|
45-CASIYE
SURESİ
Bu mübarek sûre de Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Otuzyedi âyet-i kerîmeden meydana gelmektedir. "Hâ,
Mim" sûrelerinin altıncısıdır. (28) inci âyetinde her milletin kıyamet günü
Casiye, yâni: Yerlere serilmiş bir hâlde bulunacağı haber verildiği için
kendisine böyle "Casiye Sûresi" adı verilmiştir. (18) inci âyetinde şeriatdan ve
(24) üncü âyetinde de dehreden (zamandan) bahsedildiği için kendisine "Şeriat
Sûresi" ve "Dehr Sûresi" nâmı da verilmiştir.
Başlıca konuları şunlardır:
1. Allah Teâlâ'nın
varlığını, kudret ve azametini gösteren yaratılış eserlerine dikkatleri çekmek.
2. İlâhî âyetlerin
ehemmiyetine ve onlara karşı kâfirlerin aldıkları vaziyetlere işaret etmek.
3. İsrâiloğulları
hakkındaki ilâhî lütfü ve onların bilâhare aldıkları nankörce vaziyeti
bildirmek.
4. Kıyamet gününün
dehşetini ve o gün insanların haklarında kendi amel sahifelerinin şahadette
bulunacağını ihtar etmek.
5. Mü'minlere âhirette
nail olacakları büyük nimetleri müjdelemek, inkarcıların da çirkin akidelerini
ve mâruz kalacakları şiddetli cezalarını teşhir etmek.
6. Alemlerin Rabbi'nin
büyüklüğünü, bütün kâinat üzerindeki hâkimiyetini ve kudretiyle hikmetini beyân
etmek.
1. Hâ, Mim.
1. Bu mübarek ayetler,
Kur'an-ı Kerim'in yüceliğine dikkatleri çekiyor. Dış ve iç âlemdeki çeşitli
yaratılış eserlerinin Allah'ın zatına ve Rabbani Yüceliğine âid ne kadar parlak
birer delil ve birer mükemmel ibret ve uyanma vesilesi olduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ha, Mim.) Bundan maksat, ne olduğunu Allah'ın ilmine
havale ederiz. Benzerlerine bakınız.
2. Kitabın indirilişi,
aziz, hakim olan Allah'tandır.
2. (Kitabın
indirilişi) Yani: İnsanlık için bir hidayet rehberi olan bütün hayır ve fazileti
toplayan bütün Kur'an-ı Kerim'in veyahut onun bir kısmını teşkil eden bu Hâ, Mim
sûre-i celllesinin Hz. Peygamber'e vahyen bildirilmiş olması (aziz, hâkim olan
Allah'tandır.) Evet.. O mukaddes kitap, her şeye galip, kaadir olan, bütün
mahlûkatın hakkındaki emrleri, düzenlemeleri birer hikmet ve faydaya dayanan
Kâinatın Yaratıcısı Allah tarafından son Peygamber'e ihsan buyurulmuştur. O
Ezelî Yaratıcımızın aziz ve hâkim olduğuna ise bütün yaratılış eserleri, bütün
maddî ve ruhanî varlıklar şahadet edip durmaktadır..
3. Şüphe yok ki, göklerde
ve yerde mü'minler için elbette ibretler vardır.
3. Evet.. (Şüphe yok ki)
Yüce Allah'ın kudret eseri olan (göklerde) o yüksek âlemlerde, onlarda parlayan
bir nice varlıklarda (ve yerde) insanlığın ikâmetgâhı olan yer sahasında fâideli
madenleri, kaynakları içinde saklayan bu yer kürede (mü'minler için elbette
ibretler vardır.) o mümin zatlar, göklere ve yere baktıkça Kâinatın
Yaratıcısının varlığına, kudret ve hikmetine âid dış âlemle ilgili milyonlarca
delilleri gözlerinin önünde parlamakta bulmuş olurlar.
4. Ve sizin yaradılışınızda
ve neşrettiği her bir canlı şeyde yakınen bilip inanan bir kavim için ibretler
vardır.
4. (Ve) Ey insanlar!,
(sizin) Allah'ın kudretiyle (yaradılışınızda) birnice kuvvetler ile donatılmış
olarak vücuda getirilmiş olmanızda (ve) yine Yüce Yaratıcı'nın yer yüzünde
(yaydığı her bir canlı şeyde) çeşit çeşit hayvanların yaradılışında (yakınen
bilip inanan bir kavim için) îmanları pek kuvvetli olup eşyanın haki kat I arını
olduğu gibi takdire kabiliyetli olan bir insan topluluğu için (ibretler vardır.)
bütün bu varlıklar, o mümtaz zâtların nazarlarında birer açık delildir, Allah'ın
birliği hakkında birer parlak kanıttır. Artık onların kalblerinde şek ve
şüpheden bir eser yoktur. İşte gördüğümüz bu varlıklar da, Cenab-ı Hak'kın
birliğine, kudret ve yaratıcılığına âid iç âlemdeki delillerden ibarettir.
5. Ve gece ile gündüzün
değişmesinde ve Allah'ın gökten bir rızk indirip onunla yeri ölümünden sonra
diriltmesinde ve rüzgârları bir taraftan diğer tarafa döndürmesinde de akıllıca
düşünen bir kavim için ibretler vardır.
5. (Ve gece ile
gündüzün değişmesinde) Işıklı olup olmamalarında birbirini tâkib edip
durmalarında, müddetlerinin çoğalıp azalmasında, vücuda gelmelerindeki gayelerde
(ve Allah'ın gökten bir rızk) yâni: Vakit vakit yağmur (indirip onunla yeri
ölümünden) kuruyup büyüyüp gelişmeden mahrum kaldıkları (sonra diriltmesinde)
yeniden bitirme kuvvetine nail buyurmasında (Ve rüzgârları bir taraftan diğer
bir tarafa döndürmesinde de vakit vakit) doğuya, batıya ve kuzeye, güneye doğru
Yönlendirilmesinde de (akıllıca düşünen bir kavim için ibretler vardır.) bütün
bu çeşitli, muhtelif hâdiseler, bir hikmet sahibi Yaratıcı'nın varlığına açık
birer delildir, gafletten kurtulan, akıllıca düşünen cemaatler elbette bunu
takdir ederler, bu ibret levhalarından bir ibret dersi alarak Allah'ın birliğini
tasdikte bulunmuş olurlar.
Velhâsıl: Yaratılış
kabiliyetlerini zayi etmeyen insanlar, îmandan, Allah'ın dinine bağlanmaktan
ayrılmazlar, kendilerinde ilm ve irfan artıp da bu Kâinatın yaradılışını,
bunların nasıl birer yaratılış hârikası olduklarını düşününce de îmanları
fevkalâde kuvvet bularak ilmülyakin (kesin bilgi) derecesinden aynülyakin
(mahiyetini kavrama) mertebesine yükselmiş olurlar, bu âlemdeki muhtelif
hâdiseleri ve onların gayelerini ve birbirini ne kadar muntazam bir surette
tâkib edip durduklarını düşündükçe de aklî kuvvetleri gelişmiş, Kâinatın
Yaratıcısının ne kadar muazzam bir kudrete, hikmete sahip ve ortak ve benzerden
uzak olduğunu pek güzelce anlamış bulunurlar. Ne büyük bir muvaffakiyet!.
