|
45. Senden evvel
Resullerimizden göndermi; olduğumuz zâtlara sor, biz O Rahmandan başka tapılacak
ilâhlar yaptık mı?.
45. Ey Son
Peygamber!. Sen o Kur'an-ı Kerim ile Allah'ın birliği inancını insanlığa teblîğ
etmektesin, bu bir hakikattir. (Senden evvel Resullerimizden) insanlığı ilâhî
dine davet için (göndermiş olduğumuz zâtlara sor) yâni: Onların hayat
tarihlerini araştır, onları tasdik edene ümmetleri âlimlerinden sual et,
başkalarına karşı hakikatin tecellîsini temîn için bu açıklamayı istemede, bir
bakı; ve delil getirmede bir güzelce düşünme ve tefekkürde bulun. Resül-i
Ekrem'e olan bu emr, asıl onun ümmetinin fertlerine yöneliktir. Çünkü Resül-i
Ekrem'in böyle bir sualden uzak olduğu apaçıktır. (Biz o Rahmandan başka) Rahîm,
rahman olan, vahdaniyet sıfatiyle vasıflanmış bulunan Allah Teâlâ'dan başka
(tapılacak ilâhlar yaptık mı?.) böyle bir şey ile hükmettik mi?. Birçok mabudun
varlığına inandık mı?. Ebette ki, olmadık. Bütün Peygamberler ümmetlerine
Allah'ın birliğini teblîğ etmişlerdir. Bu hususta bütün Peygamberlerin icmaı
vardır. Bu Allah'ın birliği akidesini insanlık âlemine yayan zât, yalnız Son
Peygamber değildir. Artık hangi insaflı, akıllı bir kimse, bu temiz akidenin
tersini tercih edebilir?. Ve Son Peygamberin teblîğ ettiği yüce dinin hükümleri
aleyhinde bulunabilir?. Ancak kendi hevesine tâbi olanlar. Peygamberlerin o pek
iyiliksever tebliğlerini, tavsiyelerini kabulden kaçınan kötü yaratılışlı
şahıslar müstesna, onlar şirk ve isyandan ayrılmak istemezler.
46. And olsun ki, Musa'yı
âyetlerimizle Fir'avun'a ve O'nun cemaatine gönderdik, binaenaleyh dedi ki: Ben
şüphe yok âlemlerin Rab'binin bir elçisiyim.
46. Bu mübarek âyetler,
Musa Aleyhisselâm'ın gösterdiği birçok ve birbirinden daha büyük mucizelere
karşı Fir'avun ile ona tâbi olanların da, inkarcı ve alaycı bir vaziyet almış
olduklarını haber veriyor. Ve o inkarcıların açılmasını temenni ettikleri azabın
bertaraf edilmesi üzerine yine sözlerinden dönerek küfrlerinde ısrar etmiş
olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, Resül-i Ekrem Efendimize
teselli vermek üzere buyuruyor ki: Ey Son Peygamber!. (And olsun ki,) Seni
kavmine vesâireye mucizeler ile desteklenmiş bir Peygamber olmak üzere göndermiş
olduğumuz gibi (Musa'yı) da (âyetlerimizle) onun Peygamberliğini gösteren
mucizeler ile, deliller ile (Fir'avun'a ve onun cemaatine) Kıbt kavminin ileri
gelenlerine (gönderdik) onları ilâhî dine davete memur kıldık (binaenaleyh) Musa
Aleyhisselâm onlara giderek (dedi ki: Ben şüphe yok âlemlerin Rab'binin bir
elçisiyim.) sizi o Kerem Sahibi mabuda îman etmeğe davet ediyorum.
47. Ne zamanki: Onlara
bizim âyetlerimizle geldi, onlar O zaman, bunlara gülüvermişlerdi.
47. (Ne zamanki,)
Musa Aleyhisselâm (onlara) O Fir'avun ile etrafında bulunanlara (bizim
âyetlerimizle geldi) âsa gibi, Yed-i Beyza gibi mucizeler göstererek onları
tevhid dinine davet etti (onlar o zaman bunlardan) bu gösterilen mucizelerden
dolayı bir inkâr ve alay maksadiyle (gülüşü verdiler.) o mucizelerin yüceliğini
takdir edemediler.
48. Ve onlara âyetten bir
şey gösterir olmadık ki, illâ O, diğerlerinden daha büyük idi. Ve onları âzab
ile yakaladık, belki onlar geri dönerler -diye-.
48. (Ve) Halbuki,
(onlara) O Fir'avun ile dostlarına (âyetten bir şey gösterir olmadık ki)
Hz. Musa'nın bir Peygamber olduğuna, onun teblîğ ettiği ilâhi dinin
doğruluğuna dâir bir delil,
bir mucize göstermiş bulunmadık ki, (illâ o) gösterdiğimiz âyet, hârika
(diğerinden) kendisinden evvel gösterilen âyetten, hârikadan (daha büyük idi.)
daha kuvvetli bir delil teşkil ediyordu. Bu mucizelerin arasındaki kardeşlikten
maksat, aralarındaki pek fazla münâsebetin, benzeyişin, varlığına işaretten
ibarettir. Bütün mucizeler, Musa Aleyhisselâm'ın risâletine, beyanatının
doğruluğuna şahitlik edip duruyorlardır. (ve onları azap ile yakaladık) O
inkarcılar, senelerce kıtlık ve pahalılığa müptela oldular, başlarına
çekirgeler, kurbağalar yağdırıldı, nice felâketlere uğradılar (belki onlar geri
dönerler) diye, küfrlerini bırakıp Allah'ın birliğini tasdik, o eşsiz mabuda
kulluğa dönsünler diye öyle bir imtihana hikmet gereği tâbi tutulmuş oldular.
Geçici belâlara uğradılar.
49. Ve dediler ki: Ey
sihirbaz!. Bizim için Rab'bine bir dua et, sana verdiği ahdi hürmetine, şüphe
yok ki, biz de elbette hidâyete ermişler oluruz.
49. (Ve) O
inkarcılar ise o kadar açık âyetleri, mucizeleri gördükleri hâlde yine
uyanmadılar, bilâkis (dediler ki: Ey büyücü!.) Yâni: Ey gösterdiği hârikalar,
birer sihrden ibaret olan Musa!. Veya ey maharetli âlim!. Deniliyor ki; onların
maharetli âlimlere sihirbaz demeleri bir âdet imiş. (bizim için Rab'bine bir dua
et) Bizden bu belâyı bertaraf etsin (sana verdiği sözü hürmetine) yâni: O Kerem
Sahibi Yaratıcıya îman ettiğimiz takdirde bizden bu azabın bertaraf olacağına
dâir sana o Yüce mabudun vâ'di sebebiyle bu azaptan kurtulmuş olalım, (şüphe yok
ki, biz de) bu azap bertaraf olunca (elbette hidâyete ermişler oluruz.) senin
hakikaten bir Peygamber olduğunu anlarız, Allah'ın birliğini kabul ederiz,
sapıklıktan kurtulmuş oluruz.
50. Vaktaki, onlardan O
azabı açıverdik, O zaman onlar sözlerinden geri dönüverdiler.
