|
38-SAD
SURESİ
Bu mübarek sûre, Mekke-i
Mükerreme'de Kamer Suresi'nden sonra nazil olmuştur. Seksen sekiz âyeti kerimeyi
kapsar, Saffaf Suresinin tamamlayıcısı gibi bir şekilde indirilmiştir. Çünki bu
surede Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm'ın kıssaları da bildirilmiştir. "Sâd"
harfiyle başladığı için kendisine "Sâd" sûresi adı verilmiştir. Bir adı da "Dâvud
Su res i "d i r. Bu yüce sûre'nin başlıca içeriği de şunlardır:
1 Müşriklerin pek bâtıl
inançlarını açıklayıp reddetmek, kendilerini kınayıp susturmak.
2.Nuh, Salih, Hud, Şüayb,
Dâvud, Süleyman, Eyyûb, İbrahim, Ishâk, Yâkub, İsmail, Ilyesa, Zülkifl ve Adem
Aleyhimüsselâm'ın kıssalarına işaret etmek.
3.Hak yolunda yüce
peygamberlerin çekmiş oldukları eziyetleri ve nihayetinde galibiyete, ilâhi
zafere kavuşmuş olduklarını beyan ile Son Peygamber'e teselli vermek, O'nu da
Allah'ın zaferine kavuşmakla müjdelemek.
(4): Müşriklerin,
inkarcıların aslı kıyamette de ne kadar müthiş azaplara uğrayacaklarını
hatırlatmak.
(5): Adem Aleyhisselâm'a
karşı meleklerin secde ile mükellef bulunmuş olduklarını, şeytanın ise
böbürlenerek bu secdeden kaçınmış olduğunu ve bu yüzden ne fena bir sapıklığa
düşmüş bulunduğunu beyan etmek.
(6): Kur'an-ı Kerim'in
nasıl umumi bir ilâhi öğüt olduğuna dikkatleri çekmek ve inkarcıların bilahara
nasıl müthiş bir vaziyette kalacaklarını ihtar etmek.
1. Sâd, şeref, ve şan
sahibi olan Kur'an hakkı için. -iş o kâfirlerin dedikleri gibi değildir.-
1. Bu mübarek âyetler,
Allah'ın birliğini inkâr eden müşrikleri reddediyor ve cahilliklerini ortaya
koyuyor. Onların ne kadar kibirli bir vaziyet almış olduklarını teşhir
buyuruyor. Onların putlara tapmaya devam edilmesini istediklerini ve Hz.
Muhammed'in peygamberliğini ve O'na Kur'an-ı Kerim'in inişini imkânsız
gördüklerini haber veriyor. 0 müşriklerin böyle cahilce iddialara cür'et
etmeleri, onların henüz lâyık oldukları azaba kavuşmamış olduklarından neş'et
ettiğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sâd) Bu lafz; benzerleri gibi
müteşabihattandır. Bununla ne kasdedildiğini Allah'ın ilmine havale ederiz.
Maamafih deniliyor ki: Bu lafz, bu mübarek surenin ismidir, okunacak âyetlere
nazar-ı dikkati çekmektedir. "İşte böyle harflerden müteşekkil olduğu halde
Kur'an-ı Kerim'in âyetleri birer mucizedir, nazire mümkün değildir" denilmek
istenilmiş gibi oluyor. Bir de deniliyor ki: Bu lâfz, ilk harfleri Sâd olan "Sabur",
"Samed" gibi Allah'ın isimlerine işareti gerektirmektedir. Veyahut Resûl-i
Ekrem'in sıdkına işarettir. Bir yemin mahiyetindedir. Evet.. Buyuruluyor ki:
(şeref ve şân sahibi olan Kur'an hakkı için) Hz. Muhammed Aleyhisselâm, doğru
sözlü bir Peygamberdir. Diğer bir yoruma göre de üzerine yemin edilen şey, şu
mealdedir. Hakikatleri beyan eden Kur'an'a yemin olsun ki: İş o kâfirlerin
dedikleri gibi değildir, Allah Teâlâ birdir, ortak ve benzerden uzaktır. Hz.
Muhammed'in bu husustaki beyanatı da hakikatin ta kendisidir. 0 Yüce Resul,
doğruluk ve sadakatle hakkıyla vasıflanmıştır. Şüphesiz inanıyoruz.
§ Zikr; Lâfzı, şeref,
yücelik, şân, öğüt ve beyan manalarını ifade eder. Kur'an-ı Kerim de, bu yüksek
vasıflara sahip olduğu için kendisine "zi
2. Belki o kâfir olanlar,
bir gurur ve bir muhalefet içindedirler.
adı da verilmiştir.
2. (Belki o kâfir
olanlar) Kendi cahilce yollarına devam etmek istiyorlar. Onlar (bir gurur) bir
böbürlenmek (bir muhalefet) bir düşmanlık (içindedirler) kendilerine büyük bir
kıymet veriyorlar, Yüce Peygambere karşı muhalefete cür'et gösteriyorlar, o
yüzden böyle küfr içinde yaşıyorlar, başlarına gelecek ilâhi azabı hiç
düşünmüyorlar.
§ İzzet; Galebe, kahr
manasınadır, burada kibirlenme, şiddetli bir bencillik ve hakka uymaktan
kaçınmak manasında kullanılmıştır.
§ Şikak; da ayrılık,
Allah'ın dininden ve Resûl-i Ekrem'den uzaklaşmak, bertaraf bulunmak demektir.
3. Onlardan evvel nice
kavimleri helak ettik, çağırışmaya başladılar. Artık kurtuluş vakti değildi.
3. (Onlardan) O Kureyş
müşriklerinden (evvel nice kavimleri) küfr ve şirke düşmüş, Peygamberlerini
tasdik etmemiş oldukları için (helak ettik) çeşit çeşit felâketlere uğrattık,
başlarına öyle felâketler gelince onlar (çağırışmaya) bağırıp çağırmaya, imdat
istemeye (başladılar) Heyhat!, (artık kurtuluş vakti değildi) O pişmanlıkları
kendilerine bir faide vermiş olamadı. Çünki, öyle kimselerin kendilerine henüz
ilâhi azap gelmeden inançlarını amellerini düzeltmeleri icabeder.
§ Menâs, Firar, kaçıp
kurtulmak demektir.
4. Ve kendilerine
içlerinden bir uyananın gelmesinden dolayı hayrete düştüler ve o kâfirler dedi
ki: Bu, bir yalancı sihirbazdır.
4. (ve) O kâfirler
(kendilerine içlerinden bir korkutucunun gelmesinden) kendileri gibi insan
nev'inden bir insanın gelip de kendilerini ihahi azaptan korkutanak îmana davet
etmesinden dolayı (hayrete düştüler) o davetin faidesini takdir edemediler, o
gelen zâtın ne kadar yüce vasıflar ile vasıflanmış olduğunu anlayamadılar, (ve,
o kâfirler dedi ki: Bu) Bizi dine davet eden zât (bir yalancı sibirbazdır.)
gösterdiği harikalar sihir kabilindendir, 0, hakikaten Peygamber değildir, Allah
adına gerçek dışı beyanlarda bulunuyor.
