|
38. İmân eden zât ise dedi
ki: Ey kavmim bana tâbi olunuz, sizi doğru yola götüreyim.
38. Bu mübarek âyetler de o
îman eden zâtın, sapıklıkta devam eden kavmini tekrar irşada çalıştığını
gösteriyor, onların çabucak geçen dünya varlığına kapılarak âhiret hayatını
unutmalarını ihtar etmiş olduğunu bildiriyor. Güzel amellerin kat kat
mükâfatlara sebep olacağını bildirmiş ve kendilerini Allah'ın yoluna davet etmiş
olduğunu açıklıyor. Kendisinin ne kadar iyilik sever olup., kavmini bir kurtuluş
yoluna davet etmekte olduğunu, kavminin ise onu hak davetinden mahrum bir şeye
davet ve âteşe sevk etmek istediklerini beyân ederek nihayet kavmini ilâhî
azabıyla korkutmak ve kendi işlerini Cenab-ı Hak'ka havale etmiş olduğunu
nakleylemektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm'ı tasdik edip (İmân eden zât ise)
nasihatlarına devam ederek (dedi ki: Ey kavmimi. Bana tâbi olunuz) sözlerimi
kabul ediniz (sizi doğru yola götüreyim.) gireni, maksuduna kavuşturacak olan
bir yola rehberlik edeyim.
§. Reşâd; Gehâlete,
azgınlığa, sapıklığa muhalif olan şey. Kuvvetli akıl sahibi olmak manasınadır.
39. Ey kavmim!. Bu dünya
hayatı geçici bir eğlenceden ibarettir ve ahiret ise şüphe yok ki, o bir ebedî
karargâhtır.
39. (Ey kavmim!. Bu dünya
hayatı bir geçimlikten ibarettir) Kendisinden geçici bir zaman için istifâde
edilir, yok olmaya yüz tutar ve sahibinin vefatiyle dinden çıkar, (ve âhiret ise
şüphe yok ki, o, bir ebedî karargâhtır.) O'nun yokluğu söz konusu değildir,
ondan başka bir âleme intikâl de düşünülmüş değildir. Binaenaleyh asıl o âhiret
hayatını güzelce temine çalışmalıdır.
40. Herkim bir kötülük
yaparsa mislinden başkasıyla cezalandırılmaz, ve her kim erkek olsun kadın olsun
imân sahibi olduğu hâlde bir sâlih amelde bulunursa işte onlar cennete
giriverirler, orada hesapsız derecede rızıklanırlar.
40. (Her kim) Bu dünyada
iken (bir kötülük yaparsa) âhirette (mislinden başkasiyle cezalandırılmaz)
herkes kötü ameline eşit bir şekilde ceza görür (ve her kim erkek olsun kadın
olsun îman sahibi olduğu hâlde bir sâlih amelde bulunursa işte onlar) öyle
dünyada iken güzel amelde bulunmuş olan mümîn zâtlar (cennete giriverirler)
cennetin nîmetlerinden istifâde eder dururlar (orada hesapsız derece
rızıklanırlar) güzel amellerinin kat kat sevabına ulaşmış bulunurlar. Artık o
nîmetleri ilelebed devam eder. Artık böyle bir selâmet ve saadete kavuşmak için
daha dünyada iken güzel amellerde bulunmak icâbetmez mi?.
41. Ve ey kavmim!. Benim
için ne var ki, ben sizi kurtuluşa davet ediyorum ve siz beni âteşe davet
ediyorsunuz?.
41. (Ve ey kavmim!.) Bana
haber veriniz, bakayım (benim için ne var ki,) ne gibi bir hâlde dolayıdır ki,
(ben sizi kurtuluşa davet ediyorum) Allah'a îman ediniz ki, Allah'ın azabından
kurtulasınız diye size nasihat veriyorum (ve siz) ise (beni âteşe davet
ediyorsunuz) beni cehenneme atılmama sebep olacak bir yola, dinsizlik yoluna
sevk etmek istiyorsunuz. Bu ne kadar enteresan bir durum!. İyiliğe karşı böyle
kötülükle mukabelede bulunulması nasıl uygun görülebilir.
42. Beni davet
ediyorsunuz ki, Allah'ı inkâr edeyim ve benim için kendisine bir bilgi olmayan
şeyi O'na ortak koşayım. Ben ise sizi o Azîz, çok bağışlayana davet ediyorum.
42. Evet.. Ey kavmim!.
Siz (Beni davet ediyorsunuz ki, Allah'ı inkâr edeyim) O'nun dinine muhalif
harekette bulunayım (ve benim için kendisine bir bilgi olmayan şeyi) yâni:
Rablığına, mâbutluğuna dâir hiçbir delil bulunmayan herhangi bir putu, fâni bir
yaratığı (O'na) o eşsiz Yaratıcıya (ortak koşayım) öyle câhilce bir itikatta
bulunayım. Bu nasıl uygun olabilir?, (ben ise sizi Azîz) Her şeye galip, kaadir
olan (Caffar'a) dilediği kullarının günâhlarını affetmeye ve bağışlamaya güç
yetiren ve bütün ilâhlık sıfatlarıyla vasıflanmış bir varlığa (davet ediyorum.)
bir kere insaf ediniz de aramızdaki farkı anlamaya çalışınız. Öyle benim
iyiliğime karşı fenalıkla mukabelede bulunmak alçaklığını göstermeyiniz.
43. Muhakkak ki,
siz beni mutlaka öyle bir şeye davet ediyorsunuz ki, O'nun için ne dünyada ve ne
âhirette bir davet hakkı yoktur. Ve şüphe yok ki, bizim, dönüp gidişimiz
Allah'adır. Ve şüphesiz ki, aşarı gidenler, onlar âteş ehlinin kendileridir.
43. Ey kavmim!. (Muhakkak
ki, siz beni öyle bir şeye davet ediyorsunuz ki,) öyle putlar kabilinden olan
herhangi bir şeye ibâdet etmemi teklifte bulunuyorsunuz ki, (onun için ne
dünyada ve ne de âhirette bir davet hakkı yoktur.) O, davete güç yetirici
değildir. Ve haddizatında davet hakkına sahip de değildir. Ve O, bir kimsenin
duasına, ibâdetine vakıf olup kabul edecek bir mahiyete bulunmamaktadır. Onun ne
dünyada ve ne de âhirette bir kimseye bir fâide veya bir zarar vermeğe
kabiliyeti, selâhiyeti de yoktur. Artık öyle âciz, fâni şeylere nasıl ibâdet
edilebilir, onlar Cenab-ı Hak'ka nasıl ortak olabilirler, (ve) Ey kavmim!,
(şüphe yok ki, bizim dönüp gidişimiz Allah'adır) Öldükten sonra tekrar hayata
kavuşacak, Cenab-ı Hak'kın yüce mahkemesine sevk edileceğizdir. Bütün insanlık,
o zaman kendisinin dünyadaki itikadına amellerine göre ya mükâfat veya ceza
görecektir, (ve şüphesiz ki, aşırı gidenler) şirke düşmüş bulunanlar, haksız
yere kan akıtanlar, haddi aşanlar var ya, (onlar cehennem ehlidirler.) Onlar
cehenneme atılacaklar, âteşlere tutunup kalacaklardır.
44. Artık benim size ne
dediğimi yakından anlayacaksınızdır ve ben işimi Allah'a ısmarlıyorum. Şüphe yok
ki, 0, kullarını görücüdür.
44. (Artık) Ey kavmimi,
(benim size ne dediğimi) Sözlerimin ne kadar doğru olduğunu, nasihatlarımın ne
kadar güzel niyete bağlı bulunduğunu (yakında anlayacaksınız' âhirete gidince
bunu anlayarak pişmanlık göstereceksiniz. Ne yazık ki, artık pişmanlık bir fâide
vermeyecektir. 0 kavmi tefekküre sevk için ne büyük bir tehdit ve kandırma!, (ve
ben işimi Allah'a ısmarlıyorum) o kerîm mabuduma tevekkülde bulunuyorum O'ndan
yardım bekliyorum, (şüphe yok ki) o Yüce Yaratıcı (kullarını görücüdür) onların
bütün hâllerini bilendir. Onları kabiliyetlerine göre mükâfata ve cezaya
kavuşturur. Yüce zâtına sığınanları muhafaza buyurur.
"İlâhî sensin ancak kâinatı
eyleyen icâd"
"Senin zât-ı azîm'inden
eder mahlûkun istimadad."
