43-EZZUHRUF SURESİ

 

Bu mübarek sûre Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Seksen dokuz âyet-i kerîmeyi içermektedir. "Hâ, Mim" ile başlanılan sürelerin dördüncüsüdür. Şûra süresini müteakip indirilmiş, o sürenin nihâyetinde işaret edilen ruhun manevî hayatın medarı olan Kur'an-ı Kerîm'in nasıl bir kitap olduğunu açıklamıştır. (35) inci âyet'i kerîmesindeki yaldızlı ziynet, altun ve gümüş mânasına olan "Zuhruf" kelimesi münâsebetiyle bu mübarek süreye böyle "Zuhruf Süresi" adı verilmiştir. Başlıca konuları şunlardır:

1.  Kur'an-ı Kerim'i tavsif etmek, Resül-i Ekrem'in o ilâhî kitap ile insanları İslâm dinine davet etmekle emrolunduğunu beyân etmek.

2.      Müşriklerin Hz. Peygamberi yalanlamaya cür'et etmiş olduklarını. Meleklere Allah'ın kızları demekte bulunduklarını ve semâları, yeri Cenab-ı Hak'kın yaratmış olduklarını itiraf ettikleri hâlde putlara tapınmaktan geri durmadıklarını kınamak.

3.       Kâfirlerin atalarını körü körüne taklit ederek ilâhî dini kabulden kaçındıklarını beyân ve bu yüzden kıyamet gününde nasıl azaplara mâruz kalacaklarını ihtar etmek, mümin kulların ise o gün korkudan, hüzn ve kederden emin olarak cennetlere ve nice nimetlere nail olacaklarını müjdelemek.

4.    İnsanlara âid üstünlüğün maddî servetlerle, altın ve gümüş ile değil, güzel bir itikat ile, güzel ahlâk ve amellerle mümkün olduğuna işaret etmek, peygamberlik ve risâletin hangi zâtlara ihsan buyurulmuş olduğunu açıklamak.

5.    Resül-i Ekrem'e teselli vermek üzere Peygamberlerin babası Hz. İbrahim gibi bâzı peygamberlerin kıssalarına işaret etmek ve sapıklara karşı hâkimce bir üslup ile hareket edilmesini tavsiye etmek.

 

 

1. Hâ, Mim.

1.     Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in nasıl bir hidâyet rehberi olup Levh-i mahfuzda sabit bulunduğunu, onun peygamber tarafından tertip edilmiş bir eser olmadığını bildiriyor. Bir takım kâfirlerin kaçınmalarına rağmen bir ilâhî rahmetin tecellîsi olmak üzere o apaçık kitap ile halkın irşadına devam edileceğini müjdeliyor. Eski inkarcıların asr-ı saadetteki inkarcılardan daha kuvvetli, daha varlıklı oldukları hâlde Peygamberlerine karşı göstermiş oldukları hürmetsizlikten dolayı ilâhî azaptan yakalarını kurtaramamış olduklarını ihtar ile o eski kavimlerin tarihî hâllerine dikkatleri çekmektedir. Şöyle ki: (Hâ, Mim) bu kelimelere dâir evvelce bilgi verilmiştir.

 

 

2. Apaçık bildiren kitaba andolsun ki.

2.        (Apaçık bildiren) İnsanlığın muhtaç olduğu en mühim dinî meseleleri, dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete vesîle olacak vazifeleri, ahlâkî hareketleri izah eden (Kitaba) Kur'an-ı Kerîme (and olsun ki,) şu yüksek beyânlar, hakikatin tâ kendisidir.

 

 

3.  Muhakkak biz onu bir arapça Kur'an kıldık, umulur ki, siz düşünürsünüz.

3.   Evet.. (Muhakkak ki, biz onu) o apaçık kitabı (bir arapça Kuran kıldık) Resûl-i Ekrem'in kendi lisânı üzere inzal ettik, onu en geni; en ebedî olan bir lisân ile bütün insanlığa hitabeder bir şekilde insanlığa ihsan buyurduk, (umulur ki, siz düşünürsünüz) O kitabın yüce hitaplarını düşünür, anlarsınız, hakkınızda ne kadar fâideli olduğunu takdir edersiniz.

 

 

4. Ve şüphe yok ki. O, katımızdaki ana kitapta elbette pek yüksektir, çok hikmetle vasıflanmıştır.

4.  (Ve şüphe yok ki: O) Mukaddes kitap, o muazzam Kuran (katımızdaki ana kitapta) levh-i mahfuzda veya ezelî ve ebedî olan Allah'ın ilminde (elbette pek yüksektir.) kadri pek yücedir ve (çok hikmetle vasıflanmıştır.) Çünkü insanlığa en mühim dinî haki kat I arı telkin etmektedir. Nice hikmetleri, sırları içermektedir, bütün insanlığa hidâyet yolunu göstermektedir. Artık öyle apaçık bir kitabın ebedi bir mucize olduğu, semavî kitaplar arasında büyük bir yere sahip bulunduğu, Allah katındaki yüceliği nasıl inkâr edilebilir?.

 

 

5. Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizden Kur'an-ı vazgeçip bertaraf eder miyiz?

5.     (Siz) Ey inkarcılar!. Ey o yüksek kitaba karşı düşmanca cephe alanlar!, (haddi aşan kimseler oldunuz diye) Nîmetlerin değerini bilemez, hayatlarını boş yere sarfeden inkarcı kimseler oldunuz diye (sizden o Kur'an-ı vaz geçip bertaraf eder miyiz?.) sizin o câhilce hareketinize göre hakkınızda hemen muamele yaparak sizi helak eyler miyiz?. Bütün insanlığı Allah'ın bir rahmet eseri olarak irşada, aydınlatmaya çalışan o Kur'an-ı Kerim'in indirilişini eksik bırakır mıyız?. Elbette öyle bırakılmayacaktır. O Kur'an-ı Kerim tamamen nazil olarak kıyamete kadar bütün insanlığa hitap edecektir, onlara doğru yolu gösterecektir. Bu ne bir ilâhî lütuf, bunu takdir etmeli değil misiniz?.

 

 

6.  Halbuki, biz evvelkiler için de nice Peygamber gönderdik.

6.  (Halbuki, biz evvelkiler içinde) Geçmiş kavimler arasından (nice Peygamber gönderdik) o cemiyetlere birer Peygamber gönderilmiş, kendileri ilâhî dine davet edilmiş oldu. Şimdi Ey Peygamber!. Sen de kavmine ve bütün insanlığa gönderilmiş bir Peygamber bulunuyorsun. Senden evvelki Peygamberlerin tarihî hâllerini dikkate alarak teselli bul, sana karşı kavminin gösterdiği düşmanlıktan dolayı üzülme.

 

 

7.  Onlara bir Peygamber gelmiş olmazdı ki, illâ onunla alay eder olmuşlardı.

7. (Onlara) O eski kavimlere (bir Peygamber gelmiş olmazdı ki: İllâ) o kavimler (onunla) o kendilerine gönderilen Peygamber ile (alay eder olmuşlardı) o Peygamberin nübüvvetini kabul etmez, kendisine karşı maskaralıklarda bulunur, o muhterem zâta lâyık olmayan şeyleri isnada cür'et ederlerdi, işte ey Son Peygamber!. Senin kavmin arasındaki inkarcılar da öyle alaycı hareketlere cür'et eden âdi kimselerden başka değildirler. Bu dünyada bu gibi câhilce hâdiseler öteden beri görülmekte bulunmuştur. Sen üzülme!.

