|
46-AHKAF SÛRESİ
Bu mübarek sûre de "Casiye"
süresini müteakip ve onun içerdiği konuları destekleyici olarak Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Otuz beş âyet-i kerîmeyi içermektedir. Ancak (10,
15, 30) uncu âyetlerinin Medine-i Münevvere'de nazil olduğu rivayet olunmuştur.
(27) inci âyet-i kerîmesi, Yemen'de Emman ile Mehre denilen mevziler arasındaki
bir vadiden ibaret olan "Ehkaf" taki Ad kavmine Peygamber gönderilmiş olan Hüd
Aleyhisselâm'ın kıssasını bildirdiği için bu süreye böyle "Ehkaf Süresi" adı
verilmiştir. Hâ, Mim ile başlayan sürelerin yedincisi ve sonu bulunmaktadır.
Başlıca içerdiği konular şunlardır:
1. Allah'ın birliği
hakkındaki delilleri getirmek, şirkin bâtıl olduğunu isbat ve kâfirlerin karşı
çıkmalarındaki fesatı teşhir.
2. Müminlere, takva sahibi
zâtlara gelecekte nail olacakları büyük mükâfatları müjdelemek.
3. Müminlerin analarına,
babalarına karşı güzel muamele ile mükellef olduklarını beyân.
4. Dünyanın geçici
varlıklarına, lezzetlerine kapılmanın lâyık olmadığına işaret.
5. Ad kavminin kıssasını
beyân ve nimetleri suistimal etmenin kötülüğünü ilân.
6. Cin taifesinden bir
zümrenin Kur'an-ı Kerim'i dinleyip İslâmiyet! kabul ve kendi hemcinslerini İslâm
dinine davet etmiş olduklarını açıklamak.
7. Kur'an-ı Kerim'in
tebliğlerine uymanın lüzumunu ve Yüce Yaratıcı ya itaatden mahrumiyetin ve
âhiret hayatını inkâr etmenin kötü akıbetini ihtar.
8. Resül-i Ekrem'in sabr
ve sebat ile mükellef olduğunu beyân, ona muhalefet edenleri helak ile tehdit ve
uyanmaya davet etmek.
1. Hâ, Mim.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'in ne yüce bir ilâhî kitap olduğunu bildiriyor. Bütün göklerin ve
yerlerin bir adalet ve hikmete bağlı ve belirli bir zaman ile kayıtlı olarak
yaratılmış olduklarına dikkatleri çekiyor. Müşriklerin ne kadar âciz;
Yaratıcılık sıfatına sahip olmayan şeylere tapınmakda olduklarını teşhir ile
kendilerinin câhil olduklarını bildirmekte ve kınamaktadır. Kendilerine yapılan
dualardan, ibâdetlerden habersiz bulunan putlara ve benzerlerine tapınanların
cehaletlerini ilân ve onlar ile o taptıkları şeyler arasında bir uhrevî
düşmanlığın meydana geleceğini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Hâ, Mim) Bu mübarek
harflere dâir evvelce kısmen malûmat verilmiştir ve kısaca denilmiştir ki: Bu
harfler, Kur'an-ı Kerim'in veya başında bulunduğu sürenin bir ismi makâmındadır.
Bununla beraber Ruhülbeyân gibi, Mefatihülgayb gibi tasavvuf! mânalardan da
bahseden bâzı tefsirlerde bu harflere âid çeşitli yorumlar vardır. Özellikle
şöyle denilmiştir: (1): Hâ, Hak Teâlâ'nın merhametli mânasına olan "Hennan"
İsmine, mim de evvel ve âhır verici mânasına olan (Mennan) ismine işarettir.
(2): Hâ'dan maksat, Habibim demektir. Mim'den maksat da, Muhammed Aleyhisselâm
demektir. (3): Hâ'dan maksat, ilâhî vahyi havi olan, Mim'den maksat da şüpheleri
giderici bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselâm demektir. (4): Hâ'dan maksat,
peygamberlik ile görevli olan demektir, Mim'den maksat da birlik tarafına
meyilli olan Resül-i Kibriya demektir. (5): Hâ'dan maksat, ilâhî vahyi koruyan
demektir. Mim'den maksat Allah katında müeyyed olan Yüce sevgili demektir. (6):
Hâ ile Mim'den murâd, Muhammed Aleyhisselâm hikmetidir. Çünkü o Yüce Peygamberin
sahip olduğu hikmet, "son derece gerçeğe uygundur. Bu gibi teviller, birer güzel
yorum olmakla beraber kesin değildir. Bu gibi mübarek harfler, tâbirler, bir
hikmet gereği getirilmekte ve müteşabihat kabilinden bulunmakta olduğundan
bunların kesin mânalarını Allah'ın ilmine havale ederiz. İhtiyata uygun olan da
budur.
2. Bu kitabın indirilmesi,
o azîz, hakîm olan Allah'tandır.
2. (Bu kitabın) Bu
açıklamaları hikmet dolu Kuranın (indirilmesi) Son Peygamber'e vahyedilmiş
olması (o azîz) her şeye galip, hâkim ve (hikmet sahibi) bütün irâdesi ve
takdiri ve bütün yarattığı eserleri birer hikmet ve faydaya dayanmış, olan (Allah'dandır)
o Yüce Yaratıcının mukaddes katındandır.
3. O gökleri ve yeri o
ikisinin arasındakileri yaratmadık, ancak hak ile ve bir tayin edilmiş müddetle
-yarattık- kâfir olanlar ise korkutulmuş oldukları şeyden yüz (eviricilerdir.
3. İşte o Ezeli
Yaratıcı, buyuruyor ki: (O gökleri ve yeri ikisinin arasındakilerini) Bütün o
güzel, eşsiz, ibret verici varlıkları, boş yere (yaratmadık) onların (ancak hak
ile) hak ve hakikatin ortaya çıkmasını temin için ve ilâhî kudretin, adaletin
tecellîsiyle Allah'ın büyüklüğüne delil getirilmesi için (ve bir tâyin edilmiş
müddetle) Allah katında malûm bir zaman, kıyamet gününe kadar devam etmeleri
için yarattık, varlık alanına getirdik, uyanmak için gözler önüne koymuş olduk,
(kâfir olanlar ise) Peygamberler ve ilâhî kitaplar vasıtasiyle (korkutulmuş
oldukları şeyden) bir müthiş günün meydana geleceğine âid haberlerden (yüz
çeviricilerdir.) ona inanmazlar, ehemmiyet vermezler, o kadar açık, kuvvetli
delillere rağmen yine inkârlarında devam ederler.
4. De ki: bana haber
veriniz!. Allah'tan başka tapar olduklarınızı bana gösteriniz yerden neleri
yarat ive rm iş, I erdir. Yoksa onlar için göklerde bir ortaklık var mıdır?.
Bana bundan evvelki bir kitabı veya ilmden bir eseri getiriniz, eğer siz doğru
kimseler oldu iseniz.
4. Ey Yüce Resul!.
O kâfirlere (Deki: bana haber veriniz) o bâtıl putların hâllerini bir kere göz
önüne alınız da söyleyiniz bakalım (Allah'tan başka tapar olduklarını bana
gösteriniz) hâllerini bana anlatınız, onlar, bu (yerden neleri
yaratıvermişlerdir) hiç onlar bu yerlerde bir zerreyi bile yaratıp vücuda
getirmeğe kaadir bulunmuşlar mıdır?, (yoksa onlar için göklerde bir ortaklık var
mıdır?) O göklerin yaradılışında o putlar. Kâinatın yaratıcısı ile bir
ortaklıkta bulunmuşlar mıdır? Ne mümkün, bunu hangi bir akıllı kimse iddia
edebilir?. Artık siz neye dayanarak o putlara mâbutluk sıfatını vererek
tapınıyorsunuz?, (bana bundan evvelki bir kitabı) Bu Kur'an-ı Kerim'den evvel
nazil olmuş olan Tevrat gibi, İncil gibi bir ilâhî kitabı getiriniz ki, sizin
putlara yaptığınız ibâdetlerin doğru olduğuna şahadet eder olsunlar. Bu mümkün
mü?, (veya ilmden bir eser getiriniz) evvelki milletlerin, mütefekkir zâtların
ilmlerinden bir kalıntı, bir vesika getiriniz de putlara ibâdet etmenize izin
verir bulunsun, onun cevazına delâlet etsin (eğer siz sâdık kimseler oldu
iseniz) öyle putlara fâni mahlûklara tapmanıza âid sözleriniz doğru ise öyle
iddianızı destekleyecek bir delil getiriniz bakalım!. Ne yazık ki, bu mümkün
değil!. Bu iddianız, boştur, bunu isbat edecek ne naklî bir delil ve ne de aklî
bir delil mevcut değildir.
