|
44-DUHAN SURESİ
Bu mübarek sûre de Mekke-i
Mükerreme'de "Zühruf" sûresinden sonra nazil olmuştur. "Hâ, Mim" ile başlayan
sûrelerin beşincisidir. Kıyamet alâmetlerinden olan bir dumanın, bir kuraklığın
ortaya çıkacağını bildirdiği için kendisine böyle "Duhan Sûresi" adı
verilmiştir.
Başlıca içeriği şunlardır:
1. Kur'an-ı Kerim'in nasıl
bir mübarek gecede nazil olduğunu ve o gecenin ehemmiyetini beyân etmek.
2. Cenab-ı Hak'kın
Yaratıcılığını ve rablığını bildirmek, imansızların nasıl azaplara
çarpılacaklarını ihtar etmek.
3. Musa Aleyhisselâm ile
Fir'avun'un ve kavminin kıssalarını beyân ile kâfirleri uyanmaya davet etmek.
4. Kâfirlerin kıyameti
inkârlarını ve onların câhilce iddialarını kınamak ve teşhir etmek.
5. Resûl-i Ekrem'in
peygamberliğini isbat eden delilleri ortaya koymak, mü'minlere nail olacakları
nimetleri müjdelemek, inkarcıların ve suçluların da uğrayacakları felâketlere
işaret etmek.
6. Kur'an-ı Kerim'in
peygamber lisânı üzere inişindeki hikmete işaret etmek ve durumların neticesinin
beklenilmesini emretmek.
1. Hâ, Mim.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'in mübarek bir gecede indirilmiş olduğunu ve onun bu
indirilmesindeki hikmeti ve o mübarek gecede her hikmetli emrin izah ve beyân
edildiği bildiriliyor. Peygamber gönderilmesinin ilâhî bir rahmet olduğu ve
Cenab-ı Hak'kın birliğini, Rab lığını diğer kutsal vasıflarını beyân buyuruyor.
İnkarcıların ise ciddiyetden mahrum, şek ve şüphe içinde ve alaycı bir hâlde
yaşamakta olduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hâ, Mim) bu mübarek
tâbirlerin sırları ve işaretleri hakkında evvelce bilgi verilmiştir.
2. Apaçık bildiren kitaba
yemin olsun ki:
2. (Apaçık bildiren) Dinî
hükümleri açıkça tesbit eden ve anlatan (kitaba) yâni: Hakikati beyân eden
Kur'an'a (yemin olsun ki..) Şu beyân olunacak şey, hakikatin tâ kendisidir. Hak
Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerîme yemin etmesi, Kur'an'ın fevkalâde saygıya lâyık ilâhî
bir kitap olduğuna işaret içindir, ve bildirilen şeyin ehemmiyetine dikkatleri
çekmek içindir.
3. Muhakkak biz onu, bir
mübarek gecede indirdik, şüphe yok ki, biz uyarıcıyız.
3. (Muhakkak biz onu) Yâni:
Yüce zâtını kudret ve azametimle o Kur'an-ı Kerim'i (bir mübarek gecede) yâni:
Ramazan-ı şerifin gecelerinden olup kendisine "Kadir Gecesi" denilen değer
ve şerefi yüce, pek kutsal ve bir nice geceden daha hayırlı bir zamanda
(indirdik) yâni: O ilâhî kitabın tamamı, Cibril-i Emîn vasıtasiyle levh-i
mahfuzdan dünyanın
üstündeki semâya Kadir gecesinde indirilmiş, sonra yirmi üç sene içinde
âyetleri, sûreleri hikmetin gereğine göre zaman zaman yine Cibril-i Emîn
vasıtasiyle Son Peygamber'e indirilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'in Beraat gecesinde
yâni Şaban-ı Şerif ayının yarına tesadüf eden gecede indirilmiş olduğuna âid bir
rivayet ise müfessirlerin çoğunluğuna göre muteber değildir. Allah Teâlâ
Hazretleri, o apaçık kitabın inişindeki hikmete işaret için şöyle buyuruyor:
(şüphe yok ki: Biz uyarıcı olduk.) yâni: O mübarek kitap vasıtasiyle insanlara
vazifelerini bildirdik, o vazifelere riâyetin fâidelerini beyân ve onlara
muhalefetin zararlarını ihtar ettik, kendilerini Allah'ın azabı ile korkuttuk.
Tâki haklarında ilâhî delil tamam olsun, biz bilmiyorduk diye bir mazeret ileri
sürmelerine imkân kalmasın.
4. O gecede her muhkem emr,
ayırd edilir.
4. (O gecede) O Kadir
gecesinde (her muhkem emr) değişme ve bozulmaya maruz kalmayacak olan kevni
takdirler (tefrik edilir.) ayırt edilir ve açıklanır. Yâni: Bir sene içinde
vukua gelecek olan bütün olaylar ve onların vâki olacakları zamanlar, mekanlar,
ilgili meleklere bildirilir.
Ibn-i Abbas Radiyallâhü
Anhdan rivayet olunduğuna göre bir sene içinde vuk'u bulacak olan hayırlar,
serler, rızklar, eceller, "ümmülkitap" denilen bir levhaya kadir gecesinde
yazılır, tesbit edilir. Bütün bu takdirler ise zâten Cenab-ı Hak'kın ezeli
ilminde sabittir.
5. Bizim tarafımızdan bir
emr olarak. Şüphe yok ki, biz Resul gönderir olduk.
5. O muhkem emr (Bizim
tarafımızdan) hikmet ve fayda gereğince (bir emr olarak..) öyle açıklanmış ve
ayırt edilmiş olur. (şüphe yok ki, biz Resul gönderir olduk.) İlâhî hükümleri o
gönderilen zât vasıtasiyle insanlığa bildirmek lütfunda bulunduk.
6. Rab'binden bir rahmet
olarak. Muhakkak ki, O'dur hakkıyla işiten hakkıyla bilen O'dur.
6. Evet.. O Resul (Rab'binden
bir rahmet olarak..) insanlığa gönderilmiştir. Tâki, O Resul vasıtasiyle
kendilerince fâideli olup olmayan şeyleri öğrenebilsinler, kendileri için bir
mazeret ileri etmeğe imkân kalmasın, (muhakkak ki: O'dur) O Yüce Yaratıcıdır
(hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O'dur.) evet.. O ezeli mabuddur bütün kullarını
gizli ve açık sözlerini işiten, hâllerini bilen, onların haklarında lâyık olan
şeyleri meydana getiren. İşte Peygamberleri göndermiş olması da umumi bir
ihtiyaca, sosyal bir hikmete dayanmaktadır. Artık o kudret ve büyüklüğü tecelli
edip duran Yüce Yaratıcıyı inkâra, O'nun Peygamber göndermiş olduğundan dolayı
teaccüpte bulunmaya mahal yoktur.