5. İlâhları bir ilâh mı
kılmış? Şüphe yok bu, elbette pek fazla tuhaf birşey.
5. 0 kâfirler,
kendilerini Yüce Peygamber'e yalan isnadına sevkeden şüphelerini şöyle
bildiriyorlardı, (ilâhları bir ilâh mı kılmış) 0 Peygamberlik iddiasında
bulunan, bu kadar putların mabut olduklarını inkâr ediyor da mabudunun bir ilaha
mahsus olduğunu mu iddia ediyor!. (Şüphe yok ki, bu,) iddia (elbette pek fazla
tubaf birşey) nasıl olur da bir ilâhtan başka tanrı bulunmamış olsun?. 0
kâfirler, öteden beri atalarının öyle birçok putlara tapınıp durduklarını görmüş
oldukları için o putların Hanlığa sahip olmadığına dair olan peygamber sözünü
tuhaf ve garip görmüşlerdi.
§ Ucâb; kendisinden çok
fazla hayret edilecek şey, ve pek acayip veya kendini beğenmiş kimse demektir.
6. Onlardan ileri
gelenler, yürüyünüz ve ilâhlarınızın üzerine sabr ediniz, şüphe yok ki,
istenilen şey budur. Diye çıkıp gittiler.
6. (Onlardan ileri
gelenler) Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden bir gurup, Resûl-i Ekrem'in
kendilerini tevhid dinine davetine karşı mâkul bir cevap bulamadıkları için
kendileri gibi müşriklere hitaben dediler ki: (yürüyünüz) Haydi O'nun yanından
çıkıp gidiniz (ve ilâhlarınızın üzerine sabr ediniz) putlarınızın aleyhindeki
sözlere bakmayınız, onlara tapınmaya devam eyleyiniz (şüphe yok ki, istenilen
şey budur) yani: Muhammed -Aleyhisselâm- tevhid inancını yaymak istiyor, onun
kasdettiği bundan ibarettir. Siz O'nun bu arzusuna bakmayınız, putlarınıza
tapmaktan geri durmayınız, o kendi iradesini terk edecek değildir, (diye) 0
gurup meclisten (çıkıp gittiler) Hz. Peygamberin mübarek teklifini kabul
etmediler.
"Rivayet olunuyor ki:
Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri Ebu Talib'in evinde toplanmışlar, Hz.
Peygamberin putlar aleyhinde bulunmamasını arzu ediyorlardı. 0 mecliste bulunan
Resûl-i Ekrem de onların arzularını red etmiş ve buyurmuş ki: Ben sizden bir
kelime diliyorum, onu kabul ederseniz size Arablar da, Arap olmayanlar da tâbi
olur, hürmet eder. 0 taife de demişler ki: Ne iyi, o kelime nedir?. Resûl-i
Ekrem de o kelime "Lailahe illaliah"dır diye buyurmuş. Bunun üzerine o gurup
hemen toplanıp dağılmışlar, bu kutsî teklifi takdir edip kabul etmemişler.
7. Biz bunu son dinde de
işitmedik. Bu bir uydurmadan başka bir şey değil.
7. O takdirden mahrum gurup
diyorlardı ki: (Biz bunu) Böyle yalnız bir Allah'ın varlığını, O'nun vasıflarını
(son dinde de işitmedik) Hıristiyan milleti de teslise Üç İlaha inanıyor. Arab
müşrikleri arasında hıristiyanlık, dinlerin sonuncusu sanıldığı için onu
hassaten misal göstermek istemişlerdi. Diyorlardı ki: (bu) Hz. Muhammed'in bize
teklif ettiği tevhid dinî
(bir uydurmadan başka birşey değil.) bu, bir iftiradan, bir yalandan ibarettir,
bunun bir hakikati yoktur.
§ İ h t i lak; Yalan ve
iftira demektir.
8. 0 Kur'an, bizim
aramızda O'nun üzerine mi indirilmiştir?, -dediler- Hayır.. 0 inkarcılar benim
vahy'imden tereddütler içindedirler. Hayır.. Azabımızı henüz tatmadılar.
8. 0 inkarcılar, kendi
iddialarını takviye için ne diyorlardı ki: (0 Kur'an, bizim aramızda O'nun
üzerine mi indirilmiştir?.) Halbuki, biz insanların reisleriyiz, eşrafından
bulunuyoruz. Eğer öyle bir ilâhi kitap olsa idi, bizim üzerimize inmesi lazım
gelirdi. 0 cahiller, kendi maddî mevkilerine, servetlerine güvenerek böyle
kibirli tarzda bir iddiada bulunmuşlardı. Allah Teâlâ da onları red için
buyuruyor ki: (hayır) 0 inkarcılar (benim vahyimden) inzal ettiğim semavi
kitaptan (tereddütler içindedirler) eğer onlar güzelce düşünseler, o
tereddütleri gider, (hayır.. Onlar azabımı henüz tatmadılar.) Eğer o
inkârlarından dolayı lâyık oldukları ilâhi azap onların başına gelmiş olsa idi,
elbette o şüpheleri, tereddütleri gidecek, ne kadar cahilce bir gurur ile küfr
içinde yaşamış olduklarını anlayacaklardır. Fakat artık, kanaatlarını
değiştirerek Resûl-i Ekrem'in beyanlarını tasdik etmeleri kendilerine faideli
olmazdı, elbette ki, ümitsizlik halindeki îman makbul değildir.
9. Yoksa onların yanında
mıdır, herşeye galip, çokça bağışlayıcı olan Rab'bin rahmet hazineleri?.
9. Bu mübarek ayetler
de peygamberliğin Muhammed Aleyhisselâm'a ihsan buyurulmasını imkânsız gören
inkarcıların ne kadar selahiyetleri dışında münasebetsizce söz söylediklerini
ortaya koyuyor. Allah Teâlâ'nın dilediği kulunu peygamberlik şerefine
kavuşturacağını, O'na kimsenin mani olamayacağını bildiriyor. Peygamberlerini
yalanlayan kavimlerin pek fecî felâketlere uğramış olduklarına işaret buyuruyor
ve alay etme yoluyla bir an evvel azaba kavuşmalarını isteyen inkarcıların
nihayet korkunç bir ses ile helak olup azaba tutulacaklarını ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yoksa onların) 0 inkarcıların (yanında mıdır?.)
onların selahiyetleri dahilinde midir (Herşeye galip) bulunan ve (çokça
bağışlayıcı olan) dilediği kullarını af ve mağfiret buyuran (Rab'bin
hazineleri?.) ki, o inkarcılar, o hazinelerde diledikleri şekilde tasarrufta
bulunsunlar, dilediklerine ondan bal bol, versinler ve dilemediklerini de ondan
mahrum bıraksınlar, risalet ve peygamberlik makamlarına da dilediklerini getire
bil s inler?.
10. Yoksa göklerin ve
yerin ve aralarındakilerin mülkü, onlar için midir?, -öyle ise- sebepler içinde
yükseli versinler.
