|
41-FUSSILET
SURESİ
Bu mübarek sûre de Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Elli dört âyet-i kerîmeyi içermektedir. Bir adı da
"Secde Sûresi"dir. Diğer bir adı da "Mesabîh Sûresi"dir. Hâ, Mim harfleriyle
başlayan sûrelerin ikincisi olduğu için ismi de "Hamim sûresi"dir. Başlıca
konuları şunlardır:
1 Mü'min Sûresinin
âhirinde kâfirlere karşı yapılan tehdidi diğer bir nevi tehdit ile
kuvvetlendirmek ve ayrıntılara inmek.
2 Yüce vasıfları
açıklanan Kur'an-ı Kerim'i kabulden kaçınan müşriklerin hak etmiş oldukları
cezaları ve bâzı kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketleri ihtar etmek.
3 Allah Teâlâ'nın
varlığına, birliğine ve kudretine, ilminin genişliğine dâir dış ve iç âlemdeki
çeşitli delilleri zikretmek.
4 İnsanların varlıkları
zamanındaki kibirli durumlarına ve bir musibet anındaki yalvarış ve
yakarışlarına işaret etmek.
5 Kur'an-ı Kerim
hakkındaki yanlış telâkkileri red etmek, O'nun nasıl bir şifâ ve rahmet vesîlesi
olduğunu beyân ve nüzulûndeki hikmet ve menfaate dikkatleri çekmek.
6 Kâfirlerin kıyamet
hakkındaki inkârlarını reddetmek ve âlemde mü'minlerin nail olacakları
kerametleri ve nîmetleri beyân etmek.
7 Kâinatın
yaratıcısının kudret eserlerine dikkatleri çekmek, doğru yolda olan müminlerin
ahlâkını ve dünyevî ve uhrevî mevkilerini övmek ve inkarcıların uğursuz
hâllerini gözler önüne sermek.
1. Hâ, Mim.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'in insanlığı ıslâh etmek ve yüceltmek için inmiş olan hikmetli
bir kitap olduğunu bildiriyor. Öyle ayrıntılı âyetleri içeren yüce bir kitaba
karşı birçok kimselerin nasıl muhalif bir cephe aldıklarını teşhir buyurmaktır.
Şöyle ki: (Hâ, Mim) bu kelimeye dâir bilgiler, bundan evvelki sûrenin sonunda
verilmiştir. Maamafih bir görüşe göre buyurulmuş oluyor ki: Bu ismi içeren bu
sûre veya bu sûreyi içine alan Kur'an-ı Kerim.
2. Esirgeyen, merhamet
buyuran zât tarafından indirilmiştir.
2. (Esirgeyen, merhamet
buyuran) Yâni: Kulları hakkında himâyesi, merhameti bol bulunan (zât tarafından)
Kerem Sahibi bir Yaratıcı tarafından (indirilmiştir) Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a
vahyen ihsan buyurulmuştur.
3. Bir kitaptır ki, bilen
herhangi bir kavim için Arapça bir Kur'an olmak üzere âyetleri açıklanmıştır.
3. 0 indirilmiş olan
Kur'an-ı Kerim, (Bir kitaptır ki, bilen) O'nun beyanatını anlayıp takdir eden,
ilm ve irfana sahip bulunan (herhangi bir kavim için arapça bir Kur'an olmak
üzere) en geniş en edebî olan arap lûgatiyle (âyetleri açıklanmıştır.) O'nun o
mübarek âyetleri, dinî vazifelere, hükümlerden, öğütlere ve sâireye âid birçok
açıklamayı içine almıştır.
4. Müjdeleyici ve
korkutucu olarak -indirilmiştir-. Fakat, onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık
onlar dinlemezler.
4. Evet.. O'nun o pek
fâideli âyetleri (Müjdeleyici ve korkutucu olarak) indirilmiştir. Müminler
cennetler ile, Allah'ın lütuflarına erişmekle müjdelemektedir. Dinsizleri, ilâhî
hükümlere muhalefet edenleri de şiddetli bir azap ile korkutmaktadır, insanlığı
uyandırmak bir selâmet ve saadet yoluna sevk etmek için öyle bir nice teşvik
etmeye ve uyarmaya âid âyetleri içermiş bulunmaktadır, (fakat onların çoğu)
İnsanların bir nice gafil, küfr ve şirke müptelâ gurubu, 0 Kur'an-ı Kerim'in
beyanatını kabul etmeyip O'ndan (yüz çevirmiştir) 0 pek fâideli beyânları
takdir edememişlerdir, (artık onlar dinlemezler.) 0 ilâhî kitabın o sırf hikmet
olan beyânlarını akıllıca, insaflıca,mütefekkir bir şekilde dinleyip anlamak
istemezler, kendi cehaletlerinde devam edip durmak isterler.
5. Ve dediler ki: Kendisine
bizi davet ettiğin şeye karşı bizim kalplerimiz örtüler içindedir. Ve bizim
kulaklarımızda bir ağırlık vardır. Ve bizimle senin aranda bir perde vardır.
Artık sen -kendi dinine göre- âmel et. Şüphe yok ki, biz de -kendi dinimize
göre- âmel edicileriz.
5. Evet.. Onlar o apaçık
kitabın beyânlarını dinlemediler (Ve) bilâkis (dediler ki:) Ey Peygamberlik
iddiasında bulunan zâtı (kendisine bizi davet ettiğin şeyden) Allah'ın birliğine
inanmaktan, atalarımızın yollarını ter etmekten (bizim kalblerimiz örtüler
içindedir) biz senin o husustaki beyânlarını güzelce kabul edecek bir durumda
değiliz, (ve bizim kulaklarımızda bir ağırlık vardır) Senin sözlerini işitip
kabul etmemize bir engel teşkil ediyor (Ve bizim aramızda ve senin aranda bir
perde vardır.) her iki tarafta birer perde vardır ki, sana kavuşmuş olmamıza,
senin dâvetine icabet etmemize mâni olmaktadır. 0 müşriklere, bir alaycı
maksatla böyle üç türlü engel ileri sürmüşlerdi ve kendi muhalefetlerini
göstererek demişlerdir ki: Ey Peygamber!, (artık sen) Kendi dinine göre (amel
et) dilediğin gibi harekette bulun (bizde) kendi dinimize, kendi arzumuza göre
(amel edicileriz.) biz kendi yolumuzu terk ederek sana tâbi olmayız.
§ Ekinne; Örtü, kılıf
mânasına olan "Kinan" lâfzının çoğuludur.
§ Vakr: da kulaktaki
ağırlık, sağırlık demektir.
Deniliyor ki: Bu âyet-i
kerîme'de iddiaları beyân olunan kimseler, Ebû Cehl ve O'nunla beraber olan
Kureyş'ten bir cemaat idi. Resûl-i Ekrem onlara demişti ki: Ne için İslâmiyeti
kabul etmiyorsunuz ki, araplara efendilikte bulunasınız?. Onlar da demişlerdi
ki: Yâ Muhammedi. -Aleyhisselâm- biz senin ne dediğini anlamıyoruz, işitmiyoruz,
bizim kalblerimizin üzerinde perdeler var. Ebû Cehl bir bez parçası almış, onu
kendisiyle Resûl-i Ekrem arasına uzatmış da demiş ki: Ey Muhammedi. -Aleyhisselâm-bizim
kalblerimiz, senin davet ettiğinden örtüler içindedir. Kulaklarımızda da
sağırlık vardır ve aralarımızda bir örtü vardır. Fakat Ebû Cehl'in bu iddiasına
rağmen ertesi gün onlardan yetmiş zât gelerek Yâ Resûlullâhl. Bize İslâmiyeti
telkin et demişler. Resûl-i Ekrem de, İslâmiyeti telkin edince hemen müslüman
olmuşlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz tebessüm buyurmuş, Elhamdülillah,
dünkü gün kalblerinizin örtülü olduğu iddia ediyordunuz, bugün ise müslüman
oldunuz, demiş, onlar da demişler ki: Yâ Resûlullâhl. Bizler dünkü gün vallah
yalan söylemiştik, eğer öyle olsa idi biz asla hidâyete eremezdik velâkin Allah
Teâlâ doğru sözlüdür hiçbir şeye ihtiyacı yoktur kullar ise yalan söylerler, o
Kerem Sahibi Yaratıcıya muhtaç bulunurlar. Alusî Tefsiri. İşte İslâm dini,
düşmanlarına rağmen dâima böyle yer yüzünde yayılıp duracaktır. 0 ilâhî nuru
hiçbir kuvvet söndüremez, bilâkis ona karşı düşmanlık eden söner giderler.
6. De ki: Şüphe yok ben
sizin gibi bir insanım, bana vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız muhakkak ki, bir
tek ilâhtır. Artık O'na yönelin ve ondan mağfiret dileyin ve müşrikler için
helak -kararlaştırılmıştır.-
6. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in alçak gönüllülüğünü ve kavmine karşı kendi insanlığını itiraf
edip ancak Allah'ın birliğine âid vahye eriştiğini beyân ve doğruluktan ve af
dilemekten uzaklaşıp şirke düşmüş olanları azab ile tehdit buyurduğunu
bildiriyor. Müşriklerin ne kadar cimri ve inkarcı kimseler olduklarını, îmana ve
güzel amellere muvaffak olanların da ebedî mükâfatlara nail olacaklarını haber
vermektedir. Şöyle ki: Ey yüce Peygamber!. Kavmine (De ki: Şüphe yok, ben sizin
gibi bir insanım) cinsen sizden farklı değilim ki, benim sözlerimi
anlayamayasınız. Ben de bir insanım, bir cin, bir melek değilim ancak (bana)
Allah tarafından (vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız) sizin bütün Kâinatın
Yaratıcısı, mabudu (bir tek ilâhtır) birden çok ilâhlar yoktur. Bu bir
hakikattir ki, buna bütün yaratılış eserleri şahitlik etmektedir. Bunu bütün
aklî ve naklî deliller isbat edip durmaktadır, (artık O'na) o ortak ve benzeri
olmayan Kâinatın Yaratıcısı'na (yönelin) dosdoğru bir itikatta bulunun, Allah'ın
birliğinden ayrılmayın, samimi amellere devam edin. (ve O'ndan mağfiret dileyin)
Geçmiş günâhlarınızdan dolayı o kerîm mabudunuzdan aflar rica eyleyin (ve) şunu
da biliniz ki, (müşrikler için helak) ebedî azap, hüsran kesindir.