5. Ve daha sapık
kimdir, o kimseden ki, Allah'a ibadeti bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine
cevap veremeyecek olan putlara yalvarır -ibadet eder.- Halbuki, Onlar, bunların
yalvarmalarından gafillerdir.
5. Evet.. Bir kere düşünmez
misiniz?. O putlar, o âciz, fâni mahlûklar nasıl mâbudluğa sahip olabilirler?.
(Ve daha sapık kimdir?. O kimseden ki, Allah'a ibâdeti bırakıp da kıyamet gününe
kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeye yalvarır)Putlara ibâdet eder,
elbette ki, öyle bir kimseden daha sapık yoktur. Hiç aklı başında olan, doğru
yolu tâkib eden bir kimse öyle âciz, cevap vermek kudretinden mahrum şeyleri
nasıl tanrı tanıyarak onlara tapınabilir?. Bu ne kadar aptallık!, (halbuki
onlar) O kendilerine tapıları putlar (bunların) bu müşriklerin
(yalvarmalarından) kendilerine ibâdet edip onlardan bir şeyler niyaz edip
durmalarından (gafillerdir) Evet.. Malûmdur ki, o putlar, cansızlar kabilinden
şeylerdir. Kendilerine ibâdet edildiğinden habersizdirler, akıl ve şuura sahip
değildirler. Artık öyle şuursuz şeylerden ne beklenebilir?.
6. Ve insanlar -mahşerde-
toplandıkları zaman -putlar- onlar için düşmanlar olmuş olurlar. Ve onların
ibadetlerini inkâr ediciler olmuşlardır.
6. (Ve insanlar) Kıyamet
günü mahşerde (toplandıkları zaman) o putlar, o kendilerine ibâdet etmiş
oldukları mahlûklar (onlar için) o kendilerine tapmış olan kimseler için (düşman
olmuş olurlar) bir lisân-ı hâl veya söz ile onları yalanlarlar, onlardan uzak
olduklarını söylerler, (ve onların) O kendilerine tapınmış olan kimselerin
kendilerine (ibâdetlerini inkâr ediciler olmuşlardır.) yâni: O dünyada iken
mâbud edinilen fâni, mahlûklar, kıyamette korkularından titrerler, o müşrikler
yalanlarlar, bize ibâdet etmelerini onlara biz emretmedik derler, ve onların
ibâdetlerinden haberdar olmadıklarını söyleyerek onlardan kaçınırlar.
7. Ve onlara açık açık
âyetlerimiz okunduğu zaman, kendilerine geldiği vakit hakkı inkâr eder olanlar
dedi ki: İşte bu apaçık sihirdir.
7. Bu mübarek âyetler de
kâfirlerin Resûl-i Ekrem'e karşı almış oldukları inkarcı vaziyetlerini ve Kur'an-ı
Kerim'e sihir ve bir iftira eseri dedikleri ve Yüce Peygamberin de onlara ne
yolda cevap vermekle mükellef bulunduğunu bildiriyor. Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'ın ilk Peygamber olmadığını ve O'nun ilâhî vahiyden başka bir şeye
tâbi bulunmadığını ve O'nun vazifesini haber veriyor. Kur'an-ı Kerim'in Allah
tarafından gönderilmiş olduğu ve onun kutsallığına Isrâiloğullan'ndan bir zâtın
da şahitlik edip îman eylemiş bulunduğu hâlde sırf böbürlenme sebebiyle o ilâhî
kitabı kabul etmeyenlerin zâlim kimseler oldukları için hidâyetten mahrum
kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O müşriklere (karşı
apaçık âyetlerimiz) Kur'an-ı Kerim'in pek açık deliller (okunduğu zaman,
kendilerine geldiği vakit hakkı) kendilerine okunan ve hakikatin kendi olan o
âyetleri (inkâr eder olanlar) o müşriklerden her biri (dedi ki: işte bu) okunan
Kuran (bir apaçık sihirdir.) hakikati olmayan bir hayâlden ibarettir,
işitenlerin kalblerine sihir gibi tesir ediyor.
8. Yoksa iftira etti mi
diyorlar? Deki: Eğer onu, ben iftira ettim ise artık benim için Allah'tan hiçbir
şeye sahip olamazsınız. O sizin neye daldığınızı pek iyi bilendir. O benimle
sizin aramızda şahit olmaya kâfidir. Ve O, çok bağışlayan, pek esirgeyendir.
8. (Yoksa) O müşrikler
kötülüklerini daha ileri götürerek Hz. Muhammed, O Kur'an-ı Allah adına (iftira
etti mi diyorlar?.) Evet.. Onlar böyle bir isnadta bulunmak cehaletini de
göstermişlerdi. Hak T e âlâ Hazretleri de onları re d için Yüce Resulüne
emrediyor ki: Resulüm o inkarcılara (deki: Eğer onu) O Kur'an-ı Kerim'i diyelim
ki (ben iftira ettiğim ise) o, ilâhî bir kitap olmadığı hâlde onun ilâhî bir
kitap olduğunu, bana vahy edildiğini gerçek dışı olarak iddiada bulundum ise
(artık benim için) beni kurtarabilmek için (Allah'tan hiçbir şeye sahip
olamazsınız) onu derhal zuhur edecek intikamından, azabından beni kurtarmaya
hiçbir kimse kaadir, selâhiyetli bulunamaz. Artık öyle bir iftiraya nasıl cür'et
etmiş olabilirim?. (O) Yüce Yaratıcı (sizin neye daldığınızı) Kur'an-ı Kerim'e
sihir demenizi ve bana karşı nasıl inkârda ve iftira isnadında bulunduğunuzu
(pek iyi bilendir) o Kâinatın Yaratıcısı gerçek durumu sizden ve diğer bütün
mahlûkatından daha ziyade bilip görmektedir. (O) Yüce Yaratıcı (benimle sizin
aranızda şahit olmaya kâfidir.) o Yüce Mâbud, benim doğruluğuma, ilâhî dini size
teblîğ ettiğime, sizin de ne inkarcı, ne kibirli kimseler olduğunuza şahitlik
edecektir.
Bu mübarek söz, Resûl-i
Ekrem hakkında büyük bir müjdeyi, o inkarcılar hakkında da büyük bir tehdidi
içermiş bulunmaktadır. (Ve O) Bilen Yaratıcı, (çok yari ıg ayıcı d ir) îman edip
tevbekâr olanları af eder ve hatalarını örter ve (rahimdir) kulları hakkında
merhameti pek ziyâdedir. Kullarını kusurlarından dolayı hemen cezaya çarpmaz,
onlara uyanıp hâllerini ıslâh edebilmeleri için bir mühlet verir, îman ettikleri
takdirde onları evvelki inkârlarından, itikatlarından dolayı cezalandırmaz,
onları ilâhî rahmetine nail buyurur.
9. Deki: Ben
Peygamberlerden ilk evvel olan değilim ve ne bana ve ne de sizlere ne
yapılacağını bilmem. Ben başka değil, ancak bana vahy olunana tâbi olurum ve ben
apaçık bir korkutucudan başka değilim.
9. Allah Teâlâ Hazretleri,
Son Peygamber Efendimize şöyle de emr ediyor: Resulüm!. O müşriklere (Deki: Ben
peygamberlerden ilk evvel olan değilim) yâni; İlk defa olarak Peygamberlik
iddiasında bulunmuş, ben garip ve benzersiz görülecek bir vaziyet almış değilim,
benden evvel de nice Peygamberler gelmiş, insanlığı tevhîd dinine davete memur
bulunmuşlardır (ve ne bana Ve ne de sizlere ne yapılacağını bilmem) yâni: Benim
vazifem size ilâhî dini tebliğ etmektir. Benim hakkımda takdir-i ilâhînin bu
dünyada nasıl gerçekleşeceğini ben kendi kendime bilemem. Ben vazifemi ifâya
muvaffak olacak mıyım, yoksa diğer bir kısım Peygamberler gibi beldemden
çıkarılacak mıyım, şahit olacak mıyım, bunları bilemem.. Sizin de küfrünüzde
devam edince, dünyada nasıl bir felâkete uğrayacağınız, başınıza gökten taşlar
mı yağacağını, veya yerler yarılıp içlerine mi düşeceğinizi bilip tâyin edemem.