7. Göklerin ve yerin ve
bunların aralarındakilerin Rab'bidir. Eğer siz yakınen inanır kimseler oldu
iseniz.
7. O Yaratıcılığa,
Rablığa sahip olan Yüce Mabud (göklerin ve yerin ve bunların arasındakilerin
Rab'bidir.) bütün bu varlıkları yaratan, besleyen ancak O'dur. Artık öyle
muazzam bir Yaratıcı, kullarının her hâlini bilmez mi?. Onların haklarında
hikmetin gereğine göre muamele yapmaz mı?, (eğer siz yakınen inanan kimseler
oldu iseniz..) Bu kâinatı meydana getiren zâtın Allah Teâlâ'dan başkası
olmadığına hakikaten inanıyorsanız artık O'nun kudret ve azametini düşününüz,
Peygamber göndermiş olması uzak görmeyiniz, kıyametin vuk'u bulacağını inkâra
cür'et göstermeyiniz.
8. O'ndan başka ilâh
yoktur. O diriltir ve öldürür, sizin Rab'binizdir ve evvelki atalarınızın
Rab'bidir.
8. Evet.. Şüphe yok
ki, (O'ndatı) o gökleri, yerleri ve şâire yaratmış olan Allah Teâlâ'dan (başka
ilâh yoktur) Yaratıcılık, mâbutluk sıfatına sahip başka bir zât mevcud değildir,
O'ndan başkasına asla ibâdet edilemez, bu dînen yasaktır. (O) Ortak ve benzerden
uzak olan Kerem Sahibi Mâbııd (diriltir ve öldürür) dilediğini hayata erdirir,
dilediğini hayattan mahrum bırakır, O'ndan başka yaşatan ve öldüren yoktur. Bu
da Allah'ın birliğinin en büyük bir delili bulunmaktadır, (ve) O Yüce Yaratıcı,
ey hayatta olan insanlar!. Sizden (evvelki atalarınızın) da (Rab'bidir) onları
da vücuda getirmiş, yaşatmış, rızıklandırmış olan ancak o Kerem Sahibi
Yaratıcıdır. Artık yalnız ezeli mabuda ibâdet ediniz, bir yaratma ve yok
etmeye bir fayda ve zarar güç. yetiremeyen bâtıl tanrılara tapınmayı bırakınız,
öyle câhilce bir harekette bulunmayınız.
9. Fakat onlar, şüphe
içinde oynarlar.
9. (Fakat onlar) O
müşrik kimseler, böyle hakikatları nazarı dikkate almazlar, (onlar şüphe içinde
oynarlar.) Cenab-ı Allah'ın birliğine, bu kâinatta ki tasarruflarına dâir
bildirilen şeyleri kat'î surette tasdik etmezler. Lisânen itiraf etseler de yine
bu itiraflarına aykırı, laubali hareketlerden, mahlûkata ibâdet etmekten
kaçınmazlar, Allah'ın yaratıcılığı hakkındaki itirafları ciddiyete değil, bir
taklide, bir alaya bağlı bulunmuş olur.
10. Artık gözet, bir günü
ki, gök apaçık bir duman ile gelecektir.
10. Bu mübarek âyetler,
Resül-i Ekrem'e teselli veriyor. İnkarcıların başlarına elem verici bir azabın
geleceği güne kadar beklemesini tavsiye ediyor. O inkarcıların başlarına bir
azap gelince îman edeceklerini söyleyeceklerini, halbuki, onların uyanıp îman
etmiş olmayacaklarını gösteriyor. Onların Resûl-i Ekrem hakkındaki dine,
terbiyeye aykırı lâkırdılarını bildiriyor. O inkarcılardan dünyevî azap kısmen
bertaraf edilecek olsa da onların kıyamet gününde pek şiddetli bir intikam
azabına çarpılacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz,
Kureyş müşriklerini senelerce İslâm dinine, davet buyurdu, onlar için en büyük
bir rahmet, bir kurtuluş vesilesi bulunuyordu. Ne yazık ki: O büyük zâtı bir
kısmı takdir edemediler, ona karşı inkarcı ve düşmanca bir vaziyet aldılar, pek
nankör bulundular. Kerem Sahibi mâbud da o Yüce Peygamberine teselli vermek
üzere buyuruyor ki: (Artık) Resulüm!. Sen (gözet) biraz bekle (bir günü ki, gök
bir apaçık duman ile gelecektir.) O inkarcılara karşı böyle büyük bir felâket
yüz gösterecektir.
11. İnsanları saracaktır.
Bu, bir acıklı azaptır.
11. O müthiş duman
(İnsanları saracaktır) onları her taraftan kuş ataç aktır, (bu, bir acıklı
azaptır) diyeceklerdir.
Bu duman, tutun mânasında
olan "dûhan" dan maksat nedir?. Bir görüşe göre bundan maksat: Bir kıtlık ve
pahalılığın ortaya çıkmasıdır, yağmurların yağması, havanın karanlıklar içinde
kalmasıdır. Bir hâldeki: O zaman aç kalanlar, yer ile gök arasını fezayı
dağılmış bir duman içinde göreceklerdir. Kureyş müşrikleri Resül-i Ekrem'e karşı
düşmanlıklarında ısrar edip durunca o Yüce Peygamber de Cenab-ı Hak'ka niyaz
etmiş, o inkarcılara karşı Yusuf Aleyhisselâm'ın zamanında olduğu gibi şiddetli
bir kıtlık ve pahalılık seneleri yüz göstermiş, o inkarcılar aç kalmışlar, temiz
olmayan şeyleri bile yemeğe başlamışlardır.
Diğer bir yoruma
göre de bu dumandan maksat, kıyamet gününden evvel ortaya çıkacak bir dumandır
ki, doğu ile batı arasını kaplar, kırk gün ve gece devam eder,
bundan dolayı mü'minler,
nezleye tutulmuş gibi olurlar, kâfirler ise sarhoş bir hâle gelirler, kafaları
büyük tesirler içinde kalmış bulunur.
12. Ey Rab'bimiz!. Bizden
bu azabı açıver, şüphe yok ki, biz mü'minleriz -diyeceklerdir-.
12. Böyle bir
faciaya uğrayan kâfirler, o zaman yalvarmaya başlayacaklar: (Ey Rabbimiz!.
Bizden bu azabı açıver) Diye niyaz edecekler ve (şüphe yok ki, biz mü'minleriz)
yâni: O felâket bizden kaldırıldığı takdirde elbette ki, biz îman etmiş
olacağız, diyeceklerdir. İşte bu, bir insanlık tabiatından ibarettir. Birçok
insanlar, bir şiddete uğrayınca Cenab-ı Hak'ka yalvarırlar, o musibetten
kurtulmalarını rica ederler. Fakat onlar nîmetler içinde yaşadıkları zaman
nankörlükte bulunurlar, kendilerine o nimetleri ihsan eden Kerem Sahibi
Yaratıcıyı düşünerek O'na kullukta, şükürde bulunmazlar.