"Ahmed Cemil"
45. Nihayet Allah O'nu
yaptıkları hilelerin kötülüklerinden korudu. Firavun'un kavmini ise kötü azap
kuşattı.
45. Bu mübarek âyetler
de o dua eden mü'mîn zâtın Allah'ın korumasına kavuştuğunu, Fir'avun'a tâbi
olanların da lâyık oldukları şiddetli bir azaba kavuştuklarını bildiriyor. Ve o
kâfirlerin cehenneme atılınca birbirleriyle münakaşalarda bulunacaklarını ve
geçici de olsa azaltılmasını isteyecekleri cehennem azabının asla
azaltılmayacağım ve kendilerinin hesaba çekileceklerini beyân buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Nihayet Allah O'nu) 0 mü'min zâtı, o kâfirlerin dünyada (yaptıkları
hilelerin kötülüklerinden korudu) onu Musa Aleyhisselâm ile beraber kurtuluş
alanına kavuşturdu. Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet olunuyor ki, o zât,
îmanını açıklayınca Fir'avun onu öldürmek istemiş, o da kaçarak kurtulmuştu. (Fir'avun'un
kavmini ise) 0 mel'un ile beraber ona tâbi olanları ise (azabın fenalığı
kuşattı) dünyada sulara gark oldular, âhirette ise cehennem âteşleri içinde
ebediyen kalacaklardır.
46. Ateş ki, O'nun üzerine
sabahleyin ve akşamleyin arz olunurlar ve kıyamet kopacağı günde Firavun'un
ailesini azabın en şiddetlisine girdiriniz -denilir-.
46. Evet.. 0 dinsizleri
kuşatan azap, bir (Ateş) dir (ki, onun üzerine sabahleyin ve akşamleyin arz
olunurlar) onların ruhları öldükleri günden itibaren kıyamete kadar öyle vakit
vakit âteşlere atılırlar. Yâni kabirlerinde bu şekilde azap görürler, (ve
kıyamet kaim olacağı günde) cehennemin bekçilerine emrolunur ki: (Fir'avun'un
ailesini) yâni: Fir'avun'u da ona tâbi olanları da (azabın en şiddetlisine
girdiriniz) onları cehennem âteşleri içinde bırakınız, yanıp dursunlar. Bu
âyet-i kerîme, kabir azabının vuk'u bulacağına, bir delil mahiyetinde
bulunmaktadır.
47. An o vakti ki, âteş
içinde birbirleriyle çekişirler. 0 vakit zayıf olanlar, büyüklük taslâyanlara
derler ki: Şüphe yok, biz size tâbi olmuş idik, şimdi siz bizi bir miktar
âteşten kurtarabilir misiniz?.
47. Ey Yüce
Peygamberi. (An o vakti ki:) Bir ibret vesîlesi olmak üzere kavmine naklet o
zamanı ki: (âteş içinde birbirleriyle çekişip dururlar) Birbirlerini hesaba
çekmek isterler (o vakit zayıf olanlar) dünyada iken reislerine bağlanmış
bulunanlar (büyüklük taslâyanlara) kendilerini dünyada iken büyük görüp önderlik
etmiş olanlara (derler ki: Şüphe yok, biz size tâbi olmuş idik) sizin sözünüze
uymuş, sizin izinizi tâkib etmiş idik (şimdi siz bizi bir miktar âteşten
kurtarabilir misiniz?.) bize yönelen azabın bir miktarını siz yüklenerek bizim
yükümüzü hafifletebilir misiniz?. Biz bu azaba sizin yüzünüzden uğramış olduk,
bütün sizin aldatmalarınıza kapıldık, şimdi bize biraz yardım etmeli değil
misinizi. Heyhat..
48. 0 büyüklük taslayanlar
da derler ki: Şüphe yok, bizler hepimiz bunun -Bu azabın- içindeyiz. Muhakkak
ki, Allah kulları arasında hükmetmiştir.
48. (Büyüklük taslayanlar
da) 0 önderlik yapan ve elleri altında bulunmuş olanları sapıttıran dinsizler de
(derler ki: Şüphe yok, bizler hepimiz) sizinle beraber (bunun) bu
şiddetli azabın (içindeyiz)
eğer elimizden gelse kendimizi kurtarmaya çalışırız. Ne yazık ki, buna imkân
yok. (muhakkak ki, Allah kulları arasında hükmetmiştir.) Bu husustaki ilâhî
hükmü redde ve ilâhî hikmete muhalefete kimsenin kudreti ve selâhiyeti yoktur.
Bizler de, sizler de bu azabı hak etmiş olduk, şimdi bir kimse başkasının
günâhını yüklenemez, onunla sorumlu tutulamaz.
49. Ve âteşte olanlar,
cehennemin bekçilerine derler ki: Rab'binize dua edin, bizden birgün azabı
hafifletsin.
49. (Ve âteşte olanlar)
Birbirlerinden bir fâide göremeyeceklerini anlayınca hepsi de (cehennemin
bekçilerine) cehennem bekçileri denilen memurlara (derki: Rab'binize dua edin)
bizim için istirhamda bulunun (bizden bir gün) olsun bu cehennemin (azabını
hafifletsin.) uğradığımız bu şiddetli azap, geçici de olsa biraz azalmış
bulunsun.
50. Derler ki: Size
Peygamberleriniz, açık açık mucizeler ile gelivermekte değil mi idiler? Derler
ki: Evet... -Bekçiler de- derler ki: O hâlde siz yalvarınız. Kâfirlerin duaları
ise boş yere olmaktan başka bir şey değildir.
50. O cehennem
memurları da (Derler ki: Size) dünyada iken (Peygamberleriniz açık açık
mucizeler ile gelivermekte değil mi idiler?.) size Allah'ın birliğini
bildirmemiş, üzerlerinize düşen kulluk vazifelerini teblîğ etmiş bulunmuyorlar
mı idi?. Ne için onlara tâbi olmadınız ne için bir takım şeytan tabiatlı
kimselere uydunuz da böyle bir cezayı hak etmiş oldunuz?. O cehennemdeki
kâfirler de inkâra imkân bulunmadığı için (derler ki: Evet...) Bize peygamberler
geldi, ilâhî hükümleri teblîğ ettiler. Fakat biz onları inkâr etmek cahilliğinde
bulunduk. O cehennem bekçileri de (derler ki: O hâlde) kendi cehaletinizi,
alçaklığınızı itiraf etmiş bulunuyorsunuz. Artık (siz yalvarınız) boş yere
temennîlerde bulununuz. Biz öyle Allah'ı inkâr etmiş, Peygamberlerini yalanlamış
kimseler hakkında dua etmeğe selâhiyetli değiliz. Zâten (kâfirlerin duaları ise
boş yere olmaktan başka bir şey değildir) o duaları kendilerine hiç bir fâide
vermez, artık dua zamanı geçmiştir. Dünya, âhiretin bir tarlasıdır, bir insan bu
dünyada ne ekerse, âhirette onu biçer, onu düşünür. Küfrün neticesi ise öyle bir
ebedî azaptan başka birşey değildir. Cenab-ı Hak, bunu bütün Peygamberleri
vasıtasiyle kullarına bildirmiştir. Artık bu müthiş akıbeti düşünüp de daha
fırsat elde iken, durumu düzeltmek icâbetmez mi?. Neden küfr ve fesat üzere
yaşanarak insanlık için pek kötü bir örnek olunsun? Binaenaleyh öyle dinsizlerin
ebedi bir şekilde azap görmeleri, Allah'ın hikmeti gereğidir. Ve insanlık için
bir uyanma vesilesidir. Ve kâfirlerin küfrlerinde İsrar edip durmalarına dâir
olan kat'î ve daimî kararlarının karşılığı bir cezadır.
51. Şüphe yok ki, biz
elbette Peygamberlerimize ve imân edenlere dünya hayatında ve şahitlerin
şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.
51. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın Peygamberlerini ve diğer mü'minleri dünyada da, âhirette de
zaferlere, nîmetlere kavuşturacağını müjdeliyor. Zâlimlerin ise âhirette
mazeretleri kabul edilmeyip lanete mâruz kalacaklarını bildiriyor. Peygamberler
ile diğer müminlerin Allah'ın yardımına kavuşacaklarına bir misâl olmak üzere Hz.
