafıkların hilâfına olarak (hidâyete ermişlerdir) imâna nail olmuş, Kur'an-ı
Kerim'den istifâde etmişlerdir ve nefsleriyle cihâdda bulunarak hakka teslim
olmaktan ayrılmamışlardır. Artık Allah Teâlâ da (onlara) öyle seçkin kullarına
(hidâyeti arttırmıştır.) onların kalblerini imân nuru ile pek ziyade doğru bir
yola sevk etmiştir, (ve onlara takvalarını vermiştir.) O seçkin kullarını
takvaya muvaffak etmiş, o hususta kendilerine yardımda bulunmuş onları pek büyük
sevaplara vesîle olan bir nice güzel amellere muvaffak buyurmuştur.
18. Onlar, kıyametin
kendilerine ansızın gelmesinden başka birşeyi beklemiyorlar. İşte muhakkak ki,
onun alâmetleri gelmiştir. Artık onlara geldiği vakit düşünmeleri
-anlamaları-kendilerine ne fâide verecektir?.
18. Fakat münafıklara,
imândan mahrum kimselere gelince (Onlar, kıyametin kendilerine ansızın
gelmesinden başka birşeyi beklemekte bulunmuyorlar) çünkü onlar, Allah'ın
birliğine dâir, Hz. Peygamber'in doğruluğuna âid, kıyametin de herhalde
kopacağına dâir birçok âyetler, deliller, alâmetler var iken ve bir nice
kulların küfrleri yüzünden helak olup gittikleri herkesçe malûm iken o
inkarcılar yine inkârlarında devam edip dururlar. Artık onlar, kıyametin ansızın
kopmasını mı bekliyorlar?, (işte muhakkak ki: Onun alâmetleri gelmiştir) Yâni:
Son Peygamber olan zât, dünyaya şeref vermiştir, ay'ın yarılması mucizesi
meydana gelmiştir, kıyamet yakın olunca insanların işleyecekleri beyân olunan
bir nice dinî yasaklar yapılmakta bulunmuştur, (artık onlara) O inkarcılara
kıyamet (geldiği vakit düşünmeleri) anlamaları, tevbeye koşmaları (kendilerine
ne fâide verecektir!.) elbette ki, bir fâide vermeyecektir. Çünkü artık tevbe
zamanı geçmiş bulunur.
19. İmdi şunu bil ki:
Şüphe yok, Allah'tan başka ilâh yoktur ve günâhın için ve îmânlı erkekler ile
imanlı kadınlar için mağfiret dile ve Allah, dolaştığınız yeri de, durduğunuz
yeri de bilir.
19. (İmdi) Ey Yüce
Peygamber!, (şunu bil ki: Şüphe yok Allah'tan başka ilâh yoktur) yâni: Sen ki:
Müminlerin saadete nail, kâfirlerin de bedbahtlığa mâruz bulunduklarını bilmiş
bulunuyorsun. Binaenaleyh Allah'ın birliğine âid sahip olduğun bilginde sabit
ol, bu husustaki bilgin kat kat artmış bulunsun. Bu gibi ilâhî hitaplar, Resûl-i
Ekrem vasıtasiyle onun ümmetine de yöneliktir. Buyurulmuş oluyor ki: Her mümin,
imânında sebat etmeli, onun imânı ilmülyakin derecesinden aynülyakin derecesine
yükselmelidir. Çünkü bütün deliller, kanıtlar, mucizeler bunu icap etmektedir,
(ve) Ey Yüce Resul!. Kendi (günâhın için) yâni: İnsanlık hâli meydana gelen ve
daha iyiyi yapmama kabilinden bulunan hangi bir hareketinden dolayı (ve imanlı
erkekler ile imanlı kadınlar için mağfiret dile) onlardan da meydana gelmiş olan
günâhların af ve örtülmesini, yüce mabuttan niyaz eyle. Hz. Peygamber, masum
olduğu hâlde, yine istiğfar ile mükellef olması onun için bir tevazu
vazifesidir, lütfa olan ihtiyacı göstermektedir bir şükür yerinde bulunmaktadır.
Hattâ o Yüce Peygamber Efendimiz: Her gün yüz defa istiğfarda bulunduğunu Ashâb-ı
kirâmına haber vermiştir, (ve) Ey insanlar!. (Allah dolaştığınız yeri de) Bilir,
gündüzleri dünyadaki hareketlerinizi, nerelerde gezip durduğunuzu bilmektedir.