"Erbab-ı kemâli çekemez nakıs olanlar"

"Rencide olur dide-i hıfaş ziyâden"

ZIYA PAŞA

 

 

8. Artık bunlardan daha şiddetlisini de helak ettik ve öncekilerde örneği geçmiştir.

8.    (Artık bunlardan) Asr-ı saadetteki inkarcılardan (daha şiddetlisini) eski kavimler arasındaki daha kuvvetli, daha haşmetli olan kâfirleri (helak ettik) onları o inkârlarının, alaylarının cezasına kavuşturduk, binaenaleyh şimdiki inkarcılar da kendilerini öyle bir cezadan kurtarabilirler mi?, (o evvelkilerin sıfatı geçmiştir.) Eski kavimlerin inkârları yüzünden nasıl felâketlere uğramış olduklarına dâir tarihî misâller, numuneler Kur'an-ı Kerim'in âyetleriyle bildirilmiştir. Artık sonraki inkarcı kavimler de öyle bir felâketten yakalarını kurtaramayacaklarını bir düşünmeli değil midirler?. Sen müteessir olma, ey merhametli Peygamber!. Hak Teâlâ Hazretleri seni dâima destekleyecektir.

Bu âyeti Kerîme, Peygamber efendimiz hakkında vâ'di, inkarcılar hakkında da tehdidi içermektedir.

 

 

9. Andolsun ki, onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı?. Diye soracak olsan elbette derler ki: Onları güçlü olan ve her şeyi bilen Allah yarattı.

9.   Bu mübarek âyetler, müşriklerin sözleriyle işleri arasında ihtilâf bulunduğunu ihtar ediyor, bütün yerleri, gökleri Cenab-ı Hak'kın yaratmış olduğunu itiraf ettikleri hâlde bir takım mahlükata tapınmaktan geri durmadıklarını bildiriyor. O Kerem Sahibi Yaratıcının yarattığı yerden sulardan ve birçok nakl vasıtalarından nasıl istifâde ettiklerini beyân buyurarak insanları uyanmaya ve Allah'ın zâtını kutsamaya ve nimetlerden dolayı şükür vazifesini yerine getirmeye ve nihayet Allah Teâlâ'nın manevî huzuruna gideceklerini itirafta bulunmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (And olsun ki,) Muhakkaktır ki (onlara) o müşriklere (gökleri ve yeri kim yarattı?. Diye soracak olsan) sana cevap olarak (elbette derler ki: Onları azîz, âlim olan) yâni: Her şeye, düşmanlarından intikam almaya kaadir olan ve göklerde ve yerde olanları, bütün mahlükatının durumunu bilen (Allah yarattı) işte onlar, bu hakikati inkâr edemezler, bilâkis itiraf ederler. Bununla beraber o Yüce Yaratıcıdan başka putlara da taparlar, öyle âciz, fâni şeylere de mâbutluk vasfını vermekten geri durmazlar. Bu ne kadar cehalet!. Ne kadar hakikata muhalefet!.

 

 

10.  O -Allah- ki: Sizin için yeri bir beşik kıldı ve sizin için orada yollar kıldı, tâki, dosdoğru gidebilesiniz.

10.    Allah Teâlâ Hazretleri, Yaratmanın ve mâbutluğun tek olan zâtına âid olduğuna şahitlik eden yaratıklara dikkatleri çekmek için buyuruyor ki: (O) mutlak galip ve her şeyi bilen Allah (ki, sizin için yeri bir beşik kıldı) bir yatak hâline getirdi, üzerinde ikâmet ve istirahat edesiniz diye döşedi (ve sizin için orada) yeryüzünde ı/ollar kıldı) nice caddeler, sahalar meydana getirdi (tâki, dosdoğru gidebilesiniz) yer yüzünün her tarafında gezip dolaşabilesiniz, ticaretle ve diğer bir şekilde istifâde edebilesiniz. Yahut Allah'ın bu lütfunu düşünüp Allah'ın birliğini tasdike, ilâhî dini kabule muvaffak olabilesiniz.

 

 

11. Ve O ki, gökten belirli bir miktar su indirmiştir. Artık onunla bir ölmüş beldeye -hayat- neşretmiş olduk. İşte siz de -kabirlerinizden- öyle çıkarılacaksınızdır.

11. (Ve O ki,) O ihsanı sonsuz olan Kerem Sahibi Yaratıcıdır ki; (gökten belirli bir miktar su indirmiştir.) İnsanlığın ihtiyacına, hikmet ve menfaat gereği yağmurları yağdırmaktadır. Fazla yağmur yağdırıp bir daimî Tufanın ortaya çıkmasına meydan vermemektedir. Hiç yağdırmayıp da insanlığın susuzluktan mahvını da irâde buyurmamaktadır.      İşte o Kerem Sahibi Yaratıcı, bu lütfunu açıklayarak buyuruyor ki: (artık onunla) O su ile (bir ölmüş beldeye) yâni: Bitkilerden büyüyüp gelişmeden

uzak kaimi; herhangi, bir yer sahasına bir hayat (neşretmiş olduk) orasını yeniden canlanmaya, çeşit çeşit otlar ile, çiçekler ile, meyveler ile bezenmeye muvaffak kıldık, (işte siz de) Ey insanlar, öldükten sonra kabirlerinizden (öyle çıkarılacaksınızdır.) Evet.. Yer yüzünde dâima görülmektedir. Bu çeşitli hâdiseler, yer sahasının vakit vakit canlanıp ne mükemmel bir hâle gelmekte olması, birer kudret delilidir, insanların da öldükten sonra ilâhî kudret ile yeniden hayata kavuşacakları için en kuvvetli bir delildir. Bunları bir ibret nazariyle seyretmeli değil misiniz?.

 

 

12. Ve O ki, bütün çiftleri yaratmıştır ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri de yapmıştır.

12.     (Ve O ki,) O Yüce Yaratıcı ki: (bütün çiftleri yaratmıştır) çeşitli, birden çok, birbirine benzer, yaratılış eserlerini meydana getirmiştir, hayvanları, bitkileri, ağaçları, çiçekleri, meyveleri ve daha nice eserleri vakit vakit yaratmaktadır, (ve) Ey insanlar!, (sizin için gemileri ve hayvanlardan) otlar, develer gibi (bineceğiniz şeyleri de yaratmıştır.) bunları yaratıp varlık sahasına çıkarmıştır. Vakit vakit nice muhtelif, fevkalâde nakl vasıtalarını da, meselâ: Uçakları vesaire de keşf için insanlara kabiliyet ihsan buyurmaktadır. Bu ilâhî beyân, bütün bunlara işareti içermektedir.

 

 

13.       Tâki, sırtlarında yerleşip oturasınız, sonra O'nun üzerine yerleştiğiniz zaman Rab'binizin nimetini düşünesiniz ve diyesiniz ki: Bunu bizim hizmetimize veren Rab'bimizin sânı pek yücedir. Halbuki, biz bunu zapt edebilenler değil idik.