Bu gibi istikbâle âid şeyleri bilmek Cenab-ı Hak'ka mahsustur. Bir Peygamber ise
ancak Cenab-ı Hak'kın kendisine bildirdiği şeyleri. Peygamberlik vazifelerine
âid hususları bilir bunları ümmetlerine teblîğ eder, Kâinata âid bütün işleri
bilmesi icap etmez, (ben başka değil, ancak bana vahy olunana tâbi olurum)
Kur'an'in beyanatına göre peygamberlik vazifemi tanzim ederim, kendiliğimden
onlara muhalif bir şey meydana getirmem, (ve ben apaçık bir korkutucudan başka
değilim.) yâni: Benim vazifem, sizin îmana davet etmektir. Peygamberliğimi Allah
tarafından göstermeye muvaffak olduğum mucizeler ile isbat eylemektir.
Küfrlerinde, isyanlarında ısrar edip duranlara da ilâhî azaba mâruz
kalacaklarını ihtarda bulunmaktadır. Yoksa ben insan gücünün dışında olan
şeyleri bizzat vücûda getirmeğe kaadir bulunduğumu iddia edemem.
10. Deki: Bana haber
veriniz!. Eğer -Kur'an- Allah tarafından olup da siz onu inkâr eyledinizse ve
Isrâiloğullan'ndan bir şahit de onun misli üzerine şahadette bulundu ve hemen
îman etti de siz böbürlendi iseniz -artık zâlimlerden olmaz mısınız?- Şüphe yok
ki, Allah zâlimler olan, kavmi doğru bir yola muvaffak kılmaz.
10. Hak Teâlâ Hazretleri, O
Yüce Peygamberine şöyle de emrediyor: Ey Resulüm!. O inkarcılara (Deki: Bana
haber veriniz!. Eğer) Kur'an-ı Kerim (Allah tarafından olup da siz onu inkâr
eyledinizse) o ebedi bir mucize olup onun bir sûresine bile benzer getirmekten
bütün insanlar âciz bulundukları hâlde siz o ilâhî kitabı ve onu sizlere tebliğ
eden Son Peygamberi tasdik etmeyip de inkâra devam ederseniz (ve
Isrâiloğullan'ndan bir şahit de) onların en âlim bir ferdi olan, semavî
kitaplara vakıf bulunan bir zât da (onun) Kur'an'ın veya Son Peygamber'in (misli
üzerine) tatbikan (şahitlikte bulundu) yâni: Kur'an'ın da Tevrat gibi bir ilâhî
kitap olup tevhid dinini telkin buyurduğuna veya Hz. Muhammed'in de Hz. Musa
gibi bir Peygamber olup insanlığa Allah'ın birliği inancını, şirkin bâtıl
olduğunu, tehdit ve vâide ve diğer şeylere âid meseleleri teblîğ eylemekte
bulunduğuna şahitlik eyledi (ve hemen îman etti de siz) ey Peygamber zamanındaki
inkarcılar!, (böbürlendi iseniz) Kibirli bir vaziyet alarak hiç gerçek durumu
düşünmedi iseniz artık zâlimlerden olmuş olmaz mısınız? Nedir o kadar açık,
parlak bir hakikate karşı bu derece inkâr!, (şüphe yok ki, Allah, zâlim olan
kavmi doğru bir yola muvaffak kılmaz.) Öyle küfrlerine ısrar edip duran
kimseler, kendi o kötü hareketlerinin, ihtiyarlarının bir neticesi olmak üzere
hidâyetten mahrum kalmış, bir ebedî azaba lâyık bulunmuş olurlar.
"Bu âyet-i kerîmedeki
şâhidden maksat, bir görüşe göre Musa Aleyhisselâm'dır. Çünkü, o da tevhid
dinini yaymaya çalışmış ve Son Peygamber Hazretlerinin geleceğine,
vasıflarına dâir malûmat vermişti. Fakat tefsircilerin çoğuna göre bu şâhidden
maksat, Yahudî âlimlerinden pek mümtaz bir zât olan Abdullah Bin
Selâmdır. Bu yüksek âlim,
Resül-i Ekrem Efendimizin evsâfını Tevrat'da okumuştu, sonra O Yüce Peygamber'e
karşılaşıp onun güzel yüzünde parlayan peygamberlik nurunu görünce, onunla
sohbette bulununca onun Son Peygamber olduğunu anlamış, hemen o Yüce Peygamberi
tasdikte bulunmuştur. Gerçekten bu zât, Hz. Peygamberin hicretinden sonra
Medine-i Münevvere'de müslümanlığı kabul etti, bu onuncu âyeti kerîmede Medine-i
Münevvere'de nazil olmuştu. Fakat Allah'ın emri üzerine bu Mekke-i Mükerreme'de
nazil olmuş olan süre-i Ehkaf'a nakl olmuştur.
Bu onuncu âyet-i kerîmenin
de Mekke-i Mükerreme'de nüzulü kabul edildiği taktirde ise hakikatları açıklayan
Kur'an'ın ebedî bir mucize olduğuna bu da ayrıca bir delil teşkil etmiş bulunur.
Çünkü: O zâtın daha Islâmiyeti kabul etmesinden senelerce evvel onun Islâmiyeti
kabul edeceği, İslâm dini lehine şahitlikte bulunacağı haber verilmiş oluyor.
Nitekim bu gibi geleceğe âid olup bilâhare tahakkuk etmiş birçok haberler,
Kur'an-ı Kerim'de mevcuttur. Mekke-i Mükerreme'nin fethi hakkındaki haber de bu
cümledendir.
11. Ve kâfir olanlar, îman
edenler için dedi: Eğer bir hayr olsa idi ona bizi geçemezlerdi. Ve onlar
bununla -Kur'an ile- hidayete eremedikleri vakit de hemen diyeceklerdir ki: işte
bu, eski bir iftiradır.
11. Bu mübarek âyetler de
bâzı zâtların Islâmiyeti kabullerinden dolayı müşriklerce meydana gelen diğer
bir şüpheyi ve pek boş bir iddiayı teşhir ediyor. Arap dili üzere nazil olan
Kur'an-ı Kerim'in de evvelce Hz. Musa'ya bir hidâyet rehberi ve rahmet olmak
üzere verilmiş olan Tevrat gibi bir ilâhî kitap olduğunu ve kâfirleri tehdit
etmekte, müminleri de müjdelemekte bulunduğunu bildiriyor. İstikâmetle
vasıflanmış olan mü'minlerin bir mükâfat olmak üzere uhrevî korkulardan,
üzüntülerden emin ve ebedî şekilde cennete nail olacaklarını da beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Hz. Peygamber zamanındaki Mekke-i
Mükerreme ahâlisinden olan bir kısım inkarcılar (îman edenler için) Ammar,
Suheyb ve Ibn-i Mes'ut gibi bâzı zâtlar hakkında veya Cüheyne, Müzeyne ve Gıfar
gibi bâzı kabileler hakkında (dedi: Eğer) Hz. Muhammed'in getirip tebliğ ettiği
Kur'an'da veya İslâm dininde (bir hayır olsa idi) o bir şerefe. Yüceliğe sahip
bulunsa idi (ona) o hayıra kavuşmak hususunda o îman edenler (bizi geçemezlerdi.)
bizden evvel İslâmiyet şerefine nail olamazlardı. Çünkü: O Islâmiyeti kabul
edenler servetden, şöhretten, reislikten nasipsiz bulunuyorlar. Bizler ise
zengin kimseleriz, mevki sahipleriyiz, milletimizin liderliğinde bulunuyoruz. O
hâlde bizim kadar bir varlığa sahip olmayanlar, bizden evvel hayıra nail
olabilirler mi?.
Bu câhiller, dünyevî bâzı
sebeplere güvenerek kendilerini hayır ve saadete herkesten daha ziyade lâyık
sanmışlar, kendilerinin akl-ı selimden, manevî olgunluklardan, ahlâki
faziletlerden, öyle manevî bir servetten mahrum olduklarının farkında
bulunmamışlar, âdi bir varlık etkisiyle öyle gururluca bir iddiada
bulunuyorlardı, (ve onlar) O inkarcılar (bununla) Hikmetleri açıklayan Kur'an
ile (hidâyete eremedikleri vakit de) onun doğruluğunu, yüceliğini takdir
edemeyip inkârlarına devam ettikleri zaman da (hemen diyeceklerdir ki: İşte bu,
eski bir iftiradır.) Allah adına eskilerin uydurmuş oldukları sözlerden
ibarettir. Evet.. O kâfirler, kendilerinin ne kadar kabiliyetsiz bulunduklarını
anlayamazlar, Kur'an-ı Mübîn'in yüceliğini takdir edemezler, o ilâhî kitap
hakkında öyle bir iddiada bulunmak cehaletini göstermiş olurlar.
12. Ve ondan evvel de
Musa'nın bir rehber ve bir rahmet olan kitabı var idi. Ve işte bu da bir
kitaptır, tasdik edicidir, arapça bir lisan ile -gönderilmiştir- zulm edenleri
korkutmak için, muhsin olanlara da bir müjdedir.