Ve sizlerin (durduğunuz yeri de bilir.) geceleyin nerelerde kaldığınızı veya
âhirette ne gibi birer mevkide bulunacağınızı da bilicidir. Onun muazzam
ilminden hiçbir Sev hariç bulunamaz. Artık dâima muntazam bir vaziyette
bulunmak, o Yüce Yaratıcının lütfuna iltica etmek, ondan mağfiretler taleb
eylemek her kul için en mühim bir kulluk vazifesi bulunmaktadır.
20. Ve imân edenler derler
ki: Bir süre indirilmiş olmalı değil mi idi. Vaktaki, bir muhkem süre indirildi
ve onda savaş zikredildi, kalblerinde bir hastalık olanları gördün ki: Sana
ölümden baygın kimsenin bakısı gibi bakıyorlar. Artık -ölüm- olarak daha
lâyıktır.
20. Bu mübarek
âyetler, cihâda vesâireye dâir âyetlerin inişini müminler temennî ettikleri
hâlde münafıkların ise böyle bir âyet nazil olunca ne kadar üzgün, baygın bir
hâlde kaldıklarını bildiriyor: Halbuki: Allah'ın emrine itaat etmiş, sadâkat
göstermiş olsalar haklarında ne kadar hayırlı olacağını haber veriyor. Öyle
fesata çalışan akrabalık haklarına riâyet etmeyen kimselerin ne kadar zillete,
felâkete uğrayacaklarını ihtar ediyor. Onların Kur'an'ı düşünmez, kalbleri
kilitlenmiş kimseler olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve imân
edenler) Yâni: Allah yolunda cihâda atılmayı isteyen samimi müminler, ilâhî
vahyi bekleyerek (derler ki: Bir süre indirilmiş olmalı değil mi idi?.) ki: Bizi
cihâd ile mükellef tutsa idi de o yüzden sevaplara nail olsa idik (Ne zaman ki,)
cihâda dâir (bir muhkem) nesh edilmemiş ve her vakit için tatbiki geçerli,
fâidesi kabul edilmiş (süre indirildi ve onda) o sürede (savaş zikredildi)
müslümanlara cihâd ile emr olundu (kalblerinde bir hastalık) nifak, şek ve şüphe
(olanları gördük ki,) o münafıklar topluluğunun hâllerini anladın ki, (sana
ölümden baygın kimsenin bakışı gibi bakıyorlar) kendilerine ölüm hâli isabet
etmiş kimseler gibi bir vaziyet almışlar, şuursuzca bir bakışta bulunuyorlar,
(artık) Ölüm (onlara daha lâyıktır.) onlar kahrolası kimselerdir. Allah onları
kahretsin, onların ölmeleri, yaşamalarından iyidir, onlar İslâm âlemi için
zararlı kimselerdir.
21. -Onlar için, itaat ve
güzel söz -yaraşır- sonra -savaş- emri, kesinlik kazanınca eğer Allah'a sadakat
d a bulunsalar idi elbette kendileri için hayırlı olurdu.
21. Onlar için (İtaat
ve güzel söz) yaraşır. O münafıklar, ilâhî emre hemen itaat etmeli değil
midirler?. Yahut bir ilâhî emir gelince o münafıklar, görünürde itaat gösterir,
bizim vazifemiz itaattir, meşru lâkırdıdır derler (sonra) savaş (emri kesinlik
kazanınca) onu hoş görmez, ölüm korkusundan titrer, cihâddan yüz çevirirler.
Halbuki (eğer Allah'a sadâkatte bulunsalar idi) ciddi biçimde imân etmiş,
Peygambere tâbi olmuş, güzel niyet sahibi bulunmuş olsalar idi (elbette
kendileri için hayırlı olurdu.) büyük şereflere, sevaplara nail bulunurlardı.
22. Demek umulur ki: Eğer
siz imândan yüz çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuğa çalışırsınız ve akrabalık
münasebetlerini parçalayıverirsiniz.
22. (Demek umulur ki:) Ey
münafıklar!. Sizin bu hâliniz göstermiş oluyor ki: (Eğer siz imândan) cihâddan,
hak yolunda çalışmaktan (yüz çevirirseniz) bunun neticesi olarak (yeryüzünde
bozgunculuğa çalışırsınız) savaş meydanlarından kaçar, İslâm varlığını,
kuvvetini darmadağın etmek alçaklığında bulunursunuz (ve akrabalık
münâsebetlerini parçalayıverirsiniz) câhiliyet zamanında olduğu gibi birbirinize
karşı düşmanca birer vaziyet alırsınız, birbirlerinizin kanlarını akıtırsınız,
yurdunuzu, akrabanızı perişan bir hâlde bırakmak istersiniz.