13. Evet.. O Kerem Sahibi Yaratıcı, bu kadar çeşitli nakl vasıtalarını size ihsan buyurmuştur (Tâki:) onların (sırtlarında) üzerlerinde (yerleşin) rahatça (oturasınız) dilediğiniz taraflara gidip, seyahatte bulunasınız (sonra onun üzerine yerleştiğiniz zaman) o nakl vasıtası üzerinde karar kılıp tam bir selâmetle yolunuza devama başlayınca (Rab'binizin nimetini düşünesiniz) ne büyük nimettir ki, öyle çeşit çeşit binek hayvanlarını, öyle muhteşem vapurları, trenleri, uçakları sizin istifâdenize tahsis buyurmuştur. Bunları güzelce tefekkür etmelisiniz (ve diyesiniz ki, bunu) bu üzerine bindiğiniz nakl vasıtasını (bizim hizmetimize veren Rab'bimizin sânı pek yücedir) o Yüce Yaratıcı, bütün noksanlıklardan uzaktır, o müşriklerin ona ortak edinmelerinden münezzehtir. Bu vasıtayı da bize boyun eğdiren, itaatkâr kılan ancak o Hikmet Sahibi Yaratıcıdır (halbuki, biz bunu) bu nakl vasıtasını kendi kendimize (zaptedebilenler değil idik.) biz bunu itaatimiz altına alamazdık. Dağlar kadar büyük vapurların demirlerden yapılmış tayyarelerin ve diğer değişik nakl vasıtalarının hepsi de birer ilâhi kudret eseridir, birer ilâhi irâdeye itaatkâr, garip, enteresan, insanlardan daha kuvvetli, fevkalâde şeylerden ibarettir. Bunlardan insanların öyle diledikleri gibi istifâdeye muvaffak olmaları, ancak ilâhi bir lütuf sayesinde mümkün olmaktadır. Artık bundan dolayı o kerîm Haalıkımıza ne kadar şükürde bulunsak yine kulluk vazifemizi hakkıyla yerine getirmiş olamayız. Onun affına    sığınırız. İmamı Müslümin, Ebü Davud'un, Tirmizi'nin ve diğer muhaddislerin rivayet ettikleri bir hadis-i şerif, şu mealdedir: Resül-i Ekrem Sallallâhü Aleyhi

Vesellem      bir sefere çıktığı zaman devesine binip yola giderken üç kere tekbir alır, sonra da    (Zuhruf    43/13)  âyeti  kerîmesini  okurdu.  Diğer bir rivayete  göre  de  Peygamber Efendimiz  bir yere  inince

 (Ey Allah'ım bizi mübarek bir yere indir. Sen indirenlerin en hayırlısısın) diye buyurdu. İnsan, sefer hâlinde uyanık bulunmalıdır, yurdundan aynimi;, başka bir yere gitmiştir. Bâzı seferlerin arızalardan uzak olmadığı görülmektedir. Binaenaleyh insan, dâima ve bilhassa sefer hâlinde dua edip Allah'ın himayesine sığınmalıdır ve son âh i ret seferini de düşünmelidir. İşte (14) üncü âyet-i kerîme buna işaret etmektedir.

§ Üstüvâ; Karar kılmak, karar etmek, beraber bulunmak, bir seviyede bulunmak manasınadır.

§ Mııkrinin; de takat getirebilenler, zapt ve rabta güç yetirenler, kaadir olanlar demektir.

 

 

14. Ve şüphe yok ki, biz Rab'bimize elbette dönüp gidicileriz.

14.    (Ve şüphe yok ki, biz) Öldükten sonra (Rab'bimize) bizi yaratıp yaşatan, besleyen mabudumuzun manevî huzuruna muhasebe ve muhakeme için (elbette dönüp gedicileriz.) Her şahıs dünyadaki amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Binaenaleyh o gün için hazırlanmalıdır. Gerek ikâmet hâlinde ve gerek sefer hâlinde olsun hiçbir vakit o akıbeti hatırdan çıkarmamalıdır. Dâima Cenab-ı Hak'kın koruma ve himayesine sığınmalıdır, Allah'ın birliğini, ilâhî hâkimiyyetini tasdik etmek ve yüceltmekten dalgın olmamalıdır.

 

 

15.  Öyle iken Onun için kullarından bir cüz isnat ettiler. Şüphe yok ki, -bu gibi bir- insan elbette apaçık bir nankördür.

15.     Bu mübarek âyetler de müşriklerin nasıl birbirine zıt sözlerde, kanaatlerde bulunduklarını bildiriyor. Kendilerine mensub olmalarını bir noksanlık sandıkları âciz kimseleri o Yüce Yaratıcıya nisbet etmekten çıkılmadıklarını bildirerek onların ahmaklıklarını teşhir ediyor. Hak Teâlâ'nın kulları olan melekleri o Ezelî Yaratıcının kızları sanarak gerçeğe aykırı şahitlikte ve mahlûkata ibâdette bulunduklarından dolayı mes'ul olacaklarını ihtar eyliyor. Bir delile dayanmayan câhilce bir iddiaya cür'et ederek kendilerinin müşrikçe hareketlerinden dolayı mazur olduklarını ve atalarının yollarını tâkibeder olduklarını ileri sürdüklerini beyân buyurmaktadır Şöyle ki (Öyle iken) yâni O müşrikler, gökleri ve yeri Cenab ı Hak'kın yaratmış olduğunu itiraf ettikleri hâlde (onun için) O Yüce Yaratıcı için (kullarından bir cüz isnad ettiler) O'nun için çocuk ısbâtına kalkıştılar, melekler Allah'ın kızlarıdır dediler (şüphe yok ki,) bu gibi itikatta bulunan bir (insan elbette pek apaçık bir nankördür.) bir küfürbazdır. Hak Teâlâ'nın yüceliğini, mahlûkatı hakkındaki lütfunu inkâr eden, açık bir küfre düşen bir kimsedir Çünkü melekler, birer mahlûktur, birer yaratıktır Çocuk ise babasının bir parçasıdır, onunla aynı cinstir, çocuk mahlûk olunca babasının da mahlûk olması lâzım gelir Halbuki, Allah Teâlâ ezelidir, çocuktan münezzehtir, bütün mahlûkatı yaratmış, olup o Yüce Yaratıcının birer kudret eseridir. Binaenaleyh o Ezelî Yaratıcıya evlâd isnad etmek o Yüce Yaratıcının da mahlûk, cinsine sahip ve mahlûkatı ile aynı cins olduğunu iddiadır ki, bu şirkten başka bir şey değildir

 

 

16. Yoksa O, yaratır olduklarından -kendisine- kızlar edindi de sizlere oğulları mı ayırdı?

16. Ey müşrikler!. Bir kere düşünmez misiniz?. (Yoksa O) Yüce Yaratıcı (Yarattıklarından) mahlûkatı arasından kendisine (kızlar edindi de oğulları size mi ayırdı?.) Böyle bir iddiaya nasıl cür'et ediyorsunuz? Bir kere meleklerin kızlardan ibaret olduğuna nasıl inanabilirsiniz'" Onlar, erkeklikten de dişilikten de uzaktırlar Sonra onlar birer mahlûktur, ilâhlık ve mâbutluk vasfına asla sahip değildirler Onlar âlemin Yaratıcısının evlâdı nasıl olabilirler?. Daha sonra ey Müşrikler' Kız evlâdına nisbetle erkek evlâd daha kuvvetli, daha bilgili, daha seçkin bulunmaktadırlar. O hâlde insanlar öyle seçkin evlâda nail oldukları görülmekte iken Kâinatın Yaratıcısı hâşâ öyle seçkin evlâda mı sahip bulunmuş oluyor?. Bu ne ahmakça bir iddia!. İşte bu, bir küfrden başka bir şey değildir.

§ Isfâ, Seçmek, üstün kılmak demektir.

 

 

17.  Halbuki, onlardan iri O rahmana bir benzer isnat ettiği ile müjdelen;e, kendisi pek öfkeli olarak yüzü kapkara kesilir.

17     (Halbuki, onlardan biri) O müdriklerden herhangi bir şahıs (o rahmana bir benzer) bir misi, bir ortak (isnad ettiği ile) yâni kız evlâdı ile (müjdelense) bir kızın dünyaya geldi diye kendisine müjde verilse bundan dolayı (pek öfkeli olarak yüzü kapkara kesilir) bir kızı doğmuş, olduğundan dolayı utanır, başkalarının yüzlerine bakamayarak gizlenmeğe başlar Vaktiyle araplar, kız evlâdından dolayı utanırlardı, birinin öyle bir çocuğu dünyaya gelince pek mahzun olur, başkalarıyle görüşmekten utanırdı artık kendilerince hoş görülmeyen evlâdı, Cenab-ı Hak'ka nasıl isnada cür'et etmiş oluyordu?, bunun ne kadar câhilce şuursuzca bir kanaat olduğunu hiç düşünmezler mi idi?.

