|
39-ZUMER
SURESİ
Bu mübarek Sûre, Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Yalnız (53, 54, ve 55)'inci âyetlerinin Medine-i
Münevvere'de nazil olduğunu savunanlar da vardır. Yetmişbeş âyeti kerimeyi
içermektedir. Cennet ehli ile cehennem ehlinin hakkı kabul edenler ile
etmeyenlerin guruplar hâlinde cennete ve cehenneme sevkedileceklerini beyan
buyurduğu için kendisine "Zümer Sûresi" adı verilmiştir. Bununla beraber cennet
ehlinin gurfelerde = köşklerde ikamet edeceğini müjdelediği için kendisine "Curef
sûresi" ismi de verilmiştir.
Bu sure-i celîle, Sâd
sûresinin nihayetini, onun işaret ettiği Kur'an-ı Kerim'i ve dünya ve ahiret
itibariyle yaratıkların hallerini bir nev'i izah mesabesindedir.
Başlıca içeriği şunlardır:
Kur'an-ı Kerim'in nasıl bir
hidayet vesilesi olduğu.
Allah Teâlâ'ya itaat
edenler ile etmeyenlerin hâlleri ve âkibetleri.
Kur'an-ı Kerim'i kabul
etmeyip de redde cür'et edenlerin nasıl bir felâkete maruz kalacakları.
Kusurlarından dolayı
pişmanlıkta bulunarak tevbekâr olanların ilâhi affa kavuşmaları.
Kıyamet gününün durumunu
beyan etmek ve müminlerin cennetlere şevkini müjdelemek, kâfirlerin de cehenneme
sevkedileceklerini ihtar etmek.
Meleklerin Allah'ın arşı
etrafında teşbih ile hamd ile meşgul olacaklarını beyan etmek.
1. -Bu- kitabın indirilişi,
aziz, hakim olan Allah'tandır.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'in yüceliğini ve inişindeki hikmeti bildiriyor. Sad ve hakiki
dinin, Allah'ın dininden ibaret olduğunu, Cenab-ı Haktan başkasına tapanların
yalancı, nankör, ilâhi kahra lâyık kimseler bulunduklarını ihtar buyuruyor.
Alemin Yaratıcısının çocuk edinmekten uzak olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Bu (Kitabın) yani: Kur'an-ı Kerim'in (indirilişi) Cibril-i Emin vasıtasiyle
Son peygambere tebliğ buyurulması (azîz) mülkünde galip, kadir ve (hâkim)
yarattığı şeyler birer hikmet ve menfaata dayanan (Allah'tandır) bütün mükemmel
sıfatlarla vasıflanmış olan o Yüce Mâbud'un mukaddes ilâhi vahyinin neticesidir.
2. Şüphe yok ki, biz sana
kitabı hak olarak indirdik. 0 halde sen de dini Allah'a has kılarak -ihlas ile-
ibadet eyle.
2. Evet.. 0 kerem
sahibi mâbud, buyuruyor ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. (Şüphe yok ki, biz sana
kitabı) Her hayrı içeren, her fenalığa mâni ve bütün insanlık için bir hidayet
rehberi olan Kur'an-ı Kerim'i (hak olarak indirdik) o kitap, hakka, hakikate
tamamen uygundur, onun Allah'ın birliğine, peygamberliğine, ahirete, kulluk
vazilelerine ait bütün beyanları birer hakikattir, onları kabul etmek, onlara
göre hayatı tanzim eylemek bir dinî vazifedir. (0 hâlde Allah'a dinî) İslâm
dinini (onun için) o Yüce Mâbud'a ait olmak üzere (samimi) bir şekilde (tahsis
ederek ibadet eyle) Kur'an-ı Kerim'in izahları doğrultusunda Allah'ı birlemeye
ve kutsamaya devam et.
3. İyi biliniz ki, halis
din yalnız Allah'a mahsustur. Ve o kimseler ki, ondan başkasını dost edindiler,
onlara ibadet etmeyiz, ancak bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye -ibadet ederiz
derler- şüphe yok ki, Allah, onların kendisinde ihtilafa düştükleri şeyler
hakkında hüküm verecektir. Muhakak ki, Allah, yalancı, nankörlüğe düşkün olan
kimseyi hidayete erdirmez.
3. Evet.. Ey
insanlar!. Uyanınız, (İyi biliniz ki, hâlis din Allah'a mahsustur) hakiki,
Allah'ın rızasına uygun, şirk ve riya şüphesinden uzak olan din, Allah Teâlâ'nın
kabul
buyurmuş olduğu İslâm
dinidir, o tevhid dinidir. Binaenaleyh ondan başka hakiki bir din yoktur ve o
ezeli mabûddan başka ibadet ve itaate lâyık bir yaratıcı mevcut değildir.
Ilahlık sıfatlarında tek olan, ancak O'dur. (ve o kimseler ki) Bu hakikatten
gafil bulunurlar da (O'ndan başkasını) o ortak ve benzerden uzak olan Allah
Teâlâ'dan başkasını da kendilerine (dost edindiler) kendileri için birer mabut
tanıdılar, melekler gibi, Hz. Isa ve Hz. Üzeyr gibi kulları ve putlar gibi âciz
şeylere birer mâbudluk isnâd ederek onlara da tapınmakta bulundular ve
kendilerinin bu müşrikçe hareketlerini doğru göstermek için de biz (onlara
ibadet etmeyiz) o mahlûkları mabut edinmiş olmayız (Ancak bizi Allah'a
yaklaştırsınlar) bize şefaat eylesinler (için) onlara ibadette bulunuruz derler,
böyle pek cahilce bir mazeret ileri sürerler, bir takım heykellerden fâide
beklerler. Cenab-ı Hak'da onların bu pek yanlış düşüncelerini şöylece red
ediyor: (Şüphe yok ki, Allah onların arasında) 0 müşrikler ile onları tevhid
dinine davet eden müslümanlar arasında (onların kendisinde ihtilâfa düştükleri
şeyler hakkında) herbirinin tercih etmiş olduğu itikat esaslarına, dinî
meselelere dair (hükmedecektir.) kıyamet gününde bu ilâhi hüküm tecelli
edecektir. Samimi kullarını mükâfatlara erdirecektir. Küfr ve şirk sahiplerini
de ebedî olarak cezaya uğratacaktır. (Muhakkak ki: Allah ) Teâlâ (yalancı)
olanı, bir takım yaratılmış şeylere mâbudluk isnadında bulunanı, bir kısım
cansız varlıklardan şefaat bekleyen kimseyi ve (nankörlüğe düşkün olanı) kendi
yaratıcı ve rızıklandırıcısının birliğini inkâr ederek büyük bir küfr ve isyan
içinde olan (kimseyi hidayete erdirmez.) Öyle bir şahıs, kendi kötü iradesi
yüzünden sapıklığa düşmüş, ebedî bir azabı hak etmiş olur.
4. Eğer Allah çocuk edinmek
istese idi, elbette yarattığından dilediğini seçiverirdi. 0 bundan uzaktır, o
tek ve kahhar olan Alah'tır.