23. Onlar o kimselerdir
ki: Onlara Allah lanet etmiştir, sonra onları sağır kılmıştır ve gözlerini kör
etmiştir.
23. Evet.. (Onlar) O
münafık, fesatçı şahıslar (o kimselerdir ki: Onlara Allah lanet etmiştir) onları
rahmetinden uzak bulundurmuştur (sonra onları sağır kılmıştır) işittikleri
hayırlı sözlerden, nasihatlardan istifâde edemezler (ve gözlerini kör
etmiştir) onlar gördükleri şeylerden fâidelenemezler insanların nefslerinde
ve dışındaki bir nice kudret eserlerini bir ibret gözü ile görerek onlardan
nasihat alamazlar. Onlar yaratılışlarını zayi et m i;, zararlı kimseler
kesilmişlerdir.
24. Kur'an'ı düşünmeye
çalışmazlar mı?. Yoksa kalblerinin üzerinde onların kilitleri mi var?.
24. O münafıklar (Kur'an-ı
düşünmeye çalışmazlar mı?.) bütün insanlığı irşâd lütfunda bulunan, bütün
şüpheleri gideren, bütün insanlara hidâyet yolunu açıkça gösteren Kur'an-ı
Kerim'in âyetlerini dinleyip yüce mealini düşünmekte bulunmazlar mı?. Nedir
onlardaki o gaflet o cehalet!, (yoksa kalblerinin üzerinde onların) O kalblerin
kendilerine mahsus (kilitler mi var?.) ki: Kur'an-ı Kerim'in o pek açık
nasihatlarından istifâde edemiyorlar?. Düşünme özelliğinden tamamen mahrum bir
hâlde bulunuyorlar. Evet.. Onların bütün bu kötü vaziyetleri kendi nifaklarının,
kötü tercihlerinin bir neticesidir.
25. Şüphe yok, o
kimseler ki, kendilerine hidâyet besbelli olduktan sonra arkaları üzerine
dönüverdiler, onlar için şeytan süslemiş ve onları uzunca emellere düşürmüştür.
25. Bu mübarek
âyetler, bir takım münafıkların şeytanlara uyarak pek açık delillere rağmen
dinden dönmüş olduklarını haber veriyor. Onların Kur'an-ı Kerim'i hoşlanmayan
bâzı kabilelere itaat edeceklerini gizlice söylediklerini, Allah Teâlâ'nın ise
onların bu gizlediklerini bildiğini ihtar ediyor. Artık öyle Allah'ın gazabına
uğramış, rızâsından uzaklaşmış, amelleri mahv ve yok olmuş olan şahısların
öldükleri zaman melekler tarafından nasıl darbelere mâruz kalacaklarını
bildiriyor. Onların İslâmiyet'e karşı olan şiddetli düşmanlıklarından Yüce
Yaratıcının haberdar olmadığını sanmak cehaletinde bulunduklarını teşhir
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok, o kimseler ki,) bir takım ehl-i kitaptan
vesâireden olup da İslâmiyet'i kabul edenler ki, veya münafıkça bir şekilde
İslâm görünenler ki: (kendilerine hidâyet besbelli oldukları) İslâmiyet'in
hakkiyyeti, onun bir hidâyet yolu olduğu birçok açık, parlak mucizeler ile,
deliller ile besbelli oldukları (sonra arkaları üzerine dönüverdiler) dinden
döndüler, küfrlerini meydana koydular (onlar için şeytan) o dönmelerini,
İslâmiyet'e muhalif cephe almalarını (süslemiş) güzelce bir hareket etmiş gibi
göstermiş (ve onları uzunca emellere düşürmüştür.) bu dinsizliklerinden dolayı
dünyada nice nimetlere, lezzetlere nail olacaklarını şeytan onlara telkin
etmiştir.
26. Bunun sebebi
şudur ki: Onlar, Allah'ın indirdiğini hoşlanmayanlara dediler ki: Biz size bâzı
emirde itaat ederiz. Halbuki, Allah onların bütün gizli konuşmalarını biliyor.