Rivayete göre Kureyş
müşrikleri öyle şiddetli bir kıtlık ve pahalılığa tutulmuş, Resül-i Ekrem'e
müracaat etmişler soy yakınlığı adına istirhamda bulunmuşlar, o felâketin
kendilerinden bertaraf olması için dua buyurmasını rica etmişler, o musibet
kendilerinden bertaraf edildiği takdirde Islâmiyeti kabul edeceklerini
söylemişler, fakat birçokları vâ'adlarında durmamışlardır.
13. Onlar için öğüt almak
nerede!. Halbuki, muhakkak onlara apaçık bildiren bir Peygamber geldi.
13. Hak Teâlâ Hazretleri
de o inkarcıların sözlerinde durmayacaklarına işaret için buyuruyor ki: (Onlar
için öğüt almak nerede!.) Onlar güzelce düşünüp öğüt alıcı olmazlar, vâ'dlerinde
sebat etmezler, yine küfr içinde yaşamaya devam etmek isterler. (Halbuki,
muhakkak onlara) ilâhî azabı (apaçık bildiren) kendilerini uyandırmaya çalışan
(bir peygamber geldi.) Fahr-i âlem gibi bir Yüce Peygamber, onlara lâzım gelen
malûmatı verdi, onlara nasihatlarda bulundu. Artık o inkârlarını, kötü
hareketlerini terketmeli değil mi idiler?.
14. Sonra ondan yüz
çevirdiler ve: Öğretilmiş bir mecnundur, dediler.
14. Halbuki, onlar
(Sonra ondan) o iyilik sever yüce Peygamber'den (yüz çevirdiler) o pek büyük
zâtın nasihatlarını dinlemediler, gördükleri hâdiselerden ibret almadılar (ve)
bilâkis o Yüce Peygamber hakkında (o, öğretilmiş) kendisine başka bir insan
tarafından Kuran âyetleri öğretilmiş olan (bir mecnundur dediler.) o doğruluğu,
fazileti, iyilik severliği, fevkalâde akıl ve zekâsı her veçhile görülüp
durmakta olan Yüce Peygamber hakkında öyle bir suizânda bulunmaktan
ayrılmadılar.
15. Muhakkak biz, o azabı
biraz kaldıracağız, sizler ise şüphe yok ki, dönüvericilersiniz.
15. Allah Teâlâ da o
inkarcıların, azap bertaraf olursa îman etmiş oluruz, demelerinin bir samimiyete
dayanır olmadığını beyân ve kendilerini kınamak ve tehdit için buyuruyor ki: Ey
inkarcılar!. (Muhakkak ki: Biz o azabı) size isabet eden kıtlık ve pahalılığı
vesâir şiddetli hâdiseleri Resül-i Ekrem'in duası üzerine (biraz açıcılarız) o
azab sizden bir müddet için bertaraf edilmiş olacaktır. Nitekim de edilmiştir,
(sizler şüphe yok ki, dönüvericilersiniz) vâ'dinizde durmazsınız, yine küfre
düşmüş bulunacaksınızdır, bu sizin karanlık yaratılışınızın gereğidir. Bu
dumandan maksat kıyamet alâmeti olan duman olunca bu dumanda deniliyor ki:
Onların îman edeceklerine dâir sözleri üzerine kırk gün sonra açılıp bertaraf
olacaktır. Fakat bu açılır açılmaz o kâfirler yine derhal dinden çıkıp küfr
içinde kalacaklardır.
16. Pek şiddetli, kuvvetli
bir tutuşla tutacağımız gün şüphe yok ki, biz intikam alıcılarız.
16. Fakat Allah Teâlâ da
buyuruyor ki: O kâfirleri (Pek şiddetli, kuvvetli bir tutuşla tutacağımız gün)
şiddetle kuvvetle yakaladığımız zaman (şüphe yok ki, biz intikam
alıcılarız.) onları kötü
hareketlerinin cezasına kavuşturmuş olacağızdır.
O günden maksat, ya da Bedr
günüdür ki o gazve neticesinde o inkarcılar büyük bir hezimete, mağlûbiyete
uğramışlardır. Yahut en sahih görülen görüşe göre, kıyamet günüdür ki: O
günde kâfirler en büyük bir felâkete uğramış olacaktır, kendileri için bir dost,
bir yardımcı, bir şefaatçi bulunamayacaktır, o gün tam bir intikama
mâruz kalacaklardır.
Artık pişmanlıkları kendilerine bir fâide vermeyecektir. Bugün herkese
kazandığının karşılığıverilir. ( Mümin, 40/17) âyeti celîlesi de bunu
göstermektedir.
17. Andolsun ki, onlardan
evvel Fir'avun'un kavmini bir imtihana tâbi tuttuk ve onlara şerefli bir
Peygamber gelmişti.
17. Bu mübarek
âyetler, küfrlerinde ısrar eden kimselerin asr-ı saadetteki kâfirlerden ibaret
olmayıp vaktiyle de Peygamberlerine karşı inkârda bulunan nice kavimlerin
bulunduğuna Fir'avun'un kavmini bir misâl olarak gösteriyor. Hz. Musa'nın onlara
olan tekliflerini ve onların günâhlarında ısrarlı bulunduklarını bildiriyor.
Sonra Musa Aleyhisselâm'ın aldığı ilâhî emirden dolayı kendisine îman edenler
ile Mısır'dan çıkıp gittiklerini, Fir'avun ile kavminin ise helâka mâruz kalıp
bütün varlıklarından mahrum kaldıklarını ve onların öyle âni helaklerinden
dolayı müteessir olanların bulunmadığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah
Teâlâ Hazretleri Peygamber Efendimize teselli vermek üzere şöyle buyuruyor: (And
olsun ki, onlardan evvel) Arap müşriklerinden önce (Fir'avun'un kavmini bir
imtihana tâbi tuttuk) yâni: Fir'avun'u da kavmini de bir denemeye, bir sınava
(ve onlara) Fir'avun ile kavmine imtihan vesilesi olmak üzere (kerîm) Allah
katında şerefli, özellikleri toplayan, övgüye lâyık fiillere sahip olan (bir
Peygamber gelmiştir.) ki o da Musa Aleyhisselâm'dır.
18. -Onlara demişti ki-
Allah'ın kullarını bana teslîm ediniz, şüphe yok ki, ben sizin için güvenilir
bir Peygamberim.
18. Hz. Musa,
Fir'avun'a demişti ki: (Allah'ın kullarını bana teslim ediniz) senelerden beri
esaretiniz altında bulundurduğunuz İsrâiloğulları'nı salıveriniz, benimle
beraber Mısırdan çıkmalarına mâni olmayınız. Yahut: Ey Allah'ın kulları!. Sizi
kendisine davet ettiğim Allah'ın dinini kabul ederek bu hususta bana itaatinizi
gösteriniz, (şüphe yok ki, ben sizin için) Allah tarafından gönderilmiş
(güvenilir) her şekilde doğruluğu, emanete sahip (bir peygamberim) mucizelerle
desteklenmiş bulunmaktayım.