6. İşte bunlar, Allah'ın
âyetleridir ki: Bunları sana hakkıyla okuyoruz. Artık Allah'tan ve O'nun
âyetlerinden sonra hangi bir söze inanırlar?.
6. Bu mübarek âyetler de
Kur'an-ı Kerim'in yüksek mertebesine ve O'nun üstünde hakikate dayalı başka bir
söz bulunamayacağına işaret buyuruyor. O Kur'an-ı Kerim'in âyetlerine karşı
inkarcı ve kibirli vaziyet alanların şiddetli bir azaba uğrayacaklarını ihtar
ediyor. O inkarcıları cehennem azabının tâkib edeceğini ve onların hiçbir
kazançlarından ve hiçbir kimseden bir fâide göremeyeceklerini haber veriyor. Ve
bir hidâyet vesilesi olan Kur'an-ı Kerîm'i inkâr edenleri pek müthiş bir azap
ile tehdit buyurmaktadır. Şöyle ki: (İşte bunlar) Bu okunan Kur'an âyetleri
(Allah'ın âyetleridir.) o Kerem Sahibi mâbud'un insanlığı ilâhî dine davet için
göndermiş olduğu mübarek âyetlerdir, (bunları) Bu âyetleri ey Son Peygamber!,
(sana hakkıyla okuyoruz) hak ve hakikati içermiş olmak üzere sana vahyetmiş
bulunuyoruz, bütün bu beyanat, hakka ve hikmete birer tercümandır, (artık) İlâhî
dine davet edilen kâfirler (Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra) yâni: Resûl-i
Ekrem'in Allah Teâlâ nâmına tebliğ ettiği dinî emirlerden, delillerden sonra
(hangi bir söze inanırlar?.) öyle hakikatin tâ kendisi olan, en açık bir
uluhiyet delili bulunan Kur'an'a, peygamberin tebliğlerine inanmayanlar, hiçbir
doğru söze inanmazlar, onlar gerçek dışı olan şeylere inanırlar, öyle bir
cehalet eseri göstermiş olurlar.
7. Herbir yalancının,
günâha düşkünün vay hâline!.
7. (Her bir yalancının)
Hakkı değiştirmeye cür'et edenin (günâha düşkünüm çokça günâh kazanmaya
çalışanın (vay hâline!.) en büyük azap ona yönelik bulunacaktır.
8. Allah'ın âyetlerinin
kendisine karşı okunur olduğunu işitir de sonra böbürlenerek İsrar eder, sanki
onları işitmemiştir. Artık onu acıklı bir azap ile müjdele!.
8. Öyle bir yalancı,
günahkâr ki: (Allah'ın âyetlerinin kendisine karşı okunur olduğunu işitir)
Kur'an-ı Kerim'in dinî hükümlerine, faziletlere, vâ'd ve tehdide, müjde ve
korkutmaya âid âyetlerinin okunduğunu işitir durur (sonra böbürlenerek) dinî
tebligata karşı kibirli bir vaziyet alarak küfründe (ısrar eder) yine
cehaletinden ayrılmaz (sanki onları işitmemiştir) o okunan âyetlerden haberdar
olmamış gibi bir vaziyette bulunur (artık onu) öyle küfründen ayrılmak istemeyen
bir şahsı ey Yüce Peygamber. Sen (acıklı bir azap ile müjdele) o şahıs, küfrünün
böyle cezasına kavuşacaktır. Bu bir ihtardır. Buna müjde denilmesi, bir alay ve
hakaret içindir. Öyle bir inkarcıya haber verilecek şey böyle bir tehditten
başka olmadığına işaret içindir.
Deniliyor ki: Bu âyet-i
celîle Nazrıbnilhars hakkında nazil olmuştur. O şahıs İranlılara âid hikâyeleri
satın alır, bunları okuyarak insanları Kur'an-ı Kerim'i dinlemekten alıkoymak
isterdi. Fakat bu âyet-i kerîme, umumî bir ibare ile vârid olmuş, hükmü o
bozguncu şahısı da, onun benzerlerini de kapsamaktadır.
9. Ayetlerimizden bir şeyi
bildiği zaman da onu eğlence edinmiş olur. Onlar var ya, onlar için pek
alçaltıcı bir azap vardır.
9. O kötü şahıs yok mu,
(Ayetlerimizden bir şeyi bildiği zamanda) kendisine bir âyet okunup da onun
Kur'an-ı Kerîm'den bir âyet olduğunu anladığı hâlde de (onu eğlence edinmiş
olur) onunla istihzada bulunur. Nitekim Ebû Cehl de "Inne şeceretezzekkum"
âyetini işitince böyle bir terbiyesizliğe cür'et göstermişti, (onlar var ya!.)
Öyle Kur'an-ı Kerim'in âyetlerine karşı kibirli ve alaycı bir vaziyet alan
şahıslar, bilmelidir ki: (onlar için pek alçaltıcı bir azap vardır.) Onlar
zelilce bir hâlde ölüp gideceklerdir.
10. Arkalarından
cehennem vardır. Onlardan ne kazanmış oldukları şeyler ve ne de Allah'tan başka
edinmiş oldukları dostlar, bir şeyi bertaraf edemeyecektir. Onlar için pek büyük
bir azap vardır.
10. O inkarcıların
(Arkalarından cehennem vardır) onlar öldükten sonra cehenneme sevk
edileceklerdir, onların istikbâlleri öyle müthiştir, artık onlar o gelecek azaba
kavuşacakları zaman kendilerine hiçbir şey fâide verici olamayacaktır, (onlardan
ne) Dünyada iken (kazanmış oldukları şeyler) servet ve zenginlik (ve ne de
Allah'tan başka edinmiş oldukları dostlar) putlar, bâtıl tanrılar (bir şeyi
bertaraf edemeyecektir.) kendilerini cehennem azabından kurtaramayacaktır.
Bilâkis (onlar için) o dinsizlere mahsus (pek büyük bir azap vardır) öyle
şiddetli bir daimî bir azap ki, kendilerini her cihetten kuşatmış olacaktır.
11. İşte bu, -Kur'an- bir
hidâyet rehberidir. Rab'lerinin âyetlerini inkâr eden kimseler ise onlar için
pek şiddetlisinden bir acıklı azap vardır.
11. (İşte bu) Kur'an-ı
Kerim (bir hidâyet rehberidir) kendisine tâbi olanları hakka, doğru yola
kavuşturur, (Rab'lerinin âyetlerini inkâr eden) iç ve dış âlemde bulunan ilâhî
kudret delillerini, kanıtlarını kabulden kaçınan (kimseler ise onlar için)
kıyamet gününde (pek şiddetlisinden bir acıklı azap vardır.) onlar nihayet öyle
şiddetli bir azaba ebediyyen uğrayacaklardır. İşte nail oldukları nimetlerin
değerini bilip şükrünü yerine getirmeyenlerin, bilâkis küfr ve isyan ile
ömürleri nihayet buları dinsiz kimselerin akıbetleri böyle pek korkunçtur. "Ricz"
azabın en şiddetlisi demektir.