26. (Bunun sebebi
şudur ki:) O dinden dönenlerin, münafıkların öyle küfre düşmeleri şundan ileri
gelmektedir ki: (onlar, Allah'ın indirdiğini kerih görenlere) Kur'an-ı Kerim'e
karşı büyük bir nefret, düşmanlık besleyen müşriklere, Ben-i Kureyza, Ben-i
Nâdir gibi Yahudi taifelerine gizlice (dediler ki: Biz size bâzı emirde itaat
ederiz) Peygambere düşmanlık hususunda, müslümanları cihâddan men hususunda size
yardımda bulunuruz, sizin galip gelmenizi temine çalışırız, (halbuki, Allah,
onların bütün gizli konuşmalarını biliyor.) Onlar, kendilerinin o ihanetini, o
alçaklığını müslümanlardan gizli tutabileceklerini mi sanıyorlar?. O ne
cehalet!. Allah Teâlâ, onların bütün o gizli sözlerini, hareketlerini elbette
Peygamberine haber verir.
27. Artık melekler, onların
yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları vakit hâlleri ne olacak?.
27. (Artık melekler)
Ruhlarını almaya memur olan Azrail ve onun yardımcıları olan diğer ruhani zâtlar
(onların) o kâfirlerin, o İslâm düşmanlarının (yüzlerine ve arkalarına vura
vura canlarını aldıkları vakit) o dinsizlerin (hâlleri ne olacak?.) kendilerini
o felâket darbesinden, o ilâhi kahırdan nasıl kurtarabilecekler?. Böyle bir
akıbeti hiç düşünmezler
mi?.
28. -Bunun sebebi de- şüphe
yok ki, onlar, Allah'ın gazabını çeken şeye tâbi oldular ve onun razı olduğu
şeyi kötü gördüler. Artık onların amellerini mahvediverdi.
28. (Bunun sebebi de) O
kâfirlerin böylece fecî bir akıbete uğramalarını gerektiren şey de (şüphe yok
ki, onlar, Allah'ın gazabını çeken şeye tâbi oldular) Allah'ın birliğini inkâr
ettiler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik eylemediler, şeytanın
vesveselerine kapılarak en çirkin şeyleri güzel görerek yapmaya cür'et
gösterdiler, (ve onun razı olduğu şeyi) Cenab-ı Hak'kın rızâsına vesîle olan
imân gibi, ibâdet ve itaat gibi şeyleri (hoş görmediler. Artık) Allah Teâlâ da
(onların) bu kâfirce, düşmanca hâllerinden dolayı (amellerini mahv ediverdi.)
meselâ: Bir müddet imân ile yaşamış iseler bilâhare kâfir olunca o imânları
kendilerine bir fâide veremez bulunmuştur. Kâfirlik hâllerinde yaptıkları
iyiliklerde, fakirlere yardımlarda uhrevî bir mükâfata sebep olamaz. Çünkü imâna
dayalı olmayan bu gibi amellerin Allah katında bir kıymeti yoktur.
29. Yoksa kalblerinde
hastalık bulunanlar, sandılar mı ki, Allah onların kinlerini meydana
çıkarmayacaktır?.
29. (Yoksa kalblerinde)
Nifak gibi, fesatçı hareketlere meyil gibi manevî bir (hastalık bulunanlar)
içlerinde müminlere karşı kin ve düşmanlık besleyenler (sandılar mı ki, Allah
onların kinlerini) o düşmanca kuruntularını (meydana çıkarmayacaktır?.) Yok,
yok.. Elbette Cenab-ı Hak, elbette onların bütün gizli ve aleni hâllerini
meydana çıkaracaktır. Yüce Peygamberine bildirecektir, o düşmanları eliboş ve
ziyanda bırakacaktır. Nitekim bilâhare da öyle olmuştur. Nitekim Beraet
süresinde onların çirkin, rezil hâlleri haber verilmiş, bu münâsebetle o mübarek
sûreye "Essuretülfazihe" adı da verilmiştir.
30. Ve eğer dilesek
elbette onları sana gösteriveririz de onları herhalde simâlariyle bilirsin. And
olsun ki: Onları lâkırdılarının üslûbundan da bilirsin. Ve Allah ise bütün
amellerinizi bilir.