10. (Yoksa göklerin ve
yerin ve) Bu ikisinin (aralarındakilerin mülkü onlar için midir?.) onlar böyle
bir iddiada bulunabilirler mi?. Eğer faraza öyle ise (Sebepler içinde
yükseliversinler.) yükselme vasıtalarile, yollariyle göklere kadar çıkarak arş
üzerinde hükme başlasınlar, Rabbanî işler ve ilâhi takdirlen hakkında atıp
tutsunlar, bu ne mümkün!. Bütün kâinat, bir Yüce Yaratıcının hâkimiyeti altında
bulunmaktadır. 0 dilediği kullarını risalete, peygamberliğe vesair yüce
nimetlere kavuşturur. Buna kim müdahale edebilir?.
11. Onlar burada muhtelif
guruplardan hezimete uğramış bir ordudur.
11. Allah Teâlâ o
inkarcıların nihayet zarar ve ziyanda kalacaklarını şöylece beyan buyuruyor:
(Onlar) 0 Kureyş topluluğundan olan müşrikler (burada) Mekke-i Mükerreme
beldesinde (muhtelif guruplardan) Peygamberlerine karşı muhalefete cür'et etmiş
olan eski kavimler kabilinden (hezimete uğramış bir ordudur.) bu şimdiki
muhalifler de, öyle yenilmeye mahkum bir guruptan ibaret bulunmaktadırlar. İşte
bu haberde Kur'an-ı Kerim'in bir açık mucize olduğuna bir delildir. Çünki bu
ayeti celîle, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştu. Oradaki müşrikler ise büyük
bir varlık sahibi bulunuyorlardı. Fakat az sonra Bedr ve Hendek gazvelerinde
olduğu gibi asıl Mekke-i Mükerreme'nin fethi neticesinde de öyle büyük bir
yenilgiye uğramışlardır. Resûl-i Ekrem'in başarısı ve galibiyeti ise gün gibi
parlamaya başlamıştır.
12. Onlardan evvel Nûh
kavmî ve Ad ve demir kazıklar sahibi olan Firavun -Peygamberleri- yalanlamıştı.
12. Evet.. Son
Peygamberi yalanlayanlar, nihayet öyle bir hezimete uğramışlardır. Nitekim
(Onlardan) 0 Yüce Peygamberi yalanlayan müşriklerden (evvel Nuh kavmi) Nuh
Aleyhisselâm'ı yalanlamışlardı, (ve Ad) Kavmi Hûd Aleyhisselâm'ı inkâr
eylemişlerdi, (ve demir kazıklar sabibi olan) Yani: Demir dirnekler üzerine
kurulmuş bir ikametgâha malik bulunan (Firavn) da Peygamberleri (yalanlamıştı.)
İşte Peygamberlerini yalanlayanların hepsi de nihayet en şiddetli felâketlere,
azaplara uğramışlardır.
§ Evtâd; Çakılmış kazıklar
demektir. Kuvvetli ve sabit bir hâkimiyetten saltanattan kinaye bulunmaktadır.
Firavn dilediği kimseleri ağaçlara mıhlayarak cezalandırdığı için kendisine "Evtâd
sahibi" denilmiştir.
13. Ve Semûd ve Lût kavmi
ve Eyke ahalisi de -yalanlamışlardı-işte bunlar, o guruplardır.
13. (Ve Semûd) Kavmi de
Salih Aleyhisselâm'ı dinlememişti (ve Lût kavmi) Lût Aleyhisselâm'a muhalefette
bulunmuştu (ve Eyke ahalisi de) Şüayb Aleyhisselâm'a karşı cephe almıştı,
bunların hepsi de Peygamberlerini yalanlamıştı, (işte bunlar) Bu adları
bildirilen kavimler (o guruplardır.) o Peygamberlerini inkâra cür'et etmiş,
dinsiz kavimler cümlesindendirler. Artık asr-ı saadetteki inkarcı kimseler de o
eski kavimler kabilinden bulunmaktadırlar.
14. Başka değil, hepsi de
Peygamberleri yalanladılar da artık azabım, hak oldu.
14. Evet.. Cenab-ı
Hak buyuruyor ki: (Başka değil) 0 guruplardan (hepsi de Peygamberlerini
yalanladılar) zaten bir Peygamberi yalanlamak, bütün Peygamberleri yalanlama
hükmündedir, (artık azabım hak oldu) Onların hepsi de, azaba lâyık oldular,
başlarına lâyık oldukları azap gelmiş oldu. Nitekim diğer bir kısım sûrelerde o
mübarek Peygamberlerin kıssaları ve ümmetlerinin başlarına gelen felâketler
gösterilmiş bulunmaktadır.
15. Bunlar da ancak bir an
gecikmesi olmayan korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.
15. Artık o kadar
kuvvetli kavimler, küfrleri yüzünden helake uğramış olunca Son Peygamber'i inkâr
eden guruplar, bir gün büyük bir azaba uğramayacaklar mı? Elbette ki,
uğrayacaklardır. Şöyle ki: (Bunlarda ancak, bir an gecikmesi olmayacak) yani:
pek âni bir surette vuk'u bulacak (korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.)
bunlar şimdilik yaşıyorlar, hikmet gereği köklerini kazıyacak bir azaba
uğramıyorlar. Fakat takdir edilen vakit gelince, yani: İlk yahut ikinci sûra
üfürme vuk'u bulunca hepsi de lâyık oldukları vezalara kavuşacaklardır, o günü
bekleyip dursunlar!
§ Fevâk; deve veya koyun
gibi hayvanı sağarken bir memesini bir kere sağmakla ikinci kere sağmak arasında
geçen zaman demektir. Az bir zamandan, fazla beklememekten kinayedir.
16. Ve dediler ki: Ey
Pab'bimizl. Bizim için amel defterimizi hesap gününden evvel çabukça ver.
16. (Ve) 0 Peygamber
zamanındaki müşrikler, bir alay yoluyla (dediler ki: Ey Rab'bimizl. Bizim için
amel defterimizi) daha biz dünyada iken (hesap gününden evvel çabucak ver.)
bizim ahirette azaba uğrayacağımız iddia ediliyor, şayet öyle bir azap var ise
hemen başımıza getir, onu ahirete bırakma. Yahut: Görelim ki, bizim için güzel
ameller mi, yoksa çirkin ameller mi yazılmış, bakalım, anlayalım!.
§ Kıt; kitap, delil, yazı,
nasip, hisse manasınadır. Çoğulu, kutût'tur.
17. Dediklerine karşı sabr
et ve kulumuz kuvvet sahibi Davud'u hatırla, şüphe yok ki, 0, çok -Hak'ka-
yönelen bir zât idi.
17. Bu mübarek
âyetler de Peygamber Efendimize kavminin hoş olmayan lâkırdılarına karşı sabr
etmesini tavsiye buyuruyor. Hz. Davud'un da fevkalade nimetlere,
meziyetlere kavuşmakla
beraber bazı üzüntülere bir imtihan için müptela olmuş olduğunu beyan ile Fahr-i
Kâinat Hazretlerine teselli vermiş olmaktadır. Şöyle ki: Ey Resûl-i Ekrem!.