12. Allah o -zât- dır
ki: Denizi sizin emrinize verdi, onun emriyle o denizler içinde gemiler cereyan
etsin diye ve onun lutfundan talepte bulutlasınız diye ve gerektir ki, şükür
edesiniz.
12. Bu mübarek âyetler
de Kerem Sahibi Yaratıcının insanlık hakkındaki bir kısım faydalı ve şükür
gerektirici kudret eserlerini bildiriyor. Bütün bu yaratılış eserlerini düşünen
insanlar için birer birlik delile teşkil ettiğine işaret ediyor, mü'minleri
ahlâkî vazifeler, af ve bağış ile muameleye davet buyuruyor. Herkesin kendi
amellerine göre âhirette mükâfat ve ceza göreceğini ihtar ile insanları güzel
amellere teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah o) Varlığına, birliğine, kudret
ve azametine âid nice deliller buyuran yüce zât (dır ki: Denizi emrinize verdi)
ondan istifâde etmenizi size kolay kıldı. (O'nun emriyle) O Kerem Sahibi
Yaratıcının irâde ve kudretiyle (o denizler içinde gemiler cereyan etsin diye)
böyle gemiler emre hazır bulunmuştur, (ve O'nun) O Yüce Yaratıcının (lütfundan
talebte bulunasınız diye) ticaret gibi, bir takım fâideli şeyleri denizden
çıkarmak gibi bir nice balıkları avlamak gibi, ilâhî nimetlerden faydalanasınız
diye denizleri, gemileri emrinize tâbi kılmıştır, (ve gerektir ki,
şükredersiniz) Sizlere ihsan buyurduğu o kadar nimetlerden dolayı o Kerem Sahibi
mâbud'a şükrederek ibâdet ve itaat da bulunasınız.
13. Ve göklerde ne varsa ve
yerde ne varsa hepsini kendi katından sizin için boyun eğdirmiştir. Şüphe yok
ki, bunda düşünen bir kavim için elbette alâmetler vardır.
13. O Kerem Sahibi
Yaratıcıya nasıl şükredilmez ki: Ey insanlar!. (Göklerde ne varsa ve yerde ne
varsa hepsini kendi katından size boyun eğdirmiştir.) Meselâ: Göklerdeki güneş,
ay, yıldızlar ve havalardaki bulutlar, rüzgârlar, yağmurlar ve yeryüzündeki
birçok dağlar denizler, dereler, ağaçlar, hayvanlar Allah'ın birer lütfü olarak
insanların fâidelenmeleri için hazır bulunmuşlardır, (şüphe yok ki, bunda) Bu
bildirilen pek büyük şeylerden her birinde (düşünen bir kavim için) hak ve
hakikati, Allah Teâlâ'nın yarattığı san'at eserlerini güzelce düşünmeye muvaffak
olan bir insan topluluğu için (elbette alâmetler vardır.) bunların hepsi de Yüce
Allah'ın varlığına, kudret ve hikmetine âid birer parlak delil bulunmaktadır.
Evet.. O kadar farklı ve çeşitli kudret eserlerinin pek muntazam bir şekilde
insanlığın fâidelerini temin edip durmaları, elbette ki: Bir Hikmet Sahibi
Yaratıcı'nın varlığına en açık birer delildir.
14. İman edenlere söyle,
Allah'ın günlerini ümit etmeyenleri bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu,
yaptığına göre cezalandıracaktır.
14. Ey Yüce Resul!. (İmân
edenlere söyle) Onlara tavsiye buyurur (Allah'ın günlerini ümit etmeyenleri)
kıyameti düşünmeyen, Allah'ın azabına uğrayacaklarını beklemeyen kimseler
hakkında (bağışlamada bulunsunlar) yâni: Onların ezâ ve cefâlarına karşı af ve
bağış ile muamelede bulunsunlar, iyi muameleden ayrılmasınlar, onlara karşı
böyle yüksek bir ahlâkî fazilet dersi vermiş olsunlar. Evet.. Böyle sosyal
fazilet gösterilmelidir. Allah Teâlâ'nın (bir kavmi) dünyada iken (kazandıkları
şey ile) güzel ahlâk ile muamele yaptıkları sebebiyle, bir takım inkarcıların
ezâ ve cefâsına karşı sabr ve tahammül göstermeleri sebebiyle (cezalandırması
için) kendilerine böyle faziletli bir hareketi emretmektedir. Elbette ki: Hak
yolunda sabr ve sebat gösteren, fenalıklara karşı iyilikte bulunarak halkın
ahlâkını ıslâha çalışan zâtlar, âhirette büyük mükâfatlara nail olacaklardır.
Bunun hilâfına hareket edenler de elbette ki: Lâyık oldukları cezalara
kavuşacaklardır.
Bir görüşe göre bu âyet-i
kerîmenin hükmü, cihâd hakkındaki âyet-i celîle ile nesh edilmiştir. Veyahut
bundan maksat, cihâdı gerektirmeyecek şekilde görülen bir kısım ahlâkî olmayan
muamelelere karşı af ve bağış ile muamelede bulunulup intikama
kalkışılmamasıdır. Böyle affedici bir muamele, insanlık için bir fazilet dersi
teşkil eder, birçok kimselerin ahlâklarını düzeltmelerine bir vesîle olabilir.
Deniliyor ki: Bu âyet-i
kerîme, Hz. Ömer Radiyallâhü Anh hakkında nazil olmuştur. Bir rivayete göre Beni
Gıfardan bir şahıs, Mekke-i Mükerreme'de Hz. Ömer'e sövmüşmüş Hz. Ömer de onu
şiddetle yakalamak istemiş bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olarak af ve
bağış ile mukabelede bulunulması tavsiye buyurulmuştur.
15. Her kim iyi bir işte
bulunursa bu kendi lehinedir ve her kim bir kötülük yaparsa o da kendi
aleyhinedir. Sonra Rab'binize döndürüleceksinizdir.
15. Evet.. (Her kim
iyi bir işte bulunursa) Allah Teâlâ'nın emirlerine riâyette, yasakladığı
şeylerden kaçınarak ibâdet ve itaata devam ederse (bu kendi lehinedir) Bunun
fâidesini kendisi görecektir, (ve her kim bir fenalık yaparsa) Dünyada dînen
yasak bir işi işlerse, meselâ: Bankalarının hukukuna tecâvüz ederse, üzerine
düşen dinî vazifeleri yapmazsa (o da) öyle muhalif bir hareketi de (kendi
aleyhinedir) onun cezasını da kendisi görecektir. Evet., (sonra) Bu dünya
hayatını müteakip, (Rab'binîze döndürüleceksinizdir) kıyamette hesaba tâbi olmak
üzere ilâhî mahkemeye sevk edileceksinizdir. İnanan ve iyilik yapanlar
mükâfatlara, bil'akis inkarcı, isyankâr olanlar da cezalara uğrayacaklardır.