50. (Ne zamanki,
onlardan o azabı açıverdik) Hz. Musa'nın duasını kabul ederek o inkarcıları
müptelâ oldukları musibetlerden kurtardık (O zaman) onlar, sözlerinde
"durmadılar, ahdlarını bozdular (geri döner oldular) yine kâfirce yaşayışlarına
devam ettiler. Nitekim bunların bu hâlleri. Araf süresinin (123, 124, 125) inci
âyetleri ile de beyân buyurulmuştur. Binaenaleyh bu gibi inkarcı hâller, yalnız
asr-ı saadetteki bir takım câhil kavimlere âid değildir, vaktiyle de nice
inkarcılar görülmüştür. Artık ey Peygamber!. Sen müteessir olma!.
§ Neks; Bozmak, çözmek,
dönmek manasınadır.
51. Ve Fir'avun kavmi için
de nida etti, dedi ki: Ey kavmim!. Mısır mülkü ve altımdan akan ırmaklar benim
için değil mi?. Hâlâ görmüyor musunuz?.
51. Bu mübarek âyetler de
Fir'avun'un kavmi üzerinde nasıl tahakküm edici bir vaziyette bulunarak onları
kendisine taptırmış olduğunu bildiriyor. Hz. Musa'nın peygamberliği hakkında
nasıl boş şüpheler ortaya bırakmış olduğunu gösteriyor. Nihayet Fir'avun'un da,
ona tâbi olanların da Allah'ın gazabına uğrayarak cihan tarihînde bir ibret
teşkil etmiş olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Fir'avun kavmi içinde
nîda etti) Onların Hz. Musa'ya îman etmelerine mâni olmak için bizzat veya
vasıtalı olarak ilânda bulundu (Dedi ki: Ey kavmim!. Mısır mülkü) onun
hâkimiyeti, onda tasarruf selâhiyeti (ve altımdan akan ırmaklar) köşkümün,
sarayımın, bahçelerimin veya emrimin altından akan nehirler (benim için değil
mi?.) bu ırmaklar ise Melek nehri, Tulon nehri, Dimyat nehri, Tenîs nehri
adındaki dört ırmaktan ibarettir, (hâlâ görmüyor musunuz?.) Bunlara bakıp da
benim ne kadar kuvvete, saltanata sahip olduğumu anlamıyor musunuz?. Mel'un
Fir'avun o fâni varlıklarına güveniyor, onlar ile iftihar ediyor, beyinsiz bir
topluluğu kendisine taptırıyordu. Onların bir Yüce Peygambere tâbi olup hidâyete
ermelerine manî oluyordu. Ve kendi bâtıl iddiasını takviye için şöyle de
diyordu:
52. Yoksa ben O kimseden
daha hayırlı değil miyim ki, O bir hakirdir ve -maksadını- neredeyse
anlatamıyor.
52. (Yoksa o kimseden) O
Musa'dan, Aleyhisselâm (daha hayırlı değil miyim ki,) ben geni; bir servete, bir
hâkimiyete sahip bulunuyorum (O) yâni Hz. Musa (bir hakirdir) zayıftır, onun bir
mülkü, bir kuvveti yoktur, (ve) maksadını (açıklamaya yaklaşamıyor) dilediği
şeyi açık bir şekilde söylemeğe güç yetiremiyor.
Hain Fir'avun, Hz.
Musa'nın değerini düşürmek için insanlara karşı böyle bir iftirada, bir teşhirde
bulunmak istiyordu. Musa Aleyhisselâm'ın çocukluğu zamanında » mübarek
lisânında bir nevî düğüm, bir pelteklik var imiş, fakat bilâhare Hz.
Musa'nın Dilimden bağı çöz, (Taha 20/27)
diye vâki olan duası kabul
buyurularak o ârızâ kendisinden zail olmuştu.
53. O'nun üzerine altından
bilezikler atılmalı değil mi idi?. Veya onunla beraber melekler birbirine
yardımcılar olarak gelmeli değil mi idi?.
53. Fir'avun, ortaya
diğer bir şüphe düşürmek için de demişti ki: (O'nun üzerine) Hz. Musa'ya mahsus
(altından bilezikler atılmalı değil mi idi?.) ki, onun peygamberlik iddiasına
bir alâmet teşkil edeydi. Vaktiyle o kâfirler bir hükümdarın, bir hususa reis
tâyin edilen şahsın kollarına altın bilezikler, boynuna altın halkalar takarlar
imiş. artık Peygamberlik rütbesine sahip olan bir zâtın da böyle fâni, âdi
gösteriş ile süslü olmasına lüzum görüyorlardı, (veya onunla beraber melekler
birbirlerine yardımcılar olarak gelmeli değil mi idi?.) Onun peygamberliğine
şahitlik etmeli, ona yardımda bulunmalı değil mi idiler?. Nitekim bir
hükümdarın, bir kumandanın
emri altında nice kimseler bulunur.
54. Artık kavmine hakaretle
baktı, derken onlar da O'na itaat ediverdiler. Şüphe yok ki, onlar, fasıklar
olan bir kavim olmuş idiler.
54. Fir'avun, böyle boş
iddialariyle kavmini aldatmaya çalışıp duruyordu. (Artık kavmine hakaretle
baktı) onların ahmak, gösteriş meraklısı kimseler olduğunu dikkate alarak
kendilerine böyle akla, hikmete uygun olmayan sözler ile şahsına taptırmaya
çalıştı, (derken onlar da ona itaat ediverdiler) Fir'avun'un sözüne uyarak
dinsizliklerinde sebat ettiler, (şüphe yok ki, onlar) O Fir'avun'un çevresindeki
sapık kimseler (fasıklar olan bir kavim olmuş idiler) Fir'avun'un maddî
kuvvetine, servetine büyük kıymet vermiş, onların aldatmalarına kapılmış, ona
tapınmaya devam edip durmuşlardı.
55. Ne zamanki, bizi
gazaplandırdılar, onlardan intikam aldık. Hemen hepsini de suda boğduk.
55. Yüce Allah da buyuruyor
ki: (Ne zamanki) O kâfirler, öyle hakkı kabul etmeyip yeryüzünde kibirli bir
vaziyet aldılar, fesata çalışmaya devam ettiler, bu kâfirce halleriyle (bizi
gazaplandırdılar) ilâhî azabın kendilerine yöneleceğine sebebiyet verdiler,
(onlardan intikam aldık) Kendilerini lâyık oldukları büyük bir azaba uğrattık
(hemen onların hepsini de gark ettik) onlar nehirlere sahip olmakla iftihar
ediyorlardı. İşte onların helaki da o iftihar ettikleri sular ile olmuştur.
Çünkü Allah T e âlâ'd an başkasına güvenerek fâni bir şey ile gurura düşen
kimseleri Cenab-ı Hak o şey ile helak eder.
§ Esef; Hüzne bağlı olan
gazap etmektir.
§ İntikam; da kin ve öç
almak manasınadır. Cenab-ı Hak'ka nisbet edilen gazap ve intikam tâbirleri ise
müteşabihattandır. Bunlar, nefsin tepkileri kabilinden olduğu için Allah Teâlâ
bunlardan münezzehtir. Binaenaleyh bunlardan maksat, lâyık olanların haklarında
azabın, cezanın Allah'ın irâdesine bağlanmış olmasıdır.
56. Artık onları sonrakiler
için geçmiş, ve bir ibret kıldık.