Senin hakkında Kureyş müşriklerinin (Dediklerine karşı sabr et) bu senin
hakkında bir ilâhi imtihandır bir mükâfat vesilesidir, (ve kulumuz kuvvet
sahibi) ibadet ve itaat hususunda büyük bir sebat ve kuvvete sahip bulunan (Davud'u
hatırla) Onun kıssasını göz önüne al, O'nun da ne kadar kuvvet ve hikmet sahibi
iken birçok üzüntülere mâruz kalmış ve Allah korkusu ile titreyerek peygamberlik
görevini ne kadar güzelce yerine getirmeye çalışmış olduğunu uyulması gereken
bir örnek olarak düşün, (şüphe yok ki, 0) Hz. Dâvud, (çok) Hak'ka (dönen)
Allah'ın rızasını kazanmaya çalışan (bir zât idi) geceleri kalkar namaz kılardı,
daima bir gün oruç tutar bir gün de iftar ederdi. Imam-ı Buhari'nin tarihinde
yazılı olduğu üzere Peygamber Efendimiz, Hz. Dâvud zikredildikçe buyurmuş ki: 0,
insanların en çok ibadet edeni idi. Allah'ın selâmı üzerine olsun.
18. Muhakkak ki, dağları
emrine verdik, O'nunla beraber akşamleyin ve kuşluk vakti tesbîh ederlerdi.
18. Allah Teâlâ
Hazretleri şöyle buyuruyor: (Muhakkak ki, dağları emrine verdik) 0 kadar
kuvvete, kudrete, yüceliğe sahip olan ve görünüşte his ve hareketten mahrum gibi
görülen dağları, Allah'ın emrine itaatkâr ve boyun eğici kılmış olduk. (O'nunla
beraber) Dâvud Aleyhisselâm'a arkadaş olarak (akşamleyin ve kuşluk vakti)
beraberce (teşbih ederlerdi.) dağların Hz. Dâvud ile beraber teşbihte
bulunmaları, O'nun için bir mucizedir. Hikmet sahibi Yaratıcı o yüce dağlarda
kendilerine mahsus bir hayat, bir akıl ve bir kudret ve bir konuşma yaratmıştı
da, o zaman Hz. Dâvud ile beraber onlar da teşbihe, Allah'ın zatını kutsamaya
devam ediyorlardı. Allah'ın kudreti karşısında dağların bu teşbihi imkânsız
görülemez, bunu te'vile hacet yok. Eğer dağların bu teşbihinden maksat, onların
o büyük yaratılışları, vaziyetleri bakımından lisan-ı hal ile bir teşbihten
ibaret olacak olsa, artık o teşbihi öyle iki vakte tahsis, ve Hz. Dâvud ile
beraber göstermek uygun olmayabilir. Çünkü onlar bu itibar ile her vakit teşbih
ve tehlilde bulunmaktadırlar. Maamafih şöyle de deniliyor ki: Dâvud
Aleyhisselâm'ın sesi pek güzel idi, böyle bir ses ile tevhid ve teşbihte
bulunurdu, bu sesi dağlara aksediyordu, onlar da bu sedayı aksettirerek sanki
O'nunla beraber teşbihte bulunmuş oluyorlardı. Fakat Kur'an-ı Kerim'in açık
beyanını kesin ihtiyaç olmadıkça böyle yoruma lüzum yoktur.
§ Aşiy; güneşin batışından
yatsı vaktine kadar olan zamandır. Bir görüşe göre de güneşin dönmesinden
batışına kadar olan müddettir.
§ Işrak; da ışık vermek ve
aydınlatmak demektir. Bundan maksat ise, güneşin doğup her tarafa ışığının
yayılmaya başladığı zamandır. Hz. Davud'un teşbihi bu iki zamana tahsis edilmiş
ise, bu zamanlarda ibadet veya itaatin pek makbul olduğuna işaret vardır.
19. Kuşları da toplanmış
olarak -Ona tâbi kıldık- hepsi de 0 na yönelmiştir.
19. (Kuşları da
toplanmış olarak..) Hz. Davud'a tâbi kıldık, onlar da O'nunla beraber teşbihte
bulunurlardı, (hepsi de) Dağlar da, kuşları da, (O'na) Dâvud Aleyhisselâm'a
(yönelmişlerdi.) O'nun emrine tâbi olarak O'nunla beraber teşbihe devam
ederlerdi. Evet.. Hepsi de Allah'ın emrine itaatkâr, beraberce zikr ve teşbihe
devam ediyorlardı.
20. Ve O'nun mülkünü
kuvvetlendirmiştik ve O'na hikmet ve davaları, çözme kabiliyeti vermiş idik.
20. Hak Teâlâ
Hazretleri şöyle de buyuruyor: (Ve O'nun) Dâvud Aleyhisselâm'ın (mülkünü) devlet
ve saltanatını heybet ile, zafer ile, pek fazla bir ordu ile
(kuvvetlendirmiştik) düşmanlarına karşı pek üstün bir vaziyette bulunuyordu, (ve
O'na) 0 mübarek Peygamber'e (hikmet) yani: Peygamberlik, eşyanın haki katlarına
vukuf, hak ile bâtılın arasını ayırma gücü (ve davaları çözme yeteneği) davaları
güzelce halletme ve çözme kabiliyeti (vermiş idik.) 0 Yüce Peygamber, öyle
yüksek olgunluklarla, faziletlerle vasıflanmış bulunuyordu.
21. Ve sana o davacıların
haberi geldi mi?. 0 vakit ki, mabedin duvarına tırmanıp çıkmışlardı.
21. (Ve) Ey Son
Peygamber!. (Sana) Hz. Davud'un zamanına ait olan (o davacıların haberi geldi
mi?.) o garip tarihi olayı biliyor musun?. Yani: Sen de o olaydan haberdar
olmalısın, o pek ibret verici bir olay idi. (0 vakit ki,) 0 davacılar, Hz.
Davud'a mahsus (ibadetgaha) alışılmamış bir şekilde (tırmanıp çıkmışlardı.) 0
Yüce Peygamberin ibadetle meşgul olduğu bir zaman, garip bir tarzda huzuruna
girmiş, muhakeme zamanı olmadığı halde O'na kendi hallerini arza başlamışlardı.
§ Tesevvür; sur'un, kale
duvarının üzerinden aşıp gelmek manasınadır.
§ Mihrap, dan maksat da "Gurfe"
kendisinde ibadet olunan bir mahaldir.
22. 0 vakit ki, Davud'un
karşısına girmişlerdi de, onlardan korkuya düşmüştü. Dediler ki: Korkma, iki
davacı ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu. Artık sen aramızda hak ile
hükmet, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına sevk et.