Artık her akıllı olan kimse, bu akıbeti düşünmelidir, mükâfatlara nâiliyet için
güzel amellerde, muamelelerde bulunmaya çalışmalıdır.
16. Andolsun ki,
Isrâiloğullan'na kitap ve hükm ve Peygamberlik vermiştik ve onları tertemiz
şeylerden rızıklandırmıştık ve onları âlemlere üstün kılmıştık.
16. Bu mübarek âyetler,
vaktiyle Isrâiloğulları'nın nail oldukları ilâhî nimetleri bildiriyor. Ve
onların birçok dinî beyânlara rağmen bile bile ihtilâfa düşmüş, bu yüzden
âhirette muhakemeye tâbi olacak bulunduklarını haber veriyor. Böyle ihtilâfların
peygamber zamanına âid bulunmadığına işaretle Son Peygamber'e teselli vermiş
oluyor. Kendi şer'i hükümlerine tâbi bulunarak câhillerin isteklerine ehemmiyet
vermemesini emr ediyor. O câhillerden bir fâide beklenilemeyeceğini, onların
birbirleriyle dost olduklarını, Allah Teâlâ'nın ise muttaki kullarının vesilesi
olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (And olsun ki) Muhakkak bir gerçektir
ki, vaktiyle (İsrail oğullarına kitap ve hükm ve peygamberlik vermiştik) yâni:
Onlara Allah tarafından Tevrat gibi, İncil gibi semavî kitaplar verilmişti,
insanlar arasındaki dâvaları, düşmanlıkları halletme ve çözmede güçlü
kılınmışlardı, din hususunda anlayışa ve nazari ve ameli hikmetlere muvaffak
bulunmuşlardı ve kendilerine içlerinden birçok Peygamberler gönderilmişti. O
Peygamberlerin bir kısmı Peygamberlikte hükümeti bir arada bulunduruyorlardı,
(ve onları tertemiz şeylerden rızıklandırmıştık) Yâni: Başka milletlere
verilmemiş olan birçok nimetler onlara verilmişti, açılan deniz yollarından
selâmetle sahile ermişlerdi. Tiyh çölünde istirahata kavuşmuşlardı. Deniliyor
ki: Onlar bu bakımdan kendi zamanlarındaki milletlerin üstünde bulunmuşlardı.
17. Ve onlara o emrden
açık deliller vermiştik, artık ihtilâfta bulunmadılar, ancak kendilerine bilgi
geldikten sonra bir azgınlık olarak -ihtilâfa düştüler- şüphe yok ki, senin
Rab'bin kıyamet günü onların aralarında kendisinde ihtilâf ettikleri şeyler
hakkında hüküm verecektir.
17. Cenab-ı Hak buyuruyor
ki: (ve onlara) O Isrâiloğullan'na o kadar nimetler ile beraber (o emrden) dinî
husustan dolayı (açık deliller vermiştik) yâni onların Peygamberlerine
vahyedilmiş olan din emrine dâir nice açık deliller, parlak mucizeler
verilmişti. O Isrâiloğulları da bu sayede nice öğütlere ve Yüce Peygamberlerin
durumlarına, vasıtalarına dâir nice malûmata nail olmuşlardı, (artık) O
Isrâiloğulları (ihtilâfta bulunmadılar) bir zaman peygamberlerine tâbi olarak
dinlerini, birliklerini muhafaza ettiler (ancak kendilerine bilgi geldikten
sonra) o dinî emirlerin, haberlerin birer hakikat olduğuna dâir delillere,
kanıtlara nail oldukları müteakip (bir azgınlık olarak) haset gibi, başkanlık
sevgisi gibi bir sebeple (ihtilâfa düştüler) fırkalara ayrıldılar, birbirlerini
yalanlar ve câhil gösterir oldular. (Şüphe yok ki:) Ey Peygamber!. (Senin
Rab'bin kıyamet günü onların aralarında kendisinde ihtilâf ettikleri şeyler
hakkında hükm verecektir.) Onlara öyle bilgi, kesin bilgi meydana geldiği hâlde
mücerret nefsanî arzulara tâbi olarak öyle ihtilâfa düşmüş oldukları için
haklarında birer ilâhî hüküm sâdır olacak, lâyık oldukları cezalara
kavuşacaklardır.
Ibn-i Abbas Radiyallâhü
Teâlâ Anh'tan rivayet olunduğuna göre, o Isrâiloğullan'na gelen bilgiden maksat.
Peygamber Efendimizin bütün insanlığa Peygamber gönderileceğine dâir olan
bilgidir. Kendi kitaplarında buna dâir bilgi verilmişti, o Yüce Peygamber'in
Tehameden Yesrib'e, yâni: Mekke-i Mükerreme'den Medine-i
Münevvere'ye hicret
edeceğini, Yesrib ahâlisinin ona yardım edip onun yardımcıları olacaklarını
biliyorlardı. Vakta ki, vasıflarını bildikleri o Yüce Peygamber meydana geldi,
kendilerini tevhid dinine davet buyurdu, hemen inkâra kalkışarak İslâmiyet'e
karşı muhalif bir cephe almış oldular. Fakat o inkarcılar, elbette ki, bu
hareketlerinin cezasını âhirette göreceklerdir.
18. Sonra seni -din-
konusunda bir şeriat üzerine -memur- kıldık. Artık sen onat âb i ol,
bilmeyenlerin isteklerine tâbi olma.
18. Ey Yüce
Peygamber!. (Sonra) O vaziyetleri bildiren Isrâiloğulları'nın uğradıkları fetret
zamanını müteakip (seni) din (emrinden bir şeriat) bir sünnet, sânı pek büyük,
pek geniş, pek doğru bir din (üzerine) memur (kıldık) sana öyle bir hidâyet
yolunu nasip ettik, (artık sen ona tâbi ol) onun hükümlerine hakkıyla riâyette
bulun, (bilemez olanların arzularına tâbi olma.) Onların sözlerine iltifat etme,
onlar, bilemezler ve bilemez olduklarını da bilemez kimselerdir. Artık onların
sözlerine iltifat edilebilir mi?.
Deniliyor ki: Bu
câhillerden başlıca maksat, Kureyş müşrikleridir. Peygamber Efendimiz Mekke-i
Mükerreme'de iken o müşrikler demişler ki: Yâ Muhammedi. -Aleyhisselâm-
Babalarımızın dinine dönüver, elbette onlar senden daha faziletli, daha yaşlı
idiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.
19. Şüphe yok ki,
onlar, Allah'tan gelecek herhangi bir şeyi senden elbette ki, bertaraf
edemezler. Ve muhakkak ki, zâlimlerin bâzıları bâzıları için dostlardır. Allah
ise müttakilerin vesilesidir.