§ Veyh: Bir azap
kelimesidir, veya cehennemde bir vâ'didir. Fena şeylerden korkutmak nefret
ettirmek için kullanılır.
7. O müşrik kimseler ki,
zekâtı vermezler ve onlar ahireti inkâr ederler, onlar.
7. Evet.. Helak, azap (0
müşrik kimseler) hakkında kesinleştir (ki) onlar pek cimri bulunmaktadırlar
(zekâtı vermezler) fakirlere karşı şefkatte bulunmazlar, bu husustaki ilâhî emre
riâyet göstermezler (ve onlar âhireti inkâr ederler) Evet., (onlar) ilâhî dinin
haber verdiği şekilde bir kıyametin, bir haşr ve neşrin, bir muhakemenin
varlığına inançlı değildirler.
İnsanlar, mallarına karşı
büyük bir alâka gösterirler, o mallarını kendi varlıklarının birer parçası
sanırlar, böyle olduğu hâlde sırf Allah'ın emrine uymak için zekât veren bir
mümin, dininin hükümlerine olan riâyetini ve insanlık niyet hakkındaki iyilik
severliğini ve Hak yolundaki doğruluğunu, iyi niyetini pek güzel göstermiş olur.
8. Şüphe yok o kimseler
ki, îman etmişlerdir ve sâlih amellerde bulunmuşlardır, onlar için minnetsiz bir
mükâfat vardır.
8. (Şüphe yok, o
kimseler ki, îman etmişlerdir) Allah Teâlâ'nın birliğini ve O'nun Resulünü,
kitabını tasdik eylemişlerdir (ve sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardır) mükellef
oldukları namaz gibi, zekât gibi vazifelerini yerine getirmeye çalışmışlardır,
yasak olan şeylerden kaçınmışlardır. (Onlar için) de âhirette, Allah katında
(minnetsiz bir mükâfat vardır) öyle minnete bağlı olmayan veya kesilmeyen veya
noksana uğramayan bir ecir ve sevap kararlaştırılmıştır. İşte ilâhî dine uymanın
ebedî mükâfatı!.
Deniliyor ki: Bu âyet-i
Kerîme, hasta ve yaşlı olan mü'minler hakkında nazil olmuştur. Onlar öyle bir
arızadan dolayı dinî vazifelerini yerine getirmekten âciz bulunsalar yine amel
defterlerine sıhhatli zamanlarında yaptıkları güzel amellerin mükâfatı gibi
mükâfatlar yazılır. Onlar, güzel niyetlerine, itikatlarına göre böyle sürekli
sevaplara nail olurlar. Ne büyük bir ilâhî lütuf!.
9. De ki: Hakikaten
siz mi yeri iki günde yaratmış olan zâtı inkâr ediyorsunuz? Ve O'nun için Yüce
Meali Yüce Meali Yüce Meali Yüce Meali Yüce Meali Yüce Meali Yüce Meali ortaklar
ediniyorsunuz?. İşte, o, âlemlerin Rab'bidir.
9. Bu mübarek
âyetler, Allah Teâlâ'nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne şahitlikte bulunan
göklerin ve yerin muayyen günlerde, muhtelif tavırlar ile yaradılışını
bildiriyor. Onların ilâhî emre tam olarak boyun eymelerini ve onlarda parlayıp
duran ışıklı, sabit ve seyyar yıldızları dikkat nazarlarına sunuyor. Artık öyle
her şeye hakkıyla kaadir, sonsuz ilm ve hikmeti açık olan bir Yüce Yaratıcı'nın
ortak ve benzerden uzak olduğunu ifâde etmekte ve müşriklerin cehaletlerini
teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. Cenab-ı Hak'kın
varlığını, kudretini, insanları öldürdükten sonra tekrar dirilteceğini inkâr
eden câhilleri kınamak için (de ki: Hakikaten siz mi) ey kendi yaradılışlarını
düşünmeyen gafil insanlar!. Siz mi (yeri iki günde yaratmış olan zâtı) o Yüce
Yaratıcıyı (inkâr ediyorsunuz?.) onun ölüleri tekrar hayata kavuşturacağına
inanmıyorsunuz?, (ve onun için ortaklar ediniyorsunuz) onun için meleklerden,
cinlerden, putlardan eş ve benzer bulunduğuna inanıyorsunuz?. Öyle câhilce bir
kanaatte bulunuyorsunuz (işte o) yerleri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ
(âlemlerin Rab'bidir) bütün âlemleri yoktan var eden, terbiye eden, olgunluğa
eriştiren yalnız O'dur. O'ndan başka Yaratıcı ve mâbud yoktur. Bunu ne için
takdir etmiyorsunuz?. Bir takım mahlûklar O'na ortak edinmek cehaletinde
bulunuyorsunuz?.
§ Endâd; Eş, benzer, eşit
mânasına olan "Nedîd" lâfzının çoğuludur.
10. Ve orada, O'nun
üstüne sabit dağlar yerleştirdi ve orada bereketler vücuda getirdi, araştıranlar
için müsavî olmak üzere onun azıklarını dört gün içinde takdir buyurdu.
10. (Ve) o eşsiz yaratıcı
(orada) yer yüzünde (onun üstünden) herkesin görüp ibret alacağı, istifâde
edeceği bir şekilde açık ve parlak bir surette (sabit dağlar yaptı) nice
yüksek varlıklar meydana getirdi, onlardan çeşit çeşit istifâde
olunabiliyor (ve orada) yer yüzünde (bereketler vücuda getirdi) nice denizler,
ırmaklar, madenler,
hayvanlar, fâideli ürünler
yaratmış oldu. Ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (araştıranlar için) kendi geçimlikleri
olan şeyleri elde etmek talebinde bulunanlar için (eşit olmak üzere) her biri de
kendisine âid rızkını elde edebilmek üzere (O'nun) yâni: O yer yüzündeki
ahâlinin (azıklarını dört gün içinde takdir buyurdu.) her nevi hayat sahibi
mahlûka münâsip, hâline uygun olan şeyleri yeryüzünün yaradılışından itibaren
dört gün içinde varlık alanına getirmiş oldu.
11. Sonra göğe, o bir duman
halinde iken yöneldi, sonra ona ve yer için buyurdu ki: İsteyerek ve istemeyerek
geliniz. Onlar da isteyiciler olarak geldik, dediler.
11. (Sonra) Yüce
Yaratıcı kudret ve iradesiyle (göğe) o yüksek âlemi meydana getirmeğe (o) gök
(bir duman hâlinde iken yöneldi) Yâni: Dumana benzer bir gaz maddesi hâlinde
veya bulutla tarzında veya karanlık bir şekilde bulunan gök âlemini yaratmak,
bir hikmet gereği olduğundan O'nun Allah'ın takdiri doğrultusunda vücuda
gelmesini emr ve irâde buyurdu (sonra O'na) o göğe (ve yer için buyurdu ki:)
sizler (isteyerek veya istemeyerek) vücuda (geliniz) artık sizin varlık alanına
gelmeniz takdir edilmiştir, siz razı olsanız da olmasanız da her hâlde meydana
geleceksinizdir. (onlar da isteyiciler olarak) vücuda (geldik dediler) yâni:
Yüce Yaratıcı her neyi irâde buyurursa o şey herhalde vücuda gelir, ilâhî
kudret, o kadar tesir edicidir ki, ona hiçbir kimse muhalefet edemez.
Binaenaleyh ilâhî irâdenin mahlûkat üzerindeki tesiri böyle misâl yoluyla beyân
buyurulmuş oluyor. Maamafih Cenab-ı Hak, semâları, yerleri yaratıp kendilerine
yönelecek bir ilâhî kitabı anlamak kabiliyetini de onlara vermiş olabilir. Onlar
da o kavuşmalarından dolayı ilâhî emre tam bir itaatle boyun eğeceklerini
kendilerine mahsus bir lisân ile arz etmiş olabilirler. Allah'ın kudreti ile
nice eşsiz eserlerin hârikaların meydana gelmekte olduğu asla imkânsız
görülemez.
12. Artık onları yedi gök
olmak üzere iki günde tamamladı ve her göğe O'na ait emri vahy eyledi ve dünya
göğünü de kandiller ile süsledik ve muhafaza ettik. İşte o, azîz, alîm -olan
Allah'ın takdiridir.
12. (Artık) Kâinatın
Yaratıcısı (onları) o gök âlemlerini (yedi gök) yedi muazzam tabaka (olmak üzere
iki günde tamamladı) yer yüzünün yaradılışına mahsus olan dört günden başka iki
günlük bir müddet içinde de bütün gökler vücuda getirilmiş, gökler ile yerin
yaradılışı altı günlük bir müddet içinde tamam olmuş oldu (ve) Cenab-ı Hak (her
gökte ona âid emri) onun müsâid, olduğu şeyleri, onda yaradılışı hikmetin gereği
olan eserleri, melekleri, ay ve güneş gibi nûranî küreleri (vahy eyledi) yâni:
İrâde buyurup varlık alanına getirdi, (ve) 0 Yüce Yaratıcı buyuruyor ki: (dünya
göğünü de kandiller ile süsledik) o gökte parlayan ışık dolu yıldızlar ile birer
misbaha, yâni: Birer aydınlatma vasıtası olan kandillere benzeyen o parlak
cisimler ile süslü kıldık (ve) onları (muhafaza ettik) yürüyüşlerinde birbirine
çarpmaktan, muntazam bir harekete muhalefet etmekten koruduk, kıyamete kadar
onlara öyle bir intizam ve bir ihtişam nasip buyurduk (işte o) beyân olunan
çeşitli, muhteşem yaratılış eserleri (azîz) her şeye kaadir, galip olan ve her
şeyi hakkıyla (bilici) olan Allah(ın takdiridir.) bütün bu eserler, o Yüce
Yaratıcı'nın kudretiyle, iradesiyle vücuda gelmiştir. Binaenaleyh bütün bu pek
büyük eserler, o Kerem Sahibi Yaratıcı'nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne pek
parlak bir şekilde şahitlik ve işaret edip durmaktadırlar. Yüce Yaratıcı dilese
idi gökleri de, yerleri de bir anda yaratâbîlirdi. Fakat öyle altı günde
yaratması, bir hikmet gereğidir ve ihtimâl ki, bu, insanlık için bir teennî
(yavaş hareket etme) dersi vermektedir ve sabrı tavsiye buyurmaktadır.