22. Evet.. (0 vakit ki,)
0 davacılar öyle ansızın (Davud'un karşısına girmişlerdi de) Hz. Dâvud (onlardan
korkuya düşmüştü) çünkü onlar izinsiz yukarıdan aşağıya birden bire inmiş
bulunuyorlardı. 0 mübarek Peygamberin ibadet ve istirahat vaktini ihlâl
etmişlerdi. 0 gelen zâtlar (dediler ki:) Ey Dâvud Aleyhissetam bizden (Korkma)
biz (iki davacı) bulunuyoruz (ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu) bu
tecavüzün hükmü nedir?, (artık sen aramızda hak ile hükmet) Vereceğin hükmde
(haksızlık etme.) hak'tan ayrılıp uzaklaşma, (ve bizi doğru yolun ortasına
şevket) adaletin gereği ne ise onu bize bildir, sonra o şekilde hükmet, bir
tarafı tercih etme..
§ Feza'; Korku, feryat,
nefret, keder, insana arız olan heyecan.
§ Teşeddüd; Hak'tan
uzaklaşmak, haksızlık ve zulmde bulunmak, yalanı tercih etmek demektir.
23. Muhakkak ki, şu,
benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu vardır. Benim için ise bir dişi
koyun var. Öyle iken "onu bana bırak" dedi ve beni konuşmada mağlûp etti.
23. Hz. Davud'un
huzuruna giren iki şahıstan biri şöyle dedi: (Muhakkak ki, şu benim kardeşimdir)
Yani: Din, meslek veya iyilikseverlik itibariyle aramızda bir kardeşlik vardır,
bir bağ mevcuttur. (O'nun doksan dokuz dişi koyunu vardır) yani: 0, kadar kadına
sahiptir, (benim için ise bir dişi koyun var) Ben yalnız bir kadına sahibim
(öyle iken) bu kardeşim (onu) o bir koyunu da (bana bırak dedi) yani: Ondan
alâkanı kes de onu bana bırak diye teklifte bulundu (ve beni konuşmada mağlup
etti) o daha güzel konuşan ve daha ziyade mücadeleye, münakaşaya güç yetiren
biri olduğu için bana galip geldi, ona karşı, kendi hakkımı müdafaaya kadir
olamadım, sen bu hususta ne buyurursun, ey yüce hükümdar!..
§ Na'ce; dişi koyun
demektir, fakat Arap lisanında bu, çok kere kadından kinaye bulunur.
§ Ikfâl; kefil etmek, kabul
ettirmek, verip başkasından alâkasını kesmek gibi bir manada kullanılmaktadır.
§ Izz; galip olmak, yağmur
fazlaca yağmak manasını ifade eder.
24. -Dâvud Aleyhisselâm-
dedi ki: Elbette senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulm
etmiş oldu. Ve muhakkak ki, mal ortaklarından birçokları mutlaka bazıları bazısı
üzerine tecavüz etmektedir. Ancak, imân edenler ve sâlih amellerde bulunanlar
müstesna. Onlar da ne kadar az! Ve Dâvud sandı ki: Muhakkak biz onu bir imtihana
tâbi tutmuş olduk. Hemen Rab'binden af dileğinde bulundu ve rükû edici olarak
yere kapandı ve -Hak'ka- yöneldi.
24. Bu mübarek âyetler de
Dâvud Aleyhisselâm'ın kendisine müracaat eden davacılara karşı olan
açıklamalarını bildiriyor ve o davacıların öyle ansızın gelmelerini kendi
hakkında ilâhî bir imtihan kabul ederek hemen af dileyip kulluk secdesine
kapanmış olduğunu beyan buyuruyor. Ve Hak Teâlâ Hazretlerinin o Yüce
Peygamberine hilâfet
ihsan buyurduğunu ve O'nun
nefsin arzularına tâbi olmaktan men ederek hakkaniyet dairesinde hükm ile
mükellef kıldığını beyan ve nefsin arzusuna tâbi olanların hak yolundan
ayrılmış, büyük bir azaba mâruz kalmış olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle
ki: Dâvud Aleyhisselâm, öyle ansızın huzuruna giren şahısların ifadelerini aldı
ve kendi beyanatını yemin ile kuvvetlendirerek (Dedi ki: Elbette) andolsun ki,
(senin koyununu kendi koyunlarına) alıp ilave etmek (istemesiyle) o ortağın
(sana zulm etmiş oldu) onun o arzusu, bir insafsızlık eserinden başka birşey
değildir (ve muhakkak ki, mal ortaklarından birçokları) şirket hukukuna
lâyıkiyle riayette bulunmuyorlar (mutlaka bazıları bazısı üzerine tecavüz
etmektedir) aralarında çoğu defa çekişmeler, mücadeleler meydana geliyor.
Halbuki, herkes kendi arkadaşının, kendi ortağının hakkına riayet etmedir,
insaniyet bunu icabeder. (ancak imân edenler) Allah'ın dinî ile vasıflanmış
olanlar (ve sâlih sâlih amellerde bulunanlar müstesna) onlar, dinî bir terbiyeye
sahip, güzel ahlâk ile donatılmış bulundukları için herkesin hukukuna riayet
ederler, kendi menfaatleri için başkalarının zararına sebebiyet vermezler. Fakat
maalesef (onlar da ne kadar az!.) pek hayret edilir ki, öyle yüksek bir insani
terbiyeye sahip olanlar, cemiyetler arasında nisbeten pek az bulunmaktadır. (Ve
Dâvud) aleyhisselâm, o davacıların çıkıp gitmelerini müteakip, onların
maksatlarını ve davalarında samimi olup olmadıklarını biraz düşününce onların
vaziyetlerinden şüpheye düştü, sandı ki: (muhakkak biz O'nu) Hz. Davud'u (bir
imtihana) bir denemeye tâbi tutmuş olduk.) öyle adete aykırı bir hâdisenin, öyle
meçhul kimselerin huzurma ansızın girmelerinin ani bir imtihan olduğunu
sanıverdi. (Hemen Rab'binden af dileğinde bulundu) Yarabbü. Eğer bu hususta bir
kusurum bulundu ise beni af et diye rica ve niyaza başladı, (ve rükû edici
olarak yere kapandı) Yani: Kulluk secdesine vardı. Allah'ın himayesine sığınmak
istedi. (Ve) Hak'ka (yöneldi) Şayet kendisinden en küçük bir günah çıkmış ise
ondan dolayı tövbekar olarak Allah'ın affına sığındı. Bu âyeti kerime, Imam-ı
Azam'a göre bir secde ayetidir.
25. Artık bunun için O'nu
bağışladık, ve şüphe yok ki, onun için bizim katımızda elbette yüksek bir makamı
ve bir akıbet güzelliği vardır.
25. Cenab-ı Hak da o
Yüce Peygamber'inin o pek samimi niyazını kabul buyurmuş olduğunu şöylece beyân
buyuruyor. (Artık bunun için) 0 Yüce Peygamber'in bu niyazından dolayı (O'nu) o
Dâvud Aleyhisselâm'ı (bağışladik) o zannından veya zelle kabilinden olan bir
muamelesinden dolayı O'nu mes'ul tutmadık, (ve şüphe yok ki, O'nun için) Hz.