19. Allah Teâlâ
Hazretleri Yüce Peygamberine kuvvet vermek için ve o müşriklerin arzularına tâbi
olmaktan yasakladığının hikmetine işaret için şöyle buyuruyor: (Şüphe yok ki:
Onlar) O müşrikler, o kendi arzularına düşkün kimseler (Allah'tan gelecek
herhangi bir şeyi) yâni: Onların arzularına uyulduğu takdirde Allah tarafından
gelecek olan bir azabı, bir felâketi (senden elbette ki, bertaraf edemezler)
onlar öyle men etmeye güç yetirici değildirler, (ve muhakkak ki, zâlimlerin
bâzıları bâzıları için dostlardır) Onlar dünyada birbirlerine dostlukta
bulunurlar, birbirlerini destekleyebilirler, onların arzularına ancak kendileri
gibi câhil, düşünceden yoksun kimseler tâbi olurlar (Allah ise müttakilerin
vesilesidir.) Allah'tan korkan, O'nun dini hükümlerine riâyet eden mü'min
koruyucusu, yardımcısı ise O Yüce Yaratıcıdır. O mü'min kullarını zulmetten nura
çıkarır. O inkarcılar ise kendilerine uyanları nurdan karanlığa çıkarırlar,
ebedi felâkete tutulmuş bulundururlar. Artık öyle kimselere nasıl kıymet
verilebilir, onlara nasıl uyulabilir?.
Resûl-i Ekrem Efendimiz,
masumdur, öyle câhil kimselerin arzularına tâbi olmayacağı açıktır. Binaenaleyh
o Yüce Peygamber'e olan bu gibi emrler, asıl onun ümmetine yöneliktir. Tâki işin
korkunçluğunu anlayarak öyle ibtâl edici kimselere uymasınlar. Allah Teâlâ'nın
bir hidâyet rehberi olan Kur'an âyetlerini nazarı dikkate alarak onlara göre
yollarını, hareketlerini tanzim etsinler.
20. Bu -Kur'an-ı Kerim-
insanlar için kalp gözleridir ve kesin olarak inanan bir kavim için de bir
hidâyettir ve bir rahmettir.
20. Bu mübarek âyetler de
Kur'an-ı Kerim'in dini hükümleri gösterdiğini ve hakkıyla mü'minler için bir
hidâyet ve rahmet bulunduğunu bildiriyor. Günâhlara cür'et edip duranlar ile
sâlih müminlerin gerek hayatlarında ve gerek vefatlarında eşit olamayacaklarını
haber veriyor. Bütün insanları yaratmış olan bir Hikmet Sahibi Yaratıcı'nın her
şahsı kendi kazancına göre mükâfat ve cezaya uğratacağını ihtar buyuruyor. Kendi
hevasına tapan, asli yaratılışını kaybetmiş olan herhangi bir şahsın
hidâyetten mahrum kalacağını ve kendisine hiçbir mahlûkun hidâyet
veremeyeceğini beyân ile insanları düşünceye, uyanmaya davet buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Bu)Kur'an-ı Kerim (insanlar için kalb gözleridir) onlara dînen muhtaç
oldukları şeyler) gösterirler (ve kesin olarak inanan bir kavim için de) yâni: O
Kur'an'ın ilâhî vahye dayanan bir mukaddes kitap olduğunu yakınen bilip tasdik
eden müminler için de o Kur'an-ı Kerim (bir hidâyettir ve bir rahmettir.) O
zâtları hidâyete kavuşturur, selâmet ve saadete muvaffak kılar. O kutsî kitabı
inkâr edenler ise elbette ki, o yüce gayeden mahrum, kalırlar.
21. Yoksa o kötülükleri
kazananlar sandılar mı ki: Onları iman etmiş ve sâlih amellerde bulunmuş
kimseler gibi kılacağız?. Onların hayatta olmaları ile ölümlerini eşit
-bulunduracağız?.- Ne kötü hükmettikleri şey!.
21. (Yoksa o kötülükleri
kazananlar) Küfr ve isyan içinde yaşayanlar, Allah Teâlâ'nın Peygamberlerini,
kitaplarını inkâr ve bir nice günâhları işleyenler (sandılar mı ki: Onları îman
etmiş ve sâlih sâlih amellerde bulunmuş kimseler gibi kılacağız?.) onları da
sâlih mü'minler gibi dünyada da, âhirette de iltifata, mükâfata lâyık
bulunduracağız?, (onların olmaları ile ölmelerini eşit) Bulunduracağız o iki
zümreyi dünya ve âhirette birbirine denk bir vaziyette kılacağız. Hayır. Böyle
bir eşitlik asla düşünülmüş değildir, (ne fena) O inkarcıların (hükmettikleri
şey?.) onlar kendilerini mü'minler ile eşit nasıl sayabilirler?. Çünkü:
Mü'minler, Allah katında makbuldurlar, imân şerefine sahiptirler, bir varlık
şerefine sahiptirler, güzel amellere devam ederler, haklarında Allah'ın rahmeti
tecellî etmektedir, ebedî saadete aday bulunmaktadırlar.
Kâfirler ise küfr ve isyan
alçaklığına düşmüş Allah'ın rahmetinden mahrum kalmış, azaba lâyık bulunmuş
kimselerdir. Artık onlar müslümanlara nasıl eşit olabilirler?.
22. Ve Allah, gökleri ve
yeri hak ile yarattı ve herkesi kendi kazandığı ile cezalandırılmak için
-yaratmıştır- ve onlar zulme uğratılmazlar.
22. (Ve Allah, gökleri ve
yeri ile yarattı) Bütün bu âlemleri ve bunlarda bulunanları hakka, adaletinin
gereğine göre meydana getirdi. (Ve) O Yüce Yaratıcı (herkesi kendi kazandığı ile
cezalandırılmak için) yaratmıştır. Onların yaradılışları birer hikmete
dayalıdır, boş yere değildir. Binaenaleyh müminler ile kâfirlerin eşit olmaları,
adalete aykırı olacağı için mümkün değildir. Binaenaleyh mü'minler, ilâhî
lütuflara mazhar olacaklardır, kâfirler de lâyık oldukları azaba
kavuşacaklardır, (ve onlar) O yaratılmış kimseler (zulme uğratılmazlar.) Onlara
haksız yere bir ceza verilmiş olmaz, her biri lâyık olduğu akıbete kavuşur,
hiçbirinin lâyık olduğu sevabı azaltılmaz, ve hak ettiği azabı da artırılmaz.
Her birinin hakkında hikmetin gereğine ve adalete göre ilâhî hükm tecellî eder.
Binaenaleyh müminler ile kâfirlerin eşit tutulmaları, adalete, hikmete aykırı ve
zulmü gerektireceğinden dolayı asla mümkün değildir.
23. Gördün mü?. O kimseyi
ki: Kendi hevasını kendisine tanrı edinmiş ve onu Allah bir bilgi üzerine
şaşırtmış ve kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış ve gözü üzerine bir perde
kılmış, artık ona Allah'tan sonra kim hidâyet edebilir?. Hâlâ düşünmez misiniz?.