Ibn,i Abbas Hazretlerinden
rivayet olunduğu üzere yer yüzü göklerden evvel yaratılmıştır. Fakat
yeryüzündeki dağların, denizlerin, ağaçların yaradılması, göklerin
yaradılışından sonradır. Binaenaleyh bu hususa dâir olan âyetler arasında
ihtilâf yoktur.
"Eser-i hikmetidir yerle
göğün bünyadı"
"Dolu, boş cümle yed-i
kudretinin icadi"
"Izzet-ü sânını takdis
kılar cümle melek"
"Eğilir secde eder piş-i
celâlinde felek"
"Emr-i vech üzere yer eyler
gece gündüz hareket"
"Değişir tazelenir mevsim-i
feyz-ü bereket"
SİNASİ
13. İmdi onlar eğer yüz
çevirirlerse o vakit de ki: Ben sizi Ad ve Semud yıldırımı gibi bir yıldırım ile
korkutmuş bulunmaktayım.
13. Bu mübarek âyetler, o
kadar kudret eserlerine rağmen Allah'ın birliğini tasdikten kaçınmakta devam
eden kâfirleri Ad ve Semud kavimlerinin başlarına gelen azab âteşi ile tehdît
ediyor. 0 eski kavimlerin de Peygamberlerini inkâra nasıl cür'et göstermiş
olduklarını bildiriyor. Sonra Ad kavminin nasıl bir azab rüzgâriyle helak
olduklarını ve onların âhiretteki azablarının daha şiddetli olacağını bir ibret
dersi olmak üzere beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammedi, (imdi) senin açık
beyânlarını, zikrettiğin âyetleri, delilleri düşünmezler de (onlar) o inkarcılar
(yüz çevirirlerse) hakkı kabul etmeyip inkârlarında devam ederlerse (o vakit)
onlara (deki: Ben sizi Ad ve Semud yıldırımı gibi bir yıldırım ile) o sizce
malûm olan eski kavimlerin üzerlerine yönelmiş bulunan pek korkunç, helak edici,
âteş saçan bir azap ile (korkutmuş bulunmaktayım.) yâni: Ben sizi öyle şiddetli
bir azap ile korkutuyorum, o pek acıklı akıbeti düşünmenizi size ihtar ediyorum,
artık uyanmalı değil misiniz?.
Saika: Gökten inen ve
şiddetli bir gürültüsü bulunan âteş parçası demektir. Kendisiyle helak meydana
gelen sayha ve pek helak edici olan şey ve korkunç, şiddetli azap mânasında
kullanılmaktadır.
Rivayet olunuyor ki Ebû
Cehl ve Kureyş'ten bir cemaat demişler ki: Muhammed Aleyhisselâmın emri bize
örtülü bulunuyor, şiiri, kehaneti bilen bir âlim arasanız da onunla gidip
konuşsa, onun emrine dâir bize bir haber getirse. Aralarında bulunan Utbe Ibn-i
Rebiâ demiş ki: Vallahi ben şiiri, kehaneti, sihri işittim, onlara dâir bilgim
vardır eğer öyle ise bana gizli kalmaz. Utbe, sonra Resûlullâh'ın yanına gitmiş,
Yâ Muhammed -Aleyhisselâm- sen mi hayırlısın, yoksa Kusay Bin-i Kilab mı?. Sen
mi hayırlısın yoksa Haşim mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdülmuttâlip mi?. Sen mi
hayırlısın yoksa Abdullah mı?. Artık ne için bizim ilâhlarımıza sövüyorsun ve
atalarımızı sapıklar sanıyorsun, akıllı kimselerimizi beyinsiz sayıyorsun ve
dinimizi kötülüyorsun?. Eğer sen reis olmak istiyorsan, sancağımızı senin için
bağlıyalım, bizim reisimiz olmuş ol, ve eğer cinsel ilişkiye eğilmli isen seni
Kureyş kızlarından dilediğin on kız ile evlendirelim ve eğer mal istiyorsan sana
istemediğin kadar mal toplayalım ve eğer sana cin tarafından gelip galebe etmiş
bir hastalık var ise senin tedavin için mallarımızı harcayalım veya senin
uğrunda mağlûp olalım. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise sükût buyuyordu. Utbe sözüne
nihayet verince Peygamber Efendimiz buyurdu ki: Yâ Eba Velîdl. Sözün bitti mi?.
0 da: Evet bitti dedi. Resûl-i Ekrem de benden dinle diye emr ederek bu
sûresinin ilk âyetinden bu on üçüncü âyetinin nihayetine kadar okudu. Utbe bu
yıldırımı ifâde eden âyet-i celîleyi duyunca Resûl-i Ekrem'in mübarek ağzına
elini koydu, ve akrabalık adına and içerek sükût buyurmasını diledi ve ailesi
yanına dönüp gitti. Kureyş'in yanına çıkmaz oldu. Ebû Cehl, Utbe'nin yanına
geldi, ona dedi ki:Muhammed'in dinine mi girdin? yoksa O'nun yiyeceği hoşuna mı
gitti. Bunun üzerine Utbe kızmış, ve Muhammed -Aleyhisselâm- ile ebediyyen
konuşmayacağına dâir yemîn etmiş, sonra da demiş ki: Vallahi siz elbette
bilirsiniz ki, ben Kureyş'in en çok mal sahibi olanıyım. Velâkin ben onunla
konuştuğum zaman bana bir şey ile cevap verdi ki, o şey, vallahi ne şiirdir, ve
ne de kehanettir ve ne de sihirdir. Sonra o işittiği yıldırım âyetini okudu ve
dedi ki: Bunu bana okuyunca ağzını tuttum, ve akrabalık adına and verdim ve
muhakkak bildim ki, Muhammed -Aleyhisselâm- birşey söyleyince yalan söylemiş
olmaz. Allah hakkı için size de yıldırım azabının ineceğinden korktum. Ve bir
rivayete göre Utbe şöyle bir de bir tavsiyede bulunmuştur ki: Bu hususta bana
itaat ediniz, onu bana bırakınız, Muhammed ile O'nun durumuna karışmayınız.
O'ndan bir tarafa çekiliniz. Allah hakkı için O'nun kelâmından işittiğim için
elbette bir haber vücuda gelecektir. Ve O'ndan kurtulmuş olursunuz. Ve eğer bir
hükümdar veya bir Peygamber bulunmuş ise siz onunla nâsin en mes'udu olmuş
olursunuz. Çünkü, O'nun mülkü sizin mülkünüzdür ve O'nun şerefi sizin
şerefinizdir. Onlar da dediler ki: Heyhat!. Muhammed -Aleyhisselâm- sana büyü
yapmış, ey Eba Velîdl. 0 da dedi ki: Bu sizin için benim görüşümdür, artık siz
dilediklerinizi işleyiniz!. "Ettefsirül vâzih, tefsirülmeragı ve şâire".
14. Onlara, Peygamberler,
Allah'tan başkasına tapmayın diye önlerinden ve arkalarından geldiği vakit
dediler ki: Eğer Rab'bimiz dilemiş olsa idi elbette melekleri indirmiş olurdu.
Binaenaleyh şüphe yok ki, biz sizin kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr
edicileriz.
14. (Onlara) 0 Ad ve
Semud kavimlerine birçok (Peygamberler) nasihat verip (Allah'tan başkasına
tapmayın) Allah'ın birliğine muhalif itikatlarda bulunmayın (diye önlerinden ve
arkalarından geldiği vakit) yâni: Her cihetten kendilerine tebligat yapıldığı
zaman veyahut kendilerinden evvelki cemiyetlere gelmiş olan Peygamberlerin
tebliğlerini de telâkki edecek bir durumda bulundukları vakit (dediler ki: Eğer
Rab'bimiz dilemiş olsa idi elbette melekleri indirmiş olurdu) onlar bize ilâhî
emrleri tebliğ ederlerdi, siz de bizim gibi insan bulunuyorsunuz, siz
Peygamberlik sıfatına sahip değilsiniz. Böyle alaycı bir şekilde inkâra devam
eden o kâfirler şöyle de dediler: (binaenaleyh şüphe yok ki, biz sizin)
iddianıza nazaran (kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz) sizin
Peygamberliğinize inanmıyoruz. Siz bize karşı bir üstünlüğe sahip
bulunmamaktasınız.
15. Ad kavmine gelince
onlar da hemen yeryüzünde haksız yere kibirlendiler ve dediler ki: Bizden
kuvvetçe daha şiddetli kim vardır?. Bir düşünmediler mi ki, muhakkak onları
yaratmış olan Allah, 0 kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir ve bizim âyetlerimizi
inkâr eder oldular.
15. kendilerine Hûd
Aleyhisselâm Peygamber gönderilmiş olan (Ad kavmine gelince) o inkarcı kavmin
hikâyesi şöyledir: (Onlar da hemen yeryüzünde haksız, yere) gerçeğe aykırı bir
hâlde (kibirlendiler) kendilerini büyük görüp başka kavimlerin üzerlerine
yükselmek istediler (ve dediler ki: Bizden kuvvetçe daha şiddetli kim vardır?.)
ki, bize galebe etsin, bizi kahredebilsin, onlar kendilerinin maddî
kuvvetlerine, iri yapılı olmalarına aldanarak böyle bir iddiaya cür'et
gösterdiler. Peygamberlerinin tehditlerine ehemmiyet vermediler. 0 câhil kavim
(bir düşünmediler mi ki, muhakkak onları) yoktan (yaratmış olan Allah, 0) Yüce
Yaratıcı (kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir.) dilediği zaman onları elbette
kahreder ve cezalandırır. Evet.. Allah Teâlâ buyuruyor ki: (ve) 0 kâfir kavim
(bizim âyetlerimizi inkâr eder oldular) Peygamberimize indirmiş olduğumuz
âyetlerin birer hakikat olduğunu şüphesiz anladıkları hâlde bununla beraber
küfrlerinden ve dünya varlığına tapındıklarından dolayı, o âyetleri kabul
etmeyip onları inkâra cür'et gösterdiler.