Davud'a mahsus (bizim katımızda) yanımızda (elbette bir yakınlık vardır) o
mânevi bir yakınlığa, ebedî bir saadete adaydır ve onun için (bir âkibet
güzelliği) de (vardır.) O'nun için cennette yüce makamlara ulaşmak da takdir
edilmiştir.
26. Ey Dâvud!. Şüphe
yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık insanlar arasında hak ile
hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o
kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları
için şiddetli bir azap vardır.
26. Dâvud Aleyhisselâm
kusurlardan beri ve Allah katında pek büyük bir fazilete sahip olduğunu şu ilâhi
hitab da kesin bir şahittir. (Ey Dâvud!. Şüphe yok ki, biz seni yeryüzünde
halife kıldık) Sana mülk ve saltanat ihsan buyurduk, senin ahali arasındaki
hükmlerin geçerlidir, sana itaat etmeleri lazımdır, (artık) Sen de (inşalar
arasında hak ile hükmet) sana Allah tarafından bildirilmiş olan dünya ve ahirete
ait hükmlere riayet eyle, içtimai kurtuluş onunla mümkündür, (ve hevaya tâbi
olma.) Gerek hükümet etme hususunda ve gerek diğer dinî ve dünyevî işlerde
nefsin hevasına uyma (Sonra) öyle nefsin hevasına uymak (seni Allah yolundan
şaşırtır.) sapıklığa düşürür, yüceltme rehberi olan hükümlere riayetten seni
mahrum bırakır, bütün dünyevî ve uhrevî istekler bozulmuş olur. Bunun
mes'uliyeti ise elbette ki, Allah katında pek büyüktür. Evet.. (Muhakkak o
kimseler ki, Allah yolundan saparlar) Hak'kı bırakarak bâtıla sarılırlar (Onlar
için hesap gününü unutmuş oldukları için) kıyamet gününün mes'uliyetini
düşünmeyip gafilce yaşadıklarından dolayı (bir şiddetli azap vardır.)
Binaenaleyh istikbaldeki bu müthiş mes'uliyet düşünülmelidir. Elbette insanlığın
yaradılışı boş yere değildir, hiçbir şey boş yere yaratılmamıştır, hayatın
gayesini dikkate almayanlar, elbette ki, uhrevî mes'uliyetten
kurulmayacaklardır.
Yüce Peygamberler, masum ve
Allah'ın emnine her yönüyle riayetkar oldukları için onlara yönelen bu gibi
ilâhi beyanlar onların asıl ümmetlerine yöneliktir, onların uyanmalarına vesile
olmak hikmetine dayanmaktadır.
"Bu ayetlerin Dâvud
Aleyhisselâma işaret ettiği kıssa hakkında muhtelif rivayetler vardır ki,
onların hiç de doğru rivayetler olmadığını Fahri Razî gibi araştırmacı
müfessirler
açıklamışlardır. Kısacası denilmiştir ki: Dâvud Aleyhisselâm'ın birçok eşleri
var idi. Buna rağmen "Uryâ" adında bir kumandanının eşine de aşık olmuş o
kumandanı birkaç defa savaşlara göndermiş, onun öldürülmesinin ardından o eşiyle
evlenmiş, o öldürülmeden dolayı mahzun olmamıştır. Bunun üzerine iki melek insan
suretinde görünerek Hz. Davud'un huzuruna gelmişler, O'nun yaptığı muamelenin
ahlâka uygun olmadığına işarette bulunmuşlardır. Bu iki meleğin Cebrail ile Mi
kail Aleyhimesselâm'dan ibaret olduğu da kaydedilmektedir.
Halbuki, bu rivayet boştur,
bir asıla dayanmamaktadır. Dâvud Aleyhisselâm'dan böyle bir muamelenin çıkışı
pek uzaktır. Böyle bir muamele vuk'u bulmuş olsa öyle iki meleğin gelmesine ne
hacet var?. Cenab-ı Hak, o Peygamberini ilâhi vahiyle irşad ve ikâz etmiş
olurdu. Hatta, Imam-ı Ali Radiallâhü Anh buyurmuştur ki, Dâvud Aleyhisselâm
hakkında kim öyle bir isnatta bulunursa kendisine yüzaltmış kırbaç vururum,
Peygamberler hakkındaki iftiranın cezası budur.
Maamafih Hz. Davud'un
huzuruna gelenlerin ikiden fazla olduğunu Kur'an-ı Kerim'deki beyanlar
göstermektedir. Çünki: "Dehalû" içeri giriverdiler, "Münhüm = onlardan, Kalü =
dediler" kelimeleri çoğul sigalarıdır, gelenlerin ikiden ziyade olduğunu
gösteriyor.
§ Hasm; tâbini ise bir cins
isim olduğundan bire de, birden fazlaya da kullanılır. Binaenaleyh "Hasmâni"
"iki hısım" denilmesi, o gelenlerin herhalde iki şahıstan ibaret olduğunu
göstermiş olmaz.
Bu hâdise hakkında en
muvafık görülen rivayet şöyledir: Her hükümdarın olduğu gibi Hz. Davud'un da
düşmanları var idi. Onlardan bir gurup o mübarek zat'ın hayatına kastetmek için
pencere gibi bir yerden huzuruna girmişlerdi. Fakat Hz. Davud'un şahsiyetindeki
heybetten veya yanında bazı zâtların bulunmuş olmalarından dolay sui'kasta
cür'et edememişler, öyle gerçek dışı bir dava ileri sürmüşlerdi. Dâvud
Aleyhisselâm da, onları ifâdelerine nazaran bir tarafın zulmkar bulunmuş
olduğunu söylemiş, onlar gittikten sonra haklarında kötü bir zanda bulunmuş,
onlardan intikam almak istemiş, maamafih onların iddialarında samimi olmaları
ihtimalini de nazara almış olduğu için o zannından dolayı af dilemeye lüzum
görmüştür. Hz. Davud'un bu muamelesi, büyük zatların en cüz'i bir kusurlarından
dolayı bile af dilemeye lüzum görmekte olduklarını göstermekte bulunmuştur. En
doğrusunu Allah bilir.
27. Ve göğü ve yeri ve
bunların arasında olanları boş yere yaratmadık. Bu, küfre düşenlerin zannıdır.
Artık küfre düşmüş olanlara ateşten, büyük bir helak vardır.
27. Bu mübarek âyetler de
bir mükâfat ve ceza âleminin varlığına bir delil olmak üzere bu kâinatın boş
yere yaratılmamış olduğunu bildiriyor. Böyle bir zanda bulunan sapıtmış
kimselerin ne kadar azap göreceklerini ihtar ediyor. Mü'minler ile kâfirlerin,
takva sahibi olanlar ile isyan içinde bulunanların eşit olamayacaklarını ve
Kur'an-ı Kerim'in ne gibi bir hikmet ve fayda için indirilmiş bulunduğunu beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir haşr ve neşr, bir ahiret âlemi vardır. Bütün
gözlere çarpan kudret eserlteri O'na birer delildir. İşte Cenab-ı Hak O'na
işaret için buyuruyor ki: (Ve göğü ve yeri ve bunların arasında olanları) Sonsuz
küreleri, mahlûkları (boy yere yaratmadık) bu görülen kudret eserleri, elbette
ki, birer muazzam gayeye yöneliktir. Bu hakikat gözlere çarpıp durmaktadır.