19. Ve Allah'a karşı
yücelikte bulunmayın. Muhakkak ki, ben size bir apaçık delîl ile geliyorum.
19. (Ve) Ey Fir'avun ile
Fir'avun'un kavmi!. (Allah'a karşı yücelikte bulunmayın) O'nun Peygamberine
hakaret ederek O'nun dinî tebligatına karşı böbürlenmekte, kibirli bir vaziyet
almaktan sakının (muhakkak ki, ben size apaçık bir delil ile geliyorum.) Yâni:
Ben Allah tarafından açık bir delil ile, bir mucize ile gelmiş bir Peygamber
bulunuyorum, bana muhalefetle küfrünüzde devam edip durmayınız.
20. Ve şüphe yok ki, ben,
beni taşlamanızdan Rab'bime ve Rab'binize sığındım.
20. (Ve şüphe yok ki, ben,
beni taşlamanızdan) Yâni: Herhangi bir vakitte bana suikastta bulunabilmenizden,
bana üzüntü vermenizden veya bana söverek sihirbaz demenizden dolayı (Rab'bime
ve Rab'binize) bütün mahlûkatın Yaratıcısı, terbiye edicisi olan Allah Teâlâ'ya
(sığınmışımdır.) beni o kerem merhamet sahibi yaratıcım, sizin fenalıklarınızdan
korur.
21. Ve eğer bana îman
etmeyecek iseniz artık benden ayrılın.
21. (Ve eğer bana îman
etmeyecek iseniz) Size bir Peygamber olarak Allah tarafından getirmiş, olduğum
dinî hükümleri kabul etmeyerek küfrünüzde devam edecek iseniz (artık benden
ayrılın.) benim yolumu açık bırakın, bana ellerinizle, dillerinizle eziyet
vermeyiniz. Ben vazifemi yapmış, bulunuyorum, artık ilâhî takdir ne ise o
aramızda meydana gelir.
22. Sonra Rab'bine dua etti
ki: Muhakkak bunlar, günahkâr olan bir kavimdir.
22. (Sonra) Hz.
Musa, o pek yumuşak, hikmet sahibi tebligatına rağmen Fir'avun ile kavminin yine
inkârlarında, küfrlerinde ısrar edip kendisine suikastta bulunmak istediklerini
anlayınca (Rab'bine dua etti ki:) Yarabbü. (Muhakkak bunlar) Bu Fir'avun ile
kavmi (günahkârlar olan bir kavimdir.) yâni: Bunlar, küfr ve şirk içinde yaşayan
kendilerine gönderilen Peygamberi yalanlayıp onun hayatına kastetmek isteyen
zâlim bir topluluktur, bunları lâyık oldukları azaba kavuştur.
23. -Allah T e âlâ da
emretti ki- hemen geceleyin kullarım ile yürüyüver. Şüphe yok ki, sizler takîb
edileceksiniz.
23. Allah Teâlâ da Musa
Aleyhisselâm'a vahyen emretti ki: (Hemen geceleyin kullarım ile) Sana îman eden
Isrâiloğulları ile vesâir îman edenler ile Mısırdan çıkıp (yürüyüver) yolunuza
devam ediniz (şüphe yok ki, sizler) Fir'avun tarafından (tâkib olunmuşlar
olacaksınızdır.) binaenaleyh geceleyin şehirden çıkmalıdır ki, düşmanların hemen
tâkibleri mümkün olmasın. Bu çıkıştan onların bilgileri gecikmiş olsun.
24. Ve denizi hâli üzere
sakin bırak. Çünkü onlar, boğulmuş olan bir ordudur.
24. (Ve) Cenab-ı Hak,
Musa Aleyhisselâm'a emretti ki: (denizi hâli üzere sakin bırak) Yâni: Nil
denizine varıp bir hârika olmak üzere yollar açılınca siz kurtuluş sahiline
kavuşursunuz. O açılan yolları yine açık bırakın, asanı denize vurarak o
yolların kapanmasına meydan vermeyin. Tâki tâkibedecek olan Fir'avun ile Kıpt
gurubu, o yollara atılıversinler (çünkü onlar boğulmuş olan bir ordudur.)
onların o denizde boğulmaları takdir edilmiştir, nitekim öyle de olmuştur.
25. Neler terkettiler,
bağlardan ve pınarlardan!.
25. Evet.. O Fir'avun
ile onun kavmi, lâyık oldukları helake uğradılar, artık kendilerinden geriye
neler (Neler terkettiler) Mısır'da ne kadar çok şeyler geriye bıraktılar
(bağlardan, ve pınarlardan) nice geniş bahçeler, bostanlar, çeşmeler, havuzlar
geri kalmış oldu.
26. Ve ekinlerden ve güzel
ikâmetgâhtan!.
26. (Ve ekinlerden ve güzel
ikâmetgâhdan..) Birçok yemyeşil ürünler, bir nice yüksek, süslü köşkler,
konaklar arkaya kalmış bulundu.
27. Ve içinde zevk ile
faydalandıkları nîmetten.
27. (Ve içinde zevk ile
yararlandıkları nîmetten..) Kendisinden refah ve neşe ile istifâde ettikleri
servetten, gelirlerden neler neler geri bırakmış oldular.
28. İşte böyle oldu, ve
onları başka bir kavme miras bıraktık.
28. (İşte böyle oldu.)
Fir'avun ile kavminin akıbetleri böyle haber verildiği şekilde bir helakten, bir
mahrumiyete uğramaktan ibaret bulundu, (ve onları) O helake mâruz kalanların
geriye bıraktıkları o birçok şeyleri (başka bir kavme miras bıraktık.) onların o
yurtları, malları o kıptilerden başka bir çok milletlere intikâl etmiştir.
Deniliyor ki: Mısır'a
İsrâiloğulları mirasçı olmamıştır. Çünkü onlar arz-ı mukaddesede ikâmet eder
olmuşlardı. Mısırı ise bir müddet Asuriyeler, Bâbilliler, Habeşîler elde
etmişlerdir. Sonra bir müddet de Yunanlılar, Romalılar elde etmişlerdir. Daha
sonra da Mısır'a Araplar, Türkler hâkim olmuşlardır.
29. Artık onların üzerine
gök ve yer ağlamadı, ve bir mühlet verilmiş de olmadılar.
29. Velhâsıl: Fir'avun
ile kavmi lâyık oldukları cezaya kavuştular, Mısır'daki varlıklarından mahrum
kaldılar, denizin dalgaları arasında mahvolup gittiler. (Artık onların üzerine
gök ve yer ağlamadı) Yâni: Onların helakinden kimse müteessir olmadı.