12. Yüce Allah da Kur'an'ın
bir ilâhî kitap olduğunu inkâr edenleri red için buyuruyor ki: Evet. Kur'an-ı
Mübîn, Son Peygamber'e verilmiş olan bir ilâhî kitaptır, (Ve ondan) O
Kur'an'dan (evvel de Musa'nın bir rehber ve bir rahmet olan kitabı var idi) O
Peygambere de Tevrat adındaki ilâhî kitap ihsan buyurulmuştu. O kitapta ilâhî
din hususunda bir kendisine
uyulan bir kitap idi, îman edenler için bir rahmet vesilesi bulunmuştu, (ve işte
bu da) Bu Kur'an-ı Kerim kitabı da (bir kitaptır) kadri yüce, insanlığı Allah'ın
dininden haberdar eden bir ilâhî kanundur ve Hz. Musa'nın kitabını da (tasdik
edicidir.) onun da bir ilâhî kitap olduğunu ve içeriğinin doğruluğunu ve bir
rahmet vesilesi bulunduğunu haber vermektedir. (Arapça bir lisân ile) Son
Peygambere (gönderilmiştir.) en geniş, en fasih olan bir lisân ile nazil olmuş,
onun fesahat ve belagatı, kapsamının yüceliği ve akıllı, mütefekkir zâtlarca
malûm ve kabul edilmiştir ve onun nüzulü nice hikmetlere dayanmaktadır. Bu
cümleden olarak (zulm edenleri) dinsizlikte sebat edip nefslerini helake mâruz
bırakanları (korkutmak için) dir. Onlara ilâhî azabı ihtar ederek kendilerini
uyanmaya davet içindir, (muhsîn olanlara da bir müjdedir.) güzelce îmanlarda ve
güzel amellerde bulunanlara da azaptan emin ve cennetlere nail olacaklarını
müjdelemektedir. Artık öyle bir ilâhî kitap, nasıl inkâr edilebilir?.
13. Şüphe yok, o kimseler
ki, Rab'b i m iz Allah'tır dediler, sonra istikamette bulundular, artık onların
üzerine bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
13. Evet.. (Şüphe
yok, o kimseler ki: Rab'bîmîz Allah'tır dediler) Allah'ın Rab olduğunu tasdik
ederek başkalarına kulluktan kaçındılar (sonra istikâmette bulundular) öyle
Allah'ı birlemekle beraber dinî vazifelerini de tam bir doğrulukla ifâya
çalıştılar, kalbleri şek ve şüpheden uzak, dinî işlerin ehemmiyet ve kutsiyetini
anlamış, hakkiyle güzel amelde bulundular (artık onların üzerine bir korku
yoktur) onlar kıyamet gününün korkunç ahvalinden emin bulunacaklardır, (ve onlar
mahzun da olmayacaklardır) Kendilerince sevilen, istenen bir şeyin elden
gitmesinden dolayı bir üzüntü ve kedere de mâruz kalmayacaklardır. Bütün
arzularına nail olup tam bir zevk ve huzur ile ebedî bir hayata mazhar bulunmuş
olacaklardır.
14. İşte onlar, cennet
sahipleridir. İşler olmuş oldukları şeylere bir mükâfat olmak üzere orada
ebedîyyen kalıcılardır.
14. (İşte onlar) Öyle
Allah'ın birliğini tasdik eden, istikâmetle vasıflanmış bulunan zâtlar (cennet
sahipleridir) onlar yarın âhirette cennetlere, o yüce makamlara nail
olacaklardır. Ve o muhterem zâtlar, dünyadalarken (işler olmuş oldukları
şeylere) güzel güzel amellere (bir mükâfat olmak üzere orada) o cennetlerde (ebediyyen
kalıcılardır) artık onlar için tekrar ölmek veya o nimetlerden mahrum kalmak
düşünülemez. İşte îmanın, ibâdet ve itaatin, ilâhî emirlere, tavsiyelere
riâyetin, Allah rızâsını kazanmanın ebedî ve pek yüce neticesi.
15. Ve biz insana anasına
ve babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Onu anası zahmetle yüklendi ve onu
zahmetle doğurdu, onu bu yüklenilmesi ve sütten kesilmesi -müddeti- ise otuz
aydır. Nihayet reşit olacağı zamana erip kırk seneye baliğ olunca dedi ki:
Yarabbî!. Beni muvaffak kıl, bana ve anam ile babama lütuf etmiş olduğun
nimetine şükredeyim ve razı olacağın bir güzel amelde bulunayım ve zürriyyetim
hakkında da benim için iyilik nasîp buyur. Şüphe yok ki, ben sana
-günahlarımdan- tevbe ettim ve muhakkak ki, ben müslümanlardanım.
15. Bu mübarek âyetler,
analara, babalara ve evlâda karşı gösterilecek bağlılık ve hür ist erlik
hakkındaki insanî vazifeyi, ilâhî tavsiyeyi bildiriyor. Bu husustaki ilâhî
tavsiyeye riâyet edecek zâtların nail olacakları uhrevî mükâfatları
müjdelemektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, tevhîde, Milaslı amele,
doğruluğa âid beyanatını müteakip insanlara diğer bir vazifelerini de şöylece
beyân buyuruyor: (Ve biz insana anasına ve babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik)
insanı bir iyilik vazifesiyle mükellef kıldık, onlara gerek hayatlarında ve
gerek öldüklerinden sonra mümkün olan iyiliklerde, hayır dilemekte bulunmasını
emr eyledik. Çünkü: Anaların, babaların evlâtları hakkındaki hizmetleri,
fedakârlıkları pek büyüktür. Evet., (onu) insanı (anası zahmetle yüklendi)
gebelik müddetince nice sıkıntılara katlandı (ve onu zahmetle doğurdu) ne
meşakkatli, üzüntülü, ağrılı vaziyetlerde bulundu (onun) o doğan çocuğun
(yüklenilmesi ve sütten kesilmesi) müddeti (ise otuz aydır) bir anne bu müddet
içinde ne kadar rahatsızlıklara uğrar, geceleri bile rahat edemez, çocuğunun
idaresiyle meşgul olur durur. Evet.. Çocukların anneleri rahminde bulunmalarının
en az müddeti altı aydır, süt verme müddetinin en çoğu da iki senedir ki,
toplamı otuz ay eder.
Velhâsıl: Bir anne, çocuğu
için birçok fedakârlıklara katlanır durur. Evet.. Şüphe yok ki, çocukları
hakkında annelerinin de, babalarının da büyük hizmetleri, fedakârlıkları vardır.
Artık onlara karşı evlâdın da şükran borçlu bulunmaları, pek ziyade hayır diler
olmaları icap etmez mi?, İşte bu husustaki vazifeyi pek güzel ifâ eden hayırlı
evlâda bir takdir örneği olmak üzere şöyle beyân buyuruluyor: (nihayet) bir
çocuk (reşit olacağı) aklı ve kuvveti kemâle ereceği (zamana erip kırk seneye
baliğ olunca) Cenab-ı Hak'ka yalvarıp (dedi ki: Yarabbü. Beni muvaffak kıl) bana
ilham et, bana büyük bir meyil ve rağbet ihsan buyur (bana ve ananı ile babama
vermiş olduğum nîmete şükür edeyim) bizi varlık sahasına getirdin, hayata
kavuşturdun, nice şeyler ile rızıklandırdın ve bizleri imân şerefine nail
buyurdun. Bunlara şükretmek pek mühim bir vazifedir, bu vazifeyi ifâya muvaffak
olayım (ve) Yarabbü. Senin (razı olacağın bir sâlih amelde bulurlayım) Allah'ın
rızâsını kazanacak bir hayırlı, amele muvaffak olayım (ve) Yarabbü. Böyle bir
muvaffakiyete evlâd ve torunlarını da nâü ederek (zürriyetim hakkında da benim
için iyilik nasîp buyur) onların muvaffakiyetleri de benim için ayrıca bir
muvaffakiyet bir iyi durum teşkil etmiş olsun, (şüphe yok ki,) Ey Yarabbim!.
(ben sana) Günâhlarımdan (tevbe ettiğini) insanlık hâli benden meydana gelmiş
olan lâyıksız hareketlerden dolayı pişmanlıkta bulunarak senin af ve bağışına
sığındım (ve muhakkak ki: Ben müslümanlardanım.) samimî şekilde İslâmiyetî kabul
etmiş, ilâhî dinin yüce hükümlerine teslimiyette bulunmuş bir kulum. Artık bu
duamı şu İslâmiyet hürmetine olarak kabul buyur Yarabbü.