4. 0 müşrikler,
düşünmeli değil midirler ki, Allah Teâlâ evlat edinmekten uzaktır. Bütün
mahlûkat, O'nun birer yaratılış eseridir, O'nun kutsal zatına denk, O'nunla aynı
mahiyete sahip olabilirler mi ki, O'nun evladı olabilsinler?. Maamafih faraza
(Eğer Allah çocuk edinmek istese idi) kendisi için evlât edinmeği, kastetseydi
(elbette yarattığından dilediğini seçiverirdi) en mükemmelini kendisine evlât
edinirdi, erkek evlât daha kıymetli görüldüğü halde onların dediklerine göre
melekleri kendisine kız edinir miydi?. Hz. Isa ve Hz. Üzeyr gibi insan
acziyetinden uzak olmayan zatlar da birer mahlûk olduğundan hiç 0 ezelî Yaratıcı
için evlat olabilirler mi?. Velhâsıl (0) Yüce Yaratıcı (bundan uzaktır)
kendisine evlat isnâd edilmesinden beridir, mukaddestir ve (0) Kâinatın
Yaratıcısı (tek)dir. Mülkünde ortak ve benzerlerden uzaktır ve kahhar olan her
yönüyle mükemmel, bütün mahlûkatına galip ve hâkim olan ancak o (Allah'tır) o
bütün mükemmel sıfatlarıyla vasıflanmış, noksan sıfatlardan uzaktır. Bütün
yaratmış olduğu şeyler, bu hakikate şahittir. Artık O'na nasıl evlat, ortak ve
benzer isnat edilebilir?.
5. Gökleri ve yeri hak
ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarar ve gündüzü de gecenin üzerine
sarıverir ve güneşi ve ay'ı emri altına almıştır. Herbiri belirli bir zamana
kadar akıp gider. Haberiniz olsun ki: Herşeye galip, çok bağışlayıcı olan,
O'dur.
5. Bu mübarek âyetler,
ortak ve benzerden ve evlat edinmekten münezzeh olan Allah Teâlâ'nın birliğine,
kudret ve azametine şahitlik eden yaratılış eserlerine dikkattleri çekiyor. 0
Yüce Yaratıcının yaratıklarına ihtiyacı bulunmadığını, onların küfrlerine razı
olmadığını ve şükreden kullarından ise razı olacağını beyan buyuruyor. Herkesin
yalnız kendi amelinden mes'ul olacağını ve bütün kullarının hallerini bilen Yüce
Yaratıcının mânevi huzuruna getirileceklerini ve kendi amellerinden haberdar
edileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Alemin Yaratıcısı (Gökleri ve yer
hak ile yarattı) bütün bu gök ve yeryüzü varlıkları, birer kudret eseridir,
birer hikmet ve menfaati içermektedir, hepsi de hak ve sevap üzere
bulunmaktadır, hiçbiri boş yere yaratılmamıştır, (geceyi gündüzün üzerine sarar)
Güneşi batırarak geceyi meydana getirir (ve gündüzü de gecenin üzerine
sarıverir) güneşin doğuşunu sağlayarak gecenin karanlığını giderir (ve güneşi ve
ay'ı emri altına almıştır) onlar Allah'ın emirlerine boyun eğer, O'nun iradesi
doğrultusunda harekette bulunurlar, (herbiri belirli bir zamana kadar akıp
gider) Herbirinin belirli doğuş ve batış zamanı vardır, o zamanlar muhtazaman
meydana gelir. Evet.. Ey insanlar!, haberiniz olsun ki) Uyanık bir kalp ile
düşünüp anlayınız ki, (herşeye galip, çok bağışlayıcı olan, O'dur) o Yüce
Yaratıcıdır. Bu kadar kudret eserlerini muntazam eserleri meydana getirmiş olan
o kerim mâbud, elbette ki, herşeye kadirdir. Ahiret âlemini meydana getirmeğe de
yüce kudreti fazlasiyle kâfidir. Buna inancımız tamdır.
§ Tekvir; lügatte sarık,
tülbend sarmak, birşeyin üzerini örtüp gizlemek demektir. Burada kastedilen
mana, geceyi giderip yerini gündüz ile gündüzü giderip, yerini gece ile
örtmektir.
6. Sizi bir tek kişiden
yarattı, sonra ondan eşini meydana getirdi ve sizin için dört ayaklı
hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık
içine bir yaradılıştan sonra bir yaradılışla yaratıverir. İşte Rabbiniz olan
Allah O'dur. Mülk O'nun içindir. Ondan başka ilâh yoktur. Artık nasıl
döndürülüyorsunuz?.
6. Evet.. Ey insanlar!.
Bir kere düşününüz ki, o kudret sahibi Yaratıcı (Sizi bir tek kişiden yarattı)
Adem Aleyhisselâm'ın zürriyeti olarak peyderpey meydana getirdi (sonra ondan
eşini vücude getirdi) Hz. Ademin cinsinden olarak eşi Havva'yı halk etti (ve) Ey
insanlar!, (sizin için) Menfaatlerinizi temin maksadından dolayı (dört ayaklı
hayvanlardan sekiz çift indirdi) yani: Deve, sığır, koyun, ve keçi hayvanlarını
erkek ve dişi olmak üzere sekiz gurup olarak sığır, koyun, ve keçi hayvanlarını
erkek ve dişi olmak üzere sekiz gurup olarak varlık alanına getirdi, bunları
insanların menfaatlerini temine vasıta kıldı. Ve ey insanlar!, (sizi) De
(annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde) yetiştirdi. Yani: Her insan
çocuğunu, gelişip büyümesini temin için "oğlan yatağı" denilen ana rahminde ve "batn"
denilen karın içinde "neşime" denilen ince deri arasında muhafaza etti. Ve yahut
üç nevi pek ince perde içinde besledi. Evet.. Sizi ey insanlar!. 0 Kerem Sahibi
Yaratıcı (bir yaradılıştan sonra bir yaradılışla yaratıverdi) yani: Her insanı
kendi annesinin içerisinde evvela bir nutfeden ibaret kıldı, sonra o nutfeyi
"alaka" denilen uymuş kan parçası hâline getirdi, daha sonra da "mudga" denilen
bir et parçası şekline soktu, onu müteakip de et, kemik, sinirden ibaret bir
insanî şekle erdirerek kendisine ruh ihsan buyurdu onu, yeni bir mahlûk olarak
vücude getirmiş oldu. Ne kadar eşsiz bir kudret eseri!., (işte Rabbiniz olan
Allah, O'olur) Bütün bu yaratılış eserlerini meydana getiren o Yüce Yaratıcıdır.
O'ndan başkası değildir, (mülk O'nun içindir) Dünyada ve ahirette her ne var
ise, hepsi de o Kerem Sahibi Yaratıcının birer kudret eseridir, O'nun hâkimiyeti
altında bulunmaktadır. (O'ndan başka ilâh yoktur) İbadete lâyık olan ancak O'dur
(Artık nasıl döndürülüyorsunuz?.) bu kadar çeşitli eserler o ezeli Yaratıcının
birliğine, mabutluğuna birer açık delil iken artık nasıl oluyor da mâbutluk
isnat ederek cür'et gösteriyorsunuz?.
7. Eğer küfre
düşerseniz, şüphe yok ki, Allah size muhtaç değildir. Fakat kulları için küfre
razı olmaz ve eğer şükr ederseniz onun için sizden razı olur ve hiçbir günahkâr,
başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüp gidişiniz, Rab'binizedir. Artık neler
yaptığınızı size haber verir. Şüphe yok ki, 0, kalplerde olanları tamamiyle
bilendir.
