37.  Şeytanları da, her bir bina yapıcı ve dalgıç olanı da -emrini verdik.-

37.   Evet.. Süleyman Aleyhisselâm'ın emrine (Şeytanları da) verdik, şeytanlardan (herbir bina yapıcı ve dalgıç olanı da) O'nun emrine verilmiş oldu. Artık Hz. Süleyman, büyük kaleler, köşkler vesaire yapılmasını isteyince şeytanları da çalıştırıyordu. Ve denizlerden inciler, mercanları vesair kıymetli şeyleri de yine şeytanlar vasıtasiyle dışarı çıkartabilmişti.

 

 

 

38.  Başkalarını da demir halkalarla bağlı oldukları halde -emrin verdik-

38.     (Başkalarını da) Şeytanlardan inatçı, emre itaatten kaçınır olanları da bir ceza olarak (demir halkalarla bağlı oldukları halde) Hz. Süleyman'ın emrine verdik. Tâki, onların şerlerinden korunulsun ve başkalarına da bir ibret numunesi olsun. Süleyman Aleyhisselâm'ın bu gibi tasarruflara muvaffak olması, onun için bir mucize idi. Bunların ayrıntılarını, onları ne şekilde idareye ve kayda, habse muvaffak olduğunu Allah'ın ilmine havale ederiz.

 

 

 

39.  -Dedik ki- Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız ikram et veya tutuver.

39.    Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: Süleyman Aleyhmsselâm'a dedik ki: (Bu bizim ihsanımızdır.) Sana verdiğimiz bu mülk ve saltanat ve böyle şeytanların vesâirenin üzerlerine hâkimiyet ve galibiyet sana mahsus ilâhi bir lütuftur. (artık dilediğine hesapsızca ihsan et) Buna selahiyetin vardır (veya tutuver) dilediğine bırşey verme, bu da senin görüşüne bırakılmıştır.

 

 

 

40.  Ve şüphe yok ki, onun için bizim katımızda bir yakınlık ve bir de dönülecek güzel bir yer vardır.

40.     (Ve şüphe yok ki, O'nun için) Süleyman Aleyhisselâm'a ait (bizim katımızda) ahiret âleminde (bir yakınlık) bir keramet, bir yücelik bir mânevi yakınlık vardır, (ve bir dönülecek güzel bir yer vardır) O da nimet cennetleridir. Evet.. Hz. Süleyman, öyle dünyada da, ahirette de tam bir mutlulukla, Allah'ın lütfuna kavuşarak yaşamış olacaktır. Cenab-ı Hak, bizleri de o Yüce Peygamber'in şefaatine, iltifatına eriştirsin. Amin.. Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman'ın kıssaları için Enbiya Sûresi'ne de bakınız!.

 

 

41.  Kulumuz Eyyûb'u de an. O vakit ki, Rab'bine seslendi: Şüphe yok ki, şeytan bana bir meşakkat ile ve bir eziyet ile dokundu, -dedi-,

41. Bu mübarek âyetler de Eyyûb Aleyhisselâm'ın kıssasını, onun tutulmuş olduğu bir hastalıktan nasıl bir sebeple kurtulmuş ve kendisine neler ihsan buyurulmuş olduğunu bildiriyor ve yapmış olduğu bir yemininden dolayı yeminini bozmaması için nasıl bir muameleyi yerine getirmekle mükellef bulunmuş ve kendisinin nasıl bir ilâhi övgüye kavuşmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin Sonuncusu! (Kulumuz Eyyûb'ü de an) O muhterem Peygamberin kıssasını da, onun sabr ve sebatını da kavmine anlat, (o vakit ki,) O Yüce zât (Rab'bine seslendi) yalvarış ve yakarışta bulundu (Şüphe yok ki, şeytan bana bir meşakkat ile ve bir eziyet ile dokundu) dedi. Şeytanın şerrinden Cenab-ı Hak'ka sığındı. Hz. Eyyûb hastalığına, üzüntüler içinde kalmasına şeytanın sebebiyet verdiğine dâir muhtelif rivayetler vardır. Kısaca    deniliyor  ki:  Eyyûb Aleyhisselâm,  çokça  servete,  çoluk ve çocuğa ve fazlaca  sıhhat ve afiyete  kavuşmasından  dolayı  şeytanın  bir vesvesesi  tesiriyle  kibre

kapılmış, kendisini görür gibi olmuş, bunun üzerine Allah Teâlâ da, onu hastalığa düşürmüş, malları zayi olmuş, evlâdı etrafa dağılmış, birçoğu da vefat etmiş. İşte bu gibi musibetlere karşı Hz. Eyyûb sabrda bulunmuş, Allah'ın takdirine razı olmuştur. Şu da muhakkaktır ki, ona arız olan hastalık, kendisinden insanların nefret edeceği derecede bulunmamıştır. Çünki Peygamberler o gibi nefreti gerektiren arızalardan korunmuşlardır.

§ Nûsb; Zahmet ve meşakkat demektir.

 

 

 

42. -Allah tarafından da denildi ki- ayağını yere vur, işte bu, soğuk yıkanılacak ve içilecek bir su.

42.     Eyyub Aleyhisselâm'ın dua ve niyâzi üzerine vahiy yoluyla kendisine denildi ki, Ya Eyyubl. (Ayağını) Yeryüzüne (çarpıver) o da ayağını yere çarptı. Derhal sular akmaya başladı. Yine Allah tarafından vahy olundu ki: (işte bu, soğuk yıkanılacak ve içilecek bir su) Bundan hem iç ve hem de yıkan, şifa bulursun.

Bu âyeti kerime de bir işaret vardır ki, Hz. Eyyûb'un hastalığı, midevî olmayıp dil hastalığı imiş, o sularda kısmen kükürtlü sulardan bulunuyormuş. Böyle hastalıklara bir çok kaplıca sularının faide verici olduğu ise bilinmektedir.

 

 

 

43.  Ve ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir ibret olmak üzere ailesini, hem de onlar ile beraber onların bir mislini bağışladık.