16. İşte onlar, o
kimselerdir ki: Onlardan işlediklerinin en güzelini kabul ederiz ve onların
günâhlarından geçeriz, cennetlikler arasındadırlar, -bu- bir doğru söz iledir
ki, onlar vâ'd olunmuş bulunmaktadırlar.
16. Hak Teâlâ Hazretleri de
o gibi halisane niyazda bulunan kullarını müjdelemek için buyuruyor ki: (İşte
onlar) Öyle güzel vasıflara sahip, samimi müslümanlar (o kimselerdir ki:
Onlardan işlediklerinin en güzelini kabul ederiz) yâni: Mübâh olan şeyler, güzel
olsalar da bir sevabı gerektirici değildirler. Fakat, ibâdet ve itaat kabilinden
olan şeyler daha güzeldirler, işte kabule, mükâfata lâyık olan da bu türden olan
amellerdir, bunlar Allah tarafından kabul buyurulmaktadır. Ve (onların) o hâlis
müslümanların (günâhlarından geçeriz) bir nice kusurlarını af ederek onlardan
dolayı kendilerini cezalandırmayız. Artık o zâtlar (cennet Ashabı
arasındadırlar) cennetle müjdelenmiş olan seçkin kullar arasında
bulunacaklardır, onların gelecekleri, öyle pek emindir, pek yücedir. Bu ilâhî
müjde (bir doğru söz iledir ki, onlar) o müslümanlar, bununla, ilâhî müjde ile (vâ'd
olunmuş bulunmaktadırlar.) Cenab-ı Hak'kın Peygamberleri I i s ân iyi e samimi
müslüman kulları için tebliğ buyurulmuştur. Artık şüphe yok ki, daha sonra
gerçekleşecektir. Ne büyük bir muvaffakiyeti.
Rivayete göre bu mübarek
âyetler, Ebûbekrissıddık Radiyallâhü Teâlâ Anh ile benzerleri hakkında nazil
olmuştur. Kendisi İslâm şerefine nâü olduğu gibi babası Ebû Kuhafe Osman Bini
Amr ve anası Ümmülhayır Binti Sahre de Islâmiyeti kabul etmişlerdi ve kendisinin
oğlu Abdurrahmân ile onun oğlu Ebû Atîk dahi Islâmiyeti kabul edip Ashâb-ı
kiramdan bulunmuşlardı. Bu muvaffakiyet, başka Ashâb-ı kirâm'a nasip olmamıştır.
Hz. Ebübekir'in duaları kabul olunmuş, nice güzel amellerde bulunmuştur. Kısaca
dokuz müslüman köleyi âz ad etmiştir ki, Bilâli Habeşî Hazretleri de bu azat
edilenlerdendir ve servetini de İslâm dini uğrunda feda etmiştir. Ve kendisi
aşere-i mübeşşereden olup cennetle müjdelenmiştir. Ne büyük bir mazhariyet!.
Bununla beraber bu yüce
âyetler gösteriyor ki: Her müslümanın vazifesi, nâü olduğu nimetlere şükür
etmektir, bütün çoluk çocuğunun, bütün baba ve ecdadının ve bilhassa annesinin
haklarında hayır diler olarak hepsinin de İslâm nimetine nâü olmalarını can ve
gönülden temenni eylemektir. Böyle her hayır isterlik, Islâmiyete bir
bağlılığın, ahlâki olgunluklara nâü olmanın parlak bir alâmeti bulunmaktadır.
17. Ve o kimse ki, anasına,
babasına: Dedi ki: Uf ikinize!. Beni korkutuyor musunuz ki, ben çıkarılacağım?.
Halbuki, benden evvel nice nesiller gelip geçmiştir. Anası ile babası ise
Allah'tan medet istiyor, yazık sana!. İmân et, şüphe yok ki, Allah'ın vâ'di
haktır -diyorlardı- -Oğulları ise -hemen diyordu ki, bu,-dediğiniz-evvelkilerin
efsanelerinden başka değildir.
17. Bu mübarek
âyetler de dindar olan anasiyle babasına karşı bilâkis isyankâr olan, âhiret
hayatını inkâr eden, o hususa dâir beyânları masaldan sayan bir şahsın ahvalinin
aşağılığını tasvir ediyor. O gibi inkarcı şahısların hüsrana uğramış olduklarını
ve herkesin kendi amellerine göre derecelere ayrılacağını ihtar ediyor ve
kâfirlerin nasıl bir ceza hitabına mâruz kalacaklarını ve kendilerinin
kibirlenmeleri ve fâsıkça hareketleri sebebiyle nasıl bir zillet azabına
tutulacaklarını şöylece beyân buyurmaktadır. (Ve o kimse ki,) Yâni: Gelişigüzel
herhangi bir şahıs ki, ehl-i îmandan olan (anasına, babasına) kendisini îmana
davet ettikleri zaman (dedi ki: Uf ikinize!.) teessüf olunur hâlinize!, (beni
korkutuyor musunuz ki: Ben) öldükten sonra bir gün kabrimden (çıkarılacağım)
toprak kesilmiş iken yeniden hayat bulacağını, bir ceza yurduna sevk
edileceğim!, (halbuki, benden evvel nice nesiller gelip geçmiştir.) Ad, Semud
kavimleri gibi nice kuvvetli ümmetler tarihe karışmıştır, hiçbiri yeniden hayat
bulmamıştır, artık ben mi bulacağım?. Bu âhiret hayatını inkâr eden şahsın
(anası ile babası ise) oğullarının bu câhilce, inkarcı hâlinden üzülerek
(Allah'tan medet istiyor) oğullarının îmana muvaffak olması için Cenab-ı Hak'ka
yalvarıyorlar ve oğullarına hitaben (yazık sana) kendini ebedî helake mâruz
bulunduruyorsun (şüphe yok ki, Allah'ın vâ'di haktır) kulları kabirlerinden
kaldırıp tekrar hayata nail buyuracağına âid olan ilâhî vâ'di herhalde
gerçekleşecektir, diyorlardı. Bu güzel ihtara rağmen oğulları ise küfrlerinde
ısrar ederek (hemen diyordu ki: Bu) dediğiniz sözler (evvelkilerin
efsanelerinden başka değildir.) asılsız iddialarından ibarettir, bizim için
yeniden hayata ermek mümkün bulunmamaktadır..
18. İşte bunlar,
kendilerinden önce gelip geçen cin ve insanlardan ümmetler arasında bulunan
kimselerdir ki, üzerlerine söz, hak olmuştur. Muhakkak ki,onlar hüsrana uğramış
oldular.
18. Cenab-ı Hak da o
gibi câhil, Allah'ın kudretini takdirden mahrum inkarcı şahıslar hakkında
buyuruyor ki: (İşte bunlar) Böyle âhiret hayatını inkarcı kimseler,
(kendilerinden önce gelip geçen cin ve insanlardan ümmetler arasında bulunan)
bir takım dinsiz (kimselerdir ki, üzerlerine söz hak olmuştur) hepsinin de
küfrleri sebebiyle cehennemde ebedî olarak ceza görecekleri Allah tarafından
beyân buyurulmuştur. (muhakkak ki, onlar) Bütün o kâfirler (hüsrana uğramış
oldular) aslî Yaratılışlarını zayi etmiş; şeytanın vesveselerine kapılmış, ilâhî
beyânları inkâr ederek ebedî felâkete düşmüşlerdir.
19. Ve herkes için yapmış
olduklarından -dolayı- dereceler vardır ve onlara amellerini tamamen ödemek için
ve onlar zulm olunmazlar.
19. (Ve herkes için)
Mümin olanlar ile olmayanlardan herbiri için (yapmış olduklarından) hayır ve şer
adına işlemiş bulundukları şeylerden dolayı (dereceler vardır) kendileri için
çeşitli mertebelerde sevap veya ceza kararlaştırılmıştır, herbiri kendi ameline
göre mükâfat veya cezaya kavuşacaktır, (ve) Cenab-ı Hak (onlara) insanlara ve
cinlere (amellerini tamamen ödemek için) öyle dereceler kararlaştırmıştır,
herbiri lâyık olduğu şeye kavuşacaktır, (ve onlar zulm olunmazlar) Hiç birinin
güzel ameli sevapsız kalmaz ve hiçbiri kendi günâhının üstünde bir azaba
uğratılmaz ve hiçbirinin günâhı diğerine yükletilmez, haklarında ilâhî adalet
tamamen tecellî eder. Buna inanmışızdır.
20. Ve o gün ki, kâfir
olanlar, âteş üzerine arz olunurlar, -onlara denilir ki- lezzetli şeylerinizi
dünya hayatınızda giderdiniz ve onlar ile fâidelendiniz. Artık yeryüzünde haksız
yere böbürlenmiş ve kendisiyle fıska düşmüş olduğunuz şeyden dolayı bugün
alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınızdır.