Artık şüphe yok ki, insanların varlığı da bir gayeye, bir hikmete dayanmaktadır,
(bu) çeşitli varlıkların boş yere yaratılmış olması (küfre düşenlerin zannıdır)
Cenab-ı Hak'kın varlığını, O'nun görünen ve görünmeyen âlemdeki sonsuz kudret
eserlerini takdir edemeyen inkarcıların kuruntularından ibarettir. Yoksa bütün
gözlere çarpan kudret eserleri, bir hikmet sahibi Yaratıcının varlığına ve O'nun
hiçbir şeyi boş yere yaratmamış olduğuna güzelce şahitlik etmektedir, (artık
küfre düşmüş olanlara) öyle boş yere yaratılmış olduklarını iddia eden
inkarcılara (âteşten) ibaret pek (büyük bir helak vardır) onlar cehennem âteşine
atılacaklardır. Dünyada iken inkâr etmiş oldukları o ebedî cezaya uğratılmış
olacaklardır. İşte küfrün ebedî cezası!.
28. Yoksa imân edenleri ve
sâlih sâlih amellerde bulunanları yeryüzünde fesada çalışıp duranlar gibi mi
kılacağız?. Veya korunanları günahkârlar gibi mi sayacağız?
28. Kâinatın Yaratıcısının
bütün yaratılış eserleri gösteriyor ki: O'nun her yarattığı şey bir gayeye
yöneliktir. Binaenaleyh insanların yaradılışları da, bir kısım vazifeler
ile mükellef bulunmaları da
birer hikmete dayanmaktadır. Bu hikmeti, bu yaratılış gayesini bilip takdir
edenler ile etmeyenler elbette ki, aynı olamaz, herkes kendi inancına, kendi
amellerine göre ya mükâfata, veya cezaya kavuşacaktır. İşte bu hakikati beyan
etmek için de buyuruluyor ki: (Yoksa biz imân edenleri ve sâlih sâlih amellerde
bulunanları) Mümin, itaatkar kulları (yeryüzünde fesada çalışıp duranlar)
kendileri îmansız itaatsiz oldukları gibi başkalarını ola öyle yapmaya
çalışanlar (gibi mi kılacağız?) elbette ki, kılmayız, ilâhi adalet ve hikmet,
yaratılışın gayesi buna terstir. Binaenaleyh o ahiret âleminde elbette ki, îman
ve takva sahibi olan zâtlar, nimetlere, saadetlere kavuşacaklardır. İnkarcılar
ve isyankârlar da lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. Bu nasıl inkâr
edilebilir?. Hiç bu kadar sonsuz eserleri, muntazam âlemleri yaratmış olan bir
Yüce Yaratıcı, öyle birbirine zıt iki zümreyi aynı âkibete erdirir mi?. Elbette
ki, erdirmez. Artık muhakkak ki, bir ahiret âlemi vardır, orada herkes dünyada
hal ve davranışlarına göre mükâfat veya cezaya kavuşacaktır. İşte Cenab-ı
Hak'kın kitabı da bu hakikati bize bildirmiş bulunuyor.
29. Bu bir kitaptır ki,
O'nu sana indirdik, mübarektir. Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri ibret
alsınlar diye.
29. Evet.. (Bu) Kur'an-ı
Kerim (bir kitaptır ki, O'nu) 0 hakikati beyan eden kitabı, Ey Peygamberlerin
sonuncusu (sana indirdik) Levh-i mahfuzdan Cibril-i Emin vasıtasiyle sana
göndermiş olduk. 0 kitap, şüphe yok ki, (mübarektir) hayr ve menfaati pek
çoktur, bütün insanlığı aydınlatmaya ve dünyevî, uhrevî birnice hallerden
haberdar etmeğe bir vesiledir. 0 mübarek kitap, böyle lütfen indirilmiştir.
İnsanlar, O'nun (âyetlerini düşünsünler) O'nun lâtif mânâlarını, işaret
buyurduğu enteresan sırları tefekkür etsinler (ve akıl sahipleri ibret alsınlar)
O'ndan bir öğüt alıp hayatlarını güzelce tanzim eylesinler. Dünyaya da ahirete
de meşru surette çalışsınlar, gafletten uyanıp temiz bir inanç ile yaşasınlar
(diye) işte Kur'an-ı Kerim'in bizlere ihsan buyurulmuş olması, bu gibi büyük
gayelere, hikmetlere dayanmaktadır. O'nun haber verdiği kıssalardan birer ibret
dersi almaya çalışılmalıdır. O ilâhi kitabı gaflette okumamalıdır, O'nun yüce
açıklamalarını anlamaya gayret etmelidir. O'nun gösterdiği yolu tâkibetmelidir
ki, insan dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete kavuşabilsin
"llûr-i imân ile vicdanını
tenvir etsin"
"Hail olmak dileyen bir
ebedî kurtuluşa"
30. Ve Davud'a Süleyman'ı
verdik. Ne güzel kul, şüphe yok ki, O -daima Hak'ka- yönelir idi.
30. Bu mübarek âyetler
de Süleyman Aleyhisselâm'ın muhterem pederi için ilâhî bir bağış olduğunu ve o
mübarek peygamberin cihat vasıtalarına ne kadar ehemmiyet verdiğini ve
kendisinin daima Hak'ka yönelik bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem
sahibi Yaratıcı, Dâvud Aleyhisselâm'a olan diğer bir lûtfunu beyan için
buyuruyor ki: (Ve Davud'a Süleyman'ı verdik) O'nu Süleyman adındaki pek mümtaz,
pek ziyade mükemmelliklere sahip olan bir oğula kavuşturduk, (ne güzel kul) O
Süleyman veya Dâvud (şüphe yok ki, O) Hak'ka (yönelici idi) daima Cenab-ı Hak'ka
yönelir, tevhid ve teşbihte bulunurdu.
31. O vakit ki, O'na
sür'atle yürüyüp duran safkan koşu atları, öğleden sonra gösterilmişti.
31. An (O vakit ki,
O'na) Süleyman Aleyhisselâm'a (sür'atle koşup duran safkan koşu atları öğleden
sonra) güneşin dönme vaktinden batışına kadar (gösterilmişti) o, cihad
vasıtalarının hâllerini dikkate almış, salâhiyetlerinin derecesini anlamak
istemişti.
§ Sâfinat; kâinat, yani
ayakta duranlar demektir. Üçer ayaklarının üzerine durup dördüncü ayaklarının
uçlarını yere basan atlara da deniliyor ki, bu övülen bir vaziyet imiş.
§ Ciyâd; sür'atle ve
çalımla yürüyüp koşan atlar demektir.