Gözleri önünde parlayıp
duran bir nice kudret eserlerini gördükleri hâlde onların Allah'ın birliği
hakkında birer açık delil olduğunu itiraf etmeyip inkârlarına devam ettiler.
16. Artık biz de onların
üzerlerine uğursuz günlerde pek fazla soğuk bir rüzgâr gönderdik ki, onlara
dünya hayatında bir zillet azabını tattıralım, ve elbette ki, ahiret azabı daha
çok rüsvay edicidir ve onlar yardım da olunmazlar.
16. Allah Teâlâ
Hazretleri de buyuruyor ki: (Artık biz de onların) 0 dinsizlerin (üzerlerine
uğursuz uğursuz günlerde) kötü zamanlarda (pek fazla soğuk bir rüzgâr) şiddetli
sesli bir yel (gönderdik ki, onlara) o kavimlere kendi küfrleri yüzünden (dünya
hayatında bir zillet azabını tattıralım) onları o böbürlenmeleri sebebiyle bir
ihanete, bir zillete düşürmüş olalım, (ve elbette ki,) onların haklarında (âhiret
azabı daha çok zilletlidir) ihanet ve zillet itibariyle daha şiddetlidir. Onlar,
o haktan kaçınmalarından, küfrü tercih etmiş olmalarından dolayı öyle muazzam
bir azaba tutulmuş olacaklardır (ve onlar, yardım da olunmazlar) kendilerinden o
azabı, o ihaneti bertaraf edecek bir yardımcı bir koruyucu da bulamayacaklardır.
İşte Ad kavmi, böyle müthiş ve ebedî bir hüsrana lâyık olmuştur.
17. Semud'a gelince biz
onlara doğru yolu gösterdik, onlar ise hidâyet üzerine körlüğü tercih ettiler.
Artık onları kazanır oldukları şey sebebiyle o zelîl edici yıldırım azabı
yakaladı.
17. Bu mübarek âyetler de
Semud kavminin sapıklığa düşüp yıldırım azabına tutulmuş olduğunu, îman ve takva
sahiplerinin ise kurtuluşa erdirilmiş olduklarını bildiriyor. Ve kâfirlerin
uhrevî azabına da işaret buyurup onların aleyhine kendi âzalarının şahitlikte
bulunacaklarını ve aralarında nasıl bir sual ve cevabın cereyan
edeceğini beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Semud) Kavmine (gelince) bunların hakkında da Allah
Teâlâ buyuruyor ki: (Biz onlara doğru yolu gösterdik) Onlara Peygamberleri Salih
Aleyhisselâm vasıtasiyle hidâyet yolunu bildirdik, âhiret hayatına dâir malûmat
verdik, Allah'ın kudretine âid nice deliller, hârikalar vücuda getirdik, (onlar
ise hidâyet üzerine körlüğü seviverdiler) Sapıklık içinde yaşamayı ihtiyar ve
tercih ettiler. Hattâ denilmiştir ki: Onlar bir aralık îman etmişler iken sonra
dinden çıkarak yine kâfirlere katıldılar (artık onları kazandıkları şey
sebebiyle) öyle sapıklığı tercih etmeleri yüzünden (o zelîl edici yıldırım azabı
yakaladı.) kendilerine gök tarafından gelen müthiş bir ses ile toptan helak
oldular.
18. Ve îman etmiş ve
Allah'tan korkmuş olanları ise kurtuluşa erdirdik.
18. (Ve) Semud kavmi
arasından (îman etmiş) Hz. Salih'in Peygamberliğini kabul eylemiş (ve ittikada
bulunur olmuş) üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışmış
(olanları ise kurtuluşa erdirdik.) Onlar, îmanları, takvaları sebebiyle o
yıldırım azabından emin bulunmuşlardır. Ve sâlih Aleyhisselâm ile beraber
Mekke-i Mükerreme'ye giderek orada ibâdetle meşgul olmuşlardır.
19. Ve 0 gün ki, Allah'ın
düşmanları toplanıp âteşe sevk edilirler artık onlar tamamen haps olunurlar.
19. (Ve) Kâfirlerin
azabı yalnız bu dünyevî azabla, yıldırımla sınırlı değildir (o gün ki, Allah'ın)
öyle (düşmanları) ilâhî dini kabulden kaçınmış olanlar (toplanıp âteşe)
cehenneme (sevk edilirler, artık onlar tamamen hapsolunurlar) hepsi de bir yerde
toplanarak sonra cehenneme birden gönderilmiş bulunurlar.
Yûzeûn: Kelimesi, öyle
toplanarak hapsolunurlar mânasına olduğu gibi, âteşe atılır mânasına da
gelmektedir.
20. Nihayet oraya
geldikleri vakit onların aleyhine ne işlemiş olduklarına dair kulakları ve
gözleri ve derileri şahitlikte bulunmuş olurlar.
20. O kâfirler (Nihayet
oraya) o inkâr etmiş oldukları cehenneme toplanıp (geldikleri vakit onların
aleyhine) dünyada iken küfr ve isyan adına (ne işlemiş olduklarına dâir
kulakları ve gözleri ve derileri şahitlikte bulunmuş olur.) Evet.. Cenab-ı Hak o
Yüce kudretiyle bu uzuvlara bir nutuk kabiliyeti verir, bunlar da sahiplerinin
dünyada iken neler yapmış olduklarına şahitlik ederler, bu suretle de ilâhî
kudret tecellî etmiş, o inkarcıların bir inkâra, bir mazeret bildirmeğe
imkânları kalmamış olur. Bir yoruma göre de uzuvlarda öyle bir takım hâller,
vaziyetler meydana getirilmiş olur ki, onlar, sahiplerinden o inkarcı
amellerinin çıktığına işaret ederler. Bu işaret, bir şahitlik mesabesinde
bulunmuş olur. Allah'ın kudreti, hepsine de fazlasiyle kâfidir. İnanıyoruz.
21. Ve derilerine
derler ki: Ne için aleyhimize şahitlik ettiniz? -derileri de- derler ki: Herşeyi
söyleten Allah, bizi söyletti ve O sizi ilk defa yarattı ve O'na döndür
üleceksinizdir.
21. (Ve) O azap görecek
kâfirler de bir kınama ve hesaba çekme maksadıyla (derilerine) kendi uzuvlarına
(derler ki: Ne için aleyhimize şahitlik ettiğiniz?.) Biz sizin yüzünüzden
muhakemeye tâbi tutulmuş bulunuyoruz. Derileri de cevap olarak (derler ki: Her
şeyi söyleten Allah, bizi) de (söyletti) biz elbette O'nun irâdesine, muhalefet
edemezdik. Biz bu şahitliğe mecburuz, bundan dolayı siz, bizi hesaba
çekemezsiniz, (ve) Bir kere düşünmeli değil mi idiniz ki, (O) Yüce Yaratıcı
(sizi ilk defa yarattı) yoktan meydana getirdi, sizi birer damla su durumunda
bulunan şeylerden büyüyüp gelişmeye eriştirdi, O'nun kudreti her şekilde
bilinmiş idi. Artık ne diye bu kıyamet hayatını inkâr etmiş idiniz?, (ve) Size
bildirilmiş idi ki, nihayet (O'na döndürüleceksinizdir.) O Yüce Yaratıcı'nın
büyük mahkemesine sevk olunacaksınız, dünyadaki amelinize göre, mükâfat ve ceza
göreceksiniz. Bu hakikatlar size evvelce bildirilmişti. Şimdi aleyhinizde olan
şahadetten dolayı azalarınıza hesap sormaya selâhiyetiniz yoktur. Bu son beyân,
ya derilerin beyanatı cümlesindendir veya tek bir ilâhî kelâmı hikâye
etmektedir. Nitekim bunu tâkibeden âyet-i kerîme de böyledir.
22. Ve sizin aleyhinize
ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şahitlik etmesinden
sakınmıyordunuz. Velâkin zannetmiş idiniz ki, şüphe yok Allah,
sizin yaptıklarınızdan bir
çoğunu bilmez.
22. Bu mübarek âyetler
de kâfirlerin kendi aleyhlerine uzuvlarının şahitlikte bulunmalarına mâni
olamayacaklarını ve onların pek bâtıl zanlarını, itikatlarını teşhir ediyor ve
onların ilâhî azaptan bir türlü kurtulamayacaklarını ihtar buyuruyor. Ve o
kâfirlerin kendilerini aldatan ne kötü kimselere yakın bulunmuş olduklarını ve o
yüzden küfr ve isyana düşmüş, eski kavimler gibi helake mâruz kalmış
bulunduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey inkarcılar!, (sizin
aleyhinize ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şahitlik
etmesinden sakınmıyordunuz) siz küfrlerinizi ve diğer bir kısım günâhlarınızı
açıkça yapmakta idiniz, bir kısım günâhları da insanlardan gizlice yapmakta,
onların dedikodusundan korkmakta idiniz. Azanızın aleyhinizde şahitlik edeceğini
hiç düşünmediniz (ve lâkin zannetmiş idiniz ki, şüphe yok Allah, sizin
yaptıklarınızdan bir çoğunu bilmez.) gizlice işlediğiniz günâhlar Allah yanında
meçhul kalır, artık Allah korkusuyla değil, halkın yerme ve kınamasına
uğramamaktan için bir kısım gayri meşru hareketlerinizi gizlice yapmıştınız.
Imam-ı Buharı ve müslim'in
ve diğerlerinin rivayetlerine göre, Ibn-i Mes'ud, Radiyallâhü Anh demiştir ki:
Ben bir gün Kabe'nin perdeleri yi e gizlenmiş bulunuyordum. Üç kişi girdiler.
Biri Kureyş'ten, ikisi de Sekıyf'ten veya ikisi Kureyş'ten biri Sekıyf
kabilesinden idi. İçlerinin eti çok, kalblerinin bilgisi az idi. Birisi dedi ki:
Nasıl görüyorsunuz, Allah bizim bu konuşmamızı işitir mi?. Diğeri de dedi ki:
Seslerimizi kaldırır isek işitir, kaldırmaz isek işitmez. Bir diğeri de dedi ki:
Seslerimizi kaldırır isek işitir, kaldırmaz isek işitmez. Bir diğeri de dedi ki:
Eğer bizden bir şey işitiyorsa hepsini de işitir. Ben bunu Resûlullâh Sallallâhu
Aleyhi Vesellem'e söyledim, bunu müteakip Allah Teâlâ "vemâ küntüm testirûne"
âyeti kerîmesini indirdi.