20. (Ve o gün ki,) O
kıyamet zamanındaki dünyadalarken (kâfir olanlar, âteş üzerine arz olunurlar)
cehenneme sevk edilmiş bulunurlar. Onlara kınamak için denilir ki: (lezzetli
şeylerinizi dünya hayatınızda gideriniz) dünyevî zevklerinizi tatmin eylediniz
(ve onlar ile fâidelendiniz) bütün dünya lezzetleriyle iştigâl ettiğiniz, sizin
için başka bir lezzet kalmamış oldu (artık yeryüzünde haksız yere böbürlenmiş)
böbürlenirce bir vaziyet almış (ve kendisiyle fıska düşmüş) gayrı meşru şeyleri
isteyerek insanî faziletten mahrum kalmış (olduğunuz şeyden dolayı bugün) bu
âhiret âleminde (alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınızdır.) siz dünyada
iken nail olduğunuz nimetlerin kadrini bilmeyip onları suistimal etmiş
olduğunuzdan dolayı artık âhiret âleminde her türlü nimetten mahrum, azaplara
uğramış olacaksınız. Bu âyet-i kerime ile işaret buyurulmuş oluyor ki: İnsan,
dünyada iken nail olduğu temiz, helâl nimetlerden dolayı Yüce Yaratıcıya şükr
etmelidir, o nimetleri kötüye kullanarak mağrurca, müsrifçe hareketlerde
bulunmamalıdır, ebedi hayatı düşünerek asıl onu temine çalışmalıdır, Cenab-ı
Hak'tan muvaffakiyetler niyaz etmelidir, dünya tarihinden ibret almalıdır.
21. Ve Adın kardeşini
hatırla. O vakit ki, Ehkafdaki kavmini korkutmuştu ve muhakkak ki, onun önünden
ve ardından nice korkutucular da gelip geçmiştir. Allah'tan başkasına ibadette
bulunmayıp, şüphe yok ki: Ben sizin hakkınızda pek büyük bir günün azabından
korkarım -demişti.-
21. Bu mübarek âyetler
de küfrleri yüzünden helake uğramış olan kavimlerden bir ibret örneği olmak
üzere Ad kavmini Hz. Hûda karşı almış oldukları inkarcı bir vaziyeti ve o Yüce
Peygamber'in ihtarını dinlemediklerini ve başlarına gelmekte olan bir azabı, bir
rahmet sanırlarken onunla mahv ve yok olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Ve) Ey Son Peygamber!. Seni inkâr eden taifelere (Ad'ın kardeşini) Hz. Hûd'un
kıssasını (yâd et.) onlar için bir uyanmak vesilesi olmak üzere o Ad kavminin
korkunç hayat tarihini hatırlat. (O vakit ki:) Hûd Aleyhisselâm (ehkafdaki) o
tarihi mevkideki (kavmini) Ad taifesini, tevhid dinine davet edip kendilerini
ilâhi azap ile (korkutmuştu) onları küfrlerinden vaz geçirmeğe çalışmıştı (ve
muhakkak ki, onun önünden ve ardından) Hz. Hûd'un peygamberliğinden evvel de
sonra da (nice korkutucular da gelip geçmiştir.) kendi kavimlerini irşada
çalışmış, onlara ilâhi azabı hatırlatmış olan birçok Peygamberler de insanlık
muhitini ıslâha, aydınlatmaya gayret göstermişlerdir. Bu cihetle de insanlık
hakkında ilâhi delil tamam olmuştur, artık hiçbir kimse kendi cehaletini bir
mazeret makamında ileri süremez bulunmaktadır. İşte Hûd Aleyhisselâm da kavmine
hitaben: (Allah'tan başkasına ibâdette bulunmayın) küfr ve şirke düşmeyin, tam
bir ihlâs ile Allah Teâlâ'nın bir olan zâtına ibâdete devam edin (şüphe yok ki,
ben sizin hakkınızda pek büyük bir günün azabından) kıyamette müthiş bir cezaya
uğramanızdan (korkarım.) demişti.
22. Dediler ki: Sen bize
geldin mi ki, bizi ilâhlarımızdan geri döndüresin?. İmdi bize vâ'd ettiğin şeyi
getiriver, eğer sen doğru söyleyenlerden oldu isen.
22. O kavim ise bu pek
güzel nasihate rağmen (Dediler ki:) Ey Hûd!. Aleyhisselâm. (sen bize geldin mi
ki, bizi ilâhlarımızdan geri döndüresin?.) Putlarımıza tapmaktan bizi mahrum
bırakasın!. (imdi bize vâ'd ettiğin şeyi getiriver) putlara taptığımızdan dolayı
azabı hak etmiş bulunuyor isek o azap hemen başımıza geliversin, (eğer sen
sâdıklardan oldu isen.) hemen o azaba mâruz kalalım.
23. Dedi ki: Şüphe yok;
bilgi Allah katındadır. Ben size kendisiyle gönderilmiş olduğum şeyi tebliğ
ediyorum. Fakat ben sizi bir kavim görüyorum ki: Cehalette bulunuyorsunuz.
23. Hz. Hûd da o câhil
kavmine (Dedi ki: Şüphe yok, bilgi Allah katındadır.) başınıza azabın hangi gün
geleceğini de vesâir hâdiselerin ortaya çıkma zamanını da bilen, ancak Allah
Teâlâ'dır. (ben size kendisiyle gönderilmiş olduğum şeyi tebliğ ediyorum)
Peygamberlik vazifemi ifâya çalışıyorum, hakkınızda hayır diler bulunuyorum
(fakat ben sizi bir kavim görüyorum ki: Cehalette bulunuyorsunuz.) küfr ve
şirki terk etmiyorsunuz, kendinize nasihatları kabulden kaçınıyorsunuz hayır ve
şerri ayırt
varlık bakımından o
kavimlerden aşağı bulunan sonraki inkarcılar, öyle bir azabın kendilerini de
kuşatabileceğini hiç düşünmezler mi?.
Bu âyet-i kerîme, büyük bir
tehdidi içermektedir. İşaret buyurulmuş oluyor ki: Maddî bir varlığa güvenerek
maneviyattan mahrum kalmak asla doğru değildir. Bir insan, ne kadar muntazam
duyu organı ve güçlere, kuvvet ve servete sahip bulunsa da bunlar ile tekamül
etmiş, hakikî geleceğini temin etmiş olamaz. Bu fâni varlıklara aldanarak
maneviyata, ruhî olgunluklara, vicdan temizliğine karşı kayıtsız bulunması,
kendisi için pek büyük bir kusurdur, en fecî bir ruhî hastalıktan ibarettir,
insanî değeri mahveden bir aşağılıktan ibarettir. Binaenaleyh hakikaten akıllı,
düşünen bir insan, nail olduğu kuvvetleri ve diğer imkânları güzelce kullanarak
hem dünyasını, hem de âhiretini temîne çalışır. İşte hakkıyle aydın olanlar, o
gibi insanlardan ibarettir.
27. Celâlim hakkı için
etrafınızda beldelerden bulunanları helak etmiştik ve âyetleri de beyân
etmiştik, gerekti ki: Geri dönüversinler.
27. Allah Teâlâ
Hazretleri, Hz. Peygamber zamanındaki Mekke-i Mükerreme ahâlisini vesaire
uyandırmak için şöyle de buyuruyor: (Celâlim hakkı için etrafınızdaki
beldelerden bulunanları) yâni: Mekke-i Mükerreme'nin civarında bulunan şehirler
ahâlisinden bir nicelerini de vaktiyle (helak etmiştik) helake uğramış olanlar,
yalnız Ad kavminden ibaret değildir. Şam, Yemen, Medyen, Eyke, Sebâ, Sedum,
Mısır gibi beldelerdeki kâfir ve isyankârlar da vaktiyle nice felâketlere mâruz
kalmışlardır. Bütün bunların müthiş, ibret verici kıssaları malûmdur, (ve) O
beldeler ahâlisi, vaktiyle küfrlerinden vazgeçmemişlerdi, halbuki, onlara
(âyetleri de beyân etmiştik) Allah'ın birliğine, ilâhî kudrete şahitlik eden
delilleri, en kuvvetli kanıtları onlara göstermiştik (gerekti ki,)
inkârlarından, kötü hareketlerinden (geri dönüversinler) yanlış düşünceler,
telkinlere tâbi olarak küfr ve isyan içinde yaşamasınlar. Onlar ise bunlardan
asla istifâde etmek istemediler, sonunda lâyık oldukları felâkete kavuştular.
28. Onlara Allah'tan
başka yakınlık sağlamak için tanrı edinmiş oldukları şeyler yardım etmeli değil
mi idiler?. Bilâkis onlardan gaip oluverdiler ve bu da onların yalanlarının ve
iftira eder oldukları şeyin -bir eseri- dir.