Musa ile O'na îman edenlerin nasıl bir hidâyete, bir hidâyet rehberi olan kitaba
kavuşmuş olduklarını gösteriyor. Hz. Peygambere de sabr etmesini tavsiye ederek
O'nun hakkında da vâ'dedilen ilâhî yardımın tecellî edeceğini müjdelemekte o
mübarek Peygamberleri tesbîh ve hamd etmeye davet buyuruyor. Cenab-ı Hak'kın
âyetlerine karşı mücadelede bulunan inkarcıların ise zarar ve ziyanda
kalacaklarını, o gibi zararlı kimselerin şerrinden emin olmak için Hak Teâlâ
Hazreti Musa'yı ve O'na îman eden zât-ı; Fir'avun'un ve onun kavminin tuzağından
suikastlerinden korumuştu. Bu ilâhî nîmetine şöylece işaret buyuruyor: (Şüphe
yok ki, biz) yâni Yüce zatını (elbette Resullerimize ve imân edenlere) o
Peygamberleri tasdik, onların teblîğ ettikleri ilâhî dini kabul etmiş
bulunanlara (dünya hayatında) yardım ederiz onları pek parlak, kuvvetli deliller
ile destekleriz, onları muvaffakiyetlere erdiririz, onların düşmanlarından
intikam alırız, (ve şahitlerin) Yâni: Kıyamet gününde meleklerin, Peygamberlerin
ve bir kısım mü'minlerin insanlar üzerine şahadet için (şahitlik edecekleri
günde) yâni kıyamet gününde de (yardım ederiz.) onları düşmanları üzerine her
şekilde galip kılarız. O düşmanlardan intikam alırız.
Evet.. Cenab-ı Hak,
Peygamberlerini ve samîmi mü'minleri her yönüyle zafere erdirmiştir. Meselâ: Nûh
Aleyh i s selâm'ı ve O'na îman edenleri kurtuluşa erdirmiş, O'nu inkâr edenleri
de Tufan felâketine uğratmıştır. Dâvûd ve Süleyman Aleyhisselâm'ı da mülk ve
saltanata eriştirmiş, düşmanlarını da kahr eylemiştir. Musa Aleyhisselâm ile
O'na îman edenleri de
selâmete erdirmiş, Fir'avun ile ona tâbi olanları da sular içinde mahv-ü perişan
kılmıştır. Yahya Aleyhisselâm'ı ebedî saadete eriştirmiş O'nu şehit ettikleri
için yetmiş bir kâfiri öldürülmeye mâruz bırakmıştır, o zâtın intikamı
alınmıştır.
Bizim Yüce Peygamberimiz de
büyük zaferlere ulaşmış, Mekke-i Mükerreme'yi fethetmiş, dini İslâm'ı ufuklara
yaymaya muvaffak olmuştur. O'na suikast eden kâfirler de Allah'ın kahrına
uğramışlardı. Bu mübarek Peygamberlerin ve diğer müminlerin uhrevî mükâfatları
ise elbette ki, her türlü düşüncenin üstündedir.
§. Eşhâd: Şâhid mânasına
olan şehit lâfzının çoğuludur. Kıyamette bir çok şahitlikler vuku bulacağı için
o güne "Yevm-ül-eşhâd" denilmiştir.
52. O gün ki, zâlimlere
mazeretleri fâide vermez ve onlar için lanet vardır. Ve onlar için yurdun kötüsü
vardır.
52. (O gün ki,) O
kıyamet zamanı ki, (zâlimlere) zulme dalmış, hakkı bırakıp bâtılı tercih etmiş,
küfr ve şirke düşmüş kimselere (mazeretleri fâide vermez.) yâni: Onların makbul
bir özrü olamaz. Onların itirazları, bâtıl bir mahiyette olacağı için elbette
ki, kabule lâyık bulunamaz (ve onlar için lanet vardır) onlar o gün Allah'ın
rahmetinden koyulmuşlardır, her hayırdan mahrum bırakılmışlardır, (ve onlar için
yurdun kötüsü vardır.) Onların daimî ikâmetgâhları cehennemdir, öyle müthiş, bir
âteş merkezidir.
53. And olsun ki, Musa'ya
hidâyet sebebini verdik ve İsrail oğullarına kitabı miras kıldık.
53. (And olsun ki,
Musa'ya) O Yüce Peygambere (hidâyet sebebini verdik) O'nu dünyada mucizelere,
sahifelere, şeriatlara nail kıldık (ve Isrâiloğulları'na kitabı miras kıldık.)
Hz. Musa'ya indirilmiş olan Tevrat, onların aralarında nesilden nesile intikâl
edip durdu.
54. -O kitab- sağduyu akıl
sahipleri için bir hidâyet ve bir öğüt olmuştur.
54. Evet.. O kitap
(sağduyu sahipleri için bir hidâyet ve bir öğüt olmuştur.) yâni: Saf bir kalbe,
vehm ve taklit şüphesinden uzak bir akla sahip olan her kimse, o kitaptan
istifâde ederek Allah'ın birliğini tasdik eder, selâmet yolunu takibe muvaffak
olur.
55. Artık sabr et. Şüphe
yok ki, Allah'ın vâ'di haktır ve kusurun için bağışlanmak iste ve akşam ve sabah
Rab'bine hamd ile tesbîhte bulun.
55. (Artık) Ey Mahlûkatın
en şereflisi!. Sen de kavmini ezâ ve cefâsına (sabret) Fir'avun'un ezasına
Musa'nın sabr ettiği gibi. (şüphe yok ki, Allah'ın vâ'di haktır) Peygamberlerini
zaferlere eriştireceğine âid olan ilâhî beyânı, herhalde gerçekleşecektir. İslâm
dinini yüceltecek din düşmanlarını da imha buyuracaktır, (ve kusurun için
bağışlanma iste) Yâni: Terkedilmesi uygun olan bir şeyi insanlık icabı yapmış
olduğundan dolayı veyahut senin hakkında ümmetinden çıkan bâzı günâhlardan
dolayı Cenab-ı Hak'kın af ve bağışını rica et veyahut bir günâha girmemek
maksadıyle bir kulluk vazifesi olmak üzere istiğfarda bulunarak ümmetine bu
şekilde uyulması gereken bir örnek ol. (ve akşam ve sabah Rab'bine hamd ile
tesbîhte bulun) yâni: Beş vakit namaza devam ederek Kerem Sahibi Yaratıcı'na
hamd ve şükre devam et.
56. Şüphe yok: O kimseler
ki, kendilerine gelmiş kesin bir delîl olmaksızın Allah'ın âyetlerinde
mücadelede bulunurlar, onların kalplerinde kendilerinin yetişemeyecekler bir
böbürlenmeden başka bir şey yoktur. Sen hemen Allah'a sığın, şüphe yok ki,
hakkıyla işitici, görücü olan O'dur O.
56. Ve Ey Yüce Peygamber!.
(Şüphe yok o kimseler ki) Sana karşı düşmanca bir tavır alırlar (kendilerine
gelmiş kesin bir delil olmaksızın) bir delile dayanmaksızın sırf kendi boş
düşüncelerinden dolayı (Allah'ın âyetlerinde mücadelede bulunurlar) Kur'an-ı
Kerîm'i inkâra, Peygamberin mucizelerini yalanlamaya cür'et gösterirler (onların
gönüllerinde kendilerinin yetişemeyecekleri bir böbürlenmeden başka bir şey
yoktur) onlar, sırf kibirlerinden dolayı Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr
ederler, bu hususta mücadelede bulunurlar. Onlar, o böbürlenmeleriyle Hz.
Muhammed'in nübüvvet ve risâletini bertaraf etmek arzusundadırlar. Fakat onlar
bu arzularına asla nail olamayacaklardır. Allah Teâlâ, onları zelîl kılmıştır,
(sen) Ey Son Peygamber!, (hemen Allah'a sığın) seni o koruyacaktır. Senin
hakkındaki ilâhî lütuf, pek büyüktür, «şüphe yok ki, hakkıyla işitici) Bütün
halkın sözlerini tamamen işitip bilen zât ve onların bütün yaptıklarını (görücü
olan) zât, ancak (O'dur) 0 Yüce Yaratıcı'dır. Evet.. (0)
dür. O'na karşı hiçbir şey
gizli kalamaz.