§ Kezîm, Öfke ile gam ile dolmuş, pek mahzun ve kederli olmuş kimse demektir

 

 

18. Yoksa süs içinde yetiştirilecek olup da O mücadele halinde delilini gösteremeyecek olanı mı?, -o rahmana isnat ediyorlar-.

18  (Yoksa) O müşrikler, (süs içinde yetiştirilecek) tezyinat ile kendisine kıymet verilecek (olup da o) bezenilmesine rağmen (mücadele hâlinde delilini gösteremeyecek olanı mı?.) O Rahmân'a isnad ediyorlar? Öyle âciz mahlûklar, dişi denilen melekler o Yüce Yaratıcının kızları olabilirler mi? O müşrikler, meleklere dişilik isnadı sebebiyle de küfre düşmüş oluyorlar da bundan hiç haberleri yok!.

§. Yüneşşeü; Süslenilir ve terbiye olunur demektir. "Hısam" da mücadelede, tartışmada, düşmanlıkta bulunmak manasınadır. "Hilye" de ziynettir.

19. Ve O Rahmanın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaradılışlarında hazır mı bulundular?. Elbette onların şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.

19.    (Ve) Müşrikler (o rahmanın) o rahmet ve merhameti kulları hakkında sonsuz olan Kerem Sâhibi'nin (kulları olan melekleri) o seçkin mahlûkları (dişiler kıldılar) onların birer dişi mahlûk olduğuna inandılar (onların yaradılışlarında) bu müşrikler (hazır mı bulundular?.) ki böyle bir iddiaya cür'et gösteriyorlar?, (elbette onların şahitlikleri yazılacak) Meleklerin dişi olduklarına dâir olan gerçek dışı ifâdeleri onların amel defterlerinde kaydedilmiş bulunacaktır, (ve) Onlar kıyamet günü bu iddialarından (sual olunacaklardır) iddialarını isbatdan âciz kalacakları için lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.

 

 

20. Ve dediler ki: Eğer O Rahman dilemeseydi onlara ibadet etmezdik. Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar başka değil, ancak yalan söylerler.

20. (Ve) O müşrikler, kendilerini mazur göstermek için veya bir alay yoluyla (dediler ki: Eğer o rahman) o Kerem Sahibi Yaratıcı (dilemeseydi) takdir buyurmuş olmasa idi (onlara) o putlara, melekler adına yapılmış olan putlara, şekillere (ibâdet etmezdik) onlara ibâdetimiz, Allah'ın dilemesine dayanmaktadır. Eğer Allah Teâlâ razı olmasa idi bizi bu ibâdetimizden dolayı derhal azaba uğratırdı. Müşriklerin bu iddiaları ne kadar yanlış!. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (onların) O müşriklerin (buna dâir) bu iddialarına âid, kendilerinin Allah'ın rızâsına aykırı harekette bulunmamış olduklarına yönelik (hiçbir bilgileri yoktur) bu hususta dayanabilecekleri bir delilleri mevcud değildir, (onlar başka değil, ancak yalan söylerler.) Bâtıl bir iddiada bulunurlar, Cenab-ı Hak'kın buyurmadığı bir şeyi o Yüce Yaratıcıya isnad etmekten sıkılmazlar.

§ Yahnisûn; Yalan söylerler demektir, "Hars" yalan söylemektir.

 

 

21. Yoksa onlara bundan evvel bir kitap mı vermiştik ki, artık onlar O'na tutunuculardır.

21.   (Yoksa onlara) O müşriklere (bundan evvel) bu Kur'an-ı Kerim'den önce (bir kitap mı vermiştir ki, artık onlar, O'na) o kitaba (tutunuculardır?.) Halbuki, kendilerine öyle bir kitap verilmemiştir, onlar öyle istinat edecekleri bir kitaba, bir delile sahip değildirler.

 

 

22.  Hayır... Dediler ki: Şüphe yok, biz babalarımızı büyük bir din üzere bulduk. Muhakkak ki, biz de onların izleri üzerinde -yürüyüp- doğru yolu bulmuşlarız.

22.   Hayır... Onların öyle bir dayanakları yoktur, onlar (Dediler ki, şüphe yok, biz babalarımızı büyük bir din üzere bulduk) kendimizden daha akıllı, daha anlayışlı olan atalarımızı kendimize rehber edindik (muhakkak ki, biz de onların izleri üzere) yürüyüp (doğru yolu bulmuşlarız) artık bize itiraza mahal yok!.

İşte o müşrikler, bir delile dayanmayıp sadece babalarını, dedelerini taklit yüzünden o müşrikçe hareketlere devam etmiş ve bunu doğru bir hareket telâkkî eylemişlerdir, kusurları olsa da onun bir ilâhî takdir eseri olduğunu ileri sürerek kendilerini mazur göstermek istemişlerdir. Halbuki: bu pek yanlış bir iddiadır, ne kadar bâtıl bir yol tâkibettiklerini hiç farkında bulunmuyorlar. Bir kanıta, bir delile dayanmaksızın sadece baba ve dedelerinin yollarını tâkibetmek, insanı mes'uliyetten kurtaramaz. Kaza ve kadere gelince: Bilinmektedir ki: Bizim mezhebimize göre kaza: Allah Teâlâ'nın ezelde irâde ve takdir buyurmuş olduğu şeyleri zamanı gelince o irâdesi doğrultusunda meydana getirmesi demektir. Evet.. O Ezelî Yaratıcı, kullarının istikbâlde kulların kabiliyetlerine ihtiyarlarına göre tecellî etmiş oluyor, yoksa o Hikmet Sahibi Yaratıcı, kullarını zorla o işledikleri amellere sevk etmiş olmuyor ki, kullar bu hususta kendilerini mazur görebilsinler. Evet.. Allah         Teâlâ bizleri hikmet gereği bu imtihan âlemine getirmiş, bizlere bir kabiliyet bir irâde kuvveti vermiş ve ilâhî rızâsına uygun olup olmayan şeyleri de

Peygamberleri, kitapları vasıtasiyle bildirmiştir. Artık biz kabiliyetimizi, ihtiyarımızı herhangi bir işe yöneltirsek Cenab-ı Hak da hikmet gereği onu dilemiş ise yaratır, ve bu hâdisenin böyle vuku bulacağını o Ezelî Yaratıcı, ezeli ilmiyle bildiği için onun öyle vukua geleceğini tesbit ve takdir buyurmuştur. Binaenaleyh bu hususta bir zorlama meselesi söz konusu olamaz ve hiçbir kimse kendisini mazur göremez. Herhangi bir fiil, herhangi bir hâdise vücuda gelmeden evvel onun hakkındaki ilâhî takdirin neden ibaret olduğu bize meçhuldür. Bizim vazifemiz, o fiilin yapılması caiz veya vacip ise onu yapmağa çalışmaktır. Caiz değilse onu terk etmektir. Yoksa Allah'ın takdiri ne ise o ortaya çıkar diyerek kendimizi boş bir hâlde bırakamayız. Veya o caiz olmayan fiili işledikten sonra kendimizi mazur sayamayız. Eğer insanlar, Allah'ın takdirinden dolayı yaptıkları fiillerden dolayı mazur sayılacak olsalar, hiçbir kaatilin, hiçbir caninin, mes'ul tutulmaması lâzım gelir.