7. Artık ey insanlar!. Bu
kadar kuvvetli, parlak deliller mevcut iken bunlara rağmen siz (Eğer küfre
düşerseniz) zararı size aittir (şüphe yok ki, Allah sizden müstağnidir.) hiçbir
mahlûkuna muhtaç değildir. O'na sizin kötü hareketiniz asla zarar veremez
(Fakat) o kerim olan Yaratıcı (kulları için küfre razı olmaz) ona müsaade
buyurmaz. Bu da kulları hakkında ilâhi bir merhametten dolayıdır, onlar için
menfaati çekmek zararı def etmek hikmetine dayanmaktadır. Çünkü küfr, insanları
zelil eder, mânevi hayattan mahrum ve azaba lâyık kılar (ve eğer) ey insanlar!,
(şükr ederseniz) imân şeretine ulaşmanızı takdir ederek ondan dolayı Cenab-ı
Hak'ka şükreder, üzerinize düşen şükür vazifesini yerine getirmeye çalışırsanız
(onun için) o Kerem Sahibi Yaratıcı sizden (razı olur) çünki o şükr, sizin için
dünyevî ve uhrevî saadete bir vesiledir (ve hiçbir günahkâr başkasının günâhını
yüklenmez.) meselâ: Bir mümin, sebebiyet vermedikçe, razı olmadıkça başkasının
günahından dolayı sorumlu bulunmaz, (sonra) Ey insanlar!, (dönüp gidişiniz
Rab'binizedir) Ahirette Cenab-ı Hak'kın mânevi huzuruna varacaksınızdır.
Dünyadaki amellerinizden dolayı muhasebeye, muhakemeye tâbi olacaksınızdır.
(artık) 0 Yüce Yaratıcı, sizin dünyada iken (neler yaptığınızı) o ahiret
âleminde (size haber verir) O'na hiçbir amel gizli kalmaz. Güzel amel
sahiplerini sevaba erdirir, kötü amel sahiplerini de lâyık oldukları cezalara
kavuşturur, (şüphe yok ki, 0) hikmet sahibi Yaratıcı (kalplerde olanları da
tamamiyle bilendir.) bütün kullarının kuruntularını, kalplerindeki düşüncelerini
bilmektedir. Artık açıkça yaptıkları şeyleri de bilmez mi?. Elbette ki, o ilim
sahibi Yaratıcıya karşı hiçbir şey gizlenemez, o halde insan daima uyanık
bulunmalıdır, hakiki istikbâlini düşünmelidir, başına bir bela gelmeden evvel
hak'ka yönelerek Allah'ın himayesine sığın mal id ı r kalbini temiz tutarak
güzel amellere çalışmalıdır. Nitekim Sahih-i Müslim'deki bir hadis-i şerif şu
mealdedir: "şüphe yok ki, Allah Teâlâ sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz.
Fakat muhakkak ki, sizin kalblerinize ve amellerinize bakar."
8. Ve insana bir zarar
dokunduğu zaman Rab'bine yönlerek duada bulunur. Sonra ona Allah kendi
tarafından bir nimet lütfedince ona evvelce yapmış olduğu duayı unutur ve Allah
için ortaklar koşmağa başlar, -insanları- O'nun yolundan sapıttırmak için. Deki:
Küfrün ile biraz fâidelen, şüphe yok ki, sen cehennem ehlindensin.
8. Bu mübarek âyetler,
müşriklerin çelişkili hareketlerini gösteriyor. Bir zarara uğrayınca Cenab-ı
Hak'ka yalvarmaya mecbur olduklarını, o zarardan kurtulunca da putlara tapınmaya
başladıklarını bildiriyor ve onların korkunç âkibetlerini ihtar buyuruyor. Böyle
müşrik günahkâr kimselerin Allah'ı birleyen, ona ibadet ve itaatden zatlara eşit
olamayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve insana) yani: Putlara,
herhangi bir mahlûka ibadet eden bir şahsa (bir zarar) hastalık gibi, ihtiyaç
gibi bir çirkin gördüğü musibet (dokunduğu zaman) başkalarından ümidini keser (Rab'bine
yönelerek duada bulunur.) o zararın bertaraf edilmesini o kerem sahibi rabbinden
rica etmeğe başlar (sonra buna) bu insana Cenab-ı Hak (kendi tarafından) bir şey
karşılığında olmaksızın (bir nimet lütfedince ona) o kerem sahibi Rabbe (evvelce
yapmış olduğu duayı unutur.) mübtela olmuş olduğu zararın Allah'ın lütfü ile
bertaraf edilmiş olduğunu düşünmez. (Ve Allah için ortaklar koşmaya başlar) Yine
bir takım âciz, yaratılmış şeylere tapınmaya, onlardan faide beklemeye cür'et
eder, insanları (O'nun yolundan saptırmak için) öyle müşrikçe bir harekette
bulunur, bir takım kimseleri de kendisi gibi tevhid dininden, İslâmiyet yolundan
mahrum bırakmaya çalışır durur. Resulüm!. 0 gibi küfrüne hükmedilen şahsa (deki:
Küfrün ile biraz fâidelen) ömrün nihayet buluncaya değin. Öyle müşrikçe hareket
(şüphe yok ki, sen cehennem ehlindensin) sen cehenneme atılacak kimseler ile
beraber bulunacaksın, artık bu müthiş âkibeti düşün.
Bu âyeti kerime, bir görüşe
göre, Ebu Huzeyfetü'bnü'l-muğire veya Utbetübnü Rebia hakkında nazil olmuştur.
Fakat hükmü umumidir. Bütün kâfirler hakkında büyük bir tehdidi onlar için
uhrevî bir faide bulunmadığını ihtar etmektedir.
§ Havi = Tahvil; bahşetmek
vermek demektir.
§ Tehavvül; de teahhüt
etmek ve korumak manasınadır.
9. Yoksa o kimse ki, gece
saatlerinde -ibadete- devam eder, secde edici ve kıyamda durucu olarak ahiret
azabından çekinir ve Rab'binin rahmetini diler, -bununla böyle olmayan eşit olur
mu?.-De ki: Hiç bilenler ile bilmeyenler eşit olabilirler mi?. Ancak saf akıl,
sahipleri düşünü verir, -bundan ibret alırlar.-
9. Evet.. Öyle bir müşrik
ile bir mümin arasında ne kadar fark vardır!. Bir kere düşünmeli!. (Yoksa o
kimse ki:) 0 mümin zat ki: (gece saatlerinde) Uyanık bulunarak ibadete (devam
eder) meşakkatlere katlanır, riyadan uzak olarak tam bir samimiyetle ibadet
zevkine dalar, kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışır (secde edici ve
kıyamda durucu olarak ahiret azabından çekinir) namaz gibi yüce bir ibadeti
yerine getirmeye devam eder (ve Rab'binin rahmetini diler) ahirette cennete
girmeyi ve Allah'ın cemalini müşahede şerefine kavuşmayı temennide bulunur.
Artık böyle bir zat ile küfr ve isyana müptela bir şahıs eşit olabilir mi?.
Elbette olamaz. Ne mutlu öyle samimi, itaatkar mü'minlere Resulüm!, (de ki: Hiç
bilenler ile bilmeyenler eşit olabilirler mü.) Allah Teâlâ'nın birliğini, kudret
ve azametini bilip kulluk vazifesini yerine getirenler ile böyle bir olgunluğa
sahip olmayanlar, aynı mertebede, aynı fazilette bulunmuş sanılabilirler mi?.
Buna imkân mı var?, (ancak saf akıl sahipleri düşünüverir.) Bundan ibret
alırlar.
Bu âyeti kerime: Rivayete
göre Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ömer veya Hz. Osman veyahut Ibni Mes'ut, Ammar ve
Sel manı Farisî radiyallâhü anhüm hakkında nazil olmuştur. Maamafih hükmü
umumidir.
§ Kanıt; üzerine vacip olan
ibadet ve itaati yerine getiren zat demektir.
§ Anaülleyl'de gece
saatleri, vakitleri manasınadır.
10. De ki: Ey imân eden
kullar!. Rab'binizden korkunuz. Bu dünyada ihsanda bulunanlar için bir güzellik
vardır. Ve Allah'ın ülkesi geniştir. Şüphe yok ki, sabr edenler için mükâfatları
hesapsız olarak ödenecektir.