Deniliyor ki: Resûl-i
Ekrem'e karşı mücadelede bulunanlar. Yahudî gurubu idi. Diyorlardı ki: Tevrat'ta
zikredilen sâhibiniiz sen değilsin. Belki, bizim sâhibiniiz, Mesih Ibn-i
Dâvûd'tur. Yâni: Deccal'dır ki, âhır zamanda meydana çıkacak, onun saltanatı
deniz ve karaya ulaşacak, onunla beraber nehirler akacak, O, Allah'ın
mucizelerinden bir mucizedir. Artık mülk, bize dönecektir. Cenab-ı Hak ise
onların bu temennilerine "Kibr" ismi vermiş ve onların bu temennilerine
eremeyeceklerini bu âyet-i celîlesiyle beyân buyurmuştur. Tefsir-i Ebûsuûd.
57. Elbette ki, göklerin ve
yerin yaradılışı, insanların yaradılışından daha büyüktür. Velâkin insanların
bir çoğu bilmezler.
57. Bu mübarek âyetler,
kıyamet hayatını imkânsız görenleri red ve o kıyametin mümkün olduğunu en
kuvvetli bir delil ile doğruluyor. Hak ile bâtılın, mümin ile kâfirin eşit
olmayacaklarını bir misâl ile izah buyuruyor. Kıyametin herhalde meydana
geleceğini haber veriyor, insanların Cenab-ı Hak'ka duada, ibâdette bulunmakla
mükellef olduklarını beyân buyuruyor. Bu duadan kaçınanların aşağılanarak
cehenneme gireceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir takım insanlar,
âhiret hayatını nasıl inkâr edebilirler?. (Elbette ki, göklerin ve yerin
yaradılışı) 0 muazzam, çeşitli, o muhteşem âlemlerin yoktan vücuda getirilmiş
olması, o âlemlerin ancak mahdut ve nispeten kolay bir şubesini teşkil eden
(insanların yaradılışından daha büyüktür.) Artık o kadar büyük âlemleri yaratmış
olan bir Yüce Yaratıcı'dan, insanları öldürdükten sonra tekrar yaratamaz mı?.
Bunu hangi bir mütefekkir insan inkâr edebilir?. 0 hayatın vuk'u bulacağı ise
Allah tarafından kat'î surette beyân buyurulmuştur. (velâkin) Ne kadar hayret
edilecek bir ruh hâlidir ki, (insanların bir çoğu) bu hakikati (bilmezler)
birçok inkarcılar vardır. Onlar, hayvanlar kabilindendirler, bu husustaki
delilleri dikkate almazlar, kıyamet hayatını vesaire inkâr eder dururlar.
58. Kör olan ile görücü
olan ayrı olmaz. Ve imân eden ve sâlih amellerde bulunan kimseler ile kötülük
yapan da -eşit değildir-. Ne kadar az düşünüyorsunuz?.
58. Evet.. 0
inkarcılar, o gafiller manen kördürler, en açık haki katları, göremezler. Artık
öyle (Kör olan) bir şahıs (ile) o haki katları, delilleri (görücü olan) herhangi
bir basiret sahibi (eşit olmaz) o kalb gözleri kör olanlar, Allah Teâlâ'yı ve
O'nun her şeye kaadir olduğunu inkâr ederler. Bilâkis kalb gözleri açık olan
hakikî aydın zâtlar ise Cenab-ı Hak'kı tasdik, O'nun kudret ve büyüklüğünün
sonsuz olduğunu takdir ve itiraf eder dururlar. (Ve îman eden ve sâlih sâlih
amellerde bulunan kimseler ile) Öyle kulluk vazifelerini yerine getirmeye
çalışan, Cenab-ı Hak'ka itaat eden muhterem kullar ile (kötülük yapan) Allah'ın
emrine muhalefet ederek günâhları işleyen şahıs (da) eşit değildir. Evet.. Âlim
ile câhil eşit olmadığı gibi ibâdet eden takva ehli bir zât ile, günahkâr bir
kimse de elbette ki, denk olamaz. İbâdet eden bir zât, Allah katında makbuldür,
güzel bir istikbâle adaydır, günahkâr bir şahıs ise insanlık şerefinden
mahrumdur, korkunç bir akıbete mâruzdur, Allah'ın azabını hak etmiştir. Ey
insanlar!, (ne kadar az düşünüyorsunuz?) eğer bütün insanlar, kudretini,
yaratılış eserlerini nazarı dikkate alsalar gözleri önünde parlayıp duran o
kadar delillere rağmen içlerinden bir çokları öyle inkâra düşmez, küfr ve şirk
dalgaları arasında mahv olup gitmezler.
59. Muhakkak ki, o saat
elbette gelicidir, onda bir şüphe yoktur. Ve lâkin insanların çoğu îman
etmezler.
59. (Muhakkak ki, o
saat) 0 kıyamet günü, insanlığın yeniden hayata erip mahşere sevk edilecekleri
zaman (elbette gelicidir) onun vukuu muhakkaktır (onda bir şüphe yoktur.) Bütün
Peygamberler, bütün semavî kitaplar onu haber vermiştir. (Velâkin insanların
çoğu îman etmezler.) 0 kıyametin vuk'u bulacağını tasdik etmezler. Onların
düşünceleri sınırlıdır, ileri görüşlü değildir, yanlış fikirlerinde ısrar eder
dururlar, sonra da hiç tahmin etmedikleri korkunç akıbetlere kavuşurlar.
60. Ve Rab'biniz buyurdu
ki: Bana dua ediniz, sizin için icabet edeyim. Şüphe yok, o kimseler ki, benim
ibadetimden kibirlenirler, onlar yakında aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.
60. (Ve) Ey
insanlar!, bir kere Kerem Sahibi mabudunuzun kulları hakkında rahmetini, lütfunu
düşününüz. Sizi selâmete ve saadete erdirmek için (Rab'biniz buyurdu ki:
Bana dua ediniz) bana
yalvarınız, bana ibâdet ve itaatte bulununuz (sizin için icabet edeyim)
dualarınızı, ibâdetlerinizi kabul ederek sizi mükâfatlara nail buyurayım. (Şüphe
yok, o kimseler ki, benim ibâdetimden kibirlenirler) Cenab-ı Hak için kulluk
secdesine kapanmazlar, kibirli bir hâlde yaşayarak kulluk vazifelerini yerine
getirmeye tenezzül göstermezler, ibâdet eden ve takva sahibi zâtlar ile alay
etmeye cür'et göstermek alçaklığında bulunurlar (onlar yakında) ölür ölmez
(Aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.) işte kibrin, kulluk vazifelerinden
kaçınmanın müthiş neticesi!. Ne büyük bir ilâhî tehdit!. Binaenaleyh Allah
Teâlâ'nın korumasına lütuf ve ihsanına kavuşmak isteyen her kul için lâzımdır
ki, duada, ibâdette bulunsun, Cenab-ı Hak'ka kulluğu kendisi için en büyük bir
şeref kabul etsin. Aksi takdirde "Sagirînden, ve dahirîn"den yâni: Hakîr,
aşağılanmış kimselerden olmuş olur.
§ Dua; Cenab-ı Hak'ka
yalvarmak, O'ndan af ve bağış taleb etmek en büyük bir vazifedir. Hz. Aişe
validemizden şöyle rivayet olunuyor: Resûl-i Ekrem Sallallâhü Aleyhi Vesellem
buyurmuştur ki: Dua, affedilmeyi istemekten ibarettir. Ebû Hüreyre Radiyallâhü
Anh de Peygamber Efendimizden şöyle rivayet etmiştir. Her kim Allah'a dua
etmezse Allah ona gazap eder. Muaz Ibn-i Cebel Radiyallâhü Anh, Peygamber
Efendimizden şöyle rivayet etmiştir: Kaderden sakınmak bir fâide vermez velâkin
dua, nazil olandan da, nazil olmayandan da fâide verir, artık siz duaya devam
ediniz. Ibn-i Abbas Radiyallâhü Anh'dan rivayet olunan bir hadis-i şerif de şu
mealdedir: İbâdetin en faziletlisi duadır. Kur'an-ı Kerim de dua lâfzı çok kere
ibâdet mânasında kullanılmıştır. Bir dua, kabul edilmesi için bir menfaat ve
hikmete bağlı bulunmalıdır. Bu bir şarttır bununla beraber bir duanın kabul
edilmesi için dua eden güzel bir itikada, güzel amellere sahip olmalıdır.
Kâfirlerin duaları ise kendilerine bir fâide vermez.
61. Allah 0 zâttır ki,
sizin için geceyi -karanlık- kıldı, içinde istirahat edesiniz diye ve gündüzü de
gösterici kıldı. Şüphe yok ki, Allah insanlar üzerine elbette lütuf sahibidir.