Halbuki, buna hangi bir akıllı inanabilir?. Allah'ın takdiri böyle imiş diye kendisini mazur gören bir şahsa bir tokat atılacak olsa, acaba o tokatı atanı mazur görür mü? Ya kendisini neden mazur görüyor? Bir kere insaflı düşünmeli değil midir?. Demek ki, o haksızlık yapanın o fiilinde bir tesiri, bir ihtiyarı vardır ki, ondan dolayı mes'ul bulunuyor ve bu mesuliyeti pek mâkul görülüyor. Kısacası: Hiçbir kimse, ilâhî takdir böyle imiş diyerek kendisini gayrimeşrü bir hareketinden dolayı mazur sayamaz.

 

 

23.        Ve böylece senden evvel bir kasabaya bir korkutucu göndermedik ki, illâ O'nun refah içinde yaşayanları dedi ki: Biz babalarımızı bir büyük din üzere bulduk ve şüphe yok ki, biz de onların izlerine uymuş kimseleriz.

23.    Bu mübarek âyetler de müşriklerin öteden beri atalarına âid bâtıl yolları tâkib etmiş ve kendilerini dosdoğru bir yola sevketmek istemiş olan Peygamberlerini yalanlamaya cür'et göstermiş olduklarını sonra o müşriklerden Hak Teâlâ Hazretlerinin intikam almış olduğunu, onların ne fecî bir akıbete uğramış bulunduklarını beyân ile öyle inkarcıları uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. Senin zamanındaki bir takım müşrikler (böylece) çirkin, akıl ve mantığa muhalif lâkırdılarda bulundukları gibi (senden evvel) senin Peygamberliğinden önce herhangi (bir kasabaya bir korkutucu) ilâhî azabı ihtar ederek kendilerini uyandırmak isteyen bir Peygamber (göndermedik ki, illâ onun) o kasabanın (refah içinde yaşayanları) onların reisleri, büyükleri, servet sahipleri (dedi ki: Biz babalarımızı bir büyük yol üzere bulduk) onları bir ümmet, yâni: Bir dîne, bir mezhebe bağlı bir cemaat hâlinde gördük (şüphe yok ki, biz onların izlerine uymuş kimseleriz.) onların yollarını tâkibten geri durmayız. İşte eski kavimler de böyle bâtıl bir iddiada bulunmuşlardır, babalarının çıkmaz yollarını tâkibetmekten geri durmak istememişlerdir. Bu asr-ı saadetteki müşriklere mahsus, cahilce bir taklit değildir, eski kavimlerde böyle bir cehaletin kurbanı olmuşlardı.

Bu âyet-i kerîme, Resûl-i Ekrem'e teselli vermektetir ve çok kere dünyevî varlıkların, cahilce taklitlerin sahiplerini böyle zararlı iddialara hareketlere sevketmekte olduğuna işaret etmektedir.

 

 

24.       Dedi ki: Ya size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirdimse de mi?. Dediler ki: Şüphe yok biz, kendisiyle gönderilmiş olduğun şeyi inkâr edicileriz.

24.    O atalarının çıkmaz yollarını tâkibetmek istemiş olan müşrikleri uyanma dairesine davet için kendilerine Allah tarafından gönderilmiş olan Peygamber, onlara (Dedik ki: Ya size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu) daha açık, daha ziyade hidâyet ve saadete kavuşturan bir dini (getirdimse de mi?.) yine atalarınızın yollarından ayrılmayacak, yine taklide devam edip duracaksınız?. En yüce, en açık bir dini yine kabulden kaçınacak mısınız?. O Peygamberin bu kadar iyilik sever ihtarına rağmen o müşrikler (Dediler ki: Şüphe yok, biz) ey Peygamberlik iddiasında bulunan zât (kendisiyle gönderilmiş olduğun şeyi inkâr edicileriz.) biz senin tebliğ ettiğin dini kabul etmeyiz, kendi atalarımızın yollarını tâkibten geri durmayız.

 

 

25. Artık onlardan intikam aldık, işte bak, O yalanlayanların akıbeti nasıl oldu?.

25.    Allah Teâlâ Hazretleri de buyuruyor ki: (Artık onlardan) O Peygamberlerini yalanlayan, ilâhî dini kabulden kaçınan müşriklerden (intikam aldık) onları lâyık oldukları azaplara kavuşturduk, cemiyetlerini mahv-ı perişan ettik (işte bak!. O yalanlayanların) Peygamberlerinin tebligatını kabul etmeyip ilâhî dini inkâra cür'et eyleyen o eski kavimlerin (akıbeti nasıl oldu!.) onlar çeşit çeşit felâketlere uğratılmış, sonradan dünyaya gelenler için birer ibret vesilesi kesilmişlerdir. Artık Ey Son Peygamber!. Seni inkâr edenler de öyle müthiş bir akıbeti düşünsünler. Sen onların inkârlarından dolayı üzülme. Onlar da lâyık oldukları müthiş akıbete kavuşacaklardır. Bu ilâhî beyân, Resûl-i Ekrem hakkında teselliyi, müjdeyi ve onu inkâr edenler hakkında da korkutma ve tehdidi içermektedir.

 

 

26. Ve hatırlat!. O vakti ki, İbrahim babasına ve kavmine dedi ki: Şüphe yok, ben sizin ibadet ettiğiniz şeyden uzağım.

26. Bu mübarek âyetler, pek büyük bir zât olan İbrahim Aleyhisselâm'ın tevhid dinine sarılıp baba ve dedelerinin yollarını tâkibetmemiş olduğunu uyulması gereken bir   örnek olmak üzere bildiriyor. O Yüce Peygamberin yaydığı tevhid kelimesini kabul etmeleri için zürriyyeti arasında devam etmekte olduğunu haber veriyor. Kureyş

kabilesinin ve atalarının da birçok nimetlere nail olduklarını, fakat kendilerine hak ve hakikati açıkça bildiren Kur'an-ı Kerim ile Son Peygamber gelince o Kur'an-ı Kerim'in bir sihir olduğuna inanarak ona İmandan kaçındıklarını teşhir ediyor. Ve o ilâhi kitabın iki beldedeki iki meşhur şahıstan birine neden nazil olmadığını söylemek cehaletinde bulunduklarını, Cenab-ı Hak'kın da onların bu iddialarını red ile ilâhi rahmetini taksime ve inkarcıların selâhiyetleri olmadığını ihtar buyuruyor. Yüce Yaratıcının dünyevi varlıklarda bile insanları hikmet gereği farklı derecelerde bulundurduğunu, artık en yüksek, en şerefli olan peygamberlik ve risâlet nimetini de uygun gördüğü kuluna ihsan buyuracağını, buna kimsenin itiraza selâhiyetli bulunamıyacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) ey son peygamber!, (hatırlat) Atalarını taklide devam eden kavmine hatırlat (o vakti ki, İbrahim) Aleyhisselâm, putlara tapmakta olan (babasına) Azer'e (ve kavmine dedi ki: Şüphe yok, ben sizin ibâdet ettiğiniz şeyden) herhangi bir puttan, (uzağım) onlardan uzak bulunmaktayım.

 

 

27. O beni yaratmış olan müstesna. Çünkü, O şüphesiz ki, beni doğru yola erdirecektir.

27.   (O beni yaratmış olan) Kâinatın Yaratıcısı ise (müstesna) ben ancak O'na ibâdet ederim, ancak O'nun mâbutluğuna inanırım (şüphesiz ki, O beni doğru yola erdirecektir.) o kerim mabudumuz beni ilâhi dinine nail kılmıştır, beni dâima ibâdet ve itaate muvaffak kılacak, hidâyet yolundan ayırmayacaktır.