10. Bu mübarek ayetler,
Resûlullah'ın müminlere ne şekilde nasihat vermekle mükellef bulunmuş olduğunu
gösteriyor ve Hz. Peygamber'in ne gibi ibadetlere devam ettiğini ve Allah
korkusu ile vasıflanmış olduğunu bildiriyor. Hüsrana uğrayanların da kimlerden
ibaret bulunduğunu ve onların nasıl müthiş, ateşli azaplara, felâketlere
uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Resûl-i Ekrem!. Mü'minlere
hitaben (Deki: Ey imân eden Kullar!. Rab'binizden korkunuz) O'nun emrlerine
itaat ediniz, yasakladığı şelerden kaçınınız (bu dünyada ihsanda bulunanlar)
takva ile, ibadet ve itaat ile vasıflanmış olanlar (için) ahirette (bir güzelik
vardır) cennetlere nail olacaklar, nice nimetlere kavuşacaklardır, (ve Allah'ın
ülkesi geniştir) O'nun kulları için güzelce barınacakları nice yerler vardır.
Binaenaleyh bir kul bir yerde barınamazsa, üzerine düşen vazifeleri yerine
getirmezse başka bir yere çıkıp gidebilir. Bu âyeri kerime'deki arzdan maksat,
Ebu Müslim'in beyanına göre cennettir. Nitekim diğer bir âyeti kerim'e, şu
mealdedir. Takva sahipleri için hazırlanan cennetin eni göklerin ve yerin
genişliği kadardır. (Şüphe yok ki, sabr edenler için) Düşmanlarının eziyetlerine
karşı sabr ederek ibadet ve itaatten ayrılmayanlara mahsus (mükâfatları hesapsız
olarak ödenecektir.) sayılamayacak, kıymetleri takdir edilemiyecek derecelerde
fazla olacaktır.
"Rivayete göre bu âyeti
kerime, Mekke-i Mükerreme'de müşriklerin eziyetlerine uğramış olan müminlerin
veya oradan Habeşistan'a hicret eden Cafer Ibni Ebi Talip ve onun arkadaşları
gibi zatların haklarında nazil olmuştur.
11. De ki: Şüphe yok ben
emr olundum ki, dini Allah'a hâlis kılarak ibadet edeyim.
11. Ey en şerefli
Peygamber!. (De ki: şüphe yok ben emrolundum ki) yalnız (Allah'a) kullukta
bulunayım (Onun için dinî ona hâlis kılarak) O'nu birleyerek ve kutsayarak
(ibadet edeyim.) işte o Yüce Peygambere tâbi olanların da vazifeleri, böyle tam
bir ihlas ile Cenab-ı Hak'ka kullukta bulunmaktadır.
12. Ve emr olundum ki: Ben
müslümanların ilki olayım.
12. O Yüce
Peygamberler, şöyle de demekle mükellef bulunmuştur. (Ve emr olundum ki, Ben)
öyle takva ile, ibadet ve itaatle meşgul olarak bu ümmeti meydana getiren (müslümanların
evveli olayım.) onlara uyulması gereken bir örnek olarak tam bir samimiyetle
tevhide, ibadet ve itaate devam edeyim.
13. De ki: Muhakkak ben
Rab'bime isyan eder isem pek büyük bir günün azabından korkarım.
13. Ve ey Son
Peygamber!. İnsanlara hitaben (De ki: Muhakkak ben Rab'bime isyan eder isem) O
Yüce Yaratıcıyı, birleme ve kutsama hususunda, O'nun dinini insanlara tebliğ
hususunda faraza ihlası terk ederek kusurda bulunursam (pek büyük bir günün)
kıyamet zamanının (azabından korkarım.) binaenaleyh her mümin için de lâzımdır
ki, o pek müthiş günü düşünerek kulluk görevini yerine getirmeye gayret
göstersin.
14. De ki: Ben dinimde
ihlâs ile ancak Allah'a ibadet ederim.
14. Ve ey Yüce Resul!.
Ümmetine şöyle de (De ki:) ben (Ancak Allah'a dinimi O'nun için hâlis kılarak
ibadet ederim) yani: Ben Allah'tan başkasına ne tek olarak ve ne de toplu olarak
ibadette bulunmam, yalnız tam bir samimiyetle o eşsiz Yaratıcıya ibadette
bulunurum. Bunun hilâfına hareket, hem kulluk vazifesine, aykırıdır, hem de
Allah'ın kahrını gerektirmektedir. Artık ey insanlar!. Siz de uyanın, tevhid
dinine aykırı hareketlerde bulunmayın, sonra kendinizi ilâhi azaptan
kurtaramazsınız.
15. Artık siz de onun
ötesinde dilediklerinize ibadet ediniz!. De ki: Şüphe yok hüsrana düşenler, o
kimselerdir ki, kendi nefislerin ve kendi mensuplarını kıyamet gününde helake
düşürmüş olurlar. Uyanık olunuz!. İşte en apaçık helâkta ondan ibarettir.
15. Ve ey müşrikler!. Eğer
siz Allah'ın birliğini tasdik etmiyor iseniz (Artık siz de onun ötesinde) Cenab-ı
Hak'tan başka (dilediklerinize ibadet ediniz) putlara, heykellere tapınız, bunun
müthiş âkibetini yakında görürsünüz. Yüce Resulüm. O gibi cahillere (deki: Şüphe
yok hüsrana düşenler) en büyük zarar ve ziyana uğrayanlar (o kimselerdir ki,
kendi nefislerini ve kendi mensuplarını) aile fertlerini vesâireyi küfr ve isyan
içinde yaşatarak (kıyamet gününde helake düşürmüş olurlar.) Dikkat ediniz. İşte
en apaçık helakte ondan ibarettir. Öyle ebediyyen cehenneme mahkûm olup bir daha
selâmet yüzü görmemektir. Ne büyük bir ihtar!. Ve ne mühim bir ilâhi tehdit aile
fertlerini vesâireyi öyle bir sapıklığa uğratan kimse, kendisini ebedî bir
helake maruz bırakrmş olacağı gibi kendisine uyanlar da o pek korkunç bir
âkibete uğratmış olur. Binaenaleyh o gibi kâfirce hâllerden kaçınmalı ve
başkaları için o yolda bir sapıklık rehberi olmamalıdır. Sonra onun
alçaklığından, ebedî cezasından hiçbiri yakasını kurtaramaz. Maamafih bir kâfir
kimse, başkalarını saptırmaya çalıştığı hâlde saptıramayıp da kendi küfriyle
kalırsa, kendisi ebedî hüsrana uğrar, o kimseler ile araları açılmış bulunur,
onlardan da mahrumiyet ziyanına uğramış olacaktır.
16. Onlar için üst
taraflarından ateşten tabakalar ve alt taraflarında da tabakalar vardır. İşte
bu, Allah kullarını bununla korkutur. Ey Kullarım!. Benden korkunuz.
16. Evet.. (Onlar
için) öyle küfrleri yüzünden cehenneme atılacak şahıslar için (üst taraflarından
âteşten tabakalar ve alt taraflarından tabakalar vardır) yani: Cehennem âteşi
onları her taraftan kuşatır, ondan bir daha kurtulamazlar (işte bu) kâfirler
için hazırlanmış olan azaptır ki (Allah) mümin (kullarını bununla kotkutur) tâki,
O'na kâfirlerin izlerinden giderek kendileri de öyle müthiş bir azaba
atılmasınlar. 0 kerem sahibi Yaratıcı, lütfen şöyle de buyuruyor ki. (ey
kullarım!. Benden korkunuz) Allah'ın azabını gerektirecek şeyleri işlemeyiniz.
Ne büyük bir ilâhî öğüt! Bu mühim, tenbih Cenab-ı Hak'kın bir lütf ve
merhametini içermektedir.