Velâkin insanların çoğu şükretmezler.
61. Bu mübarek âyetler
de Allah Teâlâ'nın yaratıcılığına, mâbutluğuna şahitlik eden geceler ile
gündüzlerin birbirini tâkib etmesindeki hikmet ve faydayı bildiriyor. Cenab-ı
Hak'dan başka yaratıcılığa, tanrılığa, ebedi hayata sahip bir zâtın
bulunmadığını beyân buyuruyor. 0 Kerem Sahibi Yaratıcının yeri ve göğü ne için
yaratmış olduğunu ve insanları nasıl bir güzel surete eriştirmiş ve tertemiz
şeyler ile rızıklandırmış bulunduğunu insanlığa hatırlatıyor. Bu kadar kudret
eserine ve nîmete rağmen birçok insanların nankörlükte bulunduklarını ve öteden
beri bu ilâhî âyetleri inkâr ederek hakkı kabulden yüz çevirmekte olduklarını
kınamak için haber veriyor. Ve bütün âlemlerin Rab'bi olan o eşsiz Yaratıcı'ya
hamd ve şükürde ve samimi ibâdette bulunmanın lüzumunu emr ve telkin
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah) bütün mükemmel sıfat ile vasıflanmış olan Kerem
Sahibi mâbud (o zâttır ki,) 0 Yüce Yaratıcıdır ki, ey insanlar!, (sizin için
geceyi) Karanlık (kıldı) serin yaptı, bir uyku zamanı kılmış oldu (içinde
istirahat edesiniz diye) vücuda getirdi (ve gündüzü de gösterici kıldı) onu
ışıklı bir hâlde bulundurdu. Tâki, o, bir say ve gayret zamanı olsun, ticaretle
sanatlarla, olgunluk kazanmakla meşguliyete elverişli bulunsun, (şüphe yok ki,
Allah insanlar üzerine elbette lütuf sahibidir) Kullarını böyle muhtelif
zamanlara, çeşitli nîmetlere nail buyurmaktadır. O'nun lütuf ve keremi,
sonsuzdur, (velâkin insanların çoğu şükretmezler) o nail oldukları nîmetlerin
değerini takdir etmezler, onları kendilerine ihsan buyuran Yüce Yaratıcı'ya
karşı şükür vazifesini yerine getirmeye çalışmazlar, bir kısmı bütün nankörlükte
bulunarak küfr ve şirk içinde yaşar durur.
62. İşte O'dur, Rab'biniz
olan Allah ki, her şeyin yaratıcısıdır, O'ndan başka ilâh yoktur. 0 hâlde nasıl
döndürülüyorsunuz?.
62. (İşte O'dur)
İnsanlığı çeşitli nimetleri ihsan eden zât, o (Rab'biniz olan Allah) dır (ki,) 0
(her şeyin yaratıcısıdır) bütün âlemleri, bütün nîmetleri yoktan var eden, ancak
O'dur... (O'ndan başka ilâh yoktur) Tanrılık ve mâbutluk ancak O'na mahsustur (o
hâlde nasıl döndürülüyorsunuz?.) O'na ibâdet ve itaati terk ederek başkalarına
tapınmaya, itaat göstermeğe nasıl cür'et ediyorsunuz?. Bu ne kadar cehalet, ne
kadar nankörlük!.
63. İşte Allah'ın
âyetlerini inkâr eder olanlar, öylece döndürülür.
63. (İşte Allah'ın
âyetlerini inkâr eder olanlar) Allah'ın birliğine yüce kudretine şahitlik eden
delilleri bir takım yaratılış eserlerini takdir edemeyen câhiller (öylece) Hz.
Peygamber zamanındaki bir
takım inkarcı, tefekkürden mahrum şahıslar gibi hidâyet yolundan (döndürülür)
bir delile dayanmaksızın bir takım bâtıl, fâni şeylere tapınır dururlar.
64. Allah o zâttır ki,
sizin için yeri bir ikâmetgâh, göğü de bir bina kıldı ve sizi tasvir buyurdu,
sonra suretlerinizi güzelleştirdi ve sizi temiz şeylerle rızıklandırdı. İşte
Rab'biniz olan Allah O'dur. İmdi âlemlerin Rab'bi olan Allah, ne kadar
mukaddestir.
64. (Allah 0 zâttır ki)
Ey insanlar!, (sizin için yeri bir ikâmetgâh) kılmıştır, O'nun üzerinde
yaşarsınız, geçiminizi temin edersizin. Onun her tarafında gezer durursunuz,
(göğü de bir bina kıldı) Bir süslü kubbe durumunda bulundurdu, onu güneş ile, ay
ile, yıldızlar ile nurlar içinde bıraktı, o vasıta ile geceler, gündüzler
meydana gelmektedir, insanlığın hayati ihtiyaçları temin edilmektedir, (ve) ey
insanlar!. O Hikmet Sahibi Yaratıcı (sizi tasvir buyurdu) sizi pek mükemmel bir
tarzda, bir nizam ve intizam içinde yarattı, sizi pek güzel uzuvlara, mükemmel
kuvvetlere nail kıldı (sonra suretlerinizi güzelleştirdi) sizi gelişip büyümeye
ulaştırdı, olgunluklar kazanmaya kabiliyetli bulundurdu, sizi en güzel şekil ve
huylara erişmekte yaratıklar arasında seçkin bir hâle getirdi (ve sizi temiz
şeylerden rızıklandırdı) sizi çeşitli ürünlerden, lezzetli yiyeceklerden, berrak
berrak sulardan istifâde ettirdi, (işte Rab'biniz) Nîmetin Sahibi olan (Allah
O'dur) sizleri öyle var eden, nîmetlere kavuşturan Kerem Sahibi Yaratıcıdır,
(imdi) Bir kere düşününüz!, (âlemlerin Rab'bi olan) O (Allah) o Yüce Yaratıcı
(ne kadar mukaddestir.) ne kadar mübarektir, ne kadar yücedir, ne kadar mükemmel
sıfatlarla vasıflanmıştır, bütün noksan sıfatlardan uzaktır bütün ilâhlık
vasıflarına sahip olan, yalnız o Yüce Mabuttur. Artık O'ndan başkasına
Yaratıcılık, mâbutluk vasıfları nasıl isnad edilebilir?.
65. Ebedî hayat sahibi
olan O'dur. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Artık O'nun için dinde ihlas
sahipleri olarak O'na duada bulunun. Hamd, âlemlerin Rab'bi olan Allah'a
mahsusdur.
65. Evet. (Ebedî hayat
sahibi olan O'dur) O Yüce Yaratıcı, ezelîdir, ebedîdir, bütün âlemleri yaratan,
bütün mahlûkatı besleyen ve kısacası insanları o kadar nîmetlere nail buyuran
ancak O Kadim Yaratıcısıdır (O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur) O'ndan başka
mâbutluk, yaratıcılık vasfına hiçbir kimse sahip değildir, (artık O'nun için
dinde ihlâs sahipleri olarak) yalnız (O'na) o eşsiz yaratıcıdan (duada) ibâdette
(bulunun) açık ve gizli şirkten başkalarına tapınmak alçaklığından son derece
sakının (hamd) zikri cemîl, bütün evsâfı aliye ile ittisaf (âlemlerin Rab'bi
olan Allah'a mahsusudur.) bütün kulların vazifesi, o Yüce Yaratıcı'ya hamd ve
övgüde bulunmaktır. O'na kulluk vazifesi mübâhî olmaktır, Ibn-i Ab bas
Radiyallâhü An h'dan mervidir ki: Her kim "La ilahe illallah" derse onun
arkasında hemen "Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn" desin.
66. De ki: Ben sizin
Allah'tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmekten men edildim, o vakit ki, bana
Rab'bimden apaçık deliller geldi ve emr olundum ki, âlemlerin Rab"ine teslîm
olayım.