23. (Gördün mü?.) Kesin
olarak bildin mi (o kimseyi ki: Kendi hevasını kendisine tanrı edinmiş) nefsinin
arzularına tâbi olmuş, ona ibâdet eder gibi bir vazife almış, taşlara,
heykellere tapmakta bulunmuş (ve onu Allah bir bilgi üzerine şaşırtmış) yâni: O
şahıs kendi yaratılışını değiştirmiş hidâyetten kaçınmış, sapıklığı tercih etmiş
olduğu için Hak Teâlâ da onun bu hâlini bilip onu öyle bir sapıklığa
düşürmüştür, (ve) Onun (kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış) bir hâlde ki,
artık o şahıs, kendisine verilen öğütleri işitip, dinleyemez, ilâhî âyetleri
tefekkür edemez (ve) Cenab-ı Hak, o şahsın (gözü üzerine bir perde kılmış) dır.
Öyle ki: Görünen ve görünmeyen âlemdeki sonsuz mucizeleri, delilleri göremez,
onlar ile Allah'ın birliğini delillendiremez, bir hâlde bulunmuştur, (artık ona
Allah'tan sonra kim hidâyet edebilir.) Madem ki: O şahıs, kendi irâdesinden
dolayı Allah katında sapıklığa mahkûm bulunmuştur. Artık onu hangi bir mahlûk,
hidâyete kavuşturabilir?. Şüphesiz ki, buna imkân yoktur (hâlâ düşünmez
misiniz?.) Ey yanlış kanaatlerde bulunanlar!. Bu hakikati tefekkür edip de
uyanmanız gerekmez mi?. Nedir bu gaflet!. Elbette ki. ilâhî adalet tecellî
edecek, mü'minler ile inkarcılar birbirine eşit bir vaziyette
bulunmayacaklardır.
24. Ve dediler ki: Bu,
bizim dünya hayatımızdan başka değildir, ölürüz ve diriliriz bizi zamandan
başkası helak etmez. Halbuki, onlar için buna dâir bir bilgi yoktur. Onlar başka
değil, ancak zanneder dururlar.
24. Bu mübarek
âyetler de tabiata tapınan dinsizlerin haşr ve neşri inkârları hakkındaki diğer
bir ahmakça kanaatlerini gözler önüne seriyor. Onların açık, kat'î delillere
karşı müdafaada bulunamayıp pek boş bir teklifte bulunur olduklarını bildiriyor
ve öyle inkarcıların öldürüldükten sonra tekrar diriltilerek mahşere sevk
edileceklerini, bu hakikati ise birçok kimselerin bilmediklerini beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: O vasıfları bildiren inkarcılar, kendi cehaletlerini,
sapıklıklarını açığa vurdular (Ve dediler ki: Bu) hayat (bizim dünya
hayatımızdan başka değildir) bundan sonra başka bir hayat yoktur, bizler (ölürüz
ve diriliriz) yâni: Bizlere hayat ve ölüm ancak bu dünyada isabet eder, biz bu
dünyada bir müddet yaşar, sonra ölürüz, bizden sonra da evlâdımız bir müddet
yaşar, onlar da ölürler. Artık bunun ötesinde başka bir hayat, bir kıyamet
yoktur (ve bizi zamandan başkası helak etmez) bizim ölümümüz, uzun zamanların
gelip geçmesi iledir, yoksa ölüm meleği vesaire ile değildir, insanları öldüren
yalnızca hayat müddetlerinin uzaması ve kuvvetlerinin zayıflığa uğramış
olmasıdır, (halbuki, onlar için) Öyle hayat ve ölümü dehre, yâni zamana nisbet
eyleyen inkarcılar için (buna dâir) kendilerince (bir bilgi yoktur) onlar bu
hususta akla ve nakle dayanan bir bilgi sahibi değildirler, (onlar başka değil,
ancak zanneder dururlar.) onların bu iddiaları bir zan ve tahminden, bir takım
dinsizleri taklitten başka bir delile dayanamamaktadır. Evet.. Kat'iyyen sabit
bir hakikattir ki, zamanı da, onun tesirini de yaratan ancak Allah Teâlâ'dır.
Hak Teâlâ'nın irâdesi, takdiri olmadıkça zaman vesaire hiçbir şey üzerinde
tesirli olamaz. Bir hadis-i şerifte beyân buyurulduğu üzere dehre = zamana
söylemek caiz değildir. Meselâ: Kahr olsun zaman, filân kimseyi öldürdü,
felâkete uğrattı denilmesi uygun olmaz. Çünkü zamanı da, onun tesiriyle her
hangi bir şahıs da hikmet gereği yaratan yaşatan, öldüren, mahveden ancak Allah
Teâlâ'dır.
§ Dehr; den asıl maksat
âlemin başlangıcı olan günden itibaren nihayet bulacağı güne kadar olan
müddettir. Bununla uzun bir zamanın gelip geçmesi kastedilmektedir. Ölümü dehre
nisbet edenler, ölümün Allah tarafından takdir edilmiş olduğuna inanmış
bulunmamaktadırlar. Ve öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr etmektedirler. Bu
gibi yanlış kanaatlarda bulunan bir kısım inkarcılara "dehriyûn" adı
verilmiştir, onlar her hâdiseyi zamana nisbet ederler, Allah'ı inkâr eden pek
câhil, isyankâr kimselerden ibarettirler.
25. Ve kendilerine karşı
âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman onların delilleri, eğer doğru sözlü iseniz
atalarımızı getiriniz demekten başka değildir.
25. O inkarcılar, pek boş
fikirlere, zanlara tâbi olurlar (Ve kendilerine karşı) birçok hakikatları ve
kısacası kıyamet hayatını bildiren (âyetlerimiz açık açık okunduğu) semavî
kitaplar okunduğu (Zaman onların) o inkarcıların kendi iddialarına nazaran
(delilleri) kuvvetli bir kanıtları, bir dayanakları yoktur, ancak (eğer) ey
âhiret hayatını iddia edenler!. Siz (doğru sözlü iseniz atalarımızı getiriniz)
onları bu dünyada hemen hayata kavuşturunuz (demekten başka değildir.) bu ne
kadar câhilce bir teklif!. Ölüleri diriltmek insanların ellerinde değildir ki,
istediklerini hemen diriltebilsinler. Yaşamakta öldürmekte ancak Allah Teâlâ'ya
mahsustur. Sonra bütün ölülerin haber verilen dirilmeleri kıyamet zamanında
vuk'u bulacaktır. Okunan âyetler, onu haber veriyor, ve dînen bilmektedir.
Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimse, bir ölünün tekrar hayata kavuşmasına sebep
olamaz.
26. De ki: Allah sizi
diriltir, sonra sizi öldürür, sonra da sizi kıyamet günü için toplar. Onda bir
şüphe yoktur. Velâkin insanların çoğu bilmezler.