30. Bu mübarek âyetler,
münafıkların hangi şahıslardan ibaret olduğunu Cenab-ı Hak dilemiş olsa idi
Peygamberine tamamen göstereceğini, bununla beraber Yüce Peygamber'in de o
münafıkları ifâde tarzlarından tanımakta bulunduğunu, Yüce Yaratıcının ise bütün
kullarının amellerini bildiğini beyân buyuruyor. Hikmet sahibi Yaratıcının
kullarından sabırlı ve mücahit olan ile olmayanların belli olması, hâllerinin
ortaya çıkması için onları cihâd gibi vazifeler ile imtihana tâbi tutacağını
haber veriyor. Pek açık, parlak olan İslâmiyet'e, hidâyete rağmen küfre düşen.
Peygambere muhalefetde bulunan, başkalarını da hidâyetten mahrum bırakmaya
çalışan bir kısım cemaatlerin ilâhî dine bir zarar veremeyip kendi amellerinin
yok olmuş olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer dilesek elbette
onları) O münafıkları Ey Yüce Re sû M, (sana gösteriveririz) Onların hangi
şahıslar olduğunu sana bildiririz (de onları herhalde simâlariyle bilirsin)
münafık olduklarını gösteren alâmetleri apaçık bir hâle getirmiş oluruz. Fakat
münafıkların bir kısmı böyle apaçık bir şekilde hikmet gereği bildirilmemiştir,
onların hâlleri dünyada örtülmüştür. Onların bir kısmı samimi müslüman olan
akrabalarının o yüzden müteessir olup mahcup olmalarına sebebiyet verilmemiştir.
Bununla beraber deniliyor ki: Bu âyet-i kerîmenin inmesinden sonra bütün
münafıklar, Resûl-i Ekrem'ce malûm olmuştur, onları yüzlerinden tanımakta
bulunmuştur. İşte Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: Ey Resulüm!, (and olsun ki,)
Muhakkak ki: Sen (onları lâkırdılarının üslûbundan da bilirsin) onların sözleri,
samimî değildir, kinayeli ve târizli lâkırdılardan ibarettir, söyledikleri
şeylerin tersini yaparlar, görünüşte güzel sözler söylerler ki, o sözler
haddizatında çirkin şeylerdir, (ve Allah ise bütün amellerinizi bilir.) Samimi
kullarının güzel işleri, münafıkların da çirkin işleri Allah katında malûmdur.
Herkesi ameline göre mükâfat ve cezaya erdirecektir. Bu ilâhî beyân, müminler
hakkında bir müjdeyi kapsamaktadır.
31. Celâlim hakkı için sizi
imtihana tâbi tutacağız, tâki, sizden mücahit olanlar ile sabredici olanları
bilelim ve sizin haberinizi de deneyeceğizdir.
31. (Celâlim hakkı için
sizi) Ey Resül-i Ekrem'in etrafında toplanmış, insanlar!, (imtihana tâbi
tutacağız) Sizi cihâd ile vesâir bâzı meşakkatli vazifeler ile mükellef tutmak
suretiyle hakkınızda hikmet gereği bir imtihan muamelesi yapılmış olacaktır. (Tâki,
mücahid olanlar ile sabredici olanları bilelim) yâni: ilâhî emre uyarak cihâd
gibi şiddetli işlere isteye isteye atılanlar, bir takım sıkıntılara karşı sabr
göstererek ilâhî takdire teslimiyette bulunanlar, belli olsun, zâten Allah
katında malûm olan bütün bu gibi şeyler, bir görme bilgisi ile de malûm
bulunsun, bunlar, Cenab-ı Hak'kın muhterem kullarınca da bilinmiş olsun, (ve
sizin haberinizi de deneyeceğizdir.) Onları da açığa çıkaracağız. Onların
güzelleri ile çirkinleri meydana çıkmış olacaktır. İbrahim Bin-i Leş'es diyor
ki: Fudeyl Bin-i İlyâs, bu âyet-i kerîmeyi okudukça ağlar ve derdi ki:
Allah'ım!. Bizi imtihan buyurma, çünkü: Bizi imtihan eder isen rüsvay etmiş ve
bizim perdelerimizi yırtmış olursun. Yâni nice kusurlarımız meydana çıkarılmış
olur.
32. Şüphe yok, o kimseler
ki, kâfir oldular ve Allah yolundan men ettiler ve kendilerine hidâyet apaşikâr
belli olduktan sonra Peygambere muhalefetde bulundular, elbette Allah'a hiçbir
zarar vermiş olmadılar ve onların amellerini ibtâl edecektir.