56. (Artık onları) O
Fir'avun ile ona tâbi olan sapıkları Nil nehrinde boğarak (sonrakiler için bir
geçmiş ve bir ibret kıldık.) yâni: Onları sonraki kâfirler için öncelikli bir
helak örneği kılmış olduk ve yine onları sonraki milletler için bir ibret, bir
öğüt veya misâl yerinde olan bir kıssa mesabesinde bulundurduk. Artık onların o
küfrleri sebebiyle başlarına gelen felâketten sonraki kavimlerde bir ibret dersi
almalı değil midirler?.
§ Selef; Bir şahsın veya
bir kavmin geçmiş, tarihe karışmış olan önceki ataları demektir.
§ Mesel; İbret, kıssa öğüt,
enteresan olan lâkırdı manasınadır.
57. Ne zamanki, Meryem'in
oğlu, bir mesel olarak zikredildi. O zaman kavmin bundan sevinip bağrışmaya
başladılar.
57. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'dan başkasını mâbud edinenlerin ve o mâbutlarıyla beraber cehenneme
atılacaklarına âid olan âyet-i celîle hakkındaki müşriklerin yanlış inançlarına
işaret buyuruyor. Hz. İsa'nın da Allah'ın nimetine kavuşmuş bir kul olup
Isrâiloğulları için bir ibret bulunduğunu ve Cenab-ı Hak diyecek olsa insanların
zürriyetlerini de melekler kılabileceğini ihtar ediyor. Ve kıyametin yaklaşmış
olması için Isâ Aleyhisselâm'ın bir alâmet olduğunu ve kıyametin vuk'u
bulacağında şüphe edilmeyeceğini haber veriyor ve açık bir düşman olan şeytanın
aldatmalarına kapılarak sapıklığa düşmekten insanları şöylece men etmekte ve
sakındırmaktadır. (Vaktaki, Meryem'in oğlu) Hz. Isâ (bir mesel olarak
zikredildi) bâtıl mabutların kendilerine tapınanlar ile beraber ateşe
atılacaklarını bildiren âyet-i celîle hakkında bir mücadeleye cüret gösterildi,
(o zaman) Ey Peygamber!, (kavmin) Kureyş topluluğu (bundan) bu meseleden
(sevinip çığırışır oldular.) ken yanlış kanaatlarının doğruluğuna inanarak
sevinç içinde kaldılar.
"Ibn-i Abbas Radiallâhü
Anha ve müfessirlerin çoğuna göre âyet-i kerîme, Abdullahibnu'z-zub'ârî
Resûl-i
z ve Allah'ın dışında
taptığınız şeyler... (Enbiyâ, 21/98) âyet-i celilesi hakkında mücadelesi üzerine
nazîl olmuştur.
Şöyle ki; Abdullah Ibnü'z-Zub'arî,
Resül-i Ekrem'e demiş ki: Bu âyetin hükmü, bize ve bizim mabutlarımıza mı âid,
yoksa bütün ümmetler için mi geçerlidir? Peygamber Efendimiz de buyurmuştur ki:
Bunun hükmü, size ve sizin bâtıl mabutlarınıza ve bütün ümmetlerin bâtıl
mabutlarına âidtir. Bunun üzerine o m e I'un demiş ki: Kabe için ,ben sana
düşmanlık etmekteyim. Hıristiyanlar, İsa'ya, Yahudi'ler Üzeyr'e Melih oğulları
meleklere ibadet etmiyorlar mı? Eğer onlar âteşe atılacaklar ise biz de
kendimizin ve ilâhlarımızın onlarla beraber ateşte olmamıza razıyız. Bunun
üzerine o melunun kavmi sevindiler, güldüler, sesleri yükselmeğe başladı.
§ Yasıddûn; Ferah ve neşe
ile gülerek sesi yükseltirler demektir.
58. Ve dediler ki: Bizim
ilâhlarımız mı hayırlıdır, yoksa O mu?. Bunu sana bir mücadeleden başka olarak
söylemi; olmadılar. Hayır... Onlar düşmanlar olan bir kavimdirler.
58. (Ve dediler ki:
Bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır, yoksa O'mu?.) Yâni: Bizim taptığımız putlar mı
daha fâidelidir. Yoksa Hz. Isâ mı? Madem ki İsa'da daha fazla iyilik s âh ipi
olduğu hâlde âteşe atılacaktır, artık bizimde ve putlarımızın da ateşe
atılmamızda bir sakınca yoktur. Bu müşrik herifin yaptığı bir mücadelenin ne
kadar boş olduğunu teşhir için Allah Teâlâ da buyuruyor ki: (bunu) Bu meseli
(sana bir mücadeleden başka olarak zikretmiş olmadılar) onların maksatları,
kendi inkârlarını, düşmanlıklarını göstermek içindir, yoksa hakkı ortaya
çıkarmak için değildir, (hayır...) Onlar Hak'kın ortaya çıkması için mesel
zikretmiş olmuyorlar (onlar düşmanlar olan bir kavimdirler.) şiddetli
düşmanlıklarından dolayıdır ki, böyle meseller zikrediyorlar, mücadelede
bulunuyorlar.
"Bu müşrikler, şunu
anlamıyorlardı ki: Müşrikler ile beraber cehenneme atılacak mabutlardan maksat,
kendilerini mabut göstererek başkalarının kendilerine tapınmalarını istemiş olan
Nemrut, fir'avun gibi kafirlerdir. Ve insanların kendilerine tapınmalarına razı
olan dinsizlerdir, kendilerini sapıttırmış olan şeytanlardır. Hz. Isâ gibi
zâtlar ise asla mâbutluk iddiasında bulunmamışlardır, onlar insanlığı ancak
Kâinatın Yaratıcısına ibadet ve itaata davet etmişlerdir. Artık o âyet-i
celîlenin Hz. Isâ gibi zâtlara asla delaleti yoktur. Ve o âyet-i kerîmede "men"
lafzı değil "ma" lafzı bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki: O ateşe atılacak
şeyher, o kendilerine tapılan putlardır, heykellerdir. Bunların ateşe atılmaları
kendileri için bir ceza değil, belki onlara tapmış olanlara karşı bir şiddet
göstermek, tapmış oldukları şeylerin ne kadar âciz, kendilerini bile
muhafazadan, korumadan mahrum bulunduklarını meydana çıkarmak gibi bir hikmete
dayanmaklardır. Bununla
beraber Tarafımızdan
kendilerine güzel âkibet takdir edilmiş olanlara gelince, işte
bunlar cehennemden uzak
tutulurlar. (Enbiyâ, 21/101) âyet-i Kerîmesi de Hz. Isâ gibi, Hz. Üzeyr gibi
zâtların müstesna olup âteşe atılacak şeylerin "Esnam" denilen putlardır ki,
onları kâfirler, altundan, gümüşten, taştan, ağaçtan yapıp onlara taparlar.
59. O başka değil, bir
kuldur ki, O'nun üzerine nîmet verdik ve onu Isrâiloğulları için bir ibret
kıldık.
59. Azap hakkındaki
âyet-i celîlenin Isâ Aleyhisselâm gibi muhterem zâtları içine almadığına işaret
için Allah Teâlâ buyuruyor ki: (O) Isâ Aleyhisselâm (başka değil, bir kuldur
ki,) onun üzerine peygamberlikler, hârikalar gösterilmesiyle (nîmet verdik ve
onu Isrâiloğulları için bir ibret kıldık) onun babasız olarak yaratıp ilâhî
kudretin büyüklüğüne bir delil kılmış olduk. Artık öyle bir zât, nasıl mâbudluk
iddiasında bulunur?. Nasıl kendisinin mâbud edinilmesine razı olur?.