"Ibad" tâbirinin Kur'an-ı
Kerim'de Cenab-ı Hak'ka izafe edilmesi, meselâ: Ey kullarım, Ey Allah'ın kulları
denilmesi, müminlere mahsustur. Çünki böyle bir izafet, kullar hakkında büyük
bir şeref ve kıymeti kapsayıcı bulunur.
§ Zulel; gölge manâsına
olan "Zil" lafzının çoğuludur. Bundan maksat, gölgeler gibi biribiri üzerine
birikmiş olan ateş tabakalarıdır.
17. Ve o kimseler ki,
şeytandan, ona ibadet etmekten kaçındılar ve Allah'a -ibadete- yöneldiler, onlar
için müjde vardır. Artık kullarımı müjdele.
17. Bu mübarek
âyetler, takva sahibi zâtların müjdelere erişeceklerini bildiriyor. Hidayet
üzere bulunan zâtların kimlerden ibaret bulunduğunu tayin ediyor. Cehenneme aday
olanları da kimsenin kurtaramayacağını haber veriyor. Takva sahiplerinin ise
nice yüksek mevkilere nail olacaklarını müjdeliyor. Dünya varlıklarının da
değişikliğe, yok olmaya mahkûm olduğuna işaret ederek akıl, sahiplerini uyarmaya
davet ediyor. Şöyle ki: Şeytana tapanlar, yani: Onun aldatmalarına kapılarak
putlara vesâir mahlûkata ibadette bulunanlar, ebedî azaba mahkûmdurlar. Fakat
(Ve o kimseler ki, şeytandan, ona ibadet etmekten kaçındılar) Öyle bir isyan
sahibinin vesveselerine aldanmadılar (ve Allah'a) ibadete (yöneldiler)
başkalarından kaçınarak tam bir samimiyetle ilâhi dine sarıldılar, (onlar için
müjde vardır) onlar dünyada güzel bir övgüye kavuşurlar. Ölecekleri veya kabire
konulacakları veya kabirlerden kaldırılıp ahirete varacakları günde
Peygamberlerin veya meleklerin I i san lariyle kendileri için sevaba uhrevî
nimetlere kavuşma müjdesi verilecektir, (artık) Ey Yüce Resul!. Sen de
(kullarımı müjdele) öyle büyük mükâfatlar ile kendilerini müjdele.
§ Tağut; gayet azgınlık ve
son derece isyan sahibi olan demektir. Bundan maksat, şeytandır. Putlara
tapanlar, şeytanın vesvesesine, söylemesine kapılarak öyle şirke düştükleri için
şeytana tapmış hükmünde bulunmuşlardır.
18. 0 kimseleri ki: Sözü
dikkatle dinlerler, sonra onun en güzeline tâbi olurlar. İşte onlar, o
kimselerdir ki, onları Allah hidayete erdirmiştir. Ve işte gerçek akıl sahipleri
de ancak onlardır.
18. Evet.. (0 kimseleri)
Müjdele (ki, sözü dikkatle dinlerler) kendilerine verilen öğütleri bütün
kalpleriyle dinleyip kabul ederler (sonra onun en güzeline tâbi olurlar) en
faziletlisini, sevabı en fazla olanını tercih ederler, amellerin en
faziletlisi ile vasıflanmaya çalışırlar (elbette onlar) o seçkin amellerle
vasıflanmış olanlar (o kimselerdir
ki, onları Allah hidayete
erdirmiştir.) onları hak dine kavuşturmuş, en güzel amellere muvaffak
buyurmuştur, (ve işte gerçek akıl sahipleri de ancak onlardır.) çünki, hakikaten
akıllı, gerçekten aydın olan zâtlar, o kimselerdir ki, nefislerinin arzularına
ve başkalarının aldatmasına tâbi olmayıp dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadet
yolunu takibe devam edip dururlar.
19. Ya üzerine azap
kelimesi hak olmuş kimseyi mi, âteş içinde bulunan şahsı mı sen kurtaracaksın?.
19. Ey Yüce Resul!. (Ya
üzerine azap kelimesi hak olan kimseyi mi?) Sen himaye edebileceksin?. Evet..
(Ateş içinde bulunan şahsı mı sen kurtaracaksın?.) Bu senin selahiyetin
dahilinde midir?. Elbette ki, değildir. Öyle kimselerin işleri Cenab-ı Hak'kın
hükmüne tabidir. Onları hikmet ve adaleti gereğince cezalara uğratacaktır. Sen
onların o hâllerinden dolayı üzülme, sen onlardan dolayı mes'ul değilsin. Ibni
Abbas Hazretlerinden rivayete göre o kimseden maksat, Ebu Leheb ile O'nun
oğludur. Benzerleri de o hükmdedirler.
20. Fakat o kimseler ki,
Rab'lerinden sakınmışlardır, onlar için köşkler vardır, onların üstlerinden de
yapılmış köşkler vardır. Altlarından ırmaklar akar. Bu, Allah'ın va'didir.
Allah, verdiği sözden caymaz.
20. (Fakat o kimseler
ki,) Üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmiş yasaklanan şeylerden kaçınmış,
(Rab'lerinden sakınmışlar) dır. Onlar, müstesna bir mevkide bulunmaktadırlar.
(onlar için) öyle hakkıyla mümin olan zatlara mahsus (köşkler vardır. Onların
üstlerinde yapılmış köşkler vardır) onlar öyle kat kat yüce makamlarda ikâmet
edeceklerdir, (altlarından ırmaklar akar) O köşklerin altındaki ağaçların
arasından nehirler akıp gider. Bu (Allah'ın va'didir) herhalde meydana
gelecektir. Çünki (Allah verdiği sözden dönmez) ilâhlik sânı, böyle bir
muhalefetten uzaktır. Onun yüce kudreti ise herşeyi vücude getirmeğe fazlasiyle
kâfidir. O'nun rahmetinin eserleri ise daima gözlere çarpıp durmaktadır.
21. Görmedin mi ki,
şüphesiz Allah gökten bir su indirmiş, onu yeryüzündeki kaynaklara yerleştirdi,
sonra onunla renkleri muhtelif ekinleri çıkarıyor, sonra kuruyor da artık onu
sararmış görüyorsun, sonra da onu kupkuru bir kırıntı kılı ve r i yo r. Şüphe
yok ki, bunda akıl sahipleri için elbette bir öğüt vardır.
21. Ey insani.
(Görmedin mi) Bakıp bilmedin mi (ki, şüphe yok, Allah gökten bir su indirmiş)
üstünüzdeki bulutlardan yağmurları yağdırmış (onu) o suyu (yeryüzündeki gözelere
girdirmiş) oradan da bir cereyana tâbi tutmuş (sonra onunla) o su ile (renkleri
muhtelif ekinleri çıkarıyor) yeşil, kırmızı sarı, beyaz renkli çeşit çeşit
otları, ağaçları, meyveleri vücude getiriyor (sonra) o ekinler (kuruyor da artık
onu sararmış görüyorsun) o, güzel bir renkten, bir gelişme ve büyümeden mahrum
bir halde kalmış bulunuyor, (daha sonra da onu kuru bir kırıntı kılı ve r i yo
r) artık yeryüzünde böyle garip bir değişiklik, yüz göstermiş oluyor. (Şüphe yok
ki, bunda) Böyle bir şekilde vuk'u bulan değişim hadisesinde (akıl sahipleri
için elbette bir tenbih vardır) bu güzel, garip, değişime uğramış manzaralar,
bir Yüce Yaratıcının birliğine, kudret ve azametine şehadet ediyor. Böyle
gözlere çarpan bu yaratılış eserlerini böyle vakit vakit değişmeye ve
başkalaşmaya uğratan hikmet sahibi bir Yaratıcının insanları da öldürdükten
sonra tekrar hayata erdirerek başka bir âleme sevk edeceğine pek mükemmel bir
şekilde bir delil teşkil etmektedir. Binaenaleyh insanlar, geçici ömürlerine
aldanmamalıdırlar, daha fırsat elde iken ebediyet âlemine ait olan selâmet ve
saadeti temine gayret etmelidirler, kalblerini îman nuru ile hakkıyla
aydınlatmaya çalışmalıdırlar. Cenab-ı Hak'tan muvaffakiyetler niyaz
etmelidirler.