32. (Şüphe yok, o
kimseler ki, kâfir oldular) Allah'ın birliğini, Hz. Muhammed'in peygamberliğini
inkâr ettiler (ve Allah yolunda) insanları (men ettiler) İslâm dinini kabul
etmelerine engel kesildiler (ve kendilerine hidâyet apşikâr belli olduktan
sonra) Son Peygamberin risâleti hakkında nice deliller, mucizeler zuhura
geldiğini müteakip (peygambere muhalefetde bulundular) öyle muhterem ve Allah
katından desteklenmiş bir zâta karşı düşmanlık gösterip durdular (elbette)
onlar, o fena hareketleriyle (Allah'a) O Yüce Yaratıcının dinine. Peygamberine
(hiçbir zarar vermiş olmadılar) onlar kendilerini ebedî zararlara aday bırakmış
oldular ve bunun farkında bulunamıyorlar, (ve) Yüce Allah (onların) o kâfirlerin
(amellerini ibtâl edecektir.) onlar, dünyada güzel işler yapmış olsalar da
bunların Allah katında bir kıymeti yoktur, çünkü imâna dayalı değildir veyahut
onların İslâmiyet aleyhindeki hareketleri, hileleri kendilerine bir fâide
vermeyecektir, hepsi de yok olup gidecektir, kendileri için birer ceza sebebi
teşkil etmiş bulunacaktır.
33. Ey imân etmiş
olanlar!. Allah'a itaat ediniz ve Peygambere itaat ediniz ve amellerinizi ibtâl
etmeyiniz.
33. Bu mübarek
âyetler, müminlerin Allah Teâlâ'ya ve Yüce Peygamber'e itaat edip amellerini
ibtâl etmemelerini emrediyor. Kâfirlerin, dinin yayılmasına mâni olanların da
ilâhî mağfiretden mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Yüce değere sahip olan
müminlerin düşmanlara karşı sertlik gösterip, zafiyet göstermemelerini emir ve
tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm dinine
girmiş bulunanlar!. (Allah'a itaat ediniz) onun bütün emirlerine, yasaklarına
riâyetde bulununuz, (ve Peygamber'e itaat ediniz) Onun gösterdiği yolu
tâkibediniz, ona muhalefette bulunmayınız. Çünkü bir Peygambere muhalefet, onu
Peygamber göndermiş olan Allah'a muhalefet demektir. Ona itaat de Hak Teâlâ'ya
itaatten başka değildir, (ve) Güzel (amellerinizi) şek ve şüphe ile, kibir ve
riya ile, büyük günâhlardan olan diğer günâhları işlemek ile (ibtâl etmeyiniz)
meselâ: Bir kimse, senelerce imân ve ibâdet dairesinde yaşadığı hâlde bilâhare
küfrü, nifakı gerektiren bir harekette bulunsa ve tevbe ve istiğfar etmeden ölse
ebedî azabı hak etmiş olur. Vaktiyle olan imânı, ibâdetleri ibtâl edilmiş
bulunur. Binaenaleyh bu gibi pek korkunç hâdiselerden son derece sakınmalıdır.
34. Muhakkak o kimseler
ki, kâfir oldular ve Allah yolundan men ediverdiler, sonra da onlar kâfir olarak
öldüler, artık Allah, onlar için mağfirette bulunmayacaktır.
34. (Muhakkak o kimseler
ki, kâfir oldular) İslâm dininden mahrum kaldılar (ve Allah yolundan men
ediverdiler) İslâmiyet'i kabul etmek isteyenleri o saadetten
mahrum bırakmaya
çalıştılar, kendi dinsizliklerini yaymaya çalışıp durdular (sonra da onlar)
İslâm dinini kabul etmeksizin, dinsizliklerinden dolayı tevbe ve istiğfar
etmeksizin (kâfir olarak öldüler) öyle dinsiz bir hâlde hayatları sona ermiş
bulundu (artık Allah, onlar için mağfirette bulunmayacaktır.) onları ebedî
şekilde azaplandıracaktır, dünyadaki o kâfirce hâllerini mahşer âleminde
örtmeyip teşhir buyuracaktır.
Bu âyet-i kerîme, Ashâb-ı
Felib hakkında, yâni: Bedr savaşında öldürülmüş ve pis cesetleri "Felib" denilen
kuyuya atılmış olan müşrikler hakkında nazil olmuş ise de hükmü bütün kâfirlere
şâmildir.