23. Ve işte sizin 0
zannımızdır ki, Pab'binize karşı zannetmiş oldunuz, sizi helake düşürdü. Artık
hüsrana uğrayanlardan oldunuz.
23. Cenab-ı Hak, o
gibi yanlış düşünenleri yermek ve tehdit için buyuruyor ki: (Ve işte sizin o
zannınızdır ki,) Bir takım günâhlarınızın Allah Teâlâ'ya gizli kalacağı
hakkındaki bâtıl kanaatin izdir ki, siz onu öylece (Rab'binize karşı zannetmiş
oldunuz) öyle yanlış bir itikatta bulundunuz. İşte o zannınızdır ki, (sizi
helake düşürdü) sizi lanete, alçaklığa ve bayağılığa müptelâ kıldı (artık
hüsrana uğrayanlardan oldunuz) ebedî felâkete mahkûm kaldınız. İşte o kötü
zannın ebedî cezası!.
§ Irdâ: Helak etmek,
yaramaz bir hâle getirmek manasınadır.
24. İmdi sabredelerse
hemen âteş onlar için bir ikâmetgâhtır ve eğer bir hoşnutluk dilerse artık onlar
hoşnut olacak kimselerden değildirler.
24. (İmdi) 0 helake
aday olan kimseler (sabr ederlerse) bir kurtuluş ümidinde bulunurlar da bir
yardım talebinde bulunmazlarsa (hemen âteş onlar için bir ikâmetgâhtır) onlar o
umdukları kurtuluşa asla nail olamayacaklardır, (eğer bir hoşnutluk dilerse)
Sevdikleri bir şeye ermek, Allah'ın rızâsına kavuşmak, o azaptan kurtulmak
temennîsinde bulunurlarsa (artık onar hoşnut olacak kimselerden değildirler)
onların o temennîlerine icabet olunmayacaktır.
§ îstı'tab; Rızâ talebinde
bulunmak demektir. "Mutebiyn" de istedikleri şeyler kabul olunan kimseler
manasınadır.
25. Ve onlar için bir
takım arkadaşları Musallat ettik. Artık onlar için önlerindekini ve
arkalarındakini süslemiş oldular ve onların üzerine de kendilerinden evvel gelip
geçen cinler ve insanlardan olan ümmetler arasındaki 0 -azaba dair- söz hak
olmuş oldu. Şüphe yok ki, onlar hüsrana uğramış kimseler oldular.
25. (Ve onlar için) 0
kâfirler için bu dünyada (bir takım arkadaşları) zararlı yoldaşları, arkadaşları
hazırladık, gizleyerek onlara (musallat kıldık) onları aldatmaya çalışıp
durdular (artık onlar için) o kâfirlere karşı (önlerindekini ve arkalarındakini
süslemiş oldular) yâni: Onlara karşı dünyanın zevk-u sefasını, gayrı meşru
muamelelerini hoş göstermiş, kendilerini onlarla meşgul kılmış bulundular,
âhiret hayatını, mesuliyetini de inkâr ederek o kâfirleri âhiret endişesinden de
mahrum bıraktılar, dünya varlığının sonsuzluğunu iddia ettiler, tâbilatların,
feleklerin üstünde başka bir âlem yaratıcısı bulunmadığını ileri sürerek o
gafil, güzelce tefekkürden mahrum kimseleri
inkâra düşürdüler, onları
bir takım şehvanî hareketlere sevk edip durdular (ve onların) o aldatmaya
kapılan kâfirlerin (üzerine de kendilerinden evvel gelip geçen cinden ve insten
olan ümmetler arasında o) azaba dâir, (söz hak olmuş oldu) o söz ise Cenab-ı
Hak'kın iblise karşı söylediği sözü ve benzeridir, (şüphe yok ki, onlar) o evvel
ve âhır kâfir olanlar: Şeytanlara uyanlar, dinsizlerin aldatmalarına kapılanlar
(hüsrana uğramış kimseler oldular) dünya ve âhiret hayatında zillete lanete, pek
büyük bir ziyana uğramış bulundular. İşte küfrün, hakka karşı cephe almanın
ebedî cezası!.
Kayyezna; Tehyie ettik,
hazırladık, kolaylaştırdık, musallat ettik manasınadır.
§ Hakka; kelimesi de sabit
oldu, gerçekleşti vuku buldu demektir.
26. Ve 0 kimseler ki, kâfir
oldular, dediler ki: 0 Kur'anı dinlemeyiniz ve onda gürültü yapınız, olabilir
ki, galip olursunuz.
26. Bu mübarek
âyetler, kâfirlerin diğer bir tuzaklarını, Kur'an-ı Kerim'e karşı olan
düşmanlıklarını teşhir ediyor. Onların o caniyâne hareketlerinden dolayı ne
kadar şiddetli ve ebedî azaplara tutulacaklarını ihtar buyuruyor ve kendilerini
sapıtıp küfre düşürmüş olan cinleri ve insanları âhirette görüp ayakları altında
çiğnemek, onlardan intikam almak isteyeceklerini şöylece beyân buyurmaktadır,
(ve o kimseler ki, kâfir oldular) Hz. Muhammed'in peygamberliğini, yüceliğini
tasdik etmeyip küfr ve şirk içinde yaşadılar. Yâni Kureyş müşrikleri ve benzeri
kimseler (dediler ki: 0 Kur'an-ı dinlemeyiniz) o okunurken sükût etmeyiniz (ve
onda) onun okunması sırasında (gürültü yapınız) seslerinizi kaldırınız, ıslık
çalınız, hurafelerle karşılıkta bulunun, şiirler okuyun, tâki, okuyanı
şaşırtasınız, okunan âyetlerin tesirinden başkalarını kurtarasınız, onun ruhlar
üzerindeki tesirine mâni olasınız, (olabilir ki,) böyle hareket ederseniz, siz
(galip olursunuz) onun dinlenmesine engel bulunursunuz, İslâmiyet in yayılmasına
meydan vermemiş olabilirsiniz.
Resûl-i Ekrem Efendimiz,
Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini açıkça okur etrafta bulunanları aydınlatmaya
çalışırdı. Kur'an-ı Kerim'in ruhlar üzerindeki güzel tesirleri görülüyordu. Ebû
Cehl gibi kâfirler ise insanların uyanmasına mâni olmak, Islâmiyetin yayılmasına
meydan vermemek için kendileri gibi dinsizlere böyle cahilce tavsiyelerde
bulunuyorlardı.
27. İşte kâfir olanlara
elbette bir şiddetli azap tattıracağizdir ve onları işledikleri şeyin en
kötüsüyle cezalandıracağız.
27. (İşte) Öyle (kâfir
olanlara) İslâm dinine karşı muhalif cephe almak isteyenlere (elbette) Yüce
Allah'a yemin olsun (bir şiddetli azap (attıracağız) niteliği kavranamayacak
derecede fecî olan bir cezaya çarpılmış olacaktır. Nitekim o kâfirlerin bir
kısmı Bedr gazvesinde vesâirede büyük bir mağlûbiyete uğrayarak, mahv-ü perişan
olmuşlardır, (ve onları) 0 kâfirleri (işler oldukları şeyin) yaptıkları
amellerin, hareketlerin (en kötüsüyle cezalandıracağadır.) kâfirlerin yakınları
ziyarete riâyet gibi, misafirlere hürmet gibi, fakirlere yardım gibi güzel
amelleri küfrleri sebebiyle uhrevî kıymetini kaybetmiş, sevaba vesîle olmaktan
çıkmıştır. Binaenaleyh onların küfr gibi en çirkin amelleri kalmıştır. Artık bu
amellerinden dolayı en müthiş azaplara mâruz kalacaklardır.
Bu âyetler, okunan Kur'an-ı
Kerim'e hürmet gösterilmesine, O'na karşı hürmete aykırı bir vaziyet
alınmamasına işaret buyuruyor. Okunan Kur'an-ı Kerim'i bozmaya çalışanlar
hakkında büyük bir tehdit içermektedir.
28. Bu, Allah'ın
düşmanlarının cezasıdır ki, âteştir. Onlar için orada bizim âyetlerimizi inkâr
etmelerinin bir cezası olarak bir ebedî ikâmetgâh vardır.
28. (Bu) Beyân olunan pek
ağır ceza (Allah'ın düşmanlarının cezasıdır.) onlar için hazırlanmış bir azaptır
ki, o da (âteştir) cehennem âteşinden ibarettir, (onlar için) 0 din düşmanlarına
mahsus (orada) o cehennemde (bizim âyetlerimizi) dünyada iken (inkâr eder)
onları dinlemekten böbürlenir (olmalarının bir cezası olarak bir ebedî
ikâmetgâh vardır) onlar o cehennem de ebediyyen kalacaklardır, onun azabı
kendilerinden asla kesilmeyecektir. Her kâfir, cehennemin katlarından birinde
ebedî bir
hâlde kalarak yanıp
yakılacaktır.
29. Ve kâfir olanlar
diyeceklerdir ki: Ey Rab'bimizl. Cinlerden ve insanlardan bizi sapıtmış olanları
bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım. Tâki, en aşağı kalanlardan
olsunlar.