Bilmektedir ki: İnsanlar arasında kıymetli, muhterem bir zât ölünce onun
ölümünden herkesin üzüntülü olduğunu beyân için: "Onun üzerine yer ve gök
ağladı" denir. Bu bir ist iare-i temsiliyedir. Fir'avun ile kavmi ise böyle bir
kıymete sahip olmayıp bilâkis zâlim, kâfir bulunmuş oldukları için onların o
helâkından başkalarının üzüntülü olmadıklarını beyân için yerin ve göğün
ağlamadığı tâbiri zikredilmiştir, (ve) O Fir'avun ile onun kavmi kendilerine
(bir mühlet verilmişler de olmadılar.) Yâni: Tevbe edebilmeleri için veya
noksanlarını tedarik eylemeleri için kendilerine bir müsâid vakit de
bırakılmadı, bilâkis onların azapları acele edildi, başka bir vakte veya âhirete
bırakılmadı, daha dünyada iken hemen ilâhî azaba uğramış oldular, âhiretteki
azapları da bambaşka olacaktır. İşte küfrün, zulmün korkunç neticesi!.
İşaret buyurulmuş oluyor
ki: Ey kendilerine Son Peygamber'in peygamber olarak gönderilmiş olduğu insanlık
cemiyeti!. Artık siz de o müthiş tarihi olaylardan ibret alınız, o Yüce
Peygambere muhalefette bulunmayınız, maddî ve manevî hayatınız! güzelce
muhafazaya çalışınız. Dindar, faziletli olan, hakkı kabul eden zâtlar, Allah'ın
azabından emin bulunurlar. Öldükten sonra da insanlar arasında hayır ile
anılırlar. Onların vefatları cemiyet arasında büyük bir tesir bırakır.
Dinden, ahlâktan mahrum
insanların ölüp yok olmaları ise insanlar arasında bir tesir bırakmaz, onlar bir
hayır ile anılmazlar. Bilâkis fena şöhretleri her tarafa yayılmış bulunur.
"Adem oldur ki: Ayağın
çekicek dünyadan"
"Zikr-i bilhayır ile âlemde
güzel adı kala"
30. And olsun ki,
İsrâiloğulları'nı o alçaltıcı azaptan kurtarmıştık.
30. Bu mübarek âyetler
de Fir'avun'un helakim müteakip Musa Aleyhisselâm ile kavminin îmanları
sayesinde nail oldukları ilâhî ihsanı bildiriyor. Onların nasıl bir
ayrıcalığa sahip ve ne
kadar ibret verici muvaffakiyetlere mazhar olmuş olduklarını haber veriyor. Bu
tarihî mühim hâdiselerden ibret almayan asr-ı saadetteki kâfirlerin ise ne
derece âhireti inkâr edici olduklarını teshir buyuruyor. Kendilerinden daha
kuvvetli kavimlerin küfrleri yüzünden helak olup gitmiş olduklarını beyân ile o
kâfirleri tehdit etmekte uyanmaya davet ehemmiyetine nazarları celb için söyle
buyuruyor: (And olsun ki) Yüce zâtıma yemin ederim ki, (Isrâiloğulları'nı o
alçaltıcı azaptan kurtarmıştık.) pek şiddetli bir zillete, hakarete mâruz
kalmaktan korumuştuk.
31. Fir'avun'dan, şüphe yok
ki, o, asın gidenlerden kibirli biri olmuştu.
31. O azap ki: (Fir'avun'dan)
Onun tarafından meydana gelmekteydi. Fir'avun, Isrâiloğulları'nı esaret altında
yaşatıyor, kendilerini pek meşakkatli islerde kullanıyordu, dünyaya gelen erkek
çocuklarını da öldürüyordu, her türlü zulm ve hakaretten geri durmuyordu, (şüphe
yok ki, o) Fir'avun (müsriflerden) haddi asmaya devam eden kimselerden (bir
kibirli olmuştu.) kendisini pek yüksek görüyordu, kavmine karsı "Ben sizin Yüce
Rabbinizim" demekten sıkılmıyordu.
32. Andolsun onları -Beni
İsrail'i- bilerek âlemler üzerine üstün kılmıştık.
32. Hak Teâlâ da
buyuruyor ki: (And olsun) Muhakkak ki, (onları) Isrâiloğulları'nı (bilerek)
ilâhî bir ilm gereği olarak (âlemler üzerine üstün kıldık.) onların bu
ayrıcalığa selâhiyetleri Allah katında bilinmiş olduğundan zamanlarındaki
kavimler üzerine üstün bulundurulmuşlardır. Onlara semavî kitapların verilmesi,
onların aralarından birçok Peygamberlerin gönderilmiş olması, birçok varlıklara
nail bulunmuş olmaları bu tercih ve ayrıcalık cümlesindendir.
33. Ve onlara kendisinde
apaçık imtihan olan âyetlerden vermiştik.
33. (Ve onlara) O
Isrâiloğulları'na (kendisinde apaçık imtihan olan) yâni: Nasıl amellerde
bulunacaklarının ortaya çıkmasını temin için veyahut onların nasıl nimetlere
nail olduklarını düşünenler için birer mühim ibret teşkil eyleyen (âyetlerden
vermiştik.) onlar için denizde yollar açılmıştı, baslarına bulutlar gölge
etmekte bulunmuştu. Men ve Selva denilen nîmetler indirilmişti, ve daha nice
muvaffakiyetler yüz göstermişti.
34. Muhakkak ki, iste
onlar elbette diyeceklerdir ki:
34. Allah'ın dini
sayesinde bir kavmin ne kadar nimetlere selâmetlere nail olmuş olduğuna bu Musa
Aleyhisselâm kıssası pek güzel şahitlik edip durmaktadır. Fakat (Muhakkak ki:)
Ey Peygamber!. Senin zamanındaki Mekke-i Mükerreme müşrikleri, evet., (iste
onlar, elbette diyeceklerdir ki:) Kendi dinsizliklerini, âhiret âlemini inkâr
ettiklerini şöylece itiraf edeceklerdir ki:
35. Bu başka bir s ey
değil, ancak ilk ölmemizden ibarettir ve biz yeniden diriltilecek değiliz.
35. (Bu başka birşey
değil) Bu hayat, bu dünya hayatından ibarettir, (ancak) hayat (ilk ölmemizden
ibaret) bu ölmemize âid olan hayattan başka birşey değil (ve biz yeniden
dirilecek değiliz.) bu dünya hayatı yok oldu mu, artık başka bir hayata kavuşup
tekrar varlık sahasına gelecek değiliz.
36. Haydi eğer siz doğru
söylüyor iseniz, babalarımızı getiriveriniz.