§ Hutam; gayet kuruluğundan
dolayı kırılmış ot, saman ufağı ve fâide manasınadır.
22. O kimse ki, Allah
onun göğsünü İslâmiyet için genişletmiş te o Rab'binden bir nur üzere
bulunmaktadır. -O, hiç kal bleri kararmış kimseler gibi midir?.- Artık Allah'ın
zikrinden kal bleri kaskatı kesilmiş olanların vay hallerine!. İşte onlar apaçık
bir sapıklık içindedirler.
22. Bu mübarek
âyetler de îman nuru ile kalbi açılmış ve nurlanmış olan bir zâtın gaflet ve
cehalet içinde kalmış bir şahıs gibi olmadığını ve katı kalp sahiplerinin pek
KorKunç durumlarını
Dilemiyor. Kuran-ı Kerim in runiar üzerinde ne güzel Dır tesir DiraKmaKta
olduğunu tasvir Duyuruyor. Kendisini Allanın azaDindan ellen ile korumaya
çalışan bir kimse ile o azaptan emin bulunacak bir zatın eşit olamayacaklarını
ihtar ediyor. Vaktiyle Peygamberlerini yalanlamış olan kavimlerin de ansızın ne
müthiş azaplara uğramış olduklarını ve ahiretteki azaplarının ise daha şiddetli
olacağını, sonrakiler için bir uyanma vesilesi olmak üzere beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: İnsanların Allah katındaki kıymetleri, dinî terbiyeleri, kalplerinin
nurluluğu itibariyledir. Evet.. (0 kimse ki, Allah onun göğsünü İslâmiyet için
genişletmiş) İslâmiyet'i kabul için onu mükemmel bir kabiliyete sahip kılmış,
(da) bu cihetle (o Rab'binden bir nûr üzere bulunmaktadır) pek parlak bir kalbe
sahiptir, Cenab-ı Hak'kın âyetlerini, kudretinin eserlerini seyrettikçe kalbinde
ilâhi feyizler tecelli edip durmaktadır. Artık (o) zât (hiç kalbleri kararmış)
kendi temiz yaratılışlarını kaybetmiş, iradelerini kötüye kullanmış (kimseler
gibi midir?.) elbette ki, değildir. (Artık Allah'ın zikrinden kalbleri kaskatı
kesilmiş olanların vay hallerine!.) Onların kalbleri açılmaz onları, hayvani bir
hayatın eseri olarak her türlü mânevi zevkten mahrum bir halde yaşarlar. Onlar,
Hikmet Sahibi Yaratıcının yarattığı eşsiz varlıkları kudret eserlerini bir ibret
gözüyle seyredemezler, (işte onları) öyle kalbleri karanlıklar, katılıklar
içinde kalmış olanlar (apaçık bir sapıklık içindedirler.) Onlar hidayet yolunu
tâkibetmezler, selâmet ve saadete eremezler, daima hak ve hakikattan uzak
bulunurlar.
Deniliyor ki: Bu âyeti
kerime, Resûl-i Ekrem ile Ebu Cehl veya Hz. Ebu Bekr ile Übey Ibni Half veya Hz.
Ali ve Hz. Hamza ile Ebu Lehb ve oğlu hakkında nazil olmuştur.
23. Allah sözün en
güzelini, âyetleri birbirine benzer ve ikişer ikişer olarak bir kitap halinde
indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir, sonra derileri ve
kalbleri Allah'ın zikrine yumuşar. 0 -Kur'an- Allah'ın bir hidayet rehberidir.
Allah onunla dilediğini hidayete kavuşturur ve her kimi ki, Allah sapıklığa
düşürür, artık onun için bir yol gösterici yoktur.
23. (Allah, sözün en
güzelini) En edebi, en güzel olan ve en güzel hükmleri, öğütleri içinde toplayan
Kur'an-ı Kerim'i (âyetleri birbirine benzer) birnice haki katları, hikmetleri
aynı şekilde birer mükemmel üslup ile beyan eder (ve ikişer olarak) bazı
kıssaları, emrleri, yasakları zihinlerde yerleşmesi için tekrar ederek bildiren
(bir kitap halinde indirdi) Son Peygamber'e vahy ve inzal buyurdu. 0, ruhlar
üzerinde öyle tesirli bir kitaptır ki, ondaki azap ayetleri okundukça
(Rab'lerinden korkanları derileri ondan) o kitaptaki tehdide ait ayetlerin
okunmasından dolayı (ürperir) kalblerinde büyük bir ilâhi korku tecelli eder
(sonra) Allah'ın vadini içeren, ilâhi rahmeti müjdeleyen âyetler okununca da
(derileri ve kalbleri Allah'ın zikrine) karşı (yumuşar) bir sükunete, kalp
ferahlığına kavuşurlar. İnsan o sayede korku ile ümit içinde yaşar, uyanık bir
ruha sahip olur, hayatına güzel intizam vermeğe çalışır, (o) Kur'an, o sözlerin
en güzeli (Allah'ın bir hidayet rehberidir.) Cenab-ı Hak (onunla) o Kur'an ile
(dilediğini hidayete kavuşturur) îmana muvaffak kılar (ve her kim ki, Allah
sapıklığa düşürürse) yani: Herhangi bir şahsı ki, onu kendisinin kötü
iradesinden, Allah'ın nurundan istifadeye çalışmadığından dolayı kalben
katılıklar, karanlıklar içinde bırakırsa (artık onun için bir hidayet edici
yoktur.) Onu hiçbir mahlûk o dinsizlik karanlığından kurtararak îman ışığına
kavuşturamaz. Öyle bir şahıs, kendi yaratılışının, tabiatının zayi olmasına
sebebiyet verdiği için böyle bir felâkete lâyık olmuş bulunur.
§ Müteşabih; Bazısı
bazısına benzeyen demektir.
§ Mesâni; İkişer demek olan
"mesnâ"nın çoğuludur"
§ Takşe'ırrü; Ürker,
harekete gelir, ızdırap duyar, nefret eder manasınadır.
§ Telinü; Sükunet bulur,
mutmain olur demektir.
24. Kıyamet günü azabın
en şiddetlisinden yüzü ile -kendisini- koruyan kimse ve zalimler için;
kazandığınız şeyi tadın denilmiş olduğu vakit -bunlar o azaptan emin olanlar
gibi midirler?-.
24. Artık bir kere şu
iki gurubun hâlini düşünmeli!. (Kıyamet günü) Kendisine yönelen (azabın en
şiddetlisinden yüzü ile) öyle en nazik, en şerefli bir uzvu ile kendisini
(koruyan) o azabı güya bertaraf etmeğe çalışan (kimse) hiç azaptan emin olan
salih bir mümin gibi olabilir mi?. Evet., (ve zalimler için kazandığınız şeyi
tadın denilmiş olduğu vakit) bunlar o azaptan emin olanlar gibi midirler?.
Elbette ki, değildirler. İki guruptan biri, küfrünün ebedî cezasına uğramış
olacaktır. Diğer gurup ise îmanları sayesinde bu azaptan emin bulunmuş,
cennetlere kavuşmuş bulunacaktır.