29. (Ve kâfir olanlar)
Öyle cehenneme atılacakları zaman muhakkak (diyeceklerdir ki) bu hâdisenin
vukuunun kesin olduğuna işaret için mazi sigasiyle (dediler ki) diye beyân
buyuruluyor. (Ey Rab'bimizl. Bizi cinlerden ve insanlardan) şeytani bir tabiatta
bulunan şahıslardan olup da (sapıtmış olanları) bize dünyada iken bâtıl şeyleri
süsleyerek göstermiş, bizi Allah'ın dininden mahrum bırakmış olan reislerimizi
ve diğer dinsiz şahısları (bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım)
onlardan intikam almaya çalışalım, onlara lâyık oldukları zillet ve hakareti
gösterelim, (Tâki) Onlar cehennemin (en aşağı) tabakalarında (kalanlardan
olsunlar) en büyük hakaretlere, azaplara mâruz kalıp dursunlar. Elbette ki,
insanları saptırmaya çalışanlar, insanları dinden, güzel ahlâktan mahrum
bırakmaya gayret edenler, gelecekte büyük bir ilâhî azaba uğrayacaklardır. Fakat
Cenab-ı Hak'kın kendilerine verdiği aklı, temiz yaratılışı kötüye kullanıp da
öyle aldatıcı kimselerin sözlerine kıymet vermiş, onların gösterdikleri çıkmaz
yolları tâkibeylemiş kimseler de azabı hak etmişlerdir. Kendilerini mazur
göstermeğe asla selâhiyetli olamazlar. Her insan hakikî dostu ile düşmanını
güzelce anlamaya çalışmalıdır. Sonra pişmanlık fâide vermez.
30. Şüphe yok, O
kimseler ki, Rab'bimiz Allah'tır dediler, sonra da dosdoğru yolda yürüdüler,
onların üzerlerine melekler ineceklerdir. Korkmayın, ve mahzun olmayın ve size
vâd olunmuş olan cennet ile müjdelenin -diyeceklerdir-.
30. Bu mübarek âyetler
de îman ve doğruluk sahiplerinin hakkındaki ilâhî vâ'din gerçekleşeceğini
bildiriyor. O mü'min ve doğru yoldaki zâtları meleklerin nasıl bir nîmete, bir
ilâhî ziyafete kavuşturmakla müjdeleyeceğini ve aralarındaki dostluğu beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, kâfirler hakkındaki tehdidini, ilâhî
vâ'dini bildirdikten sonra müminler hakkında lütfunu, ilâhî vâ'dini de şöylece
beyân buyuruyor, (şüphe yok, o kimseler ki, Rab'bimiz Allah'tır dediler) Allah
Teâlâ'nın Rablığını, yaratıcılığını birliğini ikrar ettiler (sonra da dosdoğru
yolda yürüdüler) bu takvalarında sebat edip durdular, mükellef oldukları
vazifeleri tam bir samimiyetle yerine getirmeye devam eylediler (onların
üzerine) Allah tarafından müjdeyle (melekler ineceklerdir) ve onlara hitaben
(korkmayın) insanlık icabı yapmış olduğunuz kusurlardan dolayı korkuya düşmeyin,
Cenab-ı Hak sizi bağışlar ve kendilerinden ayrılmış olduğunuz çoluk çocuğunuzdan
vesâireden dolayı (üzülmeyin) ebedî ferahlığa kavuşacaksınız (ve size) dünyada
Peygamberler lisâniyle (vad olunmuş olan cennet ile müjdelenin) çünkü siz
cennetlere kavuşacak, onların içinde ebediyyen kalıp nîmetlere ereceksinizdir
diyeceklerdir. Meleklerin bu müjdesi, ölüm zamanında, kabirlerde ve dirilme
zamanında vuku' bulacaktır.
Ata'nın Ibn-i Abbas'tan
rivayetine göre bu âyet-i kerîme, Ebû Bekrıssıddık Radiyallahü Anh hakkında
nazil olmuştur.
§ İstikâmet: Doğruluk,
güzel itikada, amellere, devam etmek, emrlere yasaklara gerektiği şekilde
riâyette bulunmak, Allah'ın dini çerçevesinde hareket edip durmaktadır.
31. Biz dünya hayatında da
ve ahirette de sizin dostlarınızız ve sizin için orada nefislerinizin hoşlandığı
her şey vardır ve sizin için orada ne isterseniz vardır.
31. Ve melekler, o
sâdık mü'minlere diyeceklerdir ki: (Biz dünya hayatında da ahirette de sizin
dostlarınızız) biz size dünyada iken iyilik sever bulunur, size hayırlı şeyleri
ilhama çalışırdık. Meselâ: Sizi uykudan uyandırır, namaza, oruca sevk etmek
isterdik, sizi ahlâksız şeylerden uzaklaştırmak isterdik, ahirette de size
şefaatçiyiz, cennetlere girinceye kadar sizden ayrılmayız, sizin üzerinize
nezaret etmekte bulunmaktayız, (ve) Ey mü'mîn zâtlar!, (sizin için orada) âhiret
âleminde (nefslerinizin hoşlandığı her şey vardır) çeşitli lezzetler, nîmetler,
cismanî zevkler hazır bulunmaktadır, (ve sizin için orada) o âhiret alemindeki
(ne isterseniz vardır) her türlü nîmetler tecellîlere, ruhanî zevklere nail
olacaksınızdır, bunlar sizin için takdir edilmiştir.
32. Çok mağfiret eden, çok
merhametli olandan -Allah tarafından- bir ziyafet olmak üzere.
32. Ey müminler!. Sizlere
vâ'dedilen bu sonsuz nimetler, lütuflar (Çok mağfiret eden) birçok günâhları
affeden ve bağışlayan (çok merhametli olandan) bütün kulları ilâhî rahmeti pek
fazla bulunan Allah Teâlâ tarafından (bir ziyafet olmak üzere) size ihsan
buyurulmuş olacaktır. Artık bunun şükrünü ifâya devam ediniz.
§ Nüzul: Misafirlere
geldikleri zaman yemeleri için hazırlanan yemek vesaire demektir.
33. Ve daha güzel sözlü
kim vardır, Allah'a davet eden ve sâlih amellerde bulunan ve şüphe yok ki, ben
müslümanım diyen kimseden?
33.Bu mübarek âyetler de
dost edinmeye lâyık olan zâtların kimlerden ibaret olunduğuna işaret ediyor. İyi
ameller ile kötü amellerin Allah katında eşit olamayacağını bildiriyor.
İnsanların kalblerini uzlaştırmak, kendilerini irşâd ile düşmanlıklarını
bertaraf etmenin çaresini gösteriyor. Öyle güzel ahlâki bir vazifenin yerine
getirilmesine engel olacak olan şeytanî vesveselerden dolayı da Cenab-ı Hak'ka
sığınılmasını emr ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve daha güzel kim vardır)
Elbette ki: O'ndan daha güzel sözlü bir zât yoktur. Evet.. (Allah'a davet eden)
Cenab-ı Hak'kın birliğini tasdike ve O'na ibâdet ve itaate insanları teşvik
eyleyen (ve) kendisi de (sâlih amelde bulunan) güzel güzel ibâdetlerde, ahlâkî
vazifeleri yerine getirmeye çalışarak bir örnek teşkil eden (ve şüphe yok ki,
ben bir müslümanım diyen) müslüman olma şerefine erişmesinden dolayı iftihar
edip bir takım bozguncuların ümitlerini parçalayan (kimseden) elbette ki, öyle
iyiliksever, dindar, İslâmiyet'le iftihar eden, böyle seçkin üç özelliğe sahip
bulunan zâttan daha güzel sözlü bir kimse bulunamaz.
Ibn-i Siyrin ve Suddi gibi
zâtlar diyorlar ki: Bu âyet-i kerîmedeki kimseden maksat, Resûlullâh'tır. Çünkü
o, Allah'ın birliğini yaymış insanları yüce dine davet buyurmuş, kendisi de
dâima ibâdet ve itaat ile meşgul olmuştur. Hâlâ onun yaydığı ilâhî din sayesinde
vakit vakit bir nice insanlar Allah'ın birliğini tasdik etmekte İslâmiyet'le
şereflenebilmektedir.
Maamafih bu âyetin bu hükmü
umumîdir. Bu üç üstün niteliğe sahip olanların hepsini de içirmektedir. Güzel
amel sahibi olan müezzinler de, hatipler de, vaizler de, imamlar da bu şerefe
sahip bulunmaktadırlar.
34. Ve iyilik de
kötülük de denk olamaz, -kötülüğü- bertaraf et, 0 şey ile ki, 0, en güzeldir.
Artık 0 zaman seninle kendi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir
dosttur.
34. Evet.. Kulların Kerem
Sahibi mâbud için yaptıkları güzel amellerin kıymeti pek fazladır. Maamafih
kulların kendi aralarında yaptıkları güzel muamelelerin de büyük bir yeri
vardır. İşte Cenab-ı Hak buna işaret buyuruyor ki: (Ve iyilik de kötülük de eşit
olamaz) Meselâ: Cömertlik ile cimrilik, sabr ile gazap, af ile intikam, ilm ile
cehalet eşit değildir. İnsan mümkün olduğu kadar fenalıklara karşı iyilikte
bulunarak uyulacak bir örnek olmalıdır. Böyle bir üslûp ile de başkalarını
ikaza, ahlâkını güzelleştirmeğe sebep bulunmalıdır. Nitekim Resûl-i Ekrem, Sal
lal lah û Aleyhi Vesellem Hazretleri kavminin bir çok ezâ ve cefâsına karşı sabr
etmiş, onları ıslâha çalışmış, rarabbi kavmime hidâyet buyur, çünkü onlar
bilmiyorlar diye duada ve niyazda bulunmuştur. İşte Cenab-ı Hak, bu hususta da
bize en güzel bir hareket tarzını gösteriyor. Şöyle ki: kötülüğü, bâzı
kimselerin câhilce, beyinsizce, düşmanca hâllerini, zarar verecek hâdiseleri
(bertaraf et) onların giderilmesine, terk edilmesine gayret göster, (o şey ile
ki, o) şey, haddizatında (en güzeldir) meselâ: Fenalık yapana ihsanda bulun,
bâzı kusurları görmemezlikten gel, bir takım kötü huylara karşı güzel huy
göster, gazabı tahrik eden şeylere karşı sabr ve sükûnetten ayrılma (artık o
zaman seninle kendi arasında düşmanlık olan kimse) mahcub olur, kendi kötü
hâlini düşünür, hakkında gösterilen güzel muameleden dolayı şükran borçlu olur,
o kötü hareketlerini terk eder. Düşmanlığı muhabbete çevrilmiş bulunur, (sanki
bir sadakatli) Şefkatli (dosttur) gibi bir hâle bulunabilir.
Mukatil diyor ki: Bu âyet-i
kerîme Ebû Süfyan Bin-i Harb hakkında nazil olmuştur. Vaktiyle Peygambere
düşmanlığı var idi. Sonra İslâmiyeti kabul ederek Resûl-i Ekrem'in dostu oldu ve
akrabalık itibariyle o Yüce Peygamberin sadakatli bir dostu bulundu. Tefsir-ül
Meragi.