26. İşte Yüce
Yaratıcı, o münkirleri akıllıca düşünmeye davet için Yüce Peygamberine emrediyor
ki: Resulüm!. O kıyamet hayatını inkâr eden dinsizlere (De ki: Allahsizi)
dilediği zaman dünyada (diriltir) ana rahminde bir nutfeden meydana getirerek
yaşar bir hâlde dünya sahasına çıkarır (sonra sizi öldürür) dilediği zaman sizi
dünya hayatından mahrum bırakır (sonra sizi kıyamet günü için toplar) bütün
ölmüş insanları kıyamet günü yeniden hayata kavuşturarak cümlesini mahşere sevk
eder. O, bir hakikattir (onda şüphe yoktur, velâkin insanların çokları
bilemezler.) Evet.. Ne yazık ki, birçok insanlar, Allah'ın kudretini
düşünmezler, kendilerinin başlangıçta, yaradılışlarına bir mukayese gözüyle
bakmaz, diriltmenin ilk yaratmadan daha kolay olduğunu düşünemezler, ölüp
gidenlerin tekrar hayata kavuşturulacak olmasını imkânsız görürler. Bütün bu
yanlış kanaatler, onların bakışlarındaki, düşüncelerindeki noksanlıktan ileri
gelmektedir. Yoksa bu Kâinatın başlangıçta yaradılışını düşünen, milyonlarca
delillerle sabit olan ilâhî kudretin yüceliğini tefekkür eden bir kimse, böyle
bâtıl bir kanaatte, bâtıllığı yaratılış eseri olan kâinata dikmeli değil midir?.
27. Ve göklerin ve yerin
mülkü, Allah'ındır. Ve o gün ki, kıyamet kopar, o gün bâtıla sapanlar hüsrana
uğrar.
27. Bu mübarek âyetler
de ölüleri dirilteceğine dâir başka bir delil olmak üzere Cenab-ı Hak'kın bütün
kâinata sahip ve mâlik olduğunu gösteriyor. Kıyamet gününün dehşetini ve
ümmetlerin nasıl bir muhasebeye tâbi tutulup amel defterlerinin kendilerine
gösterileceğini ihtar ediyor. Kıyamette mü'minlerin nasıl bir rahmete, bir
kurtuluşa kavuşacaklarını, kâfirlerin de nasıl bir hesaba çekileceklerini beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır) O Yüce mâbud,
bütün o çeşitli âlemleri Yaratandır, onlar da dilediği gibi tasarrufta bulunur,
kullarını yaşatmaya ve öldürmeye kaadirdir (o gün ki, kıyamet kopar) insanlar
kabirlerinden kaldırılarak mahşere sevk edilir (o gün bâtıla sapanlar hüsrana
uğrar.) dünyadaki inkârlarının, bâtıl hareketlerinin cezalarına uğrar, telâfisi
mümkün olmayan bir mahrumiyete düşmüş bulunurlar.
28. Ve her ümmeti diz
çökmüş bir hâlde göreceksin. Her ümmet, kitabına çağırılacaktır. Yapmış
olduğunuz şey ile bugün cezalandırılacaksınız -denilecektir-.
28. (Ve) O kıyamet
gününde (her ümmeti) orada toplatılacak olan ümmetlerden her birini (diz çökmüş)
tam bir korku ile pek mütevazice bir vaziyet almış (bir hâlde göreceksin) ve o
kıyamet gününde (her ümmet, kitabına çağırılacaktır) kendi Peygamberleri
vasıtasiyle kendilerine verilen ilâhî kitapların hükümlerine riâyet edip
etmediklerini anlamaları için ve hafaza melekleri tarafından yazılmış olan amel
defterlerini görüp dünyadaki hareketlerinden haberdar olmaları için o kitapları
görüp anlamaya davet edileceklerdir. Ve kendilerine hitap edilerek dünyada iken
(yapmış olduğunuz şey ile bugün cezalandırılacaksınız) denilecektir. Güzel
amellerde bulunmuş olanlar, mükâfatlara nail olacaklardır. Kötü amellerde
bulunmuş olanlar da onların cezalarına uğrayacaklardır. Bu bir hikmet ve adalet
gereğidir.
29. İşte bu, bizim
kitabımızdır. Size karşı hak ile söylüyor. Şüphe yok ki, biz sizin neler işler
olduklarınızı yazdırmıştık.
29. Ve onlara hitaben şöyle
de denilecektir: (İşte bu) Hafaza meleklerinin yazmış olduğu bu kitaplar (bizim
kitabımızdır) Allah'ın emri ile yazılmış, tesbit edilmiş birer amel
defterleridir, (size karşı hak ile söylüyor) Yapmış olduğunuz ameller ne ise
onları dosdoğru bildiriyor, onlara şahitlik ediyor, bunlarda fazla, noksan bir
şey yoktur, (ve şüphe yok ki, biz sizin neler işler olduklarınızı yazdırmıştık)
Bütün sözlerinizi, işlerinizi tesbit ettirmiş idik, artık o kitaplardaki yazılan
şeyler, hakikatin kendisidir. Allah'ın emrine dayanan birer hikmet dolu
vesikadır, onlarda hakikate aykırı bir şey bulunamaz ve onların öyle yazılmış
bulunmaları, Allah'ın kudretine göre asla imkânsız görülemez.
30. İşte o kimseler ki,
îman ettiler ve iyi iyi işlerde bulundular, artık onları Rab'leri rahmet içine
girdirecektir. İşte en apaçık kurtuluş, odur.
30. (İşte o kimseler ki;)
Dünyada iken (îman ettiler) Allah'ın dinini kabul ederek ilâhî birliği,
melekleri, semavî kitapları, Peygamberleri, kıyamet gününü tasdik eylediler (ve
iyi işlerde bulundular) namaz gibi, oruç gibi, hac ve zekât gibi mükellef
oldukları vazifeleri yerine getirdiler (artık onları Rab'leri) kerîm olan Yüce
Allah (rahmeti içine) yâni cennetlere (girdirecektir) onları bir çok nimetlere,
tecellîlere nail buyuracaktır, (işte apaçık kurtuluş odur) Öyle Allah'ın lütfuna
kavuşmaktadır. Bu, en büyük bir zaferdir, bir kurtuluş ve selâmettir. İşte
îmanın mükâfatı!.
31. Kâfir olanlara ise
şöyle -denilecektir- değil mi ki, size karşı âyetlerimiz okundukça siz
kibirlendiniz ve günahkârlar olan bir kavim oldunuz?.
31. Bilâkis, (Kâfir
olanlara ise) Allah'ın birliğini, âh i ret gününde ve şâir dinî hükümleri inkâr
edenlere gelince onları da kınamak ve azarlamak için şöyle denilecektir: (değil
mi ki:) Ey kâfirler!, (size karşı âyetlerimiz okundukça) semavî kitapların
hükümleri bildirildikçe. Peygamberler tarafından size vazifeleriniz tebliğ
edilmiş olunca (siz kibirlendiniz) onlara îman etmeyi kibrinize yediremediniz
(ve günahkâr bir kavim oldunuz) âdetleri inkâr ve isyandan ibaret bulunan bir
topluluk bulundunuz. İşte ondan dolayıdır ki: Bu hüsrana, bu felâkete mâruz
bulunmaktasınız. İşte bu da küfrün pek müthiş cezası!.
32. Ve şüphe yok ki,
Allah'ın vâ'di haktır, ve o kıyamette bir şüphe yoktur, denildiği zaman dediniz
ki: Kıyamet nedir?. Biz bir zandan başka bir zan etmiyoruz ve biz kesin bilgi
elde etmiş değiliz.