25. Onlardan öncekiler
yalanladılar, sonra onlara azap hiç hatırlarına gelmeyen bir taraftan geliverdi.
25. (Onlardan
evvelkiler) Yani: Peygamber zamanındaki kâfirlerden evvel Sebâ ve Tüb'ba
kavimleri gibi birnice eski milletler, Peygamberlerini (yalanladılar) kendi
küfrlerinden ayrılmadılar (sonra onlara azap) Allah'ın kahrı (hiç hatırlarına
gelmeyen bir yönden geliverdi) hepsi de mahv ve yok olup gitti. Artık onların o
fecî tarihi hallerinden sonrakilerin bir ibret almaları icabetmez mi?.
26. Artık Allah, onlara
dünya hayatında rezilliği tattırdı ve elbette ki, ahiret azabı daha büyüktür,
eğer bilen kimseler olsalardı, -elbette öyle yalanlamaya cür'et edemezlerdi-,
26. (Artık Allah) Teâlâ
o eski kavimlere (dünya hayatında) aceleyle (zilleti tattırdı) onları suret
değişikliğine, öldürülmeye, esarete mâruz bıraktı, (ve elbette ki, ahiret azabı
daha büyüktür) o bir ebedî, müthiş azaptır, dünyevî felâketlerden pek fazla
şiddetlidir, ona da mâruz kalacaklardır, (eğer bilen kimseler olsalardı) elbette
öyle yalanlamaya cür'et edemezlerdi, öyle kâfirce bir halde yaşayıp da o kadar
fecî azaplara, felâketlere uğramış olmazlardı. İşte küfr ve şirkin müthiş
neticesi!
27. Andolsun ki, insanlar
için bu Kur'an'da misâlin her türlüsünden zîkrettik, gerek ki onlar iyi
düşünsünler.
27. Bu mübarek âyetler,
Arab lisanı üzere nazil olmuş olan Kur'an-ı Kerim'de insanların uyanması,
istifâde etmesi için her türlü misâllerin zikredilmiş olduğunu haber veriyor.
Allah'ın birliğinin sabit olduğunu bir misâl yolu yi e anlatıyor. Yüce
Peygamber'in de diğer insanların da vefat edeceklerini ve ahiret âleminde bir
muhakemeye tâbi olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnsanları Allah'ın
birliğinden, kulluk vazifesinden haberdar etmek için Kur'an'i beyanlar, en
mükemmel şekilde zikrnedilmiştir. Evet.. (Andolsun ki, insanlar için bu
Kur'an'da misalin her türlüsünden anlattık.) Din hususunda muhtaç oldukları
esaslar bildirilmiştir, geçmiş milletlerin dinsizlikleri yüzünden uğramış
oldukları felâketlere dair bilgi verilmiştir ve birçok ahlaki, içtimai
meselelere işaret olunmuştur, (gerek ki onlar iyi düşünsünler.) Ondan nasihat
alsınlar, hayatlarını güzelce tanzim ederek istikballerini temin etmiş
bulunsunlar.
§ Darb-ı mesel; Enteresan
bir durumu, diğer bir enteresan duruma benzetmek, onları birbirinin benzeri gibi
göstermektedir.
28. Bir eğriliği olmayan
Arabca bir Kur'an ki, belki sakınırlar.
28. Evet.. 0 misalleri
kapsayan kitap (bir eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an) dır (ki) bütün beyanları
hakikatin, hikmetin ta kendisidir, ihtilaflardan, tezatlardan uzaktır, son
derece doğrudur, (belki) 0 inkarcılar, bu yüce beyanları düşünürler de küfr ve
isyandan (sakınırlar) takva sahipleri gurubuna girerek kurtuluşa kavuşunlar.
Evvelki ayette öğüt alma,
bu ayette de takva sahibi olma tavsiye buyuruluyor. Çünkü takva öğüt alma ve
düşünceden sonra meydana gelir.
§ Ivec; Düşünmek ile
bakmakla anlaşılan eğrilik, aksaklık, bozukluk, ihtilaf demektir. "Avc" de
duyularla anlaşılan bozukluktur.
29. Allah bir misâl
olarak vermiştir, bir erkeği ki, onda çekişip duran ortaklar vardır. Ve bir adam
ki, yalnızca bir adama aittir. Bunların ikisi -hâl ve durum itibariyle-birbirine
eşit olabilirler mi?. Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çokları bilmezler.
29. (Allah) Teâlâ,
Allah'ın birliği inancıyla çok tanrıcılık inancı arasındaki farkı aydınlatmak,
müşrikleri cehaletten kurtarmak için (bir misâl olatak zikretmiştir) şöyle
farzediniz: (Bir erkeği ki,) Bir köleyi ki (onda çekişip duran) birbirlerine
karşı tartışan ve başka başka arzularda bulunan (ortaklar vardır) herbiri o
köleye başka türlü tekliflerde bulunup, duruyor, (ve) diğer (bir erkeği) bir
köleyi de farzet (ki, yalnızca) tek olarak (bir erkeğe aittir.) onun sahibi
efendisi bir zâttan ibarettir. Artık (bunların) bu iki kölerin (ikisi) hal ve
durum itibariyle (birbirine eşit olabilirler mi?.) elbette ki, olamazlar. Bir
efendinin kölesi, yalnız ona hizmet eder, onun sayesinde rahat yaşar, geçimini,
hareketini tanzim etmiş olur. Birçok efendiye ait bir köle ise onların hangi
birine hizmet edecektir. Birinin rızasını kazansa diğerlerinin gazabına,
düşmanlığına uğrar, hayretler içinde kalır, vicdanen rahat yüzü göremez. İşte
bir Yüce Yaratıcıya, kulluk bağlılığında bulunmayıp da bir takım âciz mahlûklara
tapanların vaziyetleri de böyledir. Müşrikler, bir takım putlara tapıyorlar,
onları bir takım yıldızların, feleki ruhların heykelleri sanıyorlar, o ruhlar
arasında ise çekişmelerin, ihtilafların varlığına inanıyorlar. Artık böyle
birbirinin muhalifi olan ve haddi zâtında birer mahlûk bulunan şeyler tanrılık
vasfına sahip olabilirler mi ki, onlara tapılsın, onlardan menfaat beklenilsin!.
Halbuki, (Hamd Allah'a mahsustur) bütün mükemmel vasıflara sahip ve
yaratıcılıkla vasıflanmış olan, ancak Allah Teâlâ'dır. O'nun asla ortak ve
benzeri yoktur, (fakat onlar) İnsanların (çokları bilmezler) bu hakikate vakıf
değildirler. Öyle âciz mahlûklara da tapınarak onları Cenab-ı Hak'ka ortak
koşarlar. Ne büyük bir cehaleti.
§ Müteşakisûn;
Tabiatlarının kötülüğünden ve huylarındaki yaramazlıklarından dolayı
muhalefette, çekişmede bulunan kimseler demektir.
30. Şüphe yok ki, sen
öleceksin ve muhakkak ki, onlar da ölecek-lerdir.
30. (Şüphe yok ki, sen)
Ey Peygamberlerin sonuncusu!. Birgün (öleceksin) bu dünya hayatı kimse için baki
değildir (muhakkak ki, onlar da) o senin tebliğlerini kabul etmeyen müşrikler de
ve başkaları da (öleceklerdir.) bütün mahlûkat ölüme mahkûmdur, baki olan ancak
Allah Teâlâ'dır.
31. Sonra muhakkak ki,
sizler kıyamet günü Rab'binizin huzurunda davalaşacaksınız.