36. O inkarcılar, kendi
iddialarına kuvvet vermek için şöyle boş bir teklifte bulunurlar. (Haydi siz
doğru söylüyor iseniz) İnsanları öldükten sonra tekrar hayata kavuşacaklarına
âid olan sözleriniz, hakikata dayalı ise, bunu ciddî şekilde iddia ediyor iseniz
(babalarımızı getiriveriniz) bizden evvel ölüp gitmiş olan atalarımızı hemen
yeniden hayata kavuşturunuz, bu suretle sözünüzün doğru olduğunu isbat etmiş
olursunuz. O inkarcılar hiç düşünmüyorlardı ki: İkinci hayat, bu dünyanın sona
ermesinden sonra kıyamet âleminden meydana gelecektir, iddia edilen bu hayata
kavuşma, âhirete mahsustur. Maamafih şunu da, düşünmeli değil midirler ki: Bu
hayatı başlangıçta yoktan var eden bir Yüce Yaratıcı, elbette ki: Bu hayatı iade
etmeye de kaadirdir. İlk yaratma iadeden daha zor değil midir?. Artık ilk
yaratmaya kaadir olan bir zât, iadeye kaadir olamaz mı?. Artık öyle câhil,
düşünmeden mahrum inkarcılar, kendilerine cevap verilmeğe lâyık değildirler.
Binaenaleyh Cenab-ı Hak, o inkarcıları tehdit için daha evvelki inkarcıların
nasıl bir müthiş akıbete uğramış olduklarını ibret misali olmak üzere
zikrediyor. Şöyle ki:
37. Ya onlar mı hayırlı
yoksa Tübba kavmi mi?. Ve kendilerinden evvel olanlar mı?. Onları helak ettik,
şüphe yok ki, onlar günahkâr idiler.
37. (Yâ onlar mı hayırlı,
yoksa Tübba' kavmi mi?.) Yâni: Bu Peygamber zamanındaki müşrikler mi daha
kuvvetli, daha devletli, daha kudretli bulunuyorlar, yoksa Yemen
hükümdarlarından olan Tübba'ın müşrik olan kavmi mi daha kuvvetli, güçlü
bulunmuşlardır?, (ve) Son Peygamber zamanındaki inkarcılar mı daha kuvvetli,
daha haşmetli, yoksa (kendilerinden evvel olanlar mı?.) Medyen, Eyke, Semud, Ad
kavimleri gibi birçok meşhur milletler mi daha varlıklı bulunuyorlardı. Elbette
ki, tarihen sabittir ki: O geçmiş milletler daha fazla kuvvet, güç, ihtişam
sahipleri idi. Ona rağmen (onları helak ettik) onlar kendi inkârlarının cezasına
kavuştular, o varlıkları kendilerini kurtaramadı. Artık onların aşağısında
bulunan sonraki inkarcıları da helak edemez miyiz?. (Şüphe yok onlar) O eski
kavimler (günahkârlar idiler.) o günâhlarından, inkârlarından dolayı helake
uğratılmışlardı. Artık sonraki bu inkarcılar da kendi günâhları, inkârları
sebebiyle helak olacaklarını düşünmeli değil midirler?. Kendilerinin boş yere
yaratılmamış olduklarını da dikkate almalı değil midirler?. Elbette Hikmet
Sahibi Yaratıcı hiçbir şeyi boş yere yaratmamıştır.
Bu "Tübba"' dan maksat,
Hımeyr kabilesi reisi olan büyük Tubba'dir ki: Adı Es'ad veya Sa'd idi. Bu zât:
inanan ve sâlih bir kimseydi. Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurmuştur ki: Tübba'a
sövmeyin, o muhakkak İslâm bulunuyordu. Kur'an-ı Kerim de ise O'nun kâfir olan
kavmi kötülenmiştir. Alüsî Tefsiri.
38. Ve gökleri ve yeri ve
onların arasında olanları oyuncular olarak yaratmadık.
38. Bu mübarek
âyetler. Yüce Allah'ın bütün âlemleri boş yere yaratmayıp bir hikmet ve faydaya
dayalı olarak yaratmış olduğunu bildiriyor. Kıyamet gününde umumî bir muhasebe
günü olduğunu ihtar ediyor. O günde Allah'ın rahmetine mazhar olanlardan başka
kimselerin birbirine asla yardım edemeyeceklerini beyân buyurmaktadır ki: Ey
insanlar! (Ve gökleri ve yeri ve onların) Gökler ile yerin (arasında olanları)
çeşitli yaratıkları (oyuncular olarak) yâni boş yere, bir eğlence olmak için
(yaratmadık.) elbette ki, hepsinin yaradılışı birer gayeye, birer hikmete
dayanmaktadır.
39. İkisini de yaratmadık,
ancak gerçek bir sebeple yarattık, fakat onların bir çokları bilmezler.
39. Evet.. (İkisini de)
Gökleri de, yeri de, kendilerinde olan şeyler ile beraber (yaratmadık) boş yere
meydana getirmedik (ancak gerçek bir sebeple yarattık) onların yaradılışı bir
hakka, bir hakikatin ortaya çıkmasına sebep bulunmaktadır. Onların varlığı,
Allah'ın birliğine bir delildir. Kulların o Yüce Mabuda kullukta
bulunmalarının lüzumuna bir sebeptir ve kıyametin, haşr ve neşrin imkânına
da pek kuvvetli bir örnek mesabesindedir, (fakat onların birçokları bilemezler.)
Yâni: İnkarcılar, o hayat, bu dünya hayatından başka birşey değildir diyenler,
bu hakikati anlayıp tasdik etmezler, kendilerinin yaradılışındaki gayeyi takdir
edemezler, artık birçok günâhları işlemeye devam eder dururlar.
40. Şüphe yok ki, o hüküm
günü onların hepsinin vâ'dedilen vakitleridir.
40. (Şüphe yok ki, o
ayın; günü) Yâni: Müminler ile kâfirlerin, güzel ameller ile çirkin amellerin ve
benzerlerinin aralarının ayrılacağı kıyamet günü (onların) bütün insanların,
cinlerin, meleklerin (hepsinin vâ'dedilen vakitleridir.) evet o gün, belirli bir
muhasebe zamanıdır, o gün herkes, muhasebeye tabî tutulacak, kendi emellerine
göre mükâfat veya cezaya kavuşacaktır.
41. O gün bir dost, bir
dosttan hiçbir şeyi bertaraf edemez ve onlar yardım da olunamazlar.
41. (O gün) O hesap ve
ceza gününde (bir dost, bir dosttan hiçbir şeyi bertaraf edemez.) herkes kendi
hâlini düşünmeye başlar, insanlar arasında yakınlıktan, dostluktan eser
görülemez, hiçbir kimse başka bir kimseye faydalı olamaz. Meselâ: Bir mümin, bir
kâfire hiçbir yardım edemeyecektir, isterse, dünyada iken aralarında bir
yakınlık, bir dostluk bulunmuş olsun, (ve onlar yardım da olunmazlar.) O dünyada
iken birbirinin yakını, dostu olan kimselerden hiçbiri bir yardıma nail olarak
lâyık oldukları azaptan kurtulamaz.