43.   Cenab-ı Hak, Eyyûb Aleyhisselâm hakkındaki diğer bir lütf ve ihsanını da şöylece beyan buyuruyor. (Ve O'na) Hz. Eyyub'e (tarafımızdan bir rahmet ve akıl sabiplerine bir ibret) sabrın ne güzel neticelere vesile olduğuna dair alamet (olmak üzere hem ailesini) verdik yani: Onları dağılmış bir hale gelmiş olmaktan kurtararak yine Hz. Eyyûb'un yanında topladık, yeni bir hayata kavuşturduk (hem de onlar ile beraber onların mislini) de verdik (bağışladık.) onun çoluk ve çocuğunu bilâhara iki kat arttırmış olduk. Bütün bunlar, sabr edenlerin, Allah'ın takdirine razı olanların mükâfatlara kavuşacaklarına bir delildir. Bunu elbette güzel akıl sahipleri takdir ederler.

 

 

 

44.      -Ve ona emr olundu ki:- Eline otlardan bir küçük demet al, sonra onunla vur ve yeminini bozmuş olma. Muhakkak ki, biz onu sabr edici -bir kul- bulduk. Ne güzel kul!. Şüphe yok ki, 0 -hakka-yönelirdi.

44. Allah Teâlâ Hazretleri, Eyyub Aleyhisselâm'a diğer bir kolaylık daha göstermiş olduğunu ve onun hakkında başka bir vesile ile de ilâhi rahmetinin tecelli etmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Eyyûb, hastalığı zamanında eşi Rahîme Binti Efrayim, bir iş için bir yere gitmiş, o muhterem hasta kocasını fazlaca bekletmiş, Eyyûb Aleyhisselâm da şifa bulunca o eşine yüz darbe vuracağına yemin etmiş idi. Bunun üzerine Hz. Eyyûb'e vahy olundu ki, Ey Eyyûb!. (Eline otlardan) Yüz parçalık (bir küçük demet al, sonra onunla) eşine (vur) yeminini yerine getirmiş ol, onu yerine getirmeyip de (yeminini bozmuş olma.) ne büyük bir ilâhi merhamet!. 0 yeminini mes'uliyetinden kurtulmak için ne güzel bir ruhsat!. Evet.. Hak Teâlâ, Hz. Eyyûb'un güzel vasıflarından dolayı ona böyle bir kolaylık göstermiş olduğuna işaret için buyuruyor ki: (Muhakkak ki, biz onu) Eyyûb Aleyhisselâm'ı (bir sabr edici bulduk) nefsine, malına, çocuklarına dokunan musibetlerden dolayı sabr etmiş, şikayette bulunmamıştır, (ne güzel bir kul!.) Eyyûb Aleyhisselâm ki, Allah'ın takdirine öyle rıza göstermiştir, (şüphe yok ki, 0) Hz. Eyyûb, her hususta Hak'ka (yönelendir) Allah Teâlâ'ya sığınıp bütün muvaffakiyeti O'ndan bekleyendir. Eyyûb Aleyhisselâm için Enbiya Suresine de bakınız!.

"Şu da bilinmektedir ki: İnsanlar daima Cenab-ı Hak'ka muhtaçtırlar, O'na dua ve niyazda bulunmaları, O'ndan sıhhat ve selâmet temenni etmeleri Allah'ın takdirine karşı bir şikayet mahiyetinde değildir, sabra aykırı bulunmuş olmaz. Belki Allah Teâlâ'ya her hususta muhtaç olduklarını bir itiraftan ibarettir. Binaenaleyh peygamberlerin ve velilerin şefaatlerini temenni etmek, onların hünmetine olarak bir bela ve kederden kurtulmayı Cenab-ı Hak'tan niyaz eylemek de yine Hak Teâlâ'ya bağlılığı, O'nun takdirine teslimiyeti bozmaz. 0 gibi büyük zâtların ümmetin fertleri hakkında şefaatte bulunacakları naklen sabittir.

§ Dıhs; yaş kuru güzel kokulu bir ot demeti demektir.

 

 

 

45. Ve kuvvet ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i ve Ishâk  ve Yakub'u de an.

45.   Bu mübarek âyetler de Hz. İbrahim ile diğer beş Peygamberin üstün vasıflarına, onların Allah katındaki seçkin mevkilerine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammedi. (Ve) İbadet ve itaat hususunda (kuvvet ve) ilâhi dinin yüceliğine, sırlarını bilme itibariyle (basiret sahibi olan) muhterem (kullarımız) ve Peygamberlerimiz bulunan (İbrahim'i ve) O'nun oğlu olan (Ishâk'ı ve) O'nun oğlu bulunan (Yakub'u da an) onların da Allah'ın dinî uğrunda ne kadar fedakârlıklarda bulunduklarını, ne kadar meşakkatlere karşı sabr ve sebat göstermiş olduklarını an, onların ne kadar ibadet ve itaatla meşgul ve marifetullah ile vasıflanmış olduklarını kavmine bildir.

Eydî; el manasına olan yedin çoğuludur. Bu, ibadet ve itaat hususundaki kuvvetten kinayedir. Çünki o gibi birçok ameller el vasitasiyle yapılır.

§ Ebsâr; da göz demek olan basar lafzının çoğuludur. Bununla da dünyanın hükümlerini, sırlarını güzelce anlayıp bilmek manası kastedilmiştir. Çünki birçok şeyler göz ile görülüp anlaşılır.

 

 

 

46.  Şüphe yok ki, biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlaslı kimseler kılmıştık.

46.   Cenab-ı Hak o muhterem Peygamberlerini şöyle vasıflandırıyor. (Şüphe yok ki, biz) yüce zâtım (Onları) o Peygamberleri (özellikle ahiret yurdunu düşünen) o ebedî âlemdeki saadete ulaşma maksadiyle ibadet ve itaate devam eden (ihlâslı kimseler kılmıştık) onları, pek fazla bir kalp samimiyetine kavuşmuş, tam bir zevk ile ibadet ve itaate devam etmişlerdir. İşte o mübarek zâtlar, akıllı ve düşünen bir insanlık topluluğu için en mükemmel birer örnek olmuşlardır.