35. Binaenaleyh zafiyet
göstermeyiniz ve sizler en üstün olduğunuz hâlde sulha davet etmeyiniz ve Allah
sizinle beraberdir ve size amelinizi eksiltmez.
35. Kâfirlerin Allah
katında ne kadar yerilmiş, ne derece kahredilmiş oldukları beyân buyurulmuş
oluyor. (Binaenaleyh) Ey müslümanlar!. Siz o zelîl şahıslara karşı (zafiyet
göstermeyiniz) onlar ile cihâddan korkup kaçmayınız, onların görünür
varlıklarına kıymet vererek kendi şeref ve sânınızı ihlâl edecek hareketlerde
bulunmayın (ve sizler en üstün) onların üstünde bir mevkie sahip, haddizatında
galibiyetle nitelenmiş (olduğunuz hâlde) onları (sulha davet etmeyiniz)
kendinizi sulha muhtaç gibi göstermeyiniz, celâdet ve yiğitliğinizi muhafaza
ediniz (ve Allah sizinle beraberdir) Allah'ın yardımı size yönelmiş
bulunmaktadır (ve) Kerem Sahibi Yaratıcınız (size amelinizi eksiltmez.) din
yolundaki, cihâd sahasındaki çalışma ve gayretinizin mükâfatını tamamen
görürsünüz, lâyık olduğunuz sevaplara kavuşursunuz. Ancak dinsizler hakkındadır
ki, onların dünyada bâzı güzel muameleleri bulunsa da bunların uhrevî bir
kıymeti yoktur. Onlar, o yüzden âhirette bir sevaba nail olamayacaklardır. Çünkü
imândan mahrumiyetleri, bu sevaba mânidir.
§ Vetr; Gâib, zayi, noksan
etmek demektir. Oğlu ve kardeşi gibi bir yakını öldürülerek tek başına
bırakılmış kimsenin hâline "vetr" denilmiştir.
36. Şüphe yok ki, dünya
hayatı, bir oyundur ve bir eğlencedir ve eğer imân ederseniz ve ittikada
bulunursanız size ücretlerinizi verir ve sizden -bütün- mallarınızı da istemez.
36. Bu mübarek
âyetler, bir yok olan gölgeden ibaret olan dünya hayatının mahiyetini
bildiriyor. Bu hayata kapılmayarak imân ile, takva ile vasıflanmış olanların
mükâfatlara nail olacaklarını müjdeliyor. Cenab-ı Hak'kın insanlardan bütün
mallarını Allah yolunda feda etmelerini istemediğini, böyle bir istek olmuş olsa
birçok kimselerin cimrilik göstererek kötü düşüncelerinin meydana çıkarılmış
olacağını ihtar buyuruyor. Allah Teâlâ'nın bütün mahlûkatından müstağni olup
insanların ise muhtaç kimseler bulunduklarını ve ilâhî dinden dönenlerin
yerlerine başka seçkin, dinlerinde sabit kimselerin getirileceğini şöyle beyân
buyurmaktadır, (şüphe yok ki: Dünya hayatı bir oyundur) Ömrün boş yere zayi
olmasına sebebiyet veren, gelecek için bir fâide temin etmeyen bir harekettir,
(ve bir eğlencedir) İnsanı mühim işlerden alıkoyan, sebatı bulunmayan, manevî
menfaatten uzak bulunan, çabucak yok olup giden bir vakitten ibarettir. Asıl
hayat, sahibini diyanet ve fazilet dairesinde yaşatan pek hayırlı bir varlıktan
ibaret bulunmaktadır, (ve eğer) Ey insanlar!. Siz bu dünyada iken (imân
ederseniz ve sakınırsanız) üzerlerinize düşen vazifeleri ifâya çalışırsanız,
gerektiğinde cihada atılarak sebat ve metanet gösterirseniz, Cenab-ı Hak da size
(ücretlerinizi verir) o güzel amellerinizin mükâfatını ihsan buyurur (ve sizden)
bütün (mallarınızı da istemez.) sizi müşkül bir durumda bırakacak bir
fedakârlıkla da mükellef tutmaz, bütün mallarınızı harcamanızı size emretmez.
Ancak mallarınızın kırkta biri kadar nispeten az bir miktarını hak yolunda feda
etmenizi size emreder.