60. Ve eğer dileyecek olsa
idik, elbette sizden yerde melekler yaratırdık, sizin yerinize geçerlerdi.
60. Hz. İsa'yı mâbud edinen
câhilleri ikaz için Yüce Yaratıcı buyuruyor ki: O mübarek zâtın babasız
yaratılmış olduğunu Allah'ın kudretine nazaran çok mu görüyorsunuz?. (Ve eğer
dileyecek olsa idik elbette sizden) ey insanlar!. İnsan nev'inden (yerde
melekler yaratırdık) sizin zürriyetinizi melekler olarak dünyaya getirirdik,
Allah'ın kudreti, hepsine de fazlasiyle kâfidir. Diğer bir yoruma göre de ey
müşrikler!. Düşünmüyor musunuz ki, Allah Teâlâ dilerse sizi helak eder, size
bedel yeryüzünde melekleri meydana getirir, hepsi de o Yüce mabuda ibâdette
bulunurlar. Artık o melekler (size halefler olurlardı.) sizi müteakip yeryüzünde
yaratılmış, Allah'ın birliğini tasdik ederek yalnız o eşsiz mâbud'a ibâdet ve
itaate devam etmiş bulunurlardır.
61. Ve şüphe yok ki, O -Hz.
Isâ- kıyamet için bir bilgidir. Artık O kıyamet hususunda bir şüpheye düşmeyin
ve bana tâbi olunuz. Bir dosdoğru yol, budur.
61. (Ve şüphe yok ki:
O) Isâ Aleyhisselâm (kıyamet için bir bilgidir) bir marifet vesilesidir. Çünkü
onun babasız yaratılması, onun ölüleri diriltmeğe muvaffak olması, Allah'ın
kudreti iledir. Artık o Yüce Kudret ile insanların da öldükten sonra yeniden
hayata kavuşturulmaları elbette ki, mümkündür. İşte Hz. İsa'nın varlığı böyle
bir bilgiye vesiledir. Bununla beraber Isâ Aleyhisselâm'ın yeryüzüne ineceği de
kıyamet alâmetlerinden sayılmaktadır. Diğer bir yoruma göre de Kur'an-ı Kerim,
kıyamete dâir bilgi veren kıyametin hâllerini bildiren ilâhi bir kitaptır (Artık
o kıyamet hususunda bir şüpheye düşmeyin) Onun vuk'u bulacağı muhakkaktır, (ve
bana tâbi olunuz) yâni benim gösterdiğim hidâyet yolunu tâkibediniz, Resulümün t
ab lig atına göre hareketinizi tanzim eyleyiniz (bir dosdoğru yol budur) işte
size böyle emr ve tavsiye edilen şeyler, dosdoğru bir yoldur, sizi Hak'ka
kavuşturacak yol, bundan ibarettir.
62. Ve sakın sizi şeytan
men eylemesin. Şüphe yok ki, o, sizin için apaçık bir düşmandır.
62. (Ve sakın sizi şeytan
men eylemesin) Kalblerinizi düşüreceği vesveseleriyle sizi bu ilâhi yoldan, bu
kutsal dinden mahrum bırakmasın, (şüphe yok ki: O) şeytan (sizin için apaçık bir
düşmandır.) nitekim büyük atanız Adem Aleyhisselâm hakkındaki düşmanlığı
malûmdur. O mübarek zâtın cennetten geçici olarak çıkarılmasına sebebiyet
vermişti. Artık şeytanın vesveselerine kapılmamalıdır, Yüce Peygamberin
gösterdiği hidâyet yolunu tâkibetmekten ayrılmamalıdır. Selâmet ve saadete ancak
bu yol ile kavuşursunuz.
63. Ne zamanki, Isâ, o
açık mucizeler ile geldi, dedi ki: Ben size muhakkak bir hikmet ile ve
kendisiyle ihtilâfettiğiniz şeyin bâzısını size beyan için geldim. Artık
Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
63. Bu mübarek âyetler, Isâ
Aleyhisselâm'ın kulluğunu itiraf eden yüce bir Peygamber olup mucizeler ile
beraber gönderilmiş olduğunu ve kavmine neleri açıklamakla emrolunmuş olup
onları tevhid dinine nasıl davet buyurmuş bulunduğunu bildiriyor. O kavmin ise
daha sonra ihtilâflara düşmüş, müthiş bir azaba lâyık olmuş ve karşılarına
ansızın gelecek olan kıyamet gününü bekler durumda olduklarını ihtar ediyor. O
kıyamet gününde ise dünyada takva sahibi olmayan dostların birbirine düşman
kesilmiş olacaklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müşrikler!. Isâ
Aleyhisselâm'ın yüce mahiyetini bir kere düşününüz!. O sizin taptığınız putlar
kabilinden midir ki, sizinle beraber cehenneme sevk edilsin!. O, bir
Peygamberdir, kavmine Allah'ın birliğini tebliğ (Vaktaki, Isâ) O muhterem zât (o
açık mucizeler ile) İncil gibi ilâhi bir kitap ile, ümmetinin kurtuluşunu temin
edecek dini hükümlerden ile (geldi) Allah tarafından gönderilmiş oldu, onlara
(dedi ki: Benim size muhakkak bir hikmet ile) içtimai hayatınızı tanzim edecek
pek muhkem, pek fâideli bir kitap ile veya bir şeriat ile gönderildim (ve
kendisinde ihtilâf ettiğiniz şeyin bâzısını size beyân için geldim) yâni:
Allah'ın dinine, ahlâki faziletlere, içtimai olgunluklara âid olan
ihtilâflarınızı aranızdan kaldırmakla emrolundum, sizi bu hususlarda irşâd
ile, aydınlatmakla mükellef bulunmaktayım. Sadece dünyaya âid, dini
hükümlere aykırı olmayan şeylere dâir beyanatta bulunmak ise Yüce
Peygamberlere âid
vazifelerden değildir. Nitekim bir hadis-i şerifte: (Siz dünyanıza âid işleri
iyi
bilirsiniz, ben de
dininizle ilgili işleri iyi bilirim) buyurulmuştur. (Artık) Ey ümmetim!.
(Allah'tan korkun) İlâhî azabı düşünün, Onun Peygamberine muhalefette bulunmayın
(ve bana itaat edin.) İlâhî din adına tebliğ ettiğim hususlarda bana tâbi olun,
tekliflerime riâyette bulunun. Çünkü bir Peygamberin emrine muhalefet, onu
göndermiş olan Yüce mabudun emrine muhalefet demektir.
64. Şüphe yok ki, Allah, o
benim Rab'binidir ve sizin Rab'binizdir. Hemen O'na ibadet ediniz. İşte bu
dosdoğru yoldur.
64. Isâ Aleyhisselâm,
Isrâiloğulları'na hitaben şöyle buyurmuştur: (Şüphe yok ki, Allah) Yalnız
kendisi ilâhlıkla vasıflanmış olan (O) Yüce Yaratıcı (benim Rab'bimdir ve sizin
Rab'binizdir.) hepimizi yaratmış hayata erdirmiş, yaşamakta, beslemekte bulunmuş
olan Allah, o ezeli mâbuddur. (Hemen O'na ibâdet ediniz) O'nun dinî hükümlerine
riâyette bulunup, başkalarını asla mâbııd tanımayınız (işte bu) size tebliğ
ettiğim ilâhî din, (dosdoğru yoldur.) bu yola girenler, asla sapıklığa
düşmezler. Bu yoldan ayrılanlar ise ihtilâflardan çıkmaz yolları tâkibetmekten
asla kurtulamazlar.