 

 

 

47.  Ve muhakkak ki, onlar bizim katımızda elbette ki, seçilmişler den, hayırlılardandırlar.

47.  (Ve muhakkak ki, onlar) 0 seçkin, müstesna zatlar (bizim katımızda) Allah'ın zatının manevî katında (elbette ki, seçilmişlerden) insanlık arasında en seçkin, en üstün olan kullarındandırlar ve (hayırlılardandırlar.) en ziyade hayır ve iyiliğe çalışan, bütün insanlık hakkında hayrı tavsiye eden zatlardan bulunmuşlardı. Binaenaleyh onların Allah katındaki mevkileri elbette ki, pek büyüktür.

48.  Ve İsmail'i ve Elyesa ve Zülkifl'i de an ve hepsi de hayırlılar dandırlar.

48.  (Ve) Ey Peygamberlerin Efendisi!. Muhterem Peygamberlerden olan (İsmail'i ve Elyese'i ve Zülkifl'i de an) onların da pek mükemmel olan tarihi hallerini kavmine anlat. Onların Allah'ın dinî yolunda ne kadar çalıştıkları, o uğurda ne kadar fedakarlıklarda bulunduklarını ve sabr ve sebat göstermiş oldukları düşünülsün, (ve hepsi de hayırlılardandırlar) Evet.. 0 zatların hepsi de hayr ile, insani olgunluklar ile hakkıyla vasıflanmış, Allah katında üstün, mübarek kullardan ibaret bulunmuşlardır. Allah'ın rahmeti hepsi üzerine olsun.

Bu zatlara dair En'am Sünesi ile Enbiya Sûresinin tefsirine de bakınız!.

 

 

 

49.  İşte bu, bir hatırlatmadır. Ve şüphe yok ki, takva sahipleri için elbette güzel bir varılacak yer de vardır.

49. Bu mübarek âyetler muhterem Peygamberlerin güzelliklerini bildiren kıssaların onları için bir şeref ve şân vesilesi olduğuna işaret ediyor. Takva sahibi kullar için ahiret âleminde ne büyük mevkilerin, ne seçkin eşlerin ve ne tükenmez nimetlerin vâd buyurulmuş olduğunu müjdelemektedir. Şöyle ki:. (İşte bu) Okunan yani: Yüce Peygamberlerin güzelliklerini bildinen âyetler, onları için (bir şereftir) güzel bir anılmadır, o Peygamberlerin insanlar arasında daima güzellikle yâd edilmelerine bir vesiledir. Bir yoruma göre de bu okunan âyetler bir nev'i öğüttür ki, o da Kur'an-ı Kerim'den ibarettir, (ve şüphe yok ki, takva sahipleri için elbette güzel bir varılacak yer de vardır) Evet.. Öyle yüksek vasıflara sahip olan Peygamberler gibi hakkıyla takva sahibi zatlar, dünyada şeref ve şana nail oldukları gibi onlar için istikbâlde de varacakları birer güzel makam vardır.

 

 

 

50. Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak.

50.    O varacakları makam ise (Adn cennetleridir.) içinde devamlı olarak durup kalacakları pek kıymetli bahçeler, bostanlar, köşklerdir. (Onlar için kapıları açılmış olarak) hazır bulunmaktadır. Yani: O takva sahipleri için o cennetlerin kapıları melekler tarafından açılmış, kendileri karşılanarak selâmlanmış bulunacaklardır. Bu ilâhi beyan, o cennetlerin pek geniş, pek güzel, pek açıcı olduğuna işaret etmektedir.

 

 

 

51.  Orada -koltuklara- yaslamalardır. Orada birçok meyveler ve içilecek şeyler isteyeceklerdir.

51.     O takva sahibi zâtlar, ^Orada) o cennetlerde tahtlar üzerinde, koltuklara (yaslamalardır.) rahat rahat oturup nimetlere erişmiş bulunacaklardır. (Orada birçok meyveler ve içilecekler şeyler) Vardır ki, onlar fevkalade lezzetli, neşe verici oldukları için o takva sahipleri, bunları kendi hizmetçilerinden (isteyeceklerdir) burada şuna da işaret buyurulmuş oluyor ki: Cennet ehlinin yiyip içmeleri bir ihtiyaçtan, hayatlarının devamını temin mecburiyetinden kaynaklanmış olmayacaktır, onlar ebedî bir hayata erişmiştirler. Onların yiyip içmeleri sırf lezzet almak ve eğlenmek içindir.

 

 

 

52.  Ve onların yanlarında gözlerini -kocalarına- dikmiş, yaşları müsavi -güzeller vardır.

52.       (Ve onların yanlarnda) O cennetlere kavuşan mes'ut kulların yanlarında (gözlerini) kocalarına (dikmiş) onlara bir fevkalade bir muhabbet ile bakıp başkalarına bakmayan (yaşları eşit) güzeller, temiz tabiatlı eş (ler vardır.) bu eşler, rivayete göre otuz üçer yaşlarında bulunacaklardır. Bunların aralarında böyle yaşça güzelce bir eşitliğin bulunması, bunların eşit bir muhabbete, bir muameleye tâbi tutulacaklarına, aralarında bir rekabet ve adalete zıt bir muamelenin bulunmayacağına işareti içermektedir. Bunların kocalarına eşit bir vaziyette bulunacakları da düşünülebilir.

 

 

 

53.  İşte hesap günü için size va'dedilen şeyler bunlardır -denilecektir-.

53.    Artık o takva sahipleri arasındaki: (İşte hesap günü için size va'dolunan şeyler, bunlardır) Siz ahiret âleminde böyle çeşitli nimetlere, ilâhi lütuflara kavuşacaksznız. Bu, Allah'ın bir va'didir ki, herhalde meydana gelecektir. İşte îmanın, takva sahibi olmanın ebedî mükâfatı!.