37. Eğer sizden onların
hepsini istese de size ısrarda bulunsa cimrilik gösterirsiniz ve sizin
kinlerinizi meydana çıkarmış olur.
37. Ey insanlar!.
(Eğer) Allah Teâlâ (sizden onların) mallarınızın (hepsini istese de size ısrarda
bulunsa) bütün servetinizi veriniz diye sizi kesin bir şekilde mükellef tutsa
siz (cimrilik gösterirsiniz) birşey vermek istemezsiniz (ve) Allah Teâlâ veya
sizin o cimriliğiniz (sizin kinlerinizi meydana çıkarmış olur.) öyle bir
fedakârlıkla emre karşı içerinizde bir nefret, bir düşmanlık duyarsınız,
kendinizin kötü hâlleri meydana çıkmış olur.
38. İşte sizler, o
kimselersiniz ki: Allah yolunda harcamada bulunmaya davet olunursunuz da sizden
kimi cimrilikte bulunur. Halbuki, kim cimrilikte bulunursa şüphe yok ki, kendi
nefsi için cimrilikte bulunmuş olur. Ve Allah zengindir. Sizler ise
fakirlersinizdir. Ve eğer siz kaçınırsanız sizden başka bir kavmi -yerinize-
değiştirir. Sonra onlar, sizin emsaliniz olmazlar.
38. (İşte) Ey muhataplar!,
(sizler o kimselersiniz ki, Allah yolunda infakta bulunmaya davet olunursunuz
da) Zekât vermekle, gazilere yardımda bulunmakla, İslâmiyet'e hizmet etmekle
mükellef olursunuz da (sizden kimi, cimrilikte bulunur) öyle hak yolunda
fedakârlıkta bulunmaktan kaçınır, cimrilik gösterir durur (halbuki, kim
cimrilikte bulunursa şüphe yok ki, kendi nefsi için cimrilikte bulunmuş olur)
çünkü o cimriliğin zararı kendi nefsine aittir, o yüzden kendisini sevaptan,
Allah rızâsına nail olmaktan mahrum bırakmış olur. (ve Allah ganidir) O hâşâ
kimseye muhtaç değildir, O kullarının mallarını vermelerine ihtiyaçtan yücedir,
bütün varlıklar, onun birer kudret eseridir, (sizler ise) Ey insanlar!. Şüphe
yok ki, (fakirlersinizdir) hepiniz de o Yüce Yaratıcıya muhtaçsınızdır (ve eğer
siz kaçınırsanız) Allah Teâlâ'ya itaatdan, O'nun ahkâmına riâyetden yüz
çevirirseniz, sizi helak eder, sonra (sizden başka bir kavmi) sizin yerinize
(tebdil eder) sizin yerinize birçok seçkin kimseleri İslâm şerefine nail kılar
(sonra onlar) o seçkin zâtlar (sizin emsaliniz olmazlar) onlar, sizin gibi
cimrilik göstermezler, ilâhî emirlere, yasaklara muhalefetde bulunmazlar.
Nitekim de öyle olmuştur. Mâide süresindeki (54)cü âyet-i kerîmeye de müracaat!.
Evet.. Vaktiyle Resül-i
Ekrem'e karşı cephe alan bir nice kabileler, ilâhî kahra uğramışlardır, onların
yerlerine pek seçkin kavimler, cemiyetler gelmişlerdir. Ensâr-ı Kiram bu
cümledendir. Daha sonra doğu ve batıya İslâmiyet'i kabul edib onunla övünen,
onun hükümlerine riayetkar bulunan nice milletler de, zümreler de meydana
gelmiştir. Hâlâ da birçok milletler arasında İslâmiyet'i kabul eden zâtlar
görülmektedir. İşte bu sûreyi mübârekeyi tâkibeden "Feth sûresi" de
müslümanların ilâhî yardıma nail olacağını müjdelemektedir.
Kısaca: İslâm dini pek
yücedir, kıyamete kadar müslümanlar bulunacaklardır, İslâm dinine girmekle,
hizmetle iftihar edeceklerdir. Böyle mukaddes bir dine kavuşmamızdan dolayı biz
Türkler de Yüce Yaratıcımıza dâima şükran sunmada bulunmayı bir kulluk vazifesi
biliriz. Hak Teâlâ Hazretleri bizleri bu şereften, bu pek yüce nimetten mahrum
bırakmasın Amin.. Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
Sonraki Sayfa

|
|