 

 

28. Ve onu -o ifadesini- zürriyyeti arasında bâkİ bir kelime kıldı. Belki onlar, dönüverirler -diye-.

28.    (Ve) İbrahim Aleyhisselâm (onu) o kelime-i tevhidi, yâni: Kendisini yaratmış olan Yüce Yaratıcıdan başkasına ibâdet etmeyeceğine dâir olan ifâdesini "lâ ilahe illallah" cümlesini (zürriyyeti arasında baki bir kelime kıldı) kendi zürriyetine bu kelime-i tevhidi tavsiye etti (belki onlar) o zürriyyetinden olanlar (dönüverirler) Cenab-ı Hak'tan başkasına ibâdeti bırakıp yalnız Allah Teâlâ'ya ibâdet ederler, Hz. İbrahim'in dini olan tevhid dini, İslâm dinine dönerler diye öyle tavsiyede bulundu. Gerçekte Hz. İbrahim'in zürriyeti arasında tevhid dinine bağlı olanlar eksik olmamıştır, kıyamete kadar da olmayacaktır. Kureyş taifesi de İbrahim Aleyhisselâm'a bağlılıkla iftihar ediyorlardı, artık onlar da Hz. İbrahim'in tavsiye etmiş olduğu tevhid dinine, yâni: İslâm dinine dört el ile sarılmalı değil midirler?. Ne yazık ki, bir kısmı bu tavsiyeye muhalefette bulunmuştur. İşte Allah Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

 

 

29.  Fakat onları ve atalarını kendilerine O hak ve apaçık Resul gelinceye kadar fâidelendirdim.

29.    (Fakat onları) Hz. İbrahim'in zürriyetinden olan Mekke-i Mükerreme ahâlisini (ve) onların (atalarını kendilerine o hak) o hakikati beyân eden Kur'an ile (ve apaçık Resul) Peygamberliği pek parlak mucizeler ile açık bir hâlde belli olan ve desteklenen Muhammed Aleyhisselâm'a (gelinceye kadar fâidelendirdim) onlara uzun ömürler, bolca nimetler ihsan büyürdüm. Ne yazık ki, bu nimetlerin kadrini bilmediler, Hz. İbrahim'in tavsiyesinden gafil bulundular, tevhid dinine muhalif hareketten vaz geçmediler.

 

 

30.  Ne zamanki, kendilerine hak geldi, dediler ki: Bu, bir sihirdir, ve şüphe yok ki, biz bunu inkâr edicileriz.

30. Evet.. (Vaktaki, kendilerine hak geldi) Kur'an-ı Kerim'in âyetleri indi (dediler ki: Bu) Kuran (bir sihirdir) bu bir ilâhi vahiy eseri değildir (ve şüphe yok ki, biz bunu inkâr edicileriz) biz buna inanmıyoruz. İşte o müşrikler, kendilerini cehalet karanlığından kurtararak en parlak bir selâmet sahasına sevk etmek isteyen öyle pek kutsi bir ilâhi kitabı takdir edemediler, onu inkâra cür'et gösterdiler.

 

 

31. Ve dediler ki: Şu Kur'an, iki beldeden bir büyük erkek üzerine indirilmiş olmalı değil mi idi?.

31.   (Ve) O müşrikler (dediler ki: Şu Kur'an) yâni: Hz. Muhammed'in teblîğ ettiği ve Allah tarafından indirilmesini iddia eylediği kitap, eğer hakikaten bir ilâhî kitap ise Hz. Mııhammed gibi servetten, makamdan nasibi olmayan bir zâta, değil (iki beldeden) yâni: Mekke-i Mükerreme ile Tâif şehrinden birinde bulunan (bir büyük erkek üzerine indirilmiş olmalı değil mi idi?.) Bu erkekten maksatları, Mekke-i Mükerreme'deki Velîd Bin Muğire'den ve Tâif şehrindeki Ibn-i Mesudissekafî'den ibarettir. O müşrikler, peygamberliğin büyük ve şerefli bir makam olduğunu nazara alıyorlar, böyle bir şerefe ancak dünyadaki fâni servete, bir mevkie nail olanların lâyık olacaklarını düşünüyorlardı. Resül-i Ekrem'in ise zâtındaki yüceliği, ahlâkındaki fevkalâdeliği dikkate almıyorlar, onun dünyevî bir servetten, makamdan nasipsiz olduğuna bakarak onun peygamberliğe erişmesine inanamıyorlardı.

 

 

32.       Rab'binin rahmetini onlar taksim ediyorlar?. Biz onların aralarında dünya hayatındaki geçimliklerini taksim ettik ve bâzılarını bâzısı üzerine dereceler itibariyle yükselttik, tâki, bâzıları iş gördürebilsin ve Rab'binin rahmeti ise onların topladıklarından hayırlıdır.

32. Allah Teâlâ ise onların o düşüncelerindeki hatalarını, o câhilce müptalâalarını red için buyuruyor ki: (Rab'binin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?.) Peygamberlik ve risâleti kendi münâsip gördükleri kimselere mi tahsis etmek istiyorlar?. Bir kere düşünmüyorlar mı ki: (Biz onların aralarında dünya hayatındaki geçimlerini taksim ettik) kendilerini çeşitli geçim sebeplerine sahip kıldık, kimisini zengin ve kimisini de fakir bir hâlde bıraktık (ve bâzılarını bâzısı üzerine dereceler itibariyle yükselttik) kimisine fazla kuvvet, güç, şöhret, ilm verdik, kimisini de bu gibi vasıflardan nasipsiz kıldık (Tâki, bâzıları, bâzısını istihdam edebilsin) muhtelif vazifeler, hizmetler yüklenilerek dünyevî maslahatlar temin edilsin, âlemin nizamı bozulmasın. Bütün bu dünyevî tasarruflar, ihtilâflar birer hikmet ve fayda gereğidir. İşte insanlar bu dünyevî işlerde bile ilâhî taksime tâbi, ona müdahale selâhiyetine sahip bulunmuyorlar. Artık Peygamberlik ve risâlet gibi dinî, en yüce bir hususa nasıl müdahale edebilirler?. Bu husustaki ilâhî taksime nasıl olur da itiraza cür'et gösterebilir?, (ve Rab'binin rahmeti ise) Yâni: Peygamberlik ve risâlet ise, bir ilâhî kitabın vahyedilmesi ise, bu husustaki dünyevî ve uhrevî saadet ise (onların) o insanların (topladıklarından) dünyevî servetlerden, mevkilerden Elbette ki (hayırlıdır.) Dünyevî varlıklar nihayet yokluğa mâruzdur. Bu dinî varlık ise ebedîdir, en büyük saadete vesiledir. Artık böyle ebedî, kutsî bir nimete sadece dünyevî bir varlığa sahip olan herhangi bir şahsın daha lâyık görülmesi, Cenab-ı Hak'kın pek seçkin bir kulu olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ın ise lâyık görülmemesi nasıl uygun olabilir. Neden böyle fâni varlıklara kıymet veriyorsunuz.

 

 

33.      Ve eğer insanlar -küfre düşüp- bir ümmet olacak olmasa idiler elbette Rahmanı inkâr edenlerin evleri ve üzerine çıktıkları merdivenleri için gümüşten tavanlar kılardık.