54.  Şüphe yok ki, bu, elbette bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur.

54.     Cenab-ı Hak, şöyle de buyuruyor: (Şüphe yok ki, bu) Beyan olunan güzel güzel nimetler, (bizim rızkımızdır) tek olan zatımın sizlere ihsan etmiş olduğu ebedî nimetlerdir, kerametlerdir (bunun için bir tükenmek yoktur.) Ey cennet ehli!. Siz bu sonsuz nimletlerden ebediyyen yararlanıp zevk ve sefa içinde yaşayacaksınızdır. Ne büyük bir ilâhi müjde!.

§ Nefâd; tükenmek, kesilip nihayet bulmak demektir.

 

 

 

55.  Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.

55. Bu mübarek âyetler de takva sahipleri hakkındaki mükâfatların sabit olduğuna işaret edip onlara muhalif olan kâfirlerin de ne kadar fecî bir şekilde azap göreceklerini bildiriyor. Onların cehennemlerde nasıl korkunç birer vaziyette kalacaklarını ve dünyada iken birbirlerini aldatmış olan o muhtelif gurupların birbirleriyle nasıl münakaşalarda ve beddualarda bulunacaklarını haber veriyor. Bütün insanlık için bir teşvik ve korkutma vesilesi olmak üzere müminlerin kavuşacakları mükâfatları, kâfirleri de uğrayacakları cezalara dikkat nazanlarını çekiyor. Şöyle ki: Takva sahipleri için (Bu) bildirilen mükâfat (böyledir bu bir sabit emrdir ve şüphe yok ki, azgınlar için de) Cenab-ı Hak'ka itaatten çıkan kâfirler hakkında da (elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır) onlar için şerli, korkunç bir âkibet takdir edilmiştir.

 

 

 

56. Cehennem vardır. Ona gireceklerdir. Artık ne kötü bir döşektir.

56.      Evet.. Onlar için (Cehennem vardır) o ateşli yer hazırlanmıştır (ona yaşlanacaklardır.) onun içine gireceklerdir, onun şiddetlerine mâruz kalacaklardır, (artık) O cehennem (ne fena döşek?.) onun içine düşecek olanlar, onun o müthiş hararetlerine nasıl tahammül edebilecekler?. Bir kere bu âkibeti düşünmeli değil midirler?.

§ Mi had; firaş = döşek demektir.

 

 

 

57.  İşte o.. Artık onu tatsınlar. Son derece sıcaktır, ve gövdelerden çıkan irindir.

57.     Evet.. O kâfirler hakkında (İşte o.) azab takdir edilmiştir. (Artık onu tatsınlar) Onun tesiriyle yanıp yakılsınlar. O (son derece sıcaktır) yüzlerin derilerini soyar durur (ve) o (gövdelerden çıkan irindir) pek ziyade fena kokulu bir sıvı halindedir. Veya kısmen de son derece soğuktur, içilmesine takat getirilemez veya pek müthiş bir azaptır ki, onun mahiyetini ancak Allah Teâlâ bilir.

§ Hamîm, harareti şiddetli su demektir.

§ Cessak; da soğukluğu pek şiddetli su ve cehennem ehlinin gövdesinden çıkan kan ve irinden ibarettir.

 

 

 

58.  Ve onun şeklinden başkaca da çiftler vardır.

58.  Cehennem ehline mahsus azaplar, onlardan ibaret değildir, (ve onun şeklinden) 0 bildirilen azapların benzerlerinden (başkaca da çiftler) çeşitli sınıflardan azaplar da (vardır) ve daha nice meşakkatli şeyler, zehirli zakkum ağaçları ve diğerleri de mevcuttur.

 

 

 

59.  Şunlar, sizinle beraber -ateşe- dalıvermiş bir topluluktur. Onlara bir merhaba yok muhakkak ki, onlar o ateşe gireceklerdir.

59.  Cehennem bekçileri; evvelce cehenneme atılanlara sonradan atılacakları göstererek diyeceklerdir ki: (Şunlar) Şu cehenneme sevkedilen diğer bir topluluk (sizinle beraber) âteşe (dalıvermiş bir topluluktur) onlar da sizinle beraber şiddetle azab göreceklerdir. Sonra cehennem bekçileri veya öyle evvelde cehenneme atılmış olanlar, o sonrakilere, yani dünyada iken kendilerinin aldatmalarına kapılmış bulunanlara diyeceklerdir ki: (onlara bir merhaba yok) Onlar için bir genişlik, azapdan bir kurtuluş bulunmasın, (mubakkak ki, onlar, o âteşe giricilerdir) Onlar kendi kötü amellerinden dolayı şimdi cehennem ateşine atılmaya lâyık olmuşlardır.

 

 

 

60.  -Onlar da- Derler ki: Hayr.. Sizlersiniz -o bedduaya daha lâyık- sizin için merhaba yoktur. Belki o küfrü, bizim için siz sundunuz. Artık ne kötü bir yerdir.

60.    Onlar da, yani: Sonradan cehenneme atılanlar da o evvelki atılanlara, dünyada iken kendilerine tâbi olmuş, aldatmalarına kapılmış bulundukları kimselere (Derler ki: Hayır.. Sizlersiniz) o bedduaya daha ziyade lâyık olanlar. Binaenaleyh asıl (sizin için merhaba yoktur.) Siz şimdi cehennemde hiçbir rahat yüzü göremeyeceksiniz. Zira bizi de siz sapıttınız, (belki o küfrü bizim için siz sundunuz) Bizi siz saptırarak o küfre düşürdünüz, (artık ne kötü bir yerdir) O ateş sizin için de bizim için de, artık bu, hepimiz için müthiş ve daimi bir ikametgâh bulunacaktır, diyeceklerdir.

§ Merhaba; yerin geniş olsun, rahat ve huzur içinde bulun manâsında bir duadır, bir iyilik severlik alametidir. İşte müslümanların birbirine selâm vermeleri merhaba demeleri böyle güzel bir içtimai terbiye neticesidir.