32. Bu mübarek âyetler de
birçok günâhları işleyen, kutsal şeylerle alay eden, dünya varlığına aldanarak
kulluk vazifelerini unutan kâfirlerin âhirette nasıl hesaba çekileceklerini
haber veriyor. Bütün kâinatta Yaratıcılığı ve rablığı tecelli eden, bütün
görünen ve görünmeyen âlemlerdeki kudret eserleri kendisinin Hanlığına,
yüceliğine şahitlik eden Yüce Yaratıcının pek kutsî vasıflarını beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: Âhirette kâfirlere kınamak için denilecektir ki: Ey
inkarcılar!. (Ve) Size dünyada mü'minler tarafından (şüphe yok ki, Allah'ın
vâ'di haktır) imân ehlini cennetlere kavuşturacağına vesâireye âid olan ilâhî
vâ'di muhakkak ki, meydana gelecektir (ve o kıyamette) onun haber verilen
vukuunda da (bir şüphe yoktur) herhalde meydana çıkacaktır (denildiği zaman siz)
inadınız, böbürlenmeniz ve güzelce düşünmemeniz yüzünden (dediniz ki: Kıyamet
nedir?.) biz onu bilmiyoruz, (biz zandan başka bir zan etmiyoruz.) Onun vukuu
hakkında olsa olsa bir zayıf zanda bulunuyoruz. (Ve biz kesin bilgi elde etmiş
değiliz.) O kıyametin vukuuna dâir kesinlik derecesinde bir kanaatimiz yoktur.
33. Ve onlar için yapmış
oldukları şeylerin kötülükleri meydana geldi ve kendisiyle alay ettikleri şey,
onları kuşattı.
33. (Ve onlar için) O
inkarcılar hakkında dünyada iken (yapmış oldukları şeylerin kötülükleri) o
çirkin çirkin amelleri (meydana geldi) yâni: Âhirette amel defterleri okununca
kendilerine malûm oldu ve amelleri âdeta misâl olarak kendilerine göründü, (ve
kendisiyle alay ettikleri şey) O evham ve hurafe saydıkları şeylerin cezası
(onları) inkarcıları (kuşattı) onları her taraflarından sarmış oldu, yâni öyle
müthiş bir azap içinde kalmış olacaklardır, bu muhakkaktır.
34. Ve denildi ki, bugün
sizi unutacağız, nasıl ki, siz bu gününüze kavuşacağınızı unutmuş idiniz ve
sizin yurdunuz âteştir ve sizin için yardımcılardan -bir kimse de-yoktur.
34. (Ve) O inkarcılara
âhirette kınamak için şöyle de (denildi ki:) yâni: Şüphe yok denilecektir ki:
(bugün sizi unutacağız) yâni: Sizi azap içinde bırakacağız, artık sizi unutmuş
gibi bir hâlde terk ederek o âteşten çıkarmayacağız, (nasıl ki, siz bu gününüze
kavuşacağınızı unutmuş idiniz) Böyle bir güne kavuşacağınız hiç aklınıza
getirmiyordunuz, düşünmüyordunuz, bilâkis inkâra cür'et ediyordunuz
(ve sizin yurdunuz) ebedî ikâmetgâhınız (âteştir) bu cehennem azabıdır,
(ve sizin için
yardımcılardan) bir kimse
de (yoktur) ki, size şefaat etsin, sizi bu azaptan kurtarmaya çalışabilsin.
35. Sizin bu azap
görmenizin sebebi ise şüphe yok ki, siz Allah'ın âyetlerini eğlence yerine
tutmuştunuz ve sizi dünya hayatı aldatmış idi, artık bugün ondan
çıkarılmayacaklardır. Ve kendilerinden özür beyan etmeleri de istenilmeyecektir.
35. Ve o kâfirlere şöyle
de denilecektir: (Sizin bu azap görmenizin) Böyle büyük bir azap âteşine atılmış
olmanızın (sebebi ise, şüphe yok ki, siz) dünyada bulunduğunuz zaman (Allah'ın
âyetlerini eğlence yerine tutmuştunuz) size bildirilen dinî delilleri, kutsî
beyânları kabul etmeyip onlar ile alay etmiştiniz (ve sizi dünya hayatı aldatmış
idi) dünyanın fâni varlığına, gösterişine kapılarak gelecek hayatı
düşünmezdiniz, onun için çalışmadınız, bilâkis onu inkâr eder idiniz, (artık)
Öyle kâfirler (bugün) bu kıyamet günü (ondan) o cehennem âteşinden
(çıkarılmayacaklardır.) dünyaya bir daha iade edilmeyeceklerdir ki:
Kaybettiklerini telâfi etmeye çalışabilsinler (ve kendilerinden özür beyân
etmeleri de istenilmeyecektir.) ve hiçbir kimse onların tevbe etmelerini, af
dilemelerini kendilerinden talebde bulunmayacaktır. Çünkü artık özür dilemenin,
tevbenin fâidesi yoktur, zamanı geçmiştir.
§ İst it ab; Rızâ talebinde
bulunmak, tevbe d e, özür dilemede bulunmayı istemek manasınadır.
36. Artık hamd göklerin
rabbi ve yerin rabbi, âlemlerin rabbi olan Allah içindir.
36. (Artık) Şüphe
yok ki: (hamd) Övgü ve Sena, kutsama ve yüceltme (göklerin Rab'bi ve yerin
Rab'bi) bütün (âlemlerin Rab'bi) Yaratıcısı, rızık vereni, terbiye edicisi (olan
Allah içindir) O'nun Yüce Zâtına mahsustur. Bütün bu mevcudat, O Yüce
Yaratıcının varlığına, birliğine, büyüklüğüne, mâbutluğuna birer şahittir. Artık
biz kulları için de lâzımdır ki, o Kerem Sahibi Yaratıcımıza dâima hamd ve
övgüde, şükürde, kullukta bulunalım.
37. Ve göklerde ve yerde
büyüklük O'na mahsustur ve azîz, hakîm olan da ö'dur.
37. Evet.. (Ve göklerde ve
yerde) Bütün âlemlerde (büyüklük O'na) Yüce Yaratıcıya (mahsustur) O'ndan başka
Yaratıcılık, mâbutluk gibi yüce vasıflara sahip başka bir zât yoktur (ve azîz,
hakîm olan da ö'dur.) Evet.. Her şeye kaadir, her şey üzerine galip,
mağlûbiyetten uzak olan ancak, o Ezelî Yaratıcıdır. Ve O'nun bütün fiil ve
sözleri bütün dini hükümleri çok hikmetleri, menfaatları içermektedir. İşte
Kur'an-ı Kerim'in bütün âyetleri de birer Allah kelâmı olup hikmetin tâ
kendisidir. İnanıyoruz Bizleri daima o mukaddes mabudumuzun yüce zâtına hamd ve
şükür ile kullukta bulunuruz. İlâhî korumasına sığınırız.
Sonraki Sayfa

|
|