33. Bu mübarek âyetler, dünyevî bir varlığa kavuşmanın haddizatında bir şeref alâmeti olmadığını bildiriyor. Eğer insanlar sadece dünya varlığına nail olan kâfirlere bakıp da onlar gibi küfre düşecek olmasalar idi Cenab-ı Hak'kın o kâfirleri âhirette daha ziyade azap görmeleri için bu dünyada her türlü süslü, muhteşem varlıklar içinde yaşamış olacağına işaret buyuruyor. Bu gibi süslemelerin, varlıkların haddizatında geçici bir dünya metaından ibaret olduğunu beyân ve ebedî olan âhiret nimetlerinin ise Allah Teâlâ'dan korkan, küfr ve isyandan kaçınan kullar için vadedildiğini müjdelemiş buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer insanlar) yâni birçok câhil kimseler, bütün kâfirlerin dünya varlığına, ihtişamına nail olduklarını görüp de yanlış bir fikre düşerek onlar gibi küfre düşmüş (bir ümmet olacak olmasa idiler) Allah'ın  dininden mahrum kalacak bulunmasa idiler (elbette Rahmanı inkâr edenlerin) rahmeti bütün âleme şâmil olan Yüce Allah'ın birliğine inanmayanların, şükür

vazifesini yerine getirmeyenlerin (evleri) için (ve üzerinde çıktıkları merdivenleri için gümüşten tavanlar kılardık.) yâni: O kâfirleri hikmet gereği öyle ziynetli, şeylerden meydana gelen ikâmetgâhlara eriştirirdik. Artık o kâfirler, öyle nimetlere nail oldukları hâlde onu kendilerine ihsan buyuran Yüce Yaratıcının birliğini inkâr etmiş, vazifeyi yerine getirmemiş olacaklarından dolayı âhirette daha fazla hesaba çekilecek ve azabı hak etmiş bulunacaklardır.

 

 

34. Ve evleri için -yine gümüşten- kapılar ve üzerine yaslandıkları tahtlar -yapardık-.

34.    (Ve) O kâfirlerin (evleri için) yine gümüşten (kapılar ve) yine gümüşten olarak (üzerine yaslandıkları tahtlar) kanapeler yapardık, o kâfirlere dünyada böyle geçici bir varlık vermiş olurduk.

 

 

35. Ve alt un -ziynetler yapardık- bunların hepsi de dünya hayatının geçici geçimliğinden başka bir şey değildir. Ah i ret ise Rab'binin katında takva sahipleri içindir.

35.        (Ve) O kâfirler için (altun) dan ziynetler yapardık, onları tam, umumî bir ziynete, ihtişama sahip kılardık. Fakat (bunların hepsi de) öyle gümüşten, altundan yapılmış tavanlar, kapılar, koltuklar vesaire (dünya hayatının) geçici (metaından başka birşey değildir) bunlar nihayet yok olacaktır, (âhiret ise) Ondaki ebedî ve çeşitli nîmetler, ziynetler, gönül açıcı manzaralar ise (Rab'binin katında takva sahipleri içindir) o ebedî nimetlere, varlıklara ancak Allah Teâlâ'dan korkan, küfr ve isyandan kaçınan kullar nail olacaklardır.

Kısacası: Hikmet Sahibi Yaratıcı dünyada bir kısım kâfirlere birçok varlıklar verir, bu onların hakkında bir denemedir, bir imtihandır, ilerde daha ziyade azaba düşmelerine bir sebeptir. Mamafih onların hepsini de öyle fevkalâde bir surette ziynetlere, ihtişamlara, dünya varlıklarına nail buyurmaz, aralarında birçok yoksullar da         vardır. Bu hâl, yine insanlar için ilâhî bir rahmet eseridir, bir hikmet ve fayda gereğidir. Çünkü bütün kâfirler öyle bir umumî varlığa nâll bulunsalar, birçok

insanlar küfrün öyle bir varlığa vesîle olduğuna inanarak hepsi de küfre meyleder, îmandan mahrum kalarak ebedî felâkete uğramış olur.

İşte böyle bir bâtıl eğilime meydan verilmemesi hikmetinden dolayı kâfirlerin hepsi de aynı surette muhteşem bir varlığa sahip değildir. Müminlere gelince onların da hepsi bu dünyada öyle bir varlığa sahip bulunmamaktadırlar. Bu da bir hikmet gereğidir. Eğer bütün mü'minlerin tamamen dünya varlığına ulaşmaları takdir edilmiş olsa idi, insanların mü'min olmaları, sırf Allah rızâsı için değil, öyle bir varlığa erişme maksadına dayanmış olurdu. Bu ise samimiyete tam bir samimiyetle ilâhî dini kabul etmek vazifesine aykırıdır. Ciddî surette mü'min olan bir zât, öyle dünya varlığına kavuşmak için değil, sırf Allah rızâsına kavuşmak için, kulluk şerefine kavuşmak için mü'min olmuş olur, ibâdet ve itaatten, Allah'ın zikri ile kalbini aydınlatmaktan geri durmayarak ebedî hayatını tehlikelerden kurtarmış bulunur. Ne büyük bir saadet!.

 

 

36. Ve her kim O Rahmanın zikrinden gaflette bulunursa O'na bir şeytanı Musallat ederiz. Artık bu, O'nun için bir arkadaştır.

36. Bu mübarek âyetler, dünya varlığına dalıp da Kerem Sahibi. Yaratıcı'nın zikrinden mahrum kalmış olan kimseyi, gözleri bir âfete uğramış, şeytana arkadaşlık etmiş bir şahıs olarak teşhir ediyor. Şeytanların saptırmış oldukları şahısların aldanarak kendilerini doğru bir yola ermiş sandıklarını bildiriyor.. Öyle şeytanlara uyanlara bilâhare gösterecekleri pişmanlıkların bir fâide vermeyeceğini, hepsinin de birlikte azap göreceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her kim o Rahmanın zikrinden)      Kerem Sahibi Yaratıcıyı zikretmekten, âlemler için bir ilâhî rahmet olduğunu tasdikten kaçınır da (körlükte bulunsa) gözlerine bir âfet arız olmuş gibi

görmemezlik gösterirse (ona) o hakikati görmeyen bir inkarcıya (bir şeytanı musallat ederiz.) ona insanlardan veya cinlerden olan şeytan tabiatlı bir şahıs vesvese verir durur, birçok çirkin, haram şeyleri ona güzel ve caiz göstermeğe çalışır. (Artık bu) Şeytan şahıs (onun için) o körlük gösteren kimse için (bir arkadaştır) bir yoldaştır, ondan ayrılmaz, onu fenalığa sevk eder durur.

§ Usuv; Kast etmek, yüz çevirmek, körlük göstermek gözde bir âfetin meydana gelmesi demektir.

§ Nukayyiz; kelimesi de hazırlarız katarız, musallat kılarız manasınadır.

 

 

37. Ve şüphe yok ki, bunlar, onları herhalde doğru yoldan çıkarırlar. Ve onlar da zannederler ki, kendileri şüphe yok hidâyete erdirilmişlerdir.

37.    (Ve şüphe yok bunlar) Bu şevtanlar (onları) o şeytanlara uyanları (herhalde doğru yoldan çıkarırlar) vesveseleriyle onları hidâyet yolundan Kur'an-ı Kerim'in gösterdiği din ve selâmet caddesinden mahrum bırakırlar, (ve onlar da) O şeytanlara uyanlar da (zan ederler ki: Kendileri) veya kendilerini saptıran o şeytanlar (şüphe yok hidâyete erdirilmişlerdir.) öyle şeytanî vesveselerin tesiri altında kalarak ne kadar sapıklıkta bulunmuş olduklarını anlayamazlar. Evet.. Bir takım güzelce tefekkürden mahrum kimseler vardır ki: Birçok ahlâksız, zararlı kimselere büyük kıymetler vererek onları körükörüne takdire ve takibe devam ederler. Fakat bir gün bu aldanışlarından haberdar olacaklardır.

 

 

38.  Nihayet bize geldiği zaman -O arkadaşına- der ki: Keşke benim ile senin aranda iki doğunun uzaklığı olsa idi, -sen- ne kötü arkadaş!.