 

 

 

61.  Derler ki: Ey Rab'bimizl. Bize bunu kim sundu ise imdi onun için ateşte azabı kat kat arttır.

61.   Ve dünyada iken aldatmalara kapılmış olanlar, kendilerine tâbi olmuş oldukları aldatıcı kimseler hakkında (Derler ki: Ey Rab'bimizl. Bize bunu kim sundu ise) bizi

aldatarak bu ateşe girmemize kim sebebiyet verdi ise (imdi) bu ahiret âleminde (onun için âteşten azabı kat kat arttır.) hem kendi sapıklığını, hem de bakışlarını sapıklığa düşürmüş olmasının cezasına uğramış olsun.

 

 

 

62. Ve -azgınlar- derler ki: Bize ne oluyor ki: Bir takım erkekleri görmüyoruz ki, biz onları en şerli kimselerden sayar idik?.

62.   (Ve) 0 azgınlar, cehenneme atılınca (derler ki: Bize ne oluyor ki, bir takım erkekleri görmüyoruz?.) şimdi onlar ne ise bizimle beraber bu cehennlemde bulunmuyorlar?. Bu görmedikleri kimselerden maksatları, onların dünyada iken zelil, azaba lâyık gördükleri ve kendileriyle alay etmiş oldukları bir takım fakir müslümanlardır. (ve bizim onları en şerli kimseler sayar idik.) Ebu Cehl gibi müşrikler, kendi maddî servetlerine, mevkilerine güvenerek Hz. Ammar, Habbab, Bilal Habeşî, Selman-ı Farisî gibi ashab-ı kiram'ın fukarasından olan pek muhterem zatlara kıymet vermez, onların dünyevî bir servete sahip olmadıklarını bir kusur sanar, onlar ile alay etmeye cür'et eder, onların cehennem ehli olduklarına inanırlardı.

 

 

 

63.  Biz onları maskaraya alırdık. Yoksa onlar gözden mi kaçtı?

€3, 0 cehenneme atılan kâfirler, şöyle de diyeceklerdir: (Biz onları) 0 fakir müslümanları dünyada iken (maskaraya alırdık) onlar ile alay ederdik (yoksa onlar gözdenmi kaçtı?.) onlar da bizimle beraber cehenneme atılmış oldukları halde biz onları göremiyor muyuz?. Evet.. Onlar böyle diyerek bir kat daha üzüntüler, pişmanlıklar içinde yanıp yakılacaklardır.

 

 

 

64.  Şüphe yok ki, bu, -haber verilen şey- elbette sabittir. 0 âteş ehlinin birbiriyle tartışması -muhakkaktır-.

64.    Cenab-ı Hak da şöyle buyuruyor: (Şüphe yok ki, bu) Haber verilen hal, o kâfirlerin azab göreceklerine dair bilgi verilen şey (elbette sabittir) o bir hakikattir ve (o ateş ehlinin birbiriyle husumeti) cehennemde yapacakları münakaşa ve tartışmaları muhakkaktır. Herhalde meydana geledektir. Artık o müthiş âkibete hazırlansınlar.

 

 

 

65.  Deki: Ben şüphe yok ki ancak bir uyarıcıyım ve tek, kahhar olan Allah'tan başka ilâh yoktur.

65.     Bu mübarek âyetler de Resûl-i Ekrem'in insanlığı Allah'ın azabından kurtararak hidayet yoluna sevketmekle emrolunduğunu ve onun Allah'ın sıfatlarını ümmetine nasıl tebliğ edip öğrettiğini gösteriyor. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar riayete lâyık bir semavi kitap olduğuna işaret ediyor. 0 Yüce Peygamberin melâike-i kiramın hallerini ilâhi vahiy ile öğrenmiş olduğunu ve onun ne gibi mühim bir vazifeden dolayı ilâhi vahye kavuşmuş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Müşriklere (De ki: Ben şüphe yok ancak bir uyarıcıyım) taki, siz küfr içinde yaşayamazsınız, Allah'ın emrlerine muhalefet ederek azaba uğramış olmayasınız, yoksa ben bir zorbacı, bir sihirbaz, bir zalim değilim, sizden dünyevî bir menfaat beklemiyorum ve hepimizin söylemesi gerekmektedir ki: (Tek) Ortaklıktan, çokluktan uzak olan ve (kahhâr) bütün mahlûkat üzerinde galip, hâkim bulunan (Allah) Teâlâ'dan (başka ilâh yoktur) ilahlık, mabutluk ve hâkimiyet O'na mahsustur.

 

 

 

66.  Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rab'bi -O'dur-. 0 herşeye galip, çok bağışlayıcı olandır.

66.     Evet.. (Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rabbi) O'dur. Bütün bunların yaratıcısı, koruyucusu olgunluğa eriştiricisi 0 hikmet sahibi Yaratıcıdan başkası değildir. (0) Kerem sahibi Mabûd (herşeye galip) dir. O'nun kuvvet ve azameti herşeyin üstündedir, kendisinde hâşâ mağlubiyet, acizlik asla: Düşünülemez ve o Yüce yaratıcı (çok bağışlayıcı olandır) dilediği kulunu affeder, yüce zatına karşı olan kusurlarından dolayı pişman olup tövbe eden kullarını da hesaba çekmez, isterse o kusur pek büyük olmuş olsun. Artık o kadar yüce vasıflara sahip olan Kerem Sahibi bir Yaratıcıya kullukta bulunmak, O'nun ortak ve benzerden uzak olduğunu itiraf etmek bütün insanlar için en mühim, en birinci bir vazife değil midir?. Bunun hilâfına hareket edenler, kendilerini Allah'ın kahrından nasıl kurtarabilirler.

 

 

 

67.  Deki: Bu -Kur'an- pek büyük bir haberdir.

67.    Ey âlemlere rahmet olan Son Peygamber!. 0 kendilerini vahdet dinine davet ettiğin insanlara (Deki: Bu) size hükümlerini tebliğ ettiğim Kur'an-ı Kerim (pek büyük bir haberdir.) sizi Allah'ın birliğinden, Hz. Muhammed'in peygamberliğinden haberdar ediyor. O'nun Peygamberlere ve eski kavimlere dair verdiği haber, insanlık için bir uyanma vesilesidir. O ne kadar yüce, faide verici bir haberdir. Bunu takdir etmeniz icabetmez mi?.