66. Bu mübarek âyetler
de âlemlerin Rab'binden başkasını ibâdetten Resûl-i Ekrem'in men edilmiş
olduğunu bildiriyor. O Yüce Yaratıcı'nın insanları çeşitli yaratılış
mertebelerine kavuşturduğunu ve bu yaradılıştaki hikmetin gayesini haber
veriyor. Ve O Hikmet Sahibi Yaratıcı'nın bu kâinat üzerindeki pek büyük kudret
ve tasarrufunu tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. Sen müşriklere, o
câhillere (de ki: Ben sizin Allah'tan başka yalvardıklarınıza) kendilerine dua
edip tapınmakta bulunduğunuz putlara, heykellere (ibâdet etmekten men edildim)
öyle âciz, fâni şeylerden bir fâide beklenilemeyeceğinden haberdar oldum (o
vakit ki bana Rabbimden açık deliller geldi) Allah Teâlâ'nın birliğine, ortak ve
eşten uzak olduğuna dâir Kur'an-ı Kerim'in âyetleri nüzul etti, naklî ve aklî
deliller peş peşe gelip durdu, (ve emrolundum ki, âlemlerin Rab'bi için teslim
olayım.) Bütün mahlûkatın Yaratıcısı, terbiyecisi olan Allah Teâlâ'nın
emirlerine, yasaklarına boyun eğeyim, tam bir samimiyetle O'nun dinine
sarılayım.
67. O, O -Hikmet
Sahibi Yaratıcı- dir ki: Sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra da bir kan
pıhtısından yarattı. Sonra sizi çocuk olarak çıkarır, sonra kuvvetinizin
tekâmülü çağına -erişesiniz- sonra ihtiyarlayasınız diye -sizi yaşatır- sizden
bâzınız daha evvel öldürülür ve muayyen olan zamana erişesiniz ve belki,
düşünürsünüz
-diye böyle yapar-,
67. (O) Yüce zâtından
başkasına ibâdet etmekten men edilmiş olduğum ezeli mâbud (O) Hikmet Sahibi
Yaratıcı (dır ki:) ey insanlar!, (sizi) Başlangıçta pederiniz Hz. Âdem
itibariyle (topraktan) yarattı (sonra) sizi, insanlık silsilesini (bir nutfeden)
meni denilen bir su parçasından validelerin rahimlerinde (yarattı) büyütüp
geliştirdi (sonra sizi) o rahimlerden (çocuk olarak) yer yüzüne (çıkardı) hayat
alanına getirdi (sonra kuvvetinizin tekamülü çağına) erişesiniz. Aklınızın,
fikrinizin kuvvet bulacağı bir müddete, meselâ: Otuz yaşından kırk yaşına
ulaşasınız diye sizi yaşatır (sonra i h t i ya r I aya siniz) yaşlılık çağına
kavuşasınız (diye) sizi yaşatır (ve sizden bâzınız, daha evvel öldürülür) bir
nice kimselerin de daha olgunluk çağına, ihtiyarlık çağına gelmeden hikmet
gereği ruhları alınarak kendileri ölüme mahkûm edilmiş olur. (ve muayyen olan
zamana) ölüm vaktine veya kıyamet gününe (erişesiniz, ve belki düşünesiniz) bu
muhtelif hayat safhalarını, bunlardaki hikmetleri, maslahatları düşünerek
bununla Allah'ın birliğine ve kudretine delil bulunasınız diye Cenab-ı Hak böyle
yapar, Yüce kudretini, eşsiz tasarruflarını kullarına göstermiş olur.
68. 0, 0 -hikmet sahibi
Yaratıcı- dir ki: Diriltir ve öldürür velhasıl: 0 bir şeyi dileyince O'na ancak
ol der, 0 da hemen oluverir.
68. Evet.. (0) Kâinatın
Yaratıcısı (0) Kerem Sahibi mâbud (dur ki,) dilediğini (diriltir) hayata
eriştirir (ve) dilediğini (öldürür) hayattan mahrum bırakır (velhâsıl: 0) hikmet
ve kudret sahibi olan Yüce Yaratıcı (bir şeyi irâde edince) bir şeyin varlığını
veya yokluğunu takdir buyurmuş olunca (ona) o şeye (ancak ol der) yâni: Onun
öyle olmasını hemen dileyince (o da hemen oluverir) durmaksızın, ilâhî irâde
doğrultusunda meydana gelir.
Böyle Kün = ol buyurulması,
ilâhî kudretin tesirinin kudretini, kâinat üzerindeki yüce nüfuzunu bir
temsilden ibarettir. Yoksa ayrıcı "ol" denilmesine lüzum yoktur. İşte insanların
hayatları, ölümleri ve kıyamet günün vuku da bu cümledendir. Bunlar, ilâhî irâde
ile ilgilidir. Ne zaman meydana gelmeleri takdir edilmiş ise o zaman hemen
meydana gelirler. İlâhî kudret bu kâinatta böyle tesirli bulunmaktadır.
69. Bakmadın mı 0
kimselere ki, Allah'ın âyetleri hakkında mücadelede bulunurlar. Nasıl
döndürülüyorlar?.
69. Bu mübarek âyetler de
ilâhî âyetlere karşı mücadelede bulunanların hayret verici durumlarını teşhir
ediyor. Onların pek müthiş olan uhrevî vaziyetlerini ihtar buyuruyor. Onların
azarlanmak ve kınanmak için nasıl bir suale mâruz kalacaklarını gösteriyor.
Onların bâtıl şeylere tapınmış olduklarını anlayarak kendi cinayetlerini inkâra
kalkışacaklarını bildiriyor. Artık onların dünyada iken müşrikçe bir tarzda
yapmış oldukları hareketlerinden dolayı ebedî surette müthiş cehenneme
atılacaklarını ilân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (Bakmadın mı)
ne kadar hayret vericidir (o kimselere ki) o inkarcılara ki, onlar, haksız yere
kendi bâtıl kanaatlerine tâbi olarak (Allah'ın âyetlerinde) Kur'an-ı Kerim gibi
vesâir semavî kitaplar, eserler gibi hakikatleri, yücelikleri pek açık şeyler
hakkında (mücadelede bulunurlar) onların o pek yüksek, parlak mahiyetlerini
inkâra cür'et gösterirler. Nü tuhaf durum!. Onlar (nasıl) ne şekilde o mukaddes
âyetleri tasdikten (döndürülüyorlar?.) Onlar ne kadar karanlık bir ruh hâli
içinde yaşıyorlar?. Halbuki, birnice deliller, o âyetlerin sıhhatine, yüceliğine
şahitlik edip durmaktadır, hiç bir sağduyu sahibi, onları tasdikten kaçınmaz.
70. 0 kimseler ki, kitabı
ve kendisiyle Peygamberimizi göndermiş olduğumuz şeyi yalanladılar, artık
yakında bileceklerdir.
70. (Artık o kimseler ki,)
Kur'an-ı Kerim gibi bir ilâhî (kitabı ve kendisiyle Peygamberlerimizi göndermiş
olduğumuz) herhangi bir (şeyi) bir semavî sahifeyi, her hangi bir dinî meseleyi,
herhangi bir peygamberî mucizeyi (yalanladılar) onun gerçek olduğuna inanmadılar
(artık) onlar (yakında bileceklerdir.) o inkârları yüzünden ne kadar azaplara
uğramış olacaklarını anlayacaklardır.
71. 0 zaman ki,
boyunlarında demir halkalar ve zincirler olarak şiddetle sürükleneceklerdir.
7.1, Evet.. Bileceklerdir,
o verilen haberin doğruluğunu anlayacaklardır (o zaman ki:) Boyunlarında (demir
halkalar ve zincirler olarak şiddetle sürükleneceklerdir?) cehenneme
sevkolunacaklardır.
§ Yüshabûn; Şiddetle, zorla
geçilecekler. Cereyana tâbi tutulacaklar demektir.
72. Sıcak su içinde, sonra
âteş içinde bırakılıp yanacaklardır.
72. Evet.. Onlar (Sıcak
su içinde) yâni: Cehennemin yakıcı suları içinde (sonra âteş içinde bırakılıp
yanacaklardır) tandır içinde odunların yâni vermeleri gibi onlar da cehennemin
içinde yanıp duracaklardır.
§ Yüscerun; Yuhrekun; yâni,
âteş içinde kalıp tutuşup yanacaklardır.
73. Sonra onlara
denilecektir ki: Nerede sizin 0 ortak koştuklarınız şeyler?
73. (Sonra onlara) 0
cehenneme atılan kâfirlere kınamak için, başlarına kalkmak için (denilecektir
ki: Nerede sizin o ortak koştuklarınız şeyler?.) dünyada iken Cenab-ı Hak'ka
ortak tanıdığınız putlarınız nerede kaldılar?. Şimdi sizi gelip kurtarsalar yal.
Ne diye siz öyle âciz, fâni şeylere tapındınız?.