38.    İste Cenab-ı Hak buyuruyor ki: o sapıtılmış kimse (Nihayet bize geldiği zaman) yâni: Kıyamette muhakemeye tutulduğu vakit ne büyük bir sapıklık içinde yaşamış olduğunu anlar, o yoldaşına, o kendisini sapıtmış olan şeytana (derki: Keşke benim ile senin aranda iki masrıkın) yâni: Doğu ile bâtının (uzaklığı olsa idi) dünyada birbirimizle karsı I as m as aydık. Sen ey Şeytan!, (ne kötü bir arkadaş!.) Bulundum, sen beni saptırdın, sen beni bugünkü bu fecî duruma düşürmüş oldun.

 

 

39.  Bu gün size bu temenniniz, asla bir faide vermeyecektir. Çünkü zulmettiniz. Şüphe yok ki, siz azapta ortalarsınızdır.

39.     Artık kıyamette o sapıklara Allah tarafından bir kınama ve tekdir için buyurulur ki: (Bu gün size) Bu temennîniz, bu pişmanlık göstermeniz (asla bir fâide vermeyecektir) pişmanlık zamanı geçmiştir (çünkü) siz dünyada iken kendi nefslerinize (zulm ettiğiniz) şeytanların vesveselerine kıymet vererek küfr ve isyanı fâideli bir sey zannedilir. Artık (şüphe yok ki,) simdi bu kıyamet gününde (siz azabta ortaklarsınız.) dünyada iken küfrü, isyanı ortak olarak islemiş olduğunuz gibi şimdi cehennemde de ortak olarak azap göreceksiniz. Bu, sizin kendi kötü amelleriniz, Hak'ka karsı kor, sağır kesilmenizin bir cezasıdır. Elbette ki, herkes lâyık olduğu bir akıbete kavuşur.

 

 

 

40. Artık sen mi O sağırlara işittireceksin?. Veya O körleri ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanı hidâyete erdireceksin?.

40. Bu mübarek âyetler, manen sağır, kör, sapık olan kimselerin hidâyete eremeyeceklerini ihtar ediyor. Resül-i Ekrem hayatta olsun olmasın, o inkarcılardan herhalde intikam alınacağını haber veriyor. Yüce Peygamberimizin mazhar olduğu ilâhi vahiy doğrultusunda hareket etmekle mükellef olduğunu ve o ilâhî vahyin kendisine   ve kavmine âid muazzam bir şeref bulunduğunu ve ondan sual olunacaklarını tebliğ buyuruyor. Hiçbir Peygamber'in Kerem Sahibi Yaratıcıdan başkasını ilâh

edinmemi; olduğunu beyân ile bu hususta bütün insanlığı irşâd buyurmak istemektedir.

Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. Sen elinden gelen gayreti sarfediyor, kavmini aydınlatmaya çalışıyorsun. Buna rağmen onların içinde bundan istifâde edemeyecek kabiliyette kimseler bulunuyor, onların o inkarcı hâllerinden müteessir olma. (Artık sen mi o sağırlara işittireceksin?.) Onlar manen sağırdırlar, senin o güzel, tebligatını işitip kabul etmek kabiliyetinden mahrumdurlar (veya) Ey Yüce Peygamber!. Sen mi (o körleri) o kalb gözleri kör kesilmiş inkarcıları (ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanı) sapıklık içinde sabit olan herhangi bir şahsı (hidâyete erdireceksiniz?.) Elbette bu senin için mümkün değildir. Senin vazifen insanlara hidâyet yolunu göstermek, o yola teşvik etmektir. Hidâyete erdirmek ise ancak Allah Teâlâ'ya mahsustur. O Kerem Sahibi Yaratıcı, hidâyete kabiliyetli olup olmayanları bilir, ona göre ilâhî takdiri tecellî etmiş bulunur. Sen üzülme.

 

 

41. Eğer seni herhalde -onların aralarından- giderirsek, artık şüphe yok ki: Biz onlardan intikam alıcılarız.

41.       Ey Yüce Peygamber!. (Eğer seni herhalde) Onların, o müşriklerin aralarından ölüm ile veya başka bir şekilde (giderirsek, artık şüphe yok ki: Biz onlardan intikam alıcılarız) onlar mutlaka o küfr ve isyanlarının cezasına dünyada da, âhirette de uğrayacaklardır. Ey Yüce Peygamber!. Sen teselli bul, senin de diğer mü'minlerin de öç aldıkları sonra gönüllerinin rahatlamasını temin edecek olaylar, ergeç vuku bulacaktır.

 

 

42. Yahut onlara vâ'd ettiğimizi sana göstereceğizdir. Çünkü biz muhakkak ki: Onlara güç yetiririz.

42.  (Yahut) Ey Yüce Peygamber (onlara vâ'd ettiğimizi) o kâfirler hakkında takdir edilen azabı (sana göstereceğizdir) sen daha dünyada iken, onların başlarına gelecek felâketleri sen de görmüş olacaksındır. (Çünkü biz) Yâni: ben Yüce Yaratıcı (muhakkak ki, onların üzerlerine muktedirleriz.) onlardan dünyada da, âhirette de intikam almaya her şekilde kaadiriz. Onların azaba mâruz olabilmelerinde asla şüphe edilemez.

O inkarcılar, müşrikler hakkındaki ilâhî tehdit "vâ'd" tabiriyle ifâde buyuruluyor. Çünkü vâ'd-ı ilâhîde cayma yoktur, mutlaka vuku bulacaktır. O suçluların cezaları da muhakkak olduğu için vâid yerine vâ'd tâbiri tercih edilmiştir.

 

 

43. Artık sen, sana vahyolunmuş olana kuvvetle sarıl!. Şüphe yok ki: Sen bir doğru yol üzerindesin.

43.   (Artık sen) Ey Yüce Peygamber!, (sana vahy olunmuş olana kuvvetle sarıl) Kur'an-ı Kerim'in hükümlerine uymaya devam et, o inkarcıların aleyhindeki ilâhî vâ'd, gerek alelacele ortaya çıksın ve gerek âhirete kalsın herhalde vâki olacaktır, (şüphe yok ki: Sen, bir doğru yol üzerindesin.) Senin tâkibetmekle mükellef olduğun yol, dosdoğru bir yoldur, o yolu tâkibedenler, herhalde cennetlere, nimetlere kavuşacaklardır. Artık o yoldan ayrılmak, elbette ki, asla muvafık olmaz.

 

 

44. Ve muhakkak ki. O, elbette senin için ne kavmin için pek büyük bir şereftir ve ileride sual olunacaksınızdır.

44. (Ve muhakkak ki o,) Sana vahyolunan Kur'an-ı Kerim, emredilen Islâmî hükümler (elbette senin için ve kavmin için pek büyük şereftir.) ismin baki kalmasına bir vesiledir. Arap lisânı üzere nazîl olan Kur'an-ı Kerîm, bütün insanlığa hidâyet yolunu gösteriyor, herkesi selâmet ve saadete davet ediyor, herkese en güzel ahlâk, medeniyet  dersi veriyor. Artık bu, sizin için her türlü şerefe, iftihara vesîle olan pek muazzam bir ilâhî lütuftur. Bunun kadrini hakkıyla bilmelidir, (ve ileride sual

olunacaksınızdır.) o Kur'an-ı Kerim'in, o büyük nîmetin hukukuna ne derece riâyet edildiği, onun değeri bilinip bilinmediği ve şükrünün yerine getirilip getirilmemi; olduğu muhakeme altına tâbi tutulacaktır. Artık o uhrevi sorumluluğu düşünmeli, onun hükümlerine hakkıyla riâyete çalışılmalıdır. O ilâhî kitabın teblîğ ettiği Allah'ın birliği inancını, o mukaddes kitabın yüce beyânlarını bütün insanlık dünyasına yaymaya gayret göstermelidir.


Sonraki Sayfa