42. Allah'ın rahmet ettiği
kimse müstesna. Şüphe yok ki, o Allah, azizdir, rahimdir.
42. (Allah'ın rahmet
ettiği kimseler müstesna) Yâni: Hakkında ilâhî rahmet tecellî eden, Allah
katında makbul olup affa ve şefaate lâyık bulunan herhangi bir zât müstesnadır.
Böyle zâtlar, yardıma nail olurlar, diğer mü'minlere de yardım; şefaat
edebilirler. Ibn-i Abbas Hazretlerinin beyânına göre bu zâtlardan maksat
müminlerdir. Çünkü bunlara Peygamberler ve melekler şefaat edeceklerdir. (Şüphe
yok ki, o Allah) O Yüce Yaratıcı (azîzdir) her şeye galiptir ve düşmanlarından
intikam almaya kaadirdir, buna kimse mâni olamaz. Ve o Kerem Sahibi mâbud
(rahimdir) mümin kulları hakkında ilâhî merhameti pek fazladır, onları
rahmetine, lütfuna mazhar buyuracaktır.
43. Muhakkak ki, o zakkum
ağacı.
43. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin âhirette nasıl azap göreceklerini inkârlarının cezasına ne müthiş, ne
ateşli bir şekilde kavuşturulmuş bulunacaklarını şöylece ihtar etmekte ve
insanlık için bir ibret dersi vermektedir. (Muhakkak ki, o zakkum ağacı) Yâni:
Çölde yetişen meyveleri pek acı olan kendisine "zakkum ağacı" denilen ağaca
benzeyen ve meyveleri pek yürek yakıcı olan bir ağaç, ağacın ateşli meyveleri.
44. Çok günahkâr olanın
yiyeceğidir.
44. (Çok günahkâr olanın
yiyeceğidir.) Yâni: Günâhları, bozuk kanaatleri pek fazla olan herhangi bir
kâfire mahsus, yürek parçalayan yiyeceklerden ibarettir.
45. Erimiş bakır gibi
karınlar içinde kaynar.
45. O öyle bir yiyecektir
ki, (Erimi; bakır gibi) yahut zeytin yağının tortusu gibi (karınlar içinde
kaynar.) şiddetli hararetlerden dolayı kaynamaya devam eder.
46. Son derece sıcak suyun
kaynaması gibi.
46. (Son derece sıcak
suyun kaynaması gibi) Bir surette kaynar, öyle fokurdar durur.
§ Hamîm; altında yakılan
şey sebebiyle sıcaklığı son dereceye varmış olan su demektir.
47. Onu tutun da
cehennemin tâ ortasına sürükleyin.
47. Zebanilere yâni:
Cehennemin hizmetçilerine emr olunur ki: (Onu) o suçluyu, o kâfiri şiddetle
(tutun da cehennemin tâ ortasına sürükleyin.) Tâki, lâyık olduğu azaba kavuşmuş
olsun.
§ Ati, Bir kimseyi omzundan
yakalayarak bir hapishaneye vesâireye şiddetle götürmek demektir.
48. Sonra başının üstüne o
pek kaynar su azabından dökün.
48. (Sonra) O cehenneme
sevk edilen şahsın (başının üstüne o pek kaynar su azabından dökün.) Tâki: O
dökülen su, o şahsın bütün vücudunu kaplamış olsun.
49. -Deyin ki- tâd. Şüphe
yok, sen -iddia ediyordun ki- pek kuvvetli pek şerefli olan sensin.
49. Ve o şahsa alay
için başına kakmak için deyiniz ki: Ey âhireti inkâr eden!. (Tad) Bu azaba, bu
harekete katlan, (şüphe yok ki, sen) iddia ediyordun ki: (pek kuvvetli, pek
şerefli olan sensin.) Şimdi kendi kıyametini, neye lâyık olduğunu anladın mı?.
50. Şüphe yok ki, işte bu,
kendisinde şüphe ettiğiniz şeydir.
50. (Şüphe yok ki:) Ey
inkarcılar!, (işte bu) Uğramış olduğunuz cehennem azabı (kendisinde şüphe
ettiğiniz şeydir.) siz dünyada iken şek ve şüphe içinde yaşıyordunuz, bunu size
haber veren zâtları yalanlamaya cür'et gösteriyordunuz. Şimdi ne kadar yanlış
düşünmüş olduğunuzu anladınız mı?. Kâfirler hakkında ne büyük bir ilâhî vâ'd!.
51. Müttakiler ise
muhakkak ki, güvenilir bir makamdadırlar.
51. Bu mübarek âyetler de
müminler hakkındaki Allah'ın vâ'dini bildiriyor. Takva Sahibi zâtların ebedî
cennetlere, nîmetlere kavuşacaklarını müjdeliyor. Kur'an-ı Kerim'in peygamber
lisânı üzere inişindeki hikmete, onun büyük bir selâmet ve saadet vesilesi
bulunduğuna işaret buyuruyor, nihayet zaferin ve muvaffakiyetin peygamberin
yanında tecellî edeceğini müjdelemektedir. Şöyle ki: (Müttakiler ise) yâni:
Mümin, dinî vazifelerini yapmaya devam eden, Cenab-ı Hak'kın azabından korkup
ilâhî lütfunu bekleyen zâtlar ise (muhakkak ki, güvenilir bir makamdadırlar.)
onlar yok olmaktan, âfetlerden korunan bir mekânda bulunacaklardır. Artık hiçbir
korkuları, endişeleri kalmayacaktır.
52. Cennetlerde ve
pınarlardadırlar.
52. Evet.. O takva
sahipleri, âhirete gidince (Cennetlerde ve) pek lezzetli suları cereyan eden
(pınarlardadırlar,) onların makamları, öyle güzel, temiz mevkilerdir.
53. Karşı karşıya
oldukları hâlde atlastan, parlak ipekten -elbiseler- giyineceklerdir.
53. O takva sahibi
zâtlar, cennetlerde birbirleriyle alışmak için, güzelce konuşmak için (karşı
karşıya oldukları hâlde) öyle samimî, kardeşçe bir vaziyet alarak (atlastan,
parlak ipekten) elbiseler (giyeceklerdir.) öyle çeşitli süslere ulaşacaklardır.
54. İşte böyledir ve
onları gözleri iri, elbiseleri tertemiz, renkleri beyaz cariyeler ile
evlendirdik
54. (İşte böyledir) Yâni:
Takva sahipleri hakkında Allah katında takdir edilen şey, böyle pek mükemmel ve
muhteşemdir. (Ve onları) O takva sahiplerini (gözleri iri, elbiseleri tertemiz,
renkleri beyaz cariyeler ile evlendirdik.) Yâni: Onlara "Huri ayn" denilen pek
seçkin kadınları verdik. Bunların dünyadaki kadınlardan mı ve şâire den mi
olduğunda ihtilâf vardır.