28. (Onlara) O şirke
düşmüş, akıllıca düşünmekten mahrum kalmış kimselere, kendi iddialarına göre
(Allah'tan başka yakınlık sağlamak için) kendileri için âlemlerin Rabbi'ne
yakınlığa bir vesîle olmaları kuruntusuyla (tanrı edinmiş oldukları şeyler) o
putlar, o âciz, fâni şeyler (yardım etmeli değil mi idiler?.) kendilerine yüz
gösteren felâketi gidermek için yardımda, Kâinatın Yaratıcısı katında şefaat
eylemekte bulunmalı değil mi idiler?. Ne gezer!. Onlarda o kabiliyet, o
selâhiyet ne arar?, (bilâkis) o azap, o felâket gelmeye başlayınca o bâtıl
mabutlar (onlardan gaip oldular) kendilerinden hiçbir fâide, bir eser görülemez
oldu. (ve bu da) O putların vesâirenin bir yardım edemeyip gaip olmaları
(onların) o putperest kimselerin (yalanlarının ve iftira eder oldukları şeyin
bir eseridir.) o câhilce hareketin bir neticesinden ibarettir. Hiç öyle âciz,
fâni, şuurdan mahrum şeyler, tanrı edinilebilir mi?. Onlardan bir menfaat
umulabilir mi?. Bu, apaçık bir keyfiyet değil midir?. Ne gaflettir ki, birçok
insanlar, bunu düşünüp takdir edemiyorlar, öyle naçiz, fâni şeylere tapınmak
zilletini işlemekte bulunuyorlar!. Cenab-ı Hak, uyanmalar ihsan buyursun Amin...
29. Ve o zamanı da
hatırla ki, cinlerden bir zümreyi Kur'an-ı dinlemeleri için sana göndermiştik
ki. Vaktaki: Ona hazır oldular, dediler ki: Susun -dinleyin- Vaktaki, okunması
son buldu, kendi kavimlerine korkutucular olarak dönüp gittiler.
29. Bu mübarek âyetler, cin
taifesinden bir zümrenin Resûl-i Ekrem'le karşılaşıp onun okumakta olduğu Kur'an-ı
Kerim'i dinlemiş ve sonra kendi taifelerine dönerek Kur'an-ı Kerîme dâir malûmat
verip onları İslâm dinine davet eylemiş bulunduklarını haber veriyor. Allah
Teâlâ'nın Peygamberine itaatin kurtuluş ve saadete vesîle
olacağını, ona itaatten
kaçınanların ise sapık kimseler olup Allah'ın kanunundan kendilerini
kurtaramayacaklarını ihtar etmiş olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey
Peygamberlerin iftiharı!. Kavmini irşâd için çalı; (ve) onlara (o zamanı an ki:
Cinlerden bir zümreyi Kur'an-ı dinlemeleri için sana göndermiştik) cinler de
İslâm dinin ile mükellef bulunmuşlardı, onlardan bir kısmı da Kur'an'dan
faydalanıp Allah'ın birliği inancına sarılmış bulunuyordu, artık nasıl olur da
insanlar, bu şereften, bu umumî dine girmekten mahrum bulunsunlar, (vakta ki:)
Cinler (ona hazır oldular) Kur'an-ı Kerim'in okunması veya Resül-i Ekrem'in onu
okuması zamanında hazır bulundular, birbirine hitaben (dediler ki: Susun) okunan
Kur'an-ı dinleyin (vaktaki: Okunması son buldu) O cinler (kendi kavimlerine
korkutucular olarak dönüp gittiler) kendi taifelerini İslâm dinine davet
ettiler, küfrün ne büyük azablara sebep olacağını onlara ihtar eylediler.
30. Dediler ki: Ey
kavmimiz!. Muhakkak ki, kendisinden önce olanları tasdik edici olarak Musa'dan
sonra nâzîl olmuş hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor.
30. O kendi taifeleri
arasına dönen cinler (Dediler ki: Ey kavmimiz!.) ey cin taifeleri!, (muhakkak
biz, bir kitap dinledik ki,) Kur'an adındaki ilâhî kitabın okunan âyetlerini
dinleyip anladık ki: (kendisinden önce olanları tasdik edici) diğer
Peygamberlere verilmiş olan semavî kitapların da birer ilâhî kitap olduğunu
haber verici (olarak Musa'dan sonra nazil olmuş) semavî kitapların sonuncusu
bulunmuş ve bütün insanlığı (hakka) sabit hakikate, sahîh olan dinî inançlara
(ve dosdoğru bir yola) insanları selâmet ve saadete erdirecek olan bir hidâyet
yoluna, bir güzel ameller sahasına (rehberlik ediyor) insanları öyle bir
kurtuluş ve saadete kavuşturmak istiyor.
31. Ey bizim kavmimiz!.
Allah'ın davetçisine icabet edin ve O'na inanın, sizin için günâhlarınızdan
mağfirette bulunsun ve sizi elîm bir azaptan kurtarsın.
31. Artık (Ey bizim
kavmimiz!.) öyle bir kurtuluş ve saadete erebilmeniz için (Allah'ın davetçisine
icabet edin) bizleri İslâm dinine davet eden Son Peygamber Hazretlerine tâbi
olarak ona itaatte bulunun (ve O'na inanın) onun Yüce bir Peygamber olduğunu
kalben tasdik ederek onun gösterdiği yolu tâkib edin. Tâki: Allah Teâlâ (sizin
için günâhlarınızdan mağfirette bulunsun) Allah'ın haklarına âid bâzı
kusurlarınızı af etsin ve örtsün (ve sizi elîm ve azaptan kurtarsın) kâfirler
için hazırlanmış olan en şiddetli cehennem azabından kurtarsın.
32. Ve her kim
Allah'ın davetçisine icabet etmezse, artık yerde âciz bırakıcı değildir ve onun
için onun ötesinde yardımcılar da yoktur. Onlar apaçık bir sapıklık
içindedirler.
32. O cin zümresi, kendi
taifelerini, İslâm dinine teşvik için İrşada devam ederek söyle de dediler: (Ve
her kim Allah'ın davetçisine icabet etmezse) Mükellef kimseleri Allah'ın dinine
davete memur olan Yüce Peygamberin tebliğlerini kabulden kaçınır, tevhid diniyle
vasıflanmazsa (artık) öyle bir kimse (yerde) kaçıp da kendisini cezalandırmaktan
Allah Teâlâ'yı hâşâ (âciz bırakıcı değildir) kendisini Cenab-ı Allah'ın
kahrından asla kurtaramaz (ve onun için) o davete icabet etmeyen şahıs için
(onun ötesinde) Cenab-ı Hak'dan başka (yardımcılar da yoktur) onu ilâhî azaptan
kurtarmaya hizmet edecek dostlar, yardımcılar asla bulunamaz, (onlar) Öyle,
ilâhî dinden Peygamberlere itaatten kaçınan şahıslar (apaçık bir sapıklık
içindedirler.) Onlar, kudret eserlerini düşünmekten ve pek açık, pek nüranî olan
bir hidâyet tâkib etmekten mahrum kalmış, küfr ve isyan karanlıkları içinde
yaşamak zilletini işlemiş kimselerden başka değildirler. Artık şüphe yok ki,
onlar, en büyük azaplara lâyık olmuşlardır.
Rivayete göre vaktiyle
cinler, göklere yükselerek bâzı sırları öğrenirlerdi. Sonra âteş kıvılcımı ile
taşlanarak semâya yükselmekten men edilince bunun mühim bir sebepten
kaynaklandığına kaani olmuşlardı. Bu sebebi araştırmaya başladılar. Bu sırada
Resül-i Ekrem Efendimiz Mekke-i Mükerreme'den Tâif tarafına teşrif etmiş,
Tâif ahâlisini İslâm dinine
davet buyurmuş, Mekke-i Mükerreme'ye dönerken "Vâ'dii Nenle" denilen bir yerde
yalnız başına bulunarak gece veya sabah namazını kılmakta bulunmuştu. İşte bu
sırada Nuseybin veya Niynuva'daki cinlerin eşrafından yedi veya altı kimse
Peygamber Efendimizle karşılaşmış, onun okuduğu Kuran âyetlerini dinlemiş, göğe
yükselmeden ne için men edilmiş olmalarının sebebini bu vesîle ile anlamış
idiler. Binaenaleyh kavimlerine dönerek onları İslâm dinine davet etmişlerdir.