65. Sonra o guruplar kendi
aralarında ihtilâfa düştüler. Artık vay acıklı günün azabından o zulm etmiş
olanlara!.
65. Allah Teâlâ
Hazretleri buyuruyor ki: (Sonra o guruplar) O hristiyan denilen çeşitli fırkalar
(kendi aralarında ihtilâfa düştüler) Hz. İsa'nın tavsiyelerine muhalefette
bulundular, Melkâniye, Nesturiye, Yakûbiyye, gibi şubelere ayrıldılar.
İçlerinden bir zümre Hz. İsa'nın yüce bir Peygamber olmakla beraber yine Allah
Teâlâ'nın bir kulu olduğuna inanmıştır. Onlardan bir gurup ise Isâ, Allah'ın
oğludur, diyerek şirke düşmüş, diğer bir gurup da Isâ, Allah'tan ibarettir
diyecek kadar açık bir cehalet göstermiştir, küfr içinde kalmıştır. İncil
kitabını da değiştirmişler, birbirine muhalif birden çok nüshalar tertib
etmişlerdir. Maamafih Yuhanna'ya isnad edilen İncil'de Hz. İsa'nın şu mealde bir
ifâdesi bulunmaktadır. "Ebedî hayat şudur ki: İlâhî hakikatin ancak Allah
Teâlâ'dan ibaret olduğu, İsa'nın da Allah tarafından gönderilmiş bir Resul
bulunduğu bilinsin."
Kısacası: Hıristiyan
taifeleri ihtilâfa düşmüş, dinlerini değiştirmiş, nefslerine zulmeylemiş,
kendilerini ebedî bir azaba aday yapmış oldular, işte Cenab-ı Hak da buyuruyor
ki: (Artık vay) Helak, felâket (acıklı günün) pek elem verici olan kıyamet
zamanının (azabından o zulm etmiş olanlara) artık onlar öyle pek şiddetli bir
azaba lâyık bulunmaktadırlar.
66. Onlar, kendilerine
farkında olmadıkları hâlde ansızın gelecek olan o saatten başkasını mı
gözetiyorlar?
66. (Onlar) Öyle zulm
edenler, tevhid dinine muhalefette bulunanlar (kendilerine farkında olmadıkları
hâlde ansızın gelecek olan o saatten) o kıyamet gününden (başkasını mı
gözetiyorlar?.) nedir onlardaki o gaflet!. O bâtıl ihtilâflar!. Heyhat ki, onlar
gafletten, cehaletten ayrılmıyorlar!. Onlar böyle bir hâlde yaşarlarken ansızın
kıyametin müthiş belâlarına uğrayacaklardır.
67. O gün dostların bâzısı
için düşmandır. Takva sahipleri müstesna.
67. (O gün) O kıyamet
zamanında (dünyadaki dostların bâzıları bâzısı için düşmandır.) bu dünyada din
için değil, âdi menfaatler düşüncesiyle birbirine dost görünerek bir takım
günâhları işlemiş olanlar, âhiret âleminde bu hareketlerinin kötülüğünü anlamış
olacaklardır. Birbirlerini sapıtmış olduklarından dolayı aralarında bir
düşmanlık bir nefret
meydana gelecektir, (takva sahipleri müstesna.) Dünyada iken sırf Allah rızâsı
için birbirini sevmiş, dinî vazifelerini yapmış olan mü'min kullar başka,
bunların arasındaki dini kardeşliği, insanlık sevgisi âhirette de devam
edecektir, bunlar birbiriyle güzelce görüşecekler, başkaları hakkında iyilik
sever bulunacaklardır.
Evet.. Birçok kimselerin
aralarında samimî ve ahlâkî fazilete dayanan bir muhabbetin tecellî edebilmesi
için hepsinin de yüce bir gayeye yönelik bir dini terbiye ile donatılmış, bir
yüce Yaratıcı'ya kullukta övünmeleri lâzımdır. Aralarında böyle bir birlik
bulunan zâtların karşılıklı dostlukları âhiret âleminde de devam edecektir ve
bunların hepsi de âhiret nimetlerine nail olacaklardır. İşte güzel bir İslâm
terbiyesinin pek yüksek neticesi!.
68. Ey kullarım!. Sizin
üzerinize bugün hiçbir korku yoktur ve siz mahzun olacaklar da değilsiniz.
68. Bu mübarek âyetler,
müminlerin dünyadaki güzel amellerinin mükâfatına âhirette kavuşacaklarını
bildiriyor, o İslâmiyet şerefine sahip kulların âhirette korkudan, hüzün ve
kederden emin olarak nice kıymetli lezzetli ebedî nimetlere nail olacaklarını
müjdelemektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri âhirette mü'min, ve takva
sahibi kullarına lütfen hitabederek buyuruyor ki: (Ey kullarım!. Sizin üzerinize
bugün) Bu kıyamet âleminde (hiçbir korku yoktur) siz asla azap görmeyeceksiniz,
(ve) artık (siz mahzun olacaklar da değilsiniz) dünyadan ayrılmış veya hangi bir
şeyi elden çıkarmış olduğunuzdan dolayı bir hüzne tutulmuş da
olamayacaksınızdır. Kalbleriniz bütün zevk ve sevinç içinde kalmış bulunacaktır.
69. Öyle kullar ki, bizim
âyetlerimize îman ettiler ve müslüman oldular.
69. Böyle bir ilâhi
hitap ile müjdelenen müminler (Öyle kullar) dır (ki,) onlar (bizim âyetlerimize
îman ettiler) Allah'ın birliğini, yüceliğini gösteren delillerin, semavî
kitapların beyânlarını kalben tasdik eylediler (ve müslüman oldular) ilâhî
emirlere, nehylere boyun eğerek riâyette ve teslimiyette bulundular.
70. Siz de ve zevceleriniz
de sevinç içinde olduğunuz hâlde cennete giriniz.
70. Artık âhirette o
mü'minlere müjde için denilecektir ki: (Sizde ve) İman etmiş olan (zevceleriniz
de sevinç içinde olduğunuz hâlde cennete giriniz.) Cenab-ı Hak'kın size ihsan
buyurduğu nimetlerden tam bir zevk ve sevinç ile istifâde ediniz.
§ Hebr = Hubur; Yüzde
parlaklığı görülecek bir şekilde olan mutluluk ve sevinç demektir.
71. onların üzerine
altundan tepsiler ile ve deştiler ile dolaşılır ve orada canların hoşlanacağı ve
gözlerin lezzet alacağı şeyler vardır, ve siz orada ebedîyyen kalıcılarsınız.