Böyle bir kınama ve
azarlamanın vukuu, kat'î olduğu için bu hâdise, mazi sigasiyle: "Kile = dendi"
diye beyân olunmuştur.
74. Allah'ı bırakıpta,
diyeceklerdir ki: Bizden kayboldular. Zâten biz evvelce bir şeye ibadet etmiş
olmadık. İşte Allah, kâfirleri böylece sapıklığa düşürür.
74. Evet.. (Allah'ı
bırakıp da) 0 Yüce Yaratıcı'dan başka, onun âciz, fâni birer mahlûku olan
putlara, Fir'avunlar gibi kâfir insanlara tapıyor idiniz, şimdi onların ne
olduklarını anladınız mı? Onlar da (diyeceklerdir ki:) o kendilerine dünyada
iken taptıklarınız şimdi bu âhiret âleminde (bizden kayboldular) zayi olup
gittiler, onlardan umduğumuza erişemedik (belki biz evvelce bir şeye ibâdet
etmiş olmadık) yâni: Şimdi anlıyoruz ki, kendisinden bir fâide beklenilen bir
şeye ibâdet etmemişiz, öyle fâidesiz şeyleri boş yere kendimize mâbud edinmişiz,
bu bize şimdi malûm oldu. Yahut onlar son derece bir korku içinde kalacakları
için o putlara ibâdette bulunmuş olduklarını inkâr edeceklerdir. Bu inkâr, o
putlar ile yüzleştirilmeden evvel vuku bulmuş olacaktır, (işte Allah kâfirleri
böylece sapıklığa düşürür.) hangi asırda yaşamış olurlarsa olsunlar nihayet
kâfirlerden her biri, böyle müthiş bir akıbete mâruz kalacaktır.
75. Sizin bu cezanız,
yerde haksız yere pek fazla sevinir olmanızdan ve çok güvenir bulunmanızdan
dolayıdır.
75. Sonra kıyamette o
kâfirlere denilecektir ki: (Sizin bu cezanız) Bu uğradığınız şiddetli azap sizin
(yerde haksız yere pek fazla sevinir) küfrü ve isyanları bir zevk ve rahatlık
içinde işler (olmanızdan ve çok güvenir) kendi inançlarınızın doğruluğuna
aldanmış onunla övünür (bulunmanızdan dolayıdır.)
§. Tefrehun: Fazlasiyle
sürura, sevince dalmış bulunursunuz, demektir.
§ Temrehun: Cenişçe bir
kibir, pek şiddetli bir sevinç içinde bulunursuzun manasınadır.
76. Cehennemin
kapılarından orada ebedî kalıcılar olmak üzere giriniz. Artık kibirli olanların
ikâmetgâhı ne fena!.
76. 0 inkarcılara
denilecektir ki: Sizin için (Cehennemin) yedi kısma ayrılmış olan (kapılarından
orada) cehennemde (ebedi kalıcılar olmak üzere giriniz) sizlere lâyık olan yer
bu cehennemdir, (artık kibirlenenlerin) dünyada iken hakkı kabul etmeyenlerin,
Allah'ın birliğini tasdikten, Peygamberlerine itaatten ayrılıp câhilce bir
gurura düşmüş bulunanların (ikâmetgâhı ne fenâM işte ey inkarcılar!. Sizin
ikâmetgâhınız, bu pek fena olan cehennemdir. İşte küfrün ebedî cezası, böyle pek
müthiştir. Artık
bu pek korkunç akıbeti,
daha dünyada iken düşünmelidir.
77. Artık sabret. Allah'ın
vâ'di şüphe yok ki, haktır. Onlara olan vâ'dimizin bâzısını sana göstereceğiz
veya senin ruhunu alacağız, nihayet bize döndürüleceklerdir.
77. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'e kavminin yalanlamasına, eziyetine karşı sabretmesini emr ve
O'nun vâ'dedilen zafere erişeceğini müjdeliyor. Peygamberlerden bir kısmının
kıssalarına işaret buyuruyor. Her Peygamberin ancak Allah'ın izni ile
mucizelerini göstermeye muvaffak olduğunu ve takdir edilen vakit gelince
inkarcıların yok olacağını haber veriyor. Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine
delil olan çeşitli nakl ve gıda vasıtalarına dikkatleri çekmekte ve dâima
gösterilmekte olan kudret eserlerini inkâra imkân bulunmadığını beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammedi. (Artık sabret) 0 bir takım kimselerin
mücadelelerine, inkârlarına ehemmiyet verip üzülme. Çünkü (Allah'ın vâ'di, şüphe
yok ki: Hak'tır) seni iki âlemde de zafere eriştireceğine dâir olan ilâhî vâ'd,
herhalde meydana gelecektir, (onlara) 0 inkarcılara âid (olan vâ'dimizin
bâzısını elbette sana göstereceğiz.) onlar, öldürülecekler, esir edilecekler ve
mağlûp olacaklardır (veya senin ruhunu alacağız) onların tamamen mağlûbiyete,
helake mâruz kalmalarından evvel, sen dünya hayatını terk etmiş bulunacaksın.
Fakat onlar yine lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Evet.. Onlar (nihayet
bize döndürüleceklerdir.) kıyamet gününde ilâhî mahkemeye sevk edileceklerdir.
Dünyadaki amellerine göre cezaya, şiddetli bir intikama tâbi tutulacaklardır.
Artık, onlar o günü düşünsünler.
78. And olsun ki,
senden evvel de Peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının kıssasını sana
bildirmiştik ve onlardan sana kıssasını bildirmediklerimiz de vardır ve bir
Peygamber için Allah'ın izni olmadıkça bir mucize getirmek -mümkün- olamaz.
Allah'ın emri gelince de hak ile hükmolunmuş olur ve bâtılı tercih etmiş olanlar
ise 0 zaman hüsrana uğramıştır.
78. (And olsun ki) Ey
mahlûkatın şereflisi!, (senden evvel de Peygamberler gönderdik) Imam-ı Ahmed'den
rivayet olunduğu üzere bu zâtların adetleri yüz yirmi dört bindir. Bunlardan
Resul olanlar, üçyüz on beş zâttır. Bir rivayete göre seksen bin Peygamber
İsrail oğullarından kırk binde diğer insanlardan gönderilmiştir, (onlardan) 0
Peygamberlerden (bir kısmının kıssasını sana bildirmiştik) Kur'an-ı Kerim'de bu
zâtlardan yirmi beşine dâir bilgi verilmiştir, (ve onlardan sana kıssasını
bildirmediklerimiz de vardır) Bütün bu Peygamberler, Allah'ın dinini yaymaya
çalışmış, bir çokları kavimlerinin inkârlarına uğramış nice eziyetlere
katlanmışlardır. Artık Ey Muhammedi. Sen de onlar gibi eziyetlere uğruyorsun,
fakat sabret!. Bunun neticesi büyük bir mükâfattır, (ve bir Peygamber için
Allah'ın izni olmadıkça bir mucize göstermek) Bir hârika ortaya koymak mümkün
(olamaz) Çünkü mucize ve diğer âyetler birer hikmet ve menfaate dayanmaktadır.
Bu ise Allah'ın ilmine ve takdirine havale edilmiştir, hikmetin gereğine göre
mucizeler ve şâire meydana gelir (Allah'ın emri gelince de) inkarcılar
hakkındaki ilâhî azabın vakti gelince de (hak ile hükm olunmuş olur) ilâhî
adalet tecellî eder, Peygamber ile onlara îman edenler kurtuluşa ererler, (ve
bâtılı tercih etmiş olanlar ise o zaman hüsrana uğramıştır.) Peygamberlere isyan
edip küfr ve şirke düşmüş olanlar da lâyık oldukları azaba tutulmuş bulunurlar.
79. Allah, o -kutsal
varlık- dir ki: Sizin için dört ayaklı hayvanları yarattı. Onlardan bir kısmına
binesizin ve onlardan yi ye sizin diye -onları meydana getirdi-,
79. (Allah o) Yüce
varlık (dir ki, sizin için dört ayaklı hayvanları yarattı) ve develer gibi pek
fâideli şeyleri vücuda getirdi (onlardan bir kısmına binesiniz) onların
vasıtasiyle yollarınızı tâkib edesiniz (ve onlardan yiyesiniz diye) onları öyle
yaratmış oldu. Onlar ne büyük birer nîmettir. İnsanlar bu nîmetlerin şükrünü
yerine getirmeye çalışmalı değil midirler?.