 

 

 

68.  Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.

68.      Halbuki, ey bir takım gafilleri. (Siz ondan) O sizin için bir kurtuluş rehberi olan Kur'an'dan, onun ihtiva ettiği pek faideli haberlerden (yüz çeviriyorsunuz) gafletten ayrılmak istemiyorsunuz, onu tefekkür edip de îman şerefine, ebedî selâmete kavuşmak arzusunda bulunmuyorsunuz. Bu ne kadar cehaleti.

 

 

 

69.  Onlar orada tartışırken benim için mele-i a'la hakkında hiçbir bilgim yok idi.

69.     Evet.. 0 Kur'an, o ilâhi vahiy, pek muazzam bir haberdir, onun sayesinde nice meçhul şeyler hakkında bilgi edinilmektedir. Kısacası (Benim için melei âlâya) melâike âlemine, onların Hz. Adem'e karşı secde ile mükellef olduklarına, iblisin o secdeden kaçındığına vesaireye dair onların (tartışmada bulundukları zamana) ait bende bir (bilgi yok idi) bunlardan vaktiyle haberdar değilim. Bilahara bunlara dair bilgim, o Kur'an-ı Kerim'in verdiği haberler sayesinde meydana gelmiştir.

 

 

 

70.  Bana vahy olunmuyor, ancak ben şüphe yok apaçık bir uyarıcı olduğum için -vahy olunuyor-.

70.     Şimdi bana (Vahy olunmuyor) Kur'an-ı Kerim'in ayetleri bana nazil olmuyor (ancak ben şüphe yok bir apaçık uyarıcı) insanlığı Allah'ın azabından haberdar ederek kurtuluş yoluna sevk etmeğe memur (olduğum için) bana vahy olunuyor. Ben de size, Allah tarafından haberdar olduğum şeyleri tebliğ ediyorum, size bir cebirde, zorlamada bulunmuyorum. Bunları güzelce takdir ederek gerektirdiği şekilde hareket etmeniz icab etmez mi?.

 

 

 

71.  Ve hatırla o zamanı ki, Rab'bin meleklere demişti ki: Şüphe yok, ben çamurdan bir insan yaratacağım.

71.     Bu mübarek âyetler de Melei âlâya dair ayrıntılı şekilde bilgi veriyor. Adem Aleyhisselâm'ın yaratılış şekline ve Allah katındaki ehemmiyetine işaret buyuruyor, meleklerin ilâhi emre olan itaatlarını, Iblis'in de bu itatten kaçınmış olduğu için kovulmuş ve ebediyyen lanete mâruz bulunmuş olduğunu beyan ediyor, kibr ve hasedin kötülüğünü ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce Resulüm! (hatırla o zaman ki, Rab'bin meleklere demişti ki) yani: Yüce sânına lâyık bir şekilde onları haberdar buyurmuştu ki: (şüphe yok ben çamurdan) toprak ile sudan (bir insan yaratacağım) Adem adındaki bir zât, meydana getirilmiş olacaktır.

 

 

 

72.  İmdi onun yaradılışını tamamladığım ve içerisine ruhumdan üfürdüğüm zaman hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.

72.   (İmdi onun yaradılışını tamamladığım) Cismini yoğun bir surette şekillendirip (içerisine ruhumdan) ilâhi kudretimle yaratmış olduğum ruh adındaki latif cisimden, hayat kuvvetinden (üfürdüğüm zaman) yani: O ruhun geçişi ile, yayılmaya başlamasiyle o insana hayat vermiş olduğum vakit (hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın) onun bir yaratılış harikası olduğunu, Allah'ın feyzine kavuşmuş bulunduğunu dikkate alarak ona karşı bir selâm ve dua makamında olmak üzere secdeye varın. Bu bir hürmet secdesidir, bir ibadet ve tanrılaştırma secdesi değildir. Allah'ın emnine uymanın mükemmel bir nişanesidir.

 

 

 

73.  Bunun üzerine melekler hepsi de cümleten secde ediverdiler.

73.   (Bunun üzerine) Hz. Adem'in vücudu yaratılmış kendisine hayat ihsan olununca bütün (melekler) almış oldukları ilâhi emre uyarak (hepsi de cümleten) birlikte olarak Hz. Adem için (secde ediverdiler) hiçbiri geri kalmaksızın aynı zamanda o hürmet vazifesini yerine getirmiş oldular.

 

 

 

74.  İblis müstesna. O böbürlenmek istedi ve kâfirlerden oldu.

74.     (İblis müstesna) Melekler arasında bulunduğu için o secde ile kendisi de mükellef bulunmuş olan şeytan ise bu secdeye iştirak etmedi (o böbürlenmek istedi) kendisini daha büyük gördü, secdeye tenezzül etmedi (ve) öyle ilâhi emre karşı kibirlenip muhalefet ettiği için (kâfirlerden oldu) işte Allah'ın emrine muhalefetin neticesi!.

"Deniliyor ki: Bu gibi kıssaların tekrar edilerek anlatılması, insanlığı uyandırmak hikmetine dayanmaktadır. Şeytan, kibir ve hasedinden dolayı ilâhi emre muhalefet ettiği için ebediyyen lanete hedef olmuştur. Bir takım kâfirler de Resûl-i Ekrem'e karşı sırf kibir ve hasetlerinden dolayı muhalif bir cephe almış, onun peygamberliğini tasdik etmez olmuşlardı. İşte bu gibi kıssalar, onları uyanmaya davet etmekte bulunmuştur.

 

 

 

75.  -Cenab-ı Hak- buyurdu ki: Ey İblis!. İki elimle yarattığıma secde etmekten seni, ne şey alıkoydu?, kibirlenmek mi istedin, yoksa sen yükseklerden mi oldun?.