71. O mü'min, ve takva
sahibi kullar cennete girince (Onların üzerine) çeşitli yiyecekleri, meyveleri
içeren (altundan tepsiler ile ve) leziz sular, çeşitli şerbetler bulunan
(deştiler ile dolaşılır) kendilerine cennet hizmetçileri vasıtasiyle ikram
edilir (ve orada) o cennette (canları hoşlanacağı ve gözlerin lezzet alacağı)
görmesiyle nurlar içinde kalacağı (şeyler vardır) onların en yücesi, en ruhanîsi
ise Cenab-ı Hak'kın mübarek cemaline bakmaktan ibarettir, o bir Allah'ı görme
tecellîsine kavuşmaktır. Ve o mutlu kullara lütfen hitabederek buyurulacaktır
ki: (ve siz orada) O cennette (ebediyyen kalıcılarsınız) o cennet, bakidir, ona
nail
olanlar da orada ebediyyen
zevk ve sevinç içinde yasayacaklardır. Artık o nimetler yok olmayacaktır.
72. Ve işte bu, o cennettir
ki, yaptığınız şeylerden dolayı O'na vâris kılınmış oldunuz.
72. Evet.. O Kerem Sahibi
Yaratıcı, O mesut kullarına buyuracaktır ki, (Ve işte bu) yüce makam (o
cennettir ki, yapar olduğunuz şeylerden dolayı) dünyada iken yerine getirmeye
devam ettiğiniz güzel ibâdetlerin, itaatlerin mükâfatı olmak üzere siz (ona
varis kılınmış oldunuz) yâni: O güzel amellerinizin mükâfatına kavuşturuldunuz.
73. Sizin için burada
birçok meyveler vardır, onlardan yiyeceksinizdir.
73. Ey mutlu müslümanlar!.
(Sizin için burada) Bu cennette (birçok meyveler vardır) çeşit çeşit, lezîz
yemişler mevcuttur, siz (onlardan yiyeceksiniz.) o meyvelerden yiyip lezzet
alacaksınız, onlar nihayet bulmayacaktır, onlar yine pek güzel manzaralar teşkil
edip duracaktır.
İşte müminler için böyle
ebedî nimetler, saadetler mevcuttur. Bir mü'min dünyada hikmet gereği bâzı
ihtiyaçlara, sıkıntılara mâruz kalabilir. Fakat sabr eder, din yolundan
ayrılmazsa işte âhirette böyle ebedî nimetlere nail olur. Kur'an-ı Kerim'in bir
kısım âyetleri, müminlerin kalbi kuvvetlerini takviye için bu ebedî nimetleri
tekrar etmektedir.
74. Kâfirler ise şüphe yok
ki, cehennemin azabı içinde ebedîyyen kalıcılardır.
74. Bu mübarek âyetler
de kâfirlerin kendi zulmleri yüzünden cehenneme ebedî surette atılarak
azablarının asla kesilmeyeceğini bildiriyor. Ve o kâfirlerin cehennemde ölüp
azaptan kurtulmalarını temenni edeceklerini, fakat onlar hakkı kabulden kaçınmış
bulundukları için bu temennîlerinin kabul edilmeyeceğini ihtar ediyor. Ve
onların bâtıl kanaatlerinin, gizli lâkırdılarının Allah katında malûm ve amel
defterlerinde yazılı bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Müminler
hakkındaki ilâhî müjdeyi müteakip kâfirler hakkındaki ilâhî tehdidi beyân için
buyuruyor ki: (Kâfirler ise) Dünyada Allah'ın dininden mahrum kalıp o hâl üzere
ölüp gidenler ise (şüphe yok ki,) âhirette (cehennemin azabı içinde ebediyen
kalıcılardır) o azaptan asla kurtulamayacaklardır.
75. Onlardan -bu azap- h
afifi etlim ey e c e kt I r ve onlara bunun içinde şiddetli bir ümitsizliğe
düşmüş kimselerdir.
75. (Onlardan) O
kâfirlerden bu cehennem azabı (h afifi etlim ey e c e kt I r) onlar bir an olsun
bu azaptan yakalarını kurtaramayacaklardır, (ve onlar bunun için de şiddetli bir
ümitsizliğe düşmüş kimselerdir.) Artık cehenneme ebediyyen atılmış, kurtuluştan
ümitleri kesilmiş, selâmete ermelerini istemeğe hâlleri kalmamıştır.
76. Ve biz onlara
zulmetmedik. Velâkin onlar zâlimler oldular.
76. (Ve) Hak Teâlâ
Hazretleri buyuruyor ki: (biz onlara zulm etmedik) O kâfirleri, suçlu kimseleri
öyle bir azaba haksız yere uğratmadık (velâkin onlar zâlimler oldular.) kendi
nefslerine zulm ettiler. Peygamberlerin tebligatını kabul etmediler, onların
gösterdikleri delillere, mucizelere bakmadılar, kendi bâtıl kanaatlerinde devam
edip durdular. İşte bilâhare uğradıkları azaplar, onların o bâtıl, daimi
kanaatlarının bir neticesidir.
77. Ve seslendiler ki: Ey
Mâlik!. Rab'bine dua et, bizim üzerimize -ölüm ile- hükmetsin. -Mâlik de- dedi
ki: Şüphe yok, siz kalıcılarsınız.
77. (Ve) O kâfirler,
öyle kurtuluş ümidinden, niyazından mahrum kalınca (nida ettiler ki,) yâni
cehennemde nida edeceklerdir ki: (ey Mâlik) Ey Cehennem bekçisi (Rab'bine dua et
bizim üzerimize hükm etsin) yâni: Bizi öldürsün, ruhlarımızı alarak bizi bu
şiddetli azaptan kurtarsın. Mâlik de (dedi ki:) yâni: Onların bu boş
temennilerini reddederek diyecektir ki: (şüphe yok, siz kalıcılarsınız.) Siz bu
cehennemden ebediyyen çıkamayacaksınızdır. Artık siz, ne ölmekle ve ne de başka
bir sebeple bu azaptan kurtulacak değilsinizdir.
78. And olsun ki: Biz size
hakkı getirdik, velâkin sizin bir çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
78. Allah Teâlâ
Hazretleri o kâfirlerin cehennemde ebedî kalmalarının sebebini beyân ve
kendilerini kınamak için şöyle buyuracaktır. (And olsun ki, biz size hakkı
getirdik) Peygamberler ve semavî kitaplar vasıtasiyle hak ve hakikati size
bildirdik, size kurtuluş yollarını gösterdik (velâkin sizin bir çoğunuz haktan
hoşlanmıyorsunuz.) hakkı çirkin gördünüz, kabulden kaçındınız, ebediyyen
yaşayacak olsanız yine o bâtıl kanaatinizden ayrılmamaya azmettiğiniz. İşte o
pek fena kanaatiniz, hareketinizin bu şekilde cezasına
kavuşmuş oldunuz. Artık
bundan asla kurtuluş yoktur.
79. Yoksa bir işi
sapasağlam mı, tuttular. Artık şüphe yok ki, sapasağlam tutan bizleriz.
79. (Yoksa) O
kâfirler. Yüce Peygambere karşı (bir işi) bir hileyi, kendilerine bildirilen hak
ve hakikati inkâr hususundaki hareketlerini (sapasağlam mı tuttular?.) bir
delile dayalı, sağlam bir kanaat mı sandılar?. Heyhat!. Onlar hileden, tuzaktan
başka bir şeye başvurucu değildirler, (artık şüphe yok ki, sapasağlam tutan
bizleriz.) Yâni: O kâfirlerin cezaya uğramaları hususunda kat'î hükmü veren,
onların hilelerini başlarına çeviren ve her irâde buyurduğu tahakkuk eden zât,
ancak Yüce Yaratıcı'd|r.