80. Ve sizin için onlarda
menfaatler vardır ve onların üzerinde göğüslerinizdeki bir arzuya erişmeniz ve
onları üstünde ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
80. (Ve sizin için onlarda)
O hayvanlarda başka başka (menfaatler vardır) onların sütlerinden, derilerinden
de istifâde edersiniz (ve onların üzerinde göğüslerinizdeki bir arzuya
erişmeniz için) herhangi bir arzunuzu, iktisadî menfaatlerinizi temin
için yolları tâkib edip durursunuz. Evet., (ve onların üstünde ve
gemilerin üstünde
taşınıyorsunuz) öyle
çeşitli nakl vasıtalarından istifâde ediyorsunuz. Bunlar ne kadar büyük bir
ilâhî ihsandır. İşte bugünkü tayyareler, trenler vesaire de bu cümledendi
81. Ve size âyetlerini
gösterir. Artık Allah'ın hangi âyetlerini inkâr edersiniz?.
81. (Ve) 0. Kerem Sahibi
Yaratıcı ey insanlar!, (size) Vakit vakit (âyetlerini gösterir) muazzam
kudretine, sonsuz rahmetine âid eserleri vücuda getirir, bunları keşfe insanları
muvaffak kılar, bunları her zaman görür durursunuz, işte vakit vakit keşfedilen,
istifâde sahasına çıkarılan çeşitli nakl vasıtaları, haberleşme âletleri,
trenler vesaire (artık) ey insanlar!. (Allah'ın hangi âyetlerini inkâr
edersiniz?.) Bütün insanlığı kuşatmış olan bu âlemdeki her zerre bir kudret
eseridir, her eser bir ilâhî lütuftur. Bu açık, parlak nîmetlerin inkârı mümkün
müdür?. Bu kadar güzel, çeşitli fâideleri olan eserlere kavuştuğunuz hâlde
bunları size ihsan buyuran Kerem Sahibi Yaratıcı'ya kullukta, şükür vazifenizi
yerine getirmeniz icâbetmez mi? Hiç nankörlüğün cezasını düşünmez misiniz?.
82. Yeryüzünde hiç
dolaşmadılar mı ki, bir bakıversinler, kendilerinden evvelkilerin akıbetleri
nasıl olmuştur. Onlardan daha fazla idiler ve kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri
itibariyle daha şiddetli idiler. Fakat onlara kazandıkları şeyler asla fayda
vermedi.
82. Bu mübarek
âyetler de asr-ı saadetteki münkirleri tehdit için onlardan daha varlıklı olan
eski inkarcı kavimlerin pek elem verici tarihî hâllerini ihtar ediyor. O eski
kavimler ki, Peygamberinin gösterdikleri mucizeleri inkâr etmiş, kendilerinin
câhilce zanlarına bir kıymet vererek onunla övünmüş, bilâhare başlarına Allah'ın
âdeti gereği olan ilâhî azap gelince kendi dinsizliklerini anlayarak tevbekâr
olmak istemişlerse de artık o tevbenin kendilerine bir fayda vermediğini beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: O ilâhî âyetlere karşı mücadelede bulunan Kureyş
müşrikleri, (yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, bir bakıversinler) ibret
alsınlar, halbuki, onlar Şam ve Yemen gibi beldelere dâima gidip gelmekte, eski
kavimlerin harab olmuş yurtlarını görmektedirler. O yurtlara bir ibret nazarıyla
bakmalı değil midirler?, (kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuştur)
O eski kavimler, ne şiddetli felâketlere uğramışlardır. O eski kavimler ki
(onlardan) o sonraki müşriklerden nüfusça, malca (daha fazla idiler) büyük bir
varlığa sahip bulunuyorlardı, (ve kuvvetçe ve yer yüzünde eserler itibariyle
daha şiddetli idiler) daha büyük ordulara mâlik bulunuyorlardı ve pek muhteşem,
muhkem binaları, kal'aları, köşkleri var idi (fakat onlara kazandıkları şeyler
fâide verici olmadı) onlara yüz gösteren azabı, felâketi bertaraf edemedi, hepsi
de mahv ve perişan olup gittiler.
83. Vaktaki, onlara
Peygamberleri açık mucizeler ile geldi, kendi yanlarındaki bilgiye güvendiler
ve onları kendisiyle alay ettikleri şey, şiddetle kuşatıverdi.
83. Evet.. (Ne zamanki,
onlara) o inkarcı kavimlere (Peygamberleri açık mucizeler ile geldi)
kendilerinin Allah tarafından gönderilmiş birer Yüce Peygamber olduklarını açık
deliller ile isbat ettiler, o inkarcılar ise (kendi yanlarındaki bilgiye
güvendiler) kendi zanlarınca bir ilm kabilinden olan birtakım hurafelere,
şüphelere dayanarak o Peygamberleri inkâra devam eylediler. Meselâ: Bizi
zamandan başkası helak etmez, dediler, toz toprak kesilmiş olan kemikleri kim
diriltebilir diyerek kendi bâtıl kanaatlerini kuvvetlendirmeye çalışmak
istediler, o mübarek Peygamberler ile alay etme alçaklığını gösterdiler.
Diğer bir yoruma göre de o
Peygamberler, kendi yanlarındaki ilm kabilinden olan şeyler ile ferahlandılar.
Onlar, ilâhî vahye mazhar olmuş, kendilerinin güzel bir akıbete erişeceklerini
bilmiş, kendilerini inkâr edenlerin de nihayet helake uğrayarak nasıl azap
göreceklerini öğrenmiş, bu bilgileriyle kalben ferahlık içinde yaşamışlardı, (ve
onları) 0 inkarcıları ise (kendisiyle alay ettikleri şey) 0 Peygamberlerin haber
vermiş oldukları Allah'ın vâ'di, âni azabı (şiddetle kuşattı.) her taraflarını
sardı. Artık kendi cehaletlerini, ahmaklıklarını ancak o zaman anlamış oldular.
84. Ne zamanki, bizim
azabımızı gördüler, dediler ki: Allah'a O'nun birliğine îman ettik ve O'na ortak
koştuğumuz şeyleri inkâr eyledik.
84. Evet.. 0 inkarcılar (Ne
zaman ki, bizim azabımızı gördüler) kendilerine gelen pek şiddetli bir ilâhî
kahrı müşahede ettiler (dediler ki: Allah'a, O'nun birliğine îman ettik)
artık O'na başkasını ortak koşmayınız (ve O'na ortak koştuğunuz şeyleri)
o bâtıl mâbudları şimdi (inkâr eyledik) onların ilâhlığa sahip
olmadıklarını şimdi
anladığımız için onları
terk ediverdik. Ne yazık ki,!. Artık bu îmanları kabul edilir değildir.
85. Artık onlara bizim
azabımızı gördükleri zaman îman etmeleri bir fâide vermiş olmadı. -Bu- Allah'ın
kulları hakkında süregelen adetidir. İşte kâfirler orada helake uğramış oldu.
85. Allah Teâlâ'da
buyuruyor ki: (Artık onlara bizim azabımızı gördükleri zaman îman etmeleri bir
fâide vermiş olmadı) çünkü, böyle bir îman cebridir, gayba âid, irâdeye dayalı,
dinî bir delile bağlı değildir, (bu) Böyle azabı müşahede anındaki îmanın kabul
edilmemesi (Allah'ın kulları hakkında süregelen âdetidir.) öyle birçok
delillere, açık kanıtlara rağmen Allah'ın birliğini tasdik etmeyip bir takım
âciz, fâni şeylere tapmakta bulunmuş kavimlerin başlarına ilâhî azabın
yöneldiğini gördükleri zamanındaki îmanları, tevbeleri makbul değildir. Bu
husustaki Allah'ın âdeti, böyle tecelli etmiştir, (işte kâfirler orada) Öyle
başlarına azabın geldiği yerde ve o azabın yöneldiği zamanda hemen (helake
uğramış oldu.) Artık pişmanlıkları kendilerine bir fâide vermiş olmadı. Çünkü
îman için muayyen olan zaman, artık geçmiş bulunuyordu. Binaenaleyh her mükellef
insan için lâzımdır ki, daha fırsat elde iken uyanmış olsun, kusurlarından
dolayı tevbe etsin, Allah'ın lütfuna sığınarak ilâhî din dairesinde yaşamaya
çalışsın. Böyle bir muvaffakiyete erişmeyi dâima kerim mabudumuzdan niyaz
ederiz.
Sonraki Sayfa

|
|