75.    Cenab-ı Hak, mukaddes zatına lâyık bir şekilde (Buyurdu ki: Ey İblis!. İki elimle) yani: Bir kimsenin yardımı ve ana baba vasıtası olmaksızın sırf ilâhi kudretimle, hikmet gereği olan ilâhi irademle (yarattığıma) insanlığın babası olan Adem Aleyhisselâm'a karşı (secde etmekten seni ne şey alıkoydu?.) hâlbuki, hiçbir şey seni, o husustaki ilâhi emre riayetten geri bırakmamalı idi. Hiçbir nefsani tesir altında kalmamalı idin, yoksa (kibirlenmek mi istedin?.) Yüce Yaratıcının emrine karşı kibirlenmek hiç uygun olabilir mi?. (Yoksa sen yükseklerden mi oldun?.) kendisine karşı secde ile emr olunduğun zatın üstünde bir mertebeye sahip bulunduğuna mı inandın da böyle bir muhalefete cür'et gösterdin. Bu ne kadar cahilce bir hareket!. Allah Teâlâ Hz. Adem'i iki mübarek eliyle yaratmış olduğunu beyan buyuruyor. Bu ise Hz. Adem'in kadrinin yüceliğini, onun yaradılışına itina buyurulduğunu misâl yoluyla göstermektedir. Cenab-ı Hak'kın ele ihtiyaçtan uzak olduğu açıktır. Bundan asıl maksat, Adem Aleyhisselâm'ın ne kadar ilâhî lütfa mazhar bulunmuş olduğuna işarettir. Artık öyle bir zata karşı, kibirli bir vaziyet almak, herhangi bir mahlûk için nasıl uygun olabilir?.

 

 

 

76.  -İblis- dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın.

76.   İblis ise kendi cehaletini teşhir ederek (Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım.) kendisine karşı secde ile emrolunduğum zâttan daha üstün bulunmaktayım. Çünki (Beni âteşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın) o bana denk bile değildir. Artık ona nasıl secde edebilirim?. Halbuki, Mel'un İblis, büyük bir hataya düşmüş bulunuyordu. Birşeyin kıymeti yalnız meydana geldiği madde ve unsur itibariyle değil, belki ona Cenab-ı Hak'kın verdiği bir şeref ve üstünlük itibaniyledir. Ateşin bazı özellikleri olduğu gibi, toprağın da birçok özellikleri vardır. Toprak bir nice faideli şeylerin büyüyüp gelişmesine hizmet etmektedir. Bununla beraber her ilâhi emir bir hikmete dayanmış olduğundan mahlûkun vazifesi o emre itaat etmektir. Hikmet sahibi Yaratıcının hiçbir emr ve yasağını hiçbir mahlûkun tenkide, redde selâhiyeti olamaz.

 

 

 

77.  -Allah Teâlâ'da- buyurdu ki: Hemen oradan çıkıver. Çünki sen şüphe yok ki, kovulmuşsundur.

77.     Şeytan öyle kibirli bir ifade de, bozuk bir kıyasta bulununca Allah Teâlâ da (Buyurdu ki:) Ey İblis!. (Hemen oradan çıkıver) Cennetten ayrıl veya melekler arasında durma, onların topluluğu arasından çık git veya vücudun güzeliğinden, beyazlığından; nuraniyetinden mahrum kal, çirkin, karanlık bir manzara teşkil et. Bencilliğin cezasına uğramış ol. (çünkü sen, şüphe yok ki, kovulmuşsundur.) Sen ilâhi emre muhalefetinden dolayı kovulmuşsun, her hayr ve kerametten mahrum bırakılmışsındır. Artık sen cennette, seçkin topluluklar arasında bulunamazsın.

 

 

 

78.  Ve muhakkak ki, lanetim kıyamet gününe kadar senin üzerinedir.

78. (Ve muhakkak ki,) Ey İblis!, (lanetim kıyamet gününe kadar senin üzerinedir) Kıyamete kadar lanete uğramış kimseler ise ebedî azabı hak etmiş şahıslardan ibarettir. Binaenaleyh şeytan da ahiret âleminde lanetin üstünde azaplara tutulacak, Cenâb-ı Hak'kın emrini uygun görmemesinin ebedî cezasına mâruz kalacaktır.

 

 

 

79. -İblis de- dedi ki: Yarabbü. Öyle ise bana tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.

79.   Bu mübarek âyetler de Mel'un Iblis'in kıyamete kadar yaşaması hakkındaki temennisinin kabul buyurulmuş olduğunu ve onun kimleri aldatıp kimleri aldatmayacağını bildiriyor. 0 kovulmuş İblis, ile aldatacağı kimselerin cehenneme atılacaklarını ihtar ediyor. Resûl-i Ekrem'in de tebliğ ettiği dinî hükümler karşılığında insanlardan bir ücret istemediğini ve onları zorluklara düşürmediğini beyan buyuruyor. Kur'an-ı Kerim'in de nasıl bir gerçek öğüt olduğunu ve onun haber verdiği şeylerin gelecekte gerçekleşip bilineceğini ilân buyurmaktadır. Şöyle ki: İblis de cennetten kovulunca (Dedi ki: Yarabbi öyle ise) madem ki, beni kovdun ve lanete mâruz kıldın (bana) Adem'in ve zürriyyetinin (tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.) beni ikinci sûra üfürülünceye kadar yaşat. İblis, bu temennisiyle ölümden kurtulmak ve Adem oğullarını devamlı olarak aldatmaya çalışmak istemiştir.

 

 

 

80.  -Cenab'ı Hak da- buyurdu ki: Haydi, sen muhakkak ki, mühlet verilenlerdensin.

80.   Cenab-ı Hak da, Iblis'in uzun bir müddet yaşaması zaten hikmet gereği takdir edildiği için (Buyurdu ki: Haydi sen, muhakkak ki, mühlet verilenlerdensin) senin uzun bir müddet yaşamana müsaade olunmuştur. Senin bunu temennide bulunman, fazladır.