80. Yahut zannederler mi
ki, biz onların sırlarını ve aralarındaki fısıltılarını işitmeyiz, hayır... Ve
bizim elçilerimiz, onların yanlarında yazıyorlar.
80. (Yahut) O kâfirler
(zannederler mi ki, biz onların sırlarını) içlerinde sakladıkları gizli
kuruntularını (ve aralarındaki fısıltılarını) birbirleriyle gizlice, haince bir
hâlde konuşmalarını (işitmeyiz) onlar, böyle pek fahiş bir kanaatte mi
bulunuyorlar?, (hayır..) onları o zanları, o kanaatleri pek boştur, pek
câhilcedir, biz onların bütün gizli ve açık kuruntularını, arzularını bilir,
işitiriz, (ve bizim elçilerimiz,) Hafaza melekleri (onların yanlarında
yazıyorlar) onların büyük, küçük, gizli ve açık bütün işlerini, sözlerini yazıp
tespit etmektedirler. Artık o kâfirler, kendi hareketlerini, kendi
düşüncelerini, o yüce yaratıcıya karşı nasıl gizli bulundurabilirler?. Ortak ve
benzerden uzak olan, bütün m ah I û kat in Yaratıcısı bulunan Yüce Allah'ın
birliğini kudret ve hâkimiyetini düşünmeli değil midirler?.
81. De ki: Eğer Rahman
için -faraza- bir çocuk olsa idi, -O'na- ibadet edenlerin ilki ben olurdum.
81. Bu mübarek âyetler
bütün Kâinatın yüce Rabbi olan Allah Teâlâ'nın evlâddan ve müşriklerin yanlış
vasıflandırmalarından uzak olduğunu bildiriyor. O müşriklerin hâllerine Resûl-i
Ekrem'in bakıp müteessir olmamasına ve o dinsizlerin vâ'dedilen kıyamet gününe
kavuşup azap göreceklerine işaret ediyor. Ve göklerde ve yerde o hakîm ve
alîm olan Allah Teâlâ'dan başka mâbud bulunmadığını beyân buyurmaktadır. Şöyle
ki: Ey Son Peygamber!. Allah Teâlâ'ya evlâd isnad eden müşriklere (Deki:
Eğer Rahman için» rahmet ve
inayeti bütün kâinatı Kuşatan kerem Sahibi Yaratıcı için sizin iddianıza göre
faraza (bir çocuk olsa idi) onun erkek veya dişi bir çocuğu bulunsa idi, böyle
bir şey doğru bir delil ile, açık bir kanıt ile sabit olsa idi, O'na, o çocuğa
veya onun babası olan Allah Teâlâ'ya (ibadet edenlerin ilki ben olurdum.)
ibadetten asla kaçınmazdım. Yâni: ben ki, bir Peygamberim, herkesten fazla
Yaratıcımızın lütfuna, ilhamına mazhar bulunuyorum, artık ben o ibadetten geri
dururmu idim?. Halbuki, öyle bir delil, bir kanıt asla m eve u d değildir.
Bilakis Cenab-ı Hak'kın evi addan uzak olduğuna dair bir nice aklî ve naklî
delil mevcuttur. Şüphe yok ki, o Yüce Yaratıcının tek olan zâtı ezelidir. O'nun
kutsal varlığı, ortak ve benzerden ve bölünmeden münezzehtir. Bir zâtın evlâdı
kendisinden sonra var olacağı için herhalde mahluktur, ve babasından bir parça
demektir. Artık ezeli olmayan, parçalanma vasfına sahip olan bir mahluk, hiç
mâbutluk sıfatına sahip olabilir mi?. Bütün Kâinatın Yaratıcısı olan bir ezelî
mabudun çocuğu sayılarak ibadete lâyık bulunur mu?.
82. Göklerin ve yerin
Rab'bi arşın Rab'bi -o müşriklerin- vasıflandırdıkları şeyden uzaktır.
82. Evet.. Şüphe yok
ki: (Göklerin ve yerin Rab'bi) Olan, o muazzam âlemleri yaratıp yaşatan, ve
özellikle göklerden ve yerden daha geniş olan (arşın Rab'bi) bulunan Yüce Allah,
o müşriklerin (vasıflandırdıkları şeyden münezzehtir.) Evet.. Bütün bu Kâinatın
Yaratıcısı, sâhipi olan o Yüce Mâbud, Allah Teâlâ'dır. O'nun zâtı, tek olarak
hâkimiyete, yaratıcılığa, rablığa, mâbutluğa sahiptir. Artık nasıl olabilir ki,
O'nun mahlûkatından herhangi biri O'nun bir parçası olsun, O'nun gibi mâbudluk
vasfına sahip bulunsun?. Binaenaleyh Hz. Isâ da, Hz. Üzeyr de, bütün melekler de
Allah Teâlâ'nın, o ezelî mâbud'un birer yaratılış eseridir. O'nun birer kulu
olmakla övünmektedirler. Haşa, Onun oğulları, kızları değildirler. Bunun
hilafını iddia, en cahilce, müşrikçe bir iddiadan başka birşey değildir.
83. Artık onları bırak,
-boş işlere- dalsınlar ve oynaya dursunlar. O vâ'd olundukları günlerine
kavuşacaklarına değin.
83. (Artık) Ey Yüce
Resul!. (Onları) Allah Teâlâ'ya evlâd, ortak isnadına cür'et gösteren o müşrik,
iftiracı kimseleri (bırak) o kadar açık delillere rağmen kendi yanlış
kanaatlerinde ısrar edip duran o cahilleri terket, onlar kendilerinin boş, batıl
düşüncelerine, işlerine (dalsınlar ve) dünyalarında pek boş, fâidesiz şeyler ile
(oynaya dursunlar) bu zararlı hâllerine devam etsinler, (o vâ'd olundukları
günlerine) kıyamet zamanına (kavuşacaklarına değin) onlar ancak o zaman
kendilerinin nasıl bâtıl, zararlı kanaatte bulunmuş olduklarını anlayacaklardır,
lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
84. Ve O, o -mukaddes
varlıktır- ki, gökte ilâhtır ve yerde ilâhtır. Ve O hakkıyla hikmet sahibidir,
hakkıyla ilm sahibidir.
84. (Ve O) Allah
Teâlâ (o) kutsal zâttır (dir ki, gökte ilâhtır) bütün göklerde olanlar, yalnız
O'nu mâbud bilir, yalnız O'na ibadet ederler (ve yerde ilâhtır) yerde olanların
da mabudu yalnız o Yüce Yaratıcıdan ibadettir. Yerdekiler de yalnız o ezelî
mabuda ibadet etmekle mükelleftirler ve başları dara gelince yalnız o Kerem
Sâhipi Yaratıcıya sığınırlar, Ondan yardım beklerler, (ve O) eşsiz Mâbud
(hakkıyla hikmet sâhipidir) mahlûkatını mükemmel bir hikmetle icâd ve idare
buyurmaktadır ve (hakkıyla ilm sâhipidir) bütün mahlûkatının hâllerini,
menfaatlerini tamamen bilir, O'nun ilim dairesinden hiçbir şey hariç kalamaz.
Velhasıl: O Yüce Yaratıcının yaratmış olduğu eşsiz eserler muazzam âlemleri
nazarı dikkate alan akıllı ve insaflı bir insan, o ezelî mabudun birliğini,
çoluk ve çocuktan uzak olduğunu inkâr edemez. Bütün kâinat, o Kerem Sâhipi
Yaratıcının birliğine, kudret ve yüceliğine birer parlak delil bulunmaktadır.