31. Fakat insanlar,
ölmekle kurtulmuş olamayacaklardır. Birgün Allah'ın kudreti ile yeniden hayata
ereceklerdir. (Sonra muhakkak ki, sizler) Ey insan nev'i (Kıyamet günü
Rabbinizin huzurunda) O'nun sevk edeceği muhasebe ve muhakeme sahasında
(davalaşacaksınız) Sen Ey Yüce Resul!. Onlara ilâhi dinî tebliğ ettiğini
söyleyecek bunu isbat eyleyeceksinizdir. O inkarcılar da bir takım bâtıl
iddialarda mazeretlerde bulunarak kendilerini müdafaada bulunmak
isteyeceklerdir. Kendilerini saptırmış olan reislerine, şeytanlarına karşı cephe
alacaklardır. Fakat hepsi de lâyık oldukları cezalara kavuşmuş bulunacaklardır.
Artık Ey Müminler!. Siz sabr ediniz, teselli bulunuz, emin bir istikbale
kavuşmak, sizin için takdir edilmiştir. İşte hakiki îmanın ebedî mükâfatı!.
32. Artık daha zalim
kimdir, o kimseden ki Allah'a karşı yalan söylemiş, kendisine gerçek geldiği
zaman yalanlamıştır. Kâfirler için cehennemde bir duracak yer yok mudur?.
32. Bu mübarek âyetler
de kâfirlerin diğer kötü hâllerini, inkârlarını açıklıyor, onların cehenneme
sevkedileceklerini ihtar buyuruyor. Resûl-i Ekrem'in tebliğlerini tasdik eden
zâtların da takva sahiplerinden, iyilik edenlerden ibaret olup nasıl ilâhi affa
ve büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Artık daha
zalim kimdir?.) Yani: Daha zalim bir fert yoktur (o kimseden ki, Allah'a karşı
yalan söylemiş) O Ezeli Yaratıcıya hâşâ evlât ve ortaklar isnat etmiştir, (sıdkı)
da yani: Resûl-i Ekrem'in gerçeğin ta kendisi olan tebliğlerini de, insanları
Allah'ın birliğine davetini de, ahirete ait verdiği haberleri de hemen (geldiği)
kendisine haber verildiği (zaman) durup düşünmeksizin (yalanlamıştır) artık
böyle bir inkarcı, en zalim bir şahıs bulunmuş olmaz mı?. Artık öyle (kâfirler
için cehennemde bir duracak yer yok mudur?.) elbete ki, vardır. Öyle
inkarcıların ebedî ikametgâhları cehennemden başka olmayacaktır.
33. O zât ki, doğruyu
getirdi ve onu tasdik ettiler, işte kötülükten sakınanlar, onlardırlar.
33. Fakat (O zât ki,) o
Peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm ki, (doğruyu getirdi)
Allah'ın dinini insanlara tebliğ etti (ve) bir seçkin topluluk da (onu tasdik
ettiler) o Yüce Peygamber'in izinden yürüdüler (işte takva sahibi olanlar,
onlardırlar) onlar, Allah'ın birliğini tasdik ettiler, kendilerine teklif edilen
dinî vazifeleri yerine getirmeye çalıştılar, dinen yasak olan şeylerden
kaçındılar. Binaenaleyh hakkıyla takva ile vasıflanmış zatlardan bulundular.
34. Onlar için Rab'lerinin
katında diledikleri vardır. Bu ise iyilik edenlerin mükâfatıdır.
34. Artık (Onlar için) o
hidayet yoluna giren takva sahibi zâtlar için (Rab'lerinin katında diledikleri
vardır) onlar için her nevi keramete ilâhi lütuflara ve cennetlerdeki en yüce
makamlara kavuşma, takdir edilmiştir, (bu ise) Böyle diledikleri yüksek
nimetlere kavuşmak ise (iyilik yapanların) yani: Amellerini güzelce yapanların,
tam bir samimiyetle ibadet ve itaatte bulunanların (mükâfatıdır.) haklarındaki
ilâhi lütufların bir tecellisidir.
35. Tâki, Allah onlardan
yapmış oldukları en kötü şeyleri affetsin ve örtsün ve onları yaptıklarının en
güzeliyle mükâfatlandırsın.
35. Evet.. Kerem
Sahibi Yaratıcı, o takva sahibi, iyilik eden kullarına öyle her dilediklerini
ihsan buyuracaktır. (Tâki, Allah onlardan) insanlık icabı (yapmış oldukları en
kötü şeyleri affetsin ve örtsün) onları bu yüzden hesaba çekmesin. Yani: 0 takva
sahibi zatlar, takvalarının mükemmelliğinden dolayı bir küçük günahı bile büyük
bir günah gibi sayacaklarından bu günahları tamamen af edilmiş olacaktır. Yahut
onların imândan önce içinde bulunmuş oldukları inkarcı durumları, imânları
sayesinde bağışlanacak, o yüzden sevapları noksan olmayacaktır, (ve onları
yaptıklarının) İbadet ve itaatlerinin (en güzeli ile mükâfata eriştirsin) diye
Cenab-ı Hak onlara öyle lütf ve ihsanda bulunacaktır. Yani: 0 takva sahibi
kullarına güzel amellerinin mükâfatını kat kat ihsan buyuracak, onları güzel
ihlâslarının sevaplarına devamlı olarak fazlasiyle kavuşturacaktır. Mü'minler
hakkında ne büyük bir ilâhi lütuf!.
36. Allah Kuluna kâfi
değil midir?. Ve seni ondan başkalarıyla korkutuyorlar. Ve Allah kimi sapıklığa
düşürürse artık onun için bir hidayet rehberi yoktur.
36. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in Allah'ın himayesine kavuşup başkalarından asla korkmayacağını
bildiriyor. Cenab-ı Hak'kın hidayete erdirmediği kimselere başkalarının hidayet
edemeyeceğini ve hidayete erdirdiği zâtları da kimsenin sapıtamıyacağını beyan
buyuruyor. Müşriklerin sözleriyle fiilleri arasındaki tenakuza işaret ederek
onların tapındıkları putlardan bir fâide beklenilemeyeceğini ve o putların
hiçbir şeye güç yetiremiyeceğini haber veriyor ve kâfirlerin pek korkunç bir
âkibete uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah kuluna kâfi değil
midir?.) Elbette kâfidir. Buna inanıyoruz 0 Yüce Yaratıcı, dilediği kulunu ve
özellikle Hz. Peygamber'i daima himaye eden, düşmanlarının şerrinden muhafaza
buyurur, bunu hiçbir kimse inkâr edemez, (ve) Ey Yüce Peygamber!. 0 kâfirler
(seni ondan başkalarıyla) Allah Teâlâ'dan başka mabud edinmiş oldukları
putlariyle (korkutuyorlar) öyle cahilce bir cür'ette bulunuyorlar. Halbuki, o
putların, ne fâide ve ne de zarar vermeğe kudretleri yoktur.
Kureyş müşrikleri ise
diyorlarmış ki: Ey Muhammed!. Aleyhisselâm: Putlarımıza sövme, onların aleyhinde
bulunma, sonra onların tarafından sana bir zarar, bir cinnet arız olur. Cenab-ı
Hak ise onların o boş iddialarını bu âyeti celîlesiyle red etmiştir, (ve Allah
kimi sapıklığa düşürürse) Doğru yoldan uzak bırakarak dinsizliğe, ahlâksızlığa
mübtelâ kılarsa (artık onun için) öyle sapıklığa düşürülmüş şahıs için (bir
hidayet rehberi yoktur) onu hiçbir kimse doğru bir yola sevkedemez, o
sapıklıktan kurtaramaz. 0 şahıs, kendi kötü iradesinin bu helak edici neticesine
tutulmuş olur.
Sonraki Sayfa

|
|