 

 

 

81.  O bilinen vakit gününe kadar..

81.     Evet.. (O) Allah katında (bilinen günün vaktine kadar..) mühlet verilmiştir. Sen ilk sûra üfürülünceye kadar yaşayacaksın, o zaman sen de ölecek sonra tekrar hayata erdirilerek cehenneme sevkedileceksindir.

 

 

 

82.  -İblis de- dedi ki: Senin mutlak kudretine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım.

82.     İblis de, (Dedi ki:) Ey Yüce Yaratıcı (senin izzetine yemin ederim ki, elbette onların) Adem oğullarının (hepsini azdıracağım) isyanları süsleyerek onları aldatmaya çalışacağım, onları da benim gibi cehennem ehli kılacağım.

 

 

 

83.  Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş olan kullarım müstesna.

83.     (Ancak onlardan) O Adem oğullarından (ihlâsa erdirilmiş) Allah tarafmdan masumiyete ermiş, korunmuş, ibadet ve itaate muvaffak kılınmış (olan kulların müstesna) şüphe yok ki, ben onları şaşırtmaya kadir olamam. Şeytan, bu hususta aczini bildiği için böyle bir istisnada bulunmuş, yalan yere iddiada bulunmak istememiştir. Deniliyor ki: Şeytan bile Cenab-ı Hak'ka karşı yalan söylemekten kaçınmıştır. Artık herhangi bir mümin için nasıl lâyık olabilir ki, yalan söylesin.

Bu âyeti kerime'deki "Muhlesin" kelimesi lâm'ın kesriyle "muhlisin" de okunmaktadır. Buna göre manası şöyle olmuş olur: Kalplerini, amellerini hâlis kılan kimseler müstesna, onları şeytan saptıramaz.

 

 

 

84.  -Hak Teâlâ da- buyurdu ki: İmdi bu doğru ve şu hakikati söyleyeyim ki:

84.     Hak Teâlâ Hazretleri de (Buyuruyor ki: İmdi bu doğru) Allah'ın ihlâsa ulaştırdığı kullarını şeytan yoldan çıkaramaz ve Cenab-ı Hak'kın her haberi doğrudur (ve şu hakikati da söyleyeyim ki) sizi şu sabit doğru bir olaydan da haberdar edeyim ki:

85.  Elbette cehennemi senden ve onlardan sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.

85. Ey İblis!. (Elbette cehennemi senden ve onlardan) Adem oğullarından (sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.) öyle insanları sapıklıklara sevkedenlere de, onlara       uyanlara da cehennemde azap edeceğim. Bu takdir edilen bir hakikattir. Onlar kendi o fena hareketlerinin cezasına kavuşmuş olacaklardır. Bunda bir zorlama

yoktur. Onların öyle azap görmeleri kendi ihtiyarlarını, kabiliyetlerini kötüye kullanmalarının bir neticesidir. Kendilerine tebliğ edilen hükmleri, verilen nas i hatları kabul etmemelerinin bir gereğidir.

Adem Aleyhisselâm'ın kıssası için "Bakara", "A'raf", "Hicr", 'Isrâ", "Kehf" sûrelerine de bakınız!.

 

 

 

86. Deki: Onun üzerine sizden bir ücret istemiyorum ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.

86.    Artık Ey Son Peygamberi. Kavmine (De ki:) bu gibi ilâhi beyanlardan birer ibret dersi alınız, (onun üzerine) peygamberlik vazifemi yerine getirme Kur'an-ı Kerim'in hükümlerini tebliğ karşılığında (sizden bir ücret istemiyorum) şahsım için dünyevî bir menfaat beklemiyorum, (ve ben başka türlü görünenlerden de değilim) Ben ehli olmadığım birşeyi kendime izafe etmekte, onunla vasıflanmış olduğumu iddiada bulunmuyorum. Peygamberlik ve risalete kavuşmam, Allah'ın bir yardımı olarak sırf hakikattir. Yahut telkin ve tavsiye ettiğim dinî hükümlerin yüceliğini, sıhhat ve doğruluğunu bilmek, bir takım zorluklara ihtiyaç göstermez. Onların sıhhatine, gerçek olduğuna her aklı başında insan şahitlik eder.

 

 

 

87.  -Kur'an- başka değil, bütün âlemler için bir öğüttür.

87.  Evet.. (0) Kur'an-ı Kerim, o size tebliğ ettiğim ilâhî kitab (başka değil, bütün âlemler için bir öğüttür.) bütün insanlar ve cinler için selâmet ve saadet yollarını gösteren en kutsi bir hidayet rehberidir.

 

 

 

88.  Ve and olsun ki, onun haber verdiğini bir müddet sonra elbette bilmiş olacaksınızdır.

88. (Ve and olsun ki,) pek aşikar bir hakikattir ki, (onun haber verdiğini) o ilâhi kitabın vâd ve tehdide, gelecek hayata vesâireye dair bildirdiklerinin doğruluğunu (bir müddet sonra) öldükten veya kıyamet koptuktan veya İslâmiyet'in her tarafa yayılmasından sonra (elbette bilmiş olacaksınızdır.) bunların her şekilde doğru oldukları ergeç ortaya çıkacaktır. Bu ilâhi beyanlar, hem müjdeyi, hem de tehdidi içerir. Şöyle ki: Bunları vaktiyle bilip tasdik edenler, mes'ut kimselerdir, şeytan ile bir alâkaları yoktur. Bunları bilmeyip inkâr edenler de bilahara bilip cehaletlerinden dolayı pişmanlıkta bulunacaklarsa da artık pişmanlıkları kendilerine bir faide vermeyecektir. Binaenaleyh daha fırsat elde iken o hakikatları güzelce bilmeli, onlara göre hayatı tanzime çalışmalıdır ki, dünyevî ve uhrevî saadet tecelli etsin. Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizi hakkı bilip ona tâbi olmaktan ayırmasın. Amin.. Hamd, Alemlerin Rabbi Allah'adır.


Sonraki Sayfa