85. Ve Yücedir O,
-Allah'ın zâtı- ki: Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunan şeylerin
mülkü O'na mahsustur ve kıyamet saatinin ilmi de O'nun katındadır ve
O'na döndürüleceksinizdir.
85. Bu mübarek
âyetler, semâlara ve diğer yerlere sahip ve hâkim olan Allah Teâlâ'nın
kutsiyetini ve kıyametin vuku zamanının ondan başka bilen bir zâtın
bulunmadığını bildiriyor. Müşriklerin taptıkları putları kendilerine şefaat
edemeyeceğini ihtar ve o müşriklerin birbirine zıt lâkırdılarını teşhir ediyor.
Resül-i Ekrem'in duasına, imansızların hâllerinden müteessir bulunduğuna ve o
dinsizlerin korkunç akıbetlerine işaret ederek o Yüce Peygambere teselli
vermektedir. Şöyle ki: (Ve yücedir) Bütün noksanlardan münezzehtir, bütün yüce
vasıflara sahiptir. (O) Allah'ın zâtı (ki: Göklerin ve yerin ve bunların
aralarında bulunan şeylerin) bütün âlemlerin (mülkü) onlardaki engelsiz
hâkimiyet ve tasarruf selâhiyeti (O'na) o mukaddes Yaratıcıya (mahsustur) O'ndan
başka Yaratıcı ve bütün kâinata hakîm yoktur (ve saatin ilmi de O'nun
katındadır) kıyametin ne zaman vuk'u bulacağını da ancak o Hikmet Sahibi
Yaratıcı bilir (ve) ey insanlar!. Hepimiz de nihayet (O'na) O Yaratıcınızın
manevî huzuruna (döndürüleceksinizdir) artık her birinizi hak ettiğiniz şeye
göre mükâfatlara veya cezalara uğratacaktır.
86. O'ndan başka ibadet
eder oldukları şeyler, şefaat etmeğe sahip değildirler. Ancak o bilir oldukları
hâlde Hak'ka şahitlik edenler müstesna.
86. Müşriklerin (Ondan
başka) o mukaddes âlemlerin Yaratıcısından başka (ibâdet eder oldukları şeyler)
putlar, o müşriklere yarın âhiret gününde (şefaat etmeğe sahip değildirler) o
müşriklerin bu hususta sözleri, iddiaları boştur (ancak o bildikleri hâlde) bir
ilme, bir basirete, dayalı bir şekilde, (Hak'ka şahitlik edenler müstesna.)
Yâni: Kelime-i tevhîd ile lisânlarını süsleyen, güzel inançlar ile kalblerini
aydınlatan melekler gibi, Hz. Isâ gibi zâtlar, Cenab-ı Hak'kın izniyle lâyık
olan kimseler hakkında şefaat edeceklerdir.
87. Ve and olsun ki, eğer
onlara soracak olsan ki, kendilerini kim yarattı?. Elbette diyeceklerdir ki:
Allah. O hâlde nasıl oluyor da çevriliyorlar?.
87. (Ve and olsun ki, eğer
onlara) Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet eden müşriklere (soracak olsan ki,
kendilerini kim yarattı?.) kendilerinin Yaratıcısı hangi zâttır (elbette
diyeceklerdir ki: Allah) yarattı. Bu hususta O'nun bir ortağı yoktur. Bu
hakikati artık inkâr edemezler (o hâlde nasıl oluyor da) o müşrikler (yalnız
Allah Teâlâ'ya ibâdetten çevriliyorlar!.) itiraflarına muhalefette bulunmuş
oluyorlar. Çünkü Yaratıcılığın ilâhlık zâtına âid olduğunu itiraf edenler,
O'ndan başka bir şeyin mahlûk olduğuna o Yüce Yaratıcı'nın tasarrufu altında
bulunduğuna inanmış olurlar. Sonra mahlûkata ibâdet etmekle onlara da
Yaratıcılık ve mâbutluk isnad etmiş oluyor ki, bu hâlleri, son derece bir
cehalet, bir beyinsizlikten başka birşey değildir.
88. Ve O'nun yarabbü.
Muhakkak ki, onlar îman etmez bir kavimdir, demesi de Allah katında
bilinmektedir.
88. (Ve O'nun) O Son
Peygamberin (Yarabbü. Muhakkak ki, onlar) O müşrikler (îman etmez bir kavimdir,
demesi de..) Allah katında malûmdur. Diğer bir yoruma göre Allah'ın beyânı.
Peygamberin yüce sânına işaret için bir yemini içermektedir. Bu takdirde
buyurulmuş oluyor ki: Resûl-i Ekrem'in: Yarabbü. Diye niyaz etmesi hakkı için: O
müşrikler îman etmez bir güruhtur.
89. Şimdi onlardan yüz
çevir ve selâm deyiver, artık ileride bileceklerdir.
89. Allah Teâlâ da Yüce
Peygamberine teselli vermek için buyuyor ki: Ey Yüce Habibim!. (Şimdi) Sen
(onlardan) o hakkı kabul etmeyen müşriklerden (yüz çevir) onlardan
uzakla;, onların
sözlerinden müteessir olma, (ve selâm deyiver) onlara iyilik severlik göster,
onlara kendilerinin hoş olmayan lâkırdıları gibi bir şekilde hitabta bulunma,
kendilerine bir ahlâkî fazilet dersi vermiş ol.
Bu selâmdan maksat, Selâm-ü
Aleyküm demek değildir, belki aralarında bir antlaşma, bir saldırının
bulunmadığına bir işaretten ibarettir. Maamafih bu selâmdan maksat, bir iyilik
severlik eseri olarak onların selâmet ve hidâyete ermeleri hakkında bir duadan
ibaret de olabilir.
Müslüman olmayanlara selâm
verilip verilmeyeceğine dâir, fakihler arasında farklı görüşler mevcuttur.
Onlara gerektiğinde en doğru olan yalnız "selâm" denilip "esselâm-ü aleyküm"
denilmemesidir. (artık) Onlar, öyle küfrlerinde devam ederlerse (ileride
bileceklerdir.) küfrlerinin korkunç akıbetini görüp anlayacaklardır. Ahirette
azap görecekleri gibi dünyada da bunun cezasına uğrayacaklardır.
Bu ilâhî beyân, Resül-i
Ekrem hakkında bir teselliyi, bir müjdeyi içermektedir. Kâfirler hakkında bir
tehdit-i ifâde eder. Gerçekte Cenab-ı Hak Yüce Peygamberine olan bu müjdesini
yerine getirmiş, O'na cihâdı meşru kılmış, birçok kavimler, İslâm şerefine
ulaşmış, İslâmiyet, doğu ve batıya yayılmıştır. Günden güne birçok zümreler de
bu şerefe nail olmaktadırlar .Dinsizliklerinde devam edenler de lâyık oldukları
akıbete ergeç kavuşacaklardır. Nitekim bu mübarek süreyi tâkib eden Duhan
Süresindeki bir kısım âyetler de o akıbete işaret etmektedirler. Hak T e âlâ
Hazretleri cümlemizi İslâm nimetinden mahrum bırakmasın. Peygamberlerin efendisi
hürmetine Amin...
Sonraki Sayfa

|