Kısacası: bir takım
düşmanların ezâ ve cefâsına karşı sabretmek, onların hoş olmayan lâkırdılarına
kıymet vermeyip sükût eylemek, onların kötülüklerine karşı iyilik ile karşılıkta
bulunmak, büyük bir ahlâkî fazilet eseridir. Bunların ruhları üzerinde büyük
tesirleri vardır, bir takım kimselerin durumlarını değiştirerek güzel ahlâk ile
vasıflanmalarına vesile olabilir. "Düşmanın sitemini anlamamak, düşmana
sitemdir. Nitekim tarihçi Raşit rahmetli de şöyle demiştir.
"Cedelkârane hamuşî kadar
rengin cevap olamaz"
"Sükûtun merdi dana,
hasmını ilzam için saklar"
"Hamim" kelimesi, sâdık,
şefkatli bir yakın, dost manasınadır. Bir şahsın işine ehemmiyet veren dostu
mânasına da gelir. Maamafih ısı su, soğuk su, çok sıcak bir zamanda yağan
yağmur, malın hayırlısı mânalarını ifâde eder.
35. Ve bunu -böyle bir
tavsiyeyi- sabredenlerden başkası kabul edemez ve bunu pek büyük bir nasip
sahibi olandan başkası kabul edip yüklenemez.
35. (Ve bunu) Böyle bir
tavsiyeyi, fenalığa karşı iyilik ile muamelede bulunmak karakterini, bu seçkin
özelliği, (sabr edenlerden başkası kabul edemez) sabr ile vasıflanmış olan
zâtlar, bu husustaki tavsiyeyi takdir edip kabul eder, ona göre hareketini
tanzime çalışır. Evet.. Bu mühim tavsiyeyi, bu husustaki güzel olgun ahlâkı (pek
büyük bir nasip sahibi olandan) dünya ve âhiret saadetlerinde nâsipli bulunan
zâtlardan (başkası kabul edip yüklenemez.) öyle affedici, şerefli bir muamelede
bulunmak istemez, bunun güzel bir meyve vereceğini takdir edemez. Binaenaleyh
kötülüklere karşı iyiliklerde bulunmak, ahlâksızlığa karşı güzel bir ahlâk ile
mukabelede bulunmak, fazilet ve saadet sahipleri olan zâtlara mahsus pek üstün
bir özelliktir.
36. Ve şayet seni
şeytan tarafından bir vesvese -bu affedici muameleden- çevirmek isterse hemen
Allah'a sığın. Şüphe yok ki, O'dur -her şeyi gerçekten- işiten, bilen O'dur.
36. Evet.. Kötülüklere
karşı iyilikle karşılık vermek, büyük bir kahramanlıktır. Nefs üzerine
hâkimiyetin bir nişânesidir. (Ve şayet seni şeytan tarafından bir vesvese) Bir
intikam hissi, seni bu affedici muameleden (çevirmek) fenalığa karşı fenalıkla
mukabelede bulundurmak (isterse) seni o tavsiye edilen güzel muameleden
alıkoymak dilerse ona iltifat etme (hemen Allah'a sığın) öyle şeytanî
hâtıraların tesiri altında kalmamak için Hak Teâlâ'dan yardım, muvaffakiyet
niyaz et. Allah'a tevekkül et, sığın ■
şüphe yok ki, O'dur) Evet.. 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı, her şeyi hakkıyla (işiten,
bilen O'dur) ancak o Kerem Sahibi ezeli mâbuddur. Binaenaleyh o Kerem Sahibi
Yaratıcı seni düşmanların fenalıklarından, suikastlerinden muhafaza buyurur,
nihayet muvaffakiyet, ilâhî zafer senin tarafından tecellî eder durur.
"Nezğ" kelimesi, dürtmek,
vesvese vermek, bozmak, halk için fitne bırakmak manasınadır.
37. Ve O'nun
âyetlerindendir gece gündüz ve güneş ve ay. Ne güneşe ve ne de ay'a secde
etmeyin ve onları yaratmış olan Allah'a secde ediniz, eğer siz O'na ibadet etmek
istiyorsanız.
37. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın varlığına, kudret ve hikmetine şahitlik eden göklerdeki ve
yerlerdeki yaratılış eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Allah'ın zâtına
meleklerin gece ve gündüz ibâdette bulunduklarını beyân ile müşriklerin câhilce
hâllerinin ehemmiyetsizliğini teşhir bulunuyor. Ve 0 Yüce Yaratıcının insanları
öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya kaadir olduğuna dâir yeryüzünü
vakit vakit nasıl büyüyüp gelişmeye erdirerek hayata kavuşturduğunu bir delil
olarak beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve O'nun) 0 Yüce Yaratıcı'nın varlığına
birliğine, kudretine, hâkimiyetine şahitlik eden (âyetlerindendir) açık, parlak
delillerindendir (gece ve gündüz ve güneş ve ay) bunlardan her biri bir mühim
kudret eseridir, bir Yaratılış harikasıdır, o Kudret Sahibi Yaratıcı'nın
Hanlığına pek mükemmel bir delildir. Artık gafil insanlar!, (ne güneşe ve ne
de ay'a secde etmeyin) Onlar birer mahlûktur. Cenab-ı Hak'kın dilemesiyle öyle
meydana gelip durmaktadırlar, hiçbiri bizzat
mevcut, değildir ve
mabutluk vasfını taşınmamaktadır. Sız onların Yaratıcısını tasdik edin (ve
onları yaratmış olan) o Yüce Yaratıcı ya (secde ediniz) 0 nun yaratmış olduğu
şeylere secde ederek şirke düşmeyiniz (eğer siz O'na) 0 Kâinatın Yaratıcısına
(ibâdet etmek istiyorsanız) böyle ibâdetinizi yalnız O'na tahsis ediniz.,
başkalarına tapınıp durmayınız.
Bu ilâhî beyân, sahibi gibi
yıldızlara tapınan ve onlara tapmalarıyla Allah'a ibâdet etmekte olduklarına
inanan müşrik kavimlerin iddialarını red etmektedir. Bu, bir secde âyetidir.
38. Eğer kibirlenmek
isterlerse -onların ne kıymeti var- çünkü Rab'bin katında bulunanlar, O'nun için
gece ve gündüz teşbihte bulunurlar ve onlar usanmazlar.
38. (Eğer) 0 müşrik
kimseler, (kibirlenmek isterlerse) yalnız Allah Teâlâ'ya ibâdette bulunmaktan
kaçınır, bu husustaki peygamber emrine itaatten böbürlenerek yüz çevirirlerse
onların ne kıymetleri var. Cenab-ı Hak onlara bir ehemmiyet vermez, onlar lâyık
oldukları akıbete uğrarlar, (çünkü Rab'bin katında bulunanlar) yâni: Cenab-ı
Hak'kın manevî katında makbul bulunan melekler (O'nun için) o şirk ve benzerden
uzak olan Allah için (gece ve gündüz tesbîhte bulunurlar) O'nun birliğini
tasdik'e yüce sânını kutsamaya devam ederler, (ve onlar) melekler, gece ve
gündüz ibâdette bulunurlar, asla (usanmazlar) o kulluk vazifelerini tam bir
huzur ile, manevî bir zevk ile yerine getirmeye devam ederler.
39. Ve O'nun
âyetlerindendir ki, yeryüzünü kupkuru bir hâlde görürsün, Vaktaki, O'nun üzerine
su indirmiş oluruz, harekete başlar ve kabarır. Muhakkak 0 zât ki, O'na hayat
vermiştir, elbette ki, ölüleri de dirilticidir. Şüphe yok 0, her şey üzerine
hakkiyle kadirdir.
39. 0 Yüce Yaratıcının
varlığına, kudretine bir nice gök cisimleri şahitlik ettiği gibi yeryüzü de
şahitlik etmektedir. Evet.. (Ve O'nun) O Kerem Sahibi Yaratıcının kudretine
şahitlik ve işaret eden (âyetlerindendir ki,) yaratmış olduğu pek ibret verici
alâmetlerdendir ki: (yeryüzünü) vakit vakit, kış olunca (kupkuru bir hâlde
görürsün) âdeta zelilce bir vaziyet almış, üzerinde yeşillikten, rengârenk
çiçeklerden vesâireden eser kalmamış bulunur, (ne zamanki onun üzerine su
indirmiş oluruz) Yağmurları yağdırır, onları yeniden bir feyz ve berekete nail
kılarız, o yeryüzü tekrar (harekete başlar ve kabarır) toprağı kımıldanır,
kendisinden çeşit nebatlar, çiçekler meydana gelir, yeniden bir hayata kavuşmuş
bulunur. Artık düşünmeli!, (muhakkak o zât ki,) o Kudret Sahibi Yaratıcıdır ki,
(ona hayat vermiştir) o yeryüzünü öyle yeniden büyüyüp gelişmeye çeşitli
ekinlere meyvelere kavuşturmuştur, (elbette ki, ölüleri de dirilticidir)
insanları da öldürdükten sonra tekrar yeni bir hayata kavuşturacaktır. (Şüphe
yok ki, 0) Yüce Yaratıcı (herşey üzerine hakkiyle kaadirdir.t binaenaleyh
insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya inanıyoruz ki,
kaadirdir. Hangi düşünceli bir insan, bu hakikati inkâr edebilir?.
40. Şüphe yok 0
kimseler ki, âyetlerimizde haktan ayrılarak sapıtırlar, bize karşı gizli
kalamazlar. Âteşe atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyamet günü emin ve hâlde gelecek
olan mı? Dilediğinizi yapınız, şüphe yok ki: 0, ne yaptığınızı hakkiyle
görücüdür.
40. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın birliğine, kıyametin vukuuna âid delilleri yanlış yorumlayan ve
değiştirenleri tehdit ediyor, öyle kâfirlerin kıyamette âteşe atılacaklarına
işarette bulunuyor. 0 kâfirlerin inkâr ettikleri Kur'an-ı Kerim'in nasıl bir
ilâhî kitap olduğunu ve O'nun evvel ve âhır bâtıl şeylerden her şekilde uzak
bulunduğunu haber veriyor ve Resûl-i Ekrem'i teselli edici olarak Cenab-ı
hak'kın hem mağfiret ve hem de şiddetli azab sahibi olduğunu beyân
buyurmaktadır.