55. Orada her türlü
meyveden emîn oldukları hâlde taleb ederler.
55. O cennetlere kavuşan
takva sahipleri (Orada) o cennetlerde (her türlü meyveden emin oldukları hâlde
taleb ederler.) Yâni: Cennet hizmetçilerinden diledikleri meyvelerin
hazırlanmasını isterler, o meyvelerden sıhhate zararı olmaksızın diledikleri
kadar yiyebilirler, o meyvelerin ne azalmasından ve ne de kendilerine
dokunabileceğinden hiçbir endişeye düşmezler. Onlardan tam bir zevk ile
faydalanırlar.
56. Orada ölümü t ad m az
I ar, ilk ölüm müstesna ve onları cehennemin azabından korumuştur.
56. Artık o
cennetlere nail olan zâtlar (Orada ölümü tadmazlar) bir daha ölmeleri takdir
edilmiş değildir. Ölümden korkmaksızın o nimetlerden istifâde ederler (ilk ölüm
müstesna) dünyada iken ölmüş oldukları başka, artık tekrar bir daha
ölmeyeceklerdir (ve) Allah Teâlâ (onları) o takva sahibi kullarını (cehennemin
azabından korumuştur.) onlar cehennemde hiç azap görmeyeceklerdir. Takva ehli
olmayan mü'minlere gelince Cenab-ı Hak, bunlardan dilediğini cehenneme sevk
ederse de bu, geçicidir, sonra Allah'ın affı tecellî eder, onlar da cehennemden
çıkarlar, cennete nail olurlar. Fakat bu geçici azap da pek müthiş olacağından
öyle bir felâkete geçici de olsa uğramamak için elden geldiği kadar takva ehli
olmaya çalışılmalıdır
57. Rab'binden bir ihsan
olarak. İşte budur, o pek büyük kurtuluş.
57. Müminlerin o
kavuşacakları cennetler, nimetler bütün (Rab'binden bir ihsan olarak) meydana
gelecektir Şu da bilmektedir ki: Bir insan, ne kadar ibâdet ve itaatte bulunsa
da yine bu dünyada nail olduğu ilâhî nimetlerin şükrünü hakkıyla yerine getirmiş
olamaz, fazla bir nimete lâyık olamaz. Ancak Cenab-ı Hak'kın bir ihsanı, bir
lütfudur ki, mü'min kullarını öyle muazzam, ebedi nimetlere, saadetlere
kavuşturacaktır (işte budur) O takva sahiplerine ihsan olunan bu ayrıcalıktır,
bu uhrevİ lütuf ve keremdir (o pek büyük kurtuluş.) O ebedi kurtuluş, o her
seçkin isteye kavuşmuş olmak Artık her akıllı insan, böyle bir kurtuluşa ulaşmak
için elden geldiği kadar
çalışmalıdır ve Allah
Teâlâ'dan muvaffakiyetler niyaz etmelidir
58. Artık şüphe yok ki, onu
-Kur'an-ı Kerim'i- senin lisanınla kolaylaştırdık. Umulur ki: Onlar düşünürler.
58. (Artık) Ey
Peygamberin sonuncusu! (şüphe yok ki, onu) Kur'an-ı Kerim'i bu gibi kurtuluş
yollarını gösteren, dünyevî ve uhrevî meseleleri, olayları ümmetine telkin eden
o Yüce kitabı (senin lisânınla kolaylaştırdık) onu pek geniş, pek anlaşılır
güzel olan arap dili üzere indirdik, herkes o hakikati beyân eden kitap
sayesinde dünyevî ve uhrevî vazifelerini öğrenebilir, o takva sahipleri için
takdir edilen nîmetlere ulaşmak için çalışabilir (Umulur ki, onlar düşünürler.)
O Kur'an-ı Kerim'in bildiğini hakikatları anlamaya çalışırlar, onun gösterdiği
yolu tâkib ederler, nihayet ebedî saadete kavuşurlar. Evet Kur'an-ı Kerim, bizim
Peygamberimizin lisânı üzere nazil olmuştur Zâten şâir Peygamberlerin de
ümmetlerine tebliğ ettikleri ilâhî kitaplar o Peygamberlerin lisânı üzere nazil
olmuştu. Bu, hikmet gereğidir. Eğer öyle bir kutsal kitap, muhtelif lisânlar ile
nazil olmuş olsa idi muhtelif ırklara ayrılmış olan cemiyet arasında bir din
birliği bulunmazdı, birçok ihtilâflar, olunca o Peygambere tâbi cemiyetler
arasında müşterek bu rehber bulunmuş, aralarında bir din birliği tecellî
etmiştir. Gerçekten de herhangi bir lisân ile yazılan ilmî, fennî, içtimaî bir
kitabın içerdiğini, o lisân ile konuşan her fert dahi tamamen anlayamaz, onu
selâhiyetli olan bilginler vasıtasiyle öğrenebilirler, işte en mühim, en kutsî
olan ilâhî kitapların ihtiva ettiği hükümleri, meseleleri de ilgili kimselerin
din âlimleri vasıtasiyle öğrenmeleri lâzım ve mümkündür. Bu itibar ile dinî
bilgiler, cemiyetler arasında neşredilmiş ve edilmekte bulunmuştur Bu husus
Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim için de bir kolaylık ihsan buyurmuştur ki, o yüce
kitabı isteyenler pek kolaylıkla öğrenip tamamen veya kısmen
ezberleyebilmektedirler.
59. Artık gözet, şüphe yok
ki, onlar gözeticilerdir.
59. (Artık) Ey Peygamber
Sen (gözet) Hak Teâlâ'dan yardımlar, muvaffakiyetler niyaz et ve seni inkâr
edenlerin akıbetlerini dikkate al (şüphe yok ki, onlar) o inkarcılar da senin
akıbetini, ne vaziyette bulunacağını (gözeticilerdir.) fakat onlar, Allah'ın
yardımının yüce Peygamber tarafında, müslümanlar hakkında tecellîsini görerek
zarar ve ziyanda kalacaklardır. Nitekim öyle de olmuştur. O inkarcılar,
müşrikler, İslâmiyetin Mekke-i Mükerreme'de bile yayılmasına mâni olmak
istedikleri hâlde o yüce din, yalnız Mekke-i Mükerreme'de değil, bütün
Arabistan'da ve az bir zaman zarfında dünyanın doğusunda ve batısında yayılmaya
başlamış, insanlığı aydınlatmaya çalışmakta bulunmuştur. O kutsî dinin en
mübarek dayanağı olan Kur'an-ı Kerim de, bütün insanlığa hitap ederek onların
dikkatlerini kudret eserlerine çekmekte, kendilerine en tesirli bir ibret ve
uyanma dersi vermektedir. Bu, Rabbimizin bir lütfudur.
Sonraki Sayfa

|