Gerçekten de Resûl-i Ekrem Efendimiz insanlara olduğu gibi cinlere de
gönderilmiş Yüce Peygamberdir. Cinleri de ilâhî dine davet buyurmuştur, bir
kısmı îman etmiş, bir kısmı da îman etmemiştir. Sahîh olan görüşe göre insanlar
hakkında câri olan hükm, cinler hakkında da câridir. Onlar da Allah Teâlâ'ya
ibâdet ve itaat için yaratılmışlardır. Onlar da hakka itaatlerinden dolayı
sevaba, isyanlarından dolayı da cezaya lâyık olacaklardır. Onların müminleri de
cennete gireceklerdir. Madem ki: Onlar da mükelleftirler. Madem ki. Peygamberlik
iftiharı Hz. Muhammed onları da ilâhî dine davete memur olmuştur, artık onların
haklarında da mükellef insanlar gibi muamele olunacağı açıktır. Fakat Imam-ı
Azamdan bir rivayete göre cinler için sevap yoktur, ancak âteşten kurtuluş
vardır. Onlara âhirette hayvanlar gibi "toprak kesiliniz" denilecektir.
Ibn-i Abbas Hazretlerinden,
Imam-ı Mâlik ile Ibn-i Ebi Leylâ'dan ve diğer zâtlardan rivayet olunduğuna göre
ise cinler de insanlar gibi amellerine, inançlarına göre muameleye tâbi
tutulacaktır, müminleri cennetlere kâfirleri de cehennemlere sevk
edilecektirler. "Sirac-ül Münir cin süresine de müracaat!.
33. Yâ görmediler mi ki:
Şüphe yok, gökleri ve yeri yaratmış ve onları yaratışında yorulmamış olan Allah,
ölüleri de diriltmeye kaadirdir. Evet.. Şüphe yok ki. O, her şey üzerine
kaadîrdir.
33. Bu mübarek âyetler,
ölülerin Allah'ın kudreti ile yeniden hayata ereceklerini isbat için dikkatleri
Kâinatın yaratılışına çekiyor. Bu gibi hakikatleri inkâr edenlerin nasıl bir
azaba tutulacaklarını ihtar ediyor. O gibi inkarcıların dedikodularına karşı Son
Peygamberin de diğer yüce Peygamberler gibi sabr ve sebat ile mükellef olduğunu
ve o dinsizlerin azaba mâruz kaldıkları gün, dünya hayatının ne kadar geçici
bulunmuş olduğunu itiraf edeceklerini haber veriyor. Bu husustaki ilâhî
beyânların pek mükemmel bir öğüt teşkil ettiği ve ebedî helake uğrayacak
kimselerin de fâsıklardan ibaret bulunduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ölülerin tekrar hayata kavuşturularak mahşere sevk edileceklerini inkâr eden
dinsizler, (ya görmediler mi ki:) gözleriyle görmüş gibi kesin olarak bilip
anlamadılar mı ki: (şüphe yok, gökleri ve yeri yaratmış) O kadar muazzam
âlemleri ve onlardaki hesapsız kudreti hârikalarını yoktan var etmiş (ve onları
yaratışında yorulmamış) naçiz kalmamış (olan Allah) o Yüce Yaratıcı (ölüleri de
diriltmeğe kaadirdir.) elbette onları yoktan var eden bir Kaadîr Yaratıcı onları
iadeye de kaadirdir, bunu hangi akıllı bir kimse inkâr edebilir?, (evet.. Şüphe
yok ki. O) Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri (her şey üzerine kaadirdir.) bütün
mahlükatın varlığı, Allah'ın kudretinin büyüklüğüne ve her şeye fazlasiyle kâfi
olduğuna pek açık bir şekilde şahitlik etmektedir. Artık ölüleri de tekrar
hayata erdirmesi, nasıl inkâr edilebilir?.
34. Ve o gün ki,
kâfir olanlar, âteş üzerine arz olunurlar. -Onlara denilir ki- nasıl bu hak
değil mi imiş?. - onlar da - Evet.. Ve Rab'bimiz hakkı için -diyeceklerdir-Cenab-ı
Hak da -artık siz inkâr eder olduğunuz şey sebebiyle azabı tadınız diyecektir.
34. Kâfirler, o
inkârlarının pek korkunç neticesini bir düşünmeli değil midirler?. (Ve o gün ki,
kâfir olanlar) Yeniden hayata erdirilerek (âteş üzerine arz olunurlar) zebaniler
tarafından cehenneme sevk edilerek azap âteşine mâruz bırakılırlar, o kâfirlere
kınamak için denilir ki: (nasıl bu hak değil mi imiş?.) Dünyada iken inkâr
mecalleri kalmadığı için (evet.. Ve Rab'bimiz hakkı için) bu âhiret hayatı, bu
cehennem azabı sabittir, bunun gerçekleşmesi muhakkak bulunmuştur diyeceklerdir.
Ne yazık ki, bu itiraflarının kendilerine artık bir fâidesi olmayacaktır. Çünkü
zamanı geçmiştir. Cenab-ı Hak da onları kınamak için (artık siz inkâr eder
olduğunuz şey sebebiyle azabı tadınız diyecektir) o inkarcıları ebediyyen
cehennemde cezalandıracaktır, işte küfrün gereği!.
35. Artık sabr et.
Resullerden azm sahiplerinin sabr ettiği gibi ve onlar için acele etme. Sanki
onlar, vâ'd olunduklarını görecekleri gün, gündüzden bir saatten başka
durmamışlar gibi olacaklardır, -bu- bir tebliğdir, f asıklar olan kavimden
başkası, helake uğratılacak mıdır?, -elbette uğratılmayacaktır.-
35. Allah Teâlâ Hazretleri
Yüce Peygamberine emr ve tavsiye buyuruyor ki: (Artık) Ey Son Peygamber!. Sen (sabr
et) Seni inkâr edenlerin dedikodularına, gösterdikleri ezâ ve cefâya karşı sabr
ve sükûnette bulun, onlar, lâyık oldukları azablara sonunda kavuşacaklardır. Sen
(Resullerden azm sahiplerinin) yâni sebattan ve şiddetli şeyler karşısında
sabrdan ayrılmayan Peygamberlerin (sabrettiği gibi) sabret. Nûh, Salih, İbrahim,
Lût, Şûayb, Musa, Isâ Aleyhümüsselâm bu mübarek zümredendirler, (ve) Ey Son
Peygamber!, (onlar için) Mekke-i Mükerreme'deki inkarcılar için (acele etme)
başlarına ilâhî azabın hemen gelmesini isteme. Onlar sonunda lâyık oldukları
azaba kavuşacaklardır, (sanki onlar, vâ'd olunduklarını görecekleri gün)
haklarında takdir edilmiş olan azabın ortaya çıkma anında (gündüzden bir saatten
başka ) dünyada (durmamışlar gibi olacaklardır) yâni: O inkarcılar, kıyamette
uğrayacakları cezanın tesiriyle şaşkına döneceklerdir, dünyada iken sanki
gündüzün bir saat kadar yaşamış gibi kendilerini göreceklerdir. Mâruz kaldıkları
pek şiddetli ve ebedî azap günlerine göre dünya hayatını bir saatten ibaret
telâkki edeceklerdir. İşte Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretleri, insanlığa bir
uyanma dersi olmak üzere buyuruyor ki: Bu âhiret hayatına âid olan haber,
insanlık için (bir tebliğdir) Kur'an-ı Kerim vasıtasiyle insanlara bildirilen
bir hakikattir, bir uyanma vesilesidir, bir ibret öğüdüdür, bundan istifâde
etmelidir, dinden, İslâm terbiyesinden ayrılmamalıdır. (fâşıklar olan kavimden
başkası helake uğratılacak mıdır?.) Elbette ki, uğratılmayacaktır. Evet.. Her
kim ki Allah Teâlâ'ya ibâdet ve taatten kaçınır, onun mukaddes emirlerine,
yasaklarına muhalefette bulunur durursa fâsık bulunmuş olur. İşte o gibi
kimseler, helake, ebedî azaba aday bulunmuşlardır. Öyle fâsık, münkir olmayan
kullar hakkında ise Cenab-ı Hak'kın lütuf ve keremi, ilâhî rahmeti pek çoktur.
Bu âyet-i Kerîme, buna işareti içermekte ve ehl-i îman için bir büyük müjdeyi
kapsamaktadır. İmân ile âhirete giden bir kul, günahkâr bulunsa da hakkında
ilâhî affa ve cennete nail olacaktır. Bu müminler hakkında ne büyük bir ilâhî
lütuftur. Artık her mü'min bunun şükrünü ifâya çalışmalıdır. O Yüce mabudun
bütün hükümlerine riâyeti bir kulluk vazifesi bilip muvaffakiyeti o Yüce
Yaratıcıdan niyaz etmelidir. Ve başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|
|