Şöyle ki: Allah Teâlâ
buyuruyor: (şüphe yok o kimseler ki, âyetlerimizde haktan ayrılarak) Onları
yererek, onları yanlış yorumlamaya cür'et göstererek doğru yoldan (sapıtırlar)
işte öyle dinsiz inkarcı kimseler (bize karşı gizli kalamazlar) onların her hâli
Allah tarafından bilmektedir. Bir kere düşünmelidirler, küfr ve inkârından
dolayı (Âteşe atılan mı hayırlıdır yoksa) Allah'a îman ve itaad etmiş olduğu
için (kıyamet günü emin bir hâlde gelecek olan mı?.) hayırlıdır. Muhakkak ki,
bunlar eşit değildirler. İşte kâfirler, inkarcılar âteşe atılacaklardır. Doğru
sözlü mü'minler de emniyetler içinde cennetlere varacaklardır. Artık hangi
zümrenin hayırlı olduğu açık değil midir?
Elbette ki, öyle küfr ve
inkâra düşenler, cehennem âteşine aday bulunmuşlardır. Artık ey insanlar!. Eğer
siz hakkı kabul etmez iseniz (dilediğinizi yapınız) sonra onun cezasına elbette
uğrayacaksınızdır. (şüphe yok 0,) ilm Sahibi Yaratıcı, sizlerin (ne yaptığınızı
hakkiyle görücüdür) hiçbir hareketiniz onun için gizli kalamaz, hepinizi de
amellerinizin gereğine kavuşturacaktır. Ne büyük bir tehdit ve irşâd!.
§ İI had; Yüz çevirmek,
haktan dönmek, yermek ve kınamak bâtıl tevillerde, mânâsız gürültülerde
bulunmak, doğruluktan ayrılmak demektir. Asıl mânası: Mezara koymak, çukura
düşürmek demektir.
41. Şüphe yok -mülhidler- 0
kimselerdir ki, kendilerine geldiği zaman Kur'an-ı inkâr etmişlerdir ve muhakkak
ki, o., elbette azîz bir kitaptır.
41. (Şüphe yok)
Mülhidler (o kimselerdir ki) hakikatları bâtıl bir şekilde yorumlamaya ve
değiştirmeye çalışanlar, kutsal şeyleri yeren ve kötüleyen şahıslardır ki,
(kendilerine geldiği zaman) Yüce Peygamber tarafından tebliğ edildiği vakit (Kur'an-ı
inkâr etmişlerdir) artık onlar, lâyık oldukları müthiş akıbete hazırlansınlar,
(ve muhakkak ki, o) Kur'an-ı Kerim (elbette azîz) eşi bulunmayan, pek kuvvetli,
yüce ve menfaatleri pek çok olan (bir kitaptır) semavî kitapların sonuncusudur,
fâziletlisidir, dâima ilâhî koruma altındadır.
42. O'na ne önünden ve ne
de ardından bâtıl bir şey gelemez. 0 hikmet Sahibi çok övülen Allah'tan
indirilmiştir.
42. Evet.. 0 Kur'an-ı
Kerim, ilâhî bir kitaptır ki, (O'na ne önünden ve ne de ardından bâtıl bir şey
gelemez) onun yüceliğini, kutsallığını inkâra hiçbir yol yoktur. O'nun bir söz
mucizesi olduğunu, onun ilâhî vahye dayanan bir hidâyet ışığı bulunduğunu hiçbir
akıllı kimse, bir doğru eser yalanlayamaz. Çünkü öyle mübarek, öyle her şekliyle
yüksek, her yönüyle fâideli ve eşsiz olan apaçık kitap (hâkim, hamîd olandan)
hikmetine, mükemmel sıfatlarına nihayet bulunmayan Yüce Yaratıcı tarafından
(indirilmiştir.) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a ihsan
buyurulmuştur.
Artık O'nun o yüce, kutsî
mahiyetini kim inkâra, yoruma kaadir olabilir?.
43. Sana senden evvelki
Resullere denilmiş olan şeyden başka bir şey denilmiyor. Şüphe yok ki, senin
Rab'bin elbette mağfiret sahibi ve pek acıklı âzab sahibidir.
43. Ey Muhammedi. Bir
takım alçak şahısların dedikodularından dolayı üzülme (Sana senden evvelki
Peygamberlere denilmiş olan şeyden başkası denilmiyor) vaktiyle dünyaya şeref
vermiş olan bir nice Peygamberleri de inkarcı olan kavimleri yalanlamış, onların
da teblîğ etmiş oldukları kitapları kabulden kaçınmışlardı. Bu kaçınmak insanlık
âleminde öteden beri süregelen bir katılık, bir cehalet eseridir. Bu hâle karşı
o Peygamberler sabr etmişlerdi. Artık Ey Son Peygamber!. Sen de sabret. Fazla
üzülme, herkes lâyık olduğu akıbete kavuşacaktır.
Diğer bir yoruma göre de:
Ey Yüce Peygamberi. Allah Teâlâ, senden evvelki Peygamberlere kavimlerin
beyinsizliklerine karşı sabr etmelerini, tevhid dinini yaymaya çalışmalarını emr
etmiş olduğu gibi sana da o şekilde emrediyor. Artık sen de sabr et,
peygamberlik vazifeni yapmaya çalış, elbette bunun mükâfatını göreceksindir.
'Şüphe yok ki, senin Rab'bin) Seni peygamberlikle görevlendiren yüce mabudun
(elbette mağfiret sahibidir) îman edenleri, günâhlarından tevbekâr olanları
affeder, bağışlar, nîmetlere erdirir (ve) o Hikmet Sahibi Yaratıcı, (pek acıklı
azap sahibidir) öyle dinsizliklerinde devam edenleri, Peygamberleri inkâra,
ilâhî âyetleri değiştirmeğe ve onlarda alay etmeye cür'et gösterenleri de
elbette pek şiddetli azaplara uğratacaktır.
44. Ve eğer O'nu, yabancı
bir lisan ile bir Kur'an kılsa idik elbette derler ki: Ayetleri ayrıntılı
şekilde açıklanmalı değil mi idi -Arabî bir Peygambere- yabancı bir lisan ile -Kur'an-
olur mu?. De ki: 0, îman edenler için bir hidâyet vesilesidir ve bir şifâdır ve
0 kimseler ki îman etmezler, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve o,
onlara karşı bir körlüktür. Onlara uzak bir yerden sesleniliyor.
44. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerimin arap lisânı üzere inişinin hikmetini bildiriyor. Bu hususta
itiraza mahal bulunmadığını ve o ilâhî kitabın kabiliyetli kimseler için sırf
hidâyet ve şifâ olduğunu izah ediyor. Semavî kitaplara karşı bir takım
kimselerin boş itirazlarda bulunmalarının câhilce bir âdet olduğuna Musa
Aleyhisselâm'a verilmiş olan kitap hakkındaki ihtilâfları bir misâl olarak
gösteriyor. Eğer Allah katında belirlenmiş bir müddet bulunmasa idi öyle
inkarcı, tereddütlü kimselerin derhal Allah'ın kahrına uğramış olacaklarını
ihtar ediyor ve herkesin kendi ameline göre mükâfat ve ceza göreceğini ve Cenab-ı
Hak'kın zulmden uzak olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir takım arab
müşrikleri: Bizim kalblerimiz perdeler içindedir, bize yapılan tebligatı
anlamıyoruz diyorlardı veyahut onların bir kısmı; Kuran başka bir lisân ile
nazil olmalı değil mi idi? Diye kâfirce lâkırdılarda bulunuyorlardı, İşte bu
gibi kimseleri red için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ve eğer onu) yüce bir zikir
olan Kur'an-ı Kerim'i (yabancı bir lisân ile) indirilmiş (bir Kur'an kılsa idik)
o Arapça değil, yabancı lisânda bulunsa idi (elbette) o inkarcı kâfirler
(derlerdi ki) bu kitabın (âyetleri) içerdiği hükümlerden, meseleler (ayrıntılı
şekilde anlatılmalı) bizim lisânımızla beyân olunmalı (değil mi idi?) neden öyle
başka bir lisân ile nazil olmuş bulunuyor?. Ve şunu da ilâveten söylerler idi
ki: (arabî) Olan, Arap lisâniyle konuşan bir Peygambere (yabancı bir lisân ile)
Kuran indirilmiş (olur mu?.) ne için o kitap, o Peygamberin kendi lisânı olan
Arapça ile indirilmemiş derlerdi. Halbuki, o kitap, en ebedî bir lisân olan ve
Yüce Peygamber'in asıl lisânı bulunan arapça olarak indirilmiştir. Artık öyle
bir itirazda bulunmalarına mahal kalmamıştır. Resulüm!. 0 inkarcılara
iddialarını red için (deki: 0) Kur'an-ı Kerim (îman edenler için bir hidâyet
vesilesidir) onları hak yoluna eriştirir (ve bir şifâdır) o mü'minlerin
kalblerini şek ve şüpheden, manevî hastalıklardan arzulardan kurtarır.
Binaenaleyh ey inkarcılar!. Siz de imân şerefine nail olsanız kalbleriniz manevî
hastalıktan kurtulur, artık öyle perdeler içinde kalmamış olur (ve o kimseler
ki,) bilâkis (îman etmezler) Allah'ın birliğine, O'nun Peygamberlerinin
risâletine ve o Peygamberin teblîğ ettiği ilâhî kitabın hükümlerine inanmazlar,
artık onların bir İmansızlıklarından dolayıdır ki, (onların kulaklarında bir
ağırlık vardır) onun içindir ki, Kur'an'ın âyetlerini işitemezler, onları
güzelce dinleyip uyanmazlar. Bundan dolayı (o) Kur'an-ı Kerim (onlara karşı bir
körlüktür) o apaçık kitabın güzelliğini göremezler, onun hükümlerini kendilerine
teblîğ eden zâtın peygamberliğini görüp anlayamazlar. Körükörüne itirazlara
devam eder dururlar. Sanki (onlara uzak bi |