32. Dedi ki: Ben Rabbim'in
zikrinden dolayı hayrı severcesine -o atları- seviverdim. Nihayet -güneş veya
atlar- hicap ile gizlenmiş oldu.
32. Süleyman
Aleyhisselâm (Dedi ki: Ben Rab'bimin zikrinden dolayı) Yani: Tevrat gibi ilâhî
kitaplarda övülmüş olduklarından dolayı (hayrı severcesine) o atları
■.seviverdim)
onlara kalben muhabbet besledim. Çünkü onlar, birer cihad vasıtasıdır, (nihayet)
Güneş veya o atlar (hicap ile gizlenmiş oldu) Yani: Hz. Süleyman, onlara bakıp
dururken onlar, yürüyerek gözden gaip oldular. Veya gecenin karanlığı ile ve toz
toprak gibi şeylerin perde olmalariyle o atlar görünmez bir hale geldiler.
33. Dedi ki: Onları bana
iade ediniz. Hemen bacaklarını ve boyunlarını silip okşadı.
33. Hz. Süleyman,
hizmetçilerine emrederek (Dedş ki: Onları) o görünmez bir hale gelen atları;
artık (bana iade ediniz) getiriniz, yerlerine yerleştiriniz, onların ne kadar
mükemmel nakil vasıtaları olduğu anlaşılmış oldu. 0 atlar tekrar huzura iade
edilince Hz. Süleyman, onların (hemen bacaklarını ve boyunlarını silip okşadı)
kendi nazarında o atların ne kadar kıymetli ve muhafazaya lâyık olduklarını bu
iltifatiyle de göstermiş oldu. Süleyman Aleyhisselâm'ın o cihat vasıtaları
hakkındaki bu muamelesi, onlara riayetin, güzelce bakmanın lüzumuna işaret
etmektedir. Çünki onlar ile düşmanlara karşı cephe alınır, onlar ile düşman
kuvvetleri bertaraf edilir ve
onlardan daha birçok
faideler temin edilir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur. Yani: Atların
cephelerinde -kendilerinde- kıyamete kadar hayr bağlanmıştır,
onlardanistifadeolunur.
Bu mübarek âyetler başka
bir veçhile de tefsir edilmiştir. Şöyle ki: Süleyman Aleyhisselâm o atları
fazlaca müşahede altına aldığı için güneş batmış, ikindi namazını kılamamıştı.
Bundan üzüntü duyduğu için o atları getirtmiş, onlarını boyunlarını, bacaklarını
kestirmiş, etleri onlarca helâl olduğu için fakirlere dağıtılmıştır. Diğer bir
görüşe göre de güneşin tekrar iadesini meleklerden istemiş, güneş bir harika
olarak iade edilince Hz. Süleyman ikindi namazını kılmış ve atları bir sadaka
olmak üzere kesip dağıtmıştır. Fakat bu rivayetler, zayıf görülmektedir. En
doğrusunu Allah bilir.
34. And olsun ki,
Süleyman'ı biz imtihan ettik ve tahtının üzerin bir ceset olarak bıraktık. Sonra
tekrar -tahtına- donuverdi.
34. Bu mübarek âyetler
de Süleyman Aleyhisselâm'in hayat tarihine ve kavuştuğu pek muazzam bir hükümet
ve saltanata ve kendisinin Allah katındaki yüce mevkiine dair şöylece beyanatta
bulunmaktadır. (And olsun ki, biz Süleyman'ı imtihan ettik.) O'nu hikmet gereği
bir ağır hastalığa mübtelâ kıldık, (ve tahtının üzerine bir ceset olarak
bıraktık) 0 hastalığın tesirinden dolayı sanki hayattan mahrum kalmış gibi bir
halde bulunur olmuştu, (sonra tekrar) şifa bulup tahtına (donuverdi) yine tam
bir sıhhatle memleketinin işlerini idareye başladı.
Bu hususa dair tefsirlerde
fazlaca rivayetler vardır. Fakat hiçbirinin doğruluğuna hükmedilemez. Ve bir
kısmının tamamen uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberler masumdurlar,
onların değerlerinin yüceliğine aykırı şeyleri onlara isnat etmek, dinin adabına
muhalif ve hürmete zıttır. 0 gibi rivayetlere kıymet verilmemesi icabeder.
35. Dedi ki: Yarabbü. Beni
bağışla ve bana bir mülk ver ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın.
Şüphe yok ki, sensin çok bağışlayan sensin.
35. Süleyman Aleyhisselâm,
sıhhat bulup tekrar hükmetmeye başlayınca, Cenab-ı Hak'ka niyazda bulunarak
(Dedi ki: Yarabbü. Beni bağışla) çünki insanlık icabı bir hata sözkonusudur. Ve
en iyi olanı terk ihtimali mevcuttur. Nitekim: "Hayır sahiplerinin iyilikleri,
Allah dostlarının günahları durumundadır." denilmiştir.
Yani: Allah dostu olan
peygamberlerin ibadet ve taatları fevkalâde bir samimiyet ve manevî bir zevk ile
olduğu için buna cüz'i bir muhalefet bile o büyük zatlarca bir kusur gibi
görülerek ondan dolayı Allah'ın affına sığınırlar, yoksa onların bağış talebinde
bulunmaları kendilerinin bir günah işlemelerinden dolayı değildir, (ve) Hz.
Süleyman şöyle de bir niyazda bulundu ki: Yarabbü. (bana bir mülk bağışla ki,
benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın.) yani: Bana harikulade bir kabiliyet
ver, peygamberliğe sahip olduğumu gösterir bir mucize ihsan buyur ki:
Peygamberliğe sahip olmayan kimselere öyle harikulade bir nimet, bir şeref ve
şân ihsan buyurulmamış olsun, bu ayrıcalıkla benim peygamberliğim
kuvvetlenerek hâkimiyeti güçlü bir şekilde icra edeyim Allah'ın dinini yaymaya
muvaffakiyyetim fazlasıyla
tecelli etsin, (şüphe yok
ki) Yarabbü. (sensin çok bağışlayan sensin.) Senin kullarını af ve lütfa
kavuşturman da sırf senin çok ihsan edici olmandan doğmaktadır. Şimdi benim de
bu istirhamımı lütfen kabul buyur, ey kerim olan mabudum!.
36. Artık rüzgarı onun
emrine verdik, onun emriyle dilediği yer kolayca akar giderdi.
36. Allah Teâlâ da Hz.
Süleyman'ın duasını kabul buyurmuş olduğunu şöylece beyan buyuruyor: (Artık
rüzgarı onun emrine verdik) rüzgârlar, O'nun emrine itaat edici oldular. (O'nun
emriyle dilediği gibi yere kolaylıkla akar giderdi) O'nun istediği tarafa O'nun
arzusu doğrultusunda esip durmaya başlamışlar, O'nun hâkimiyeti bu suretle de
kuvvetlenmiş oldu. Düşmanlarına karşı ordularını pek kolaylıkla şevke muvaffak
olmuş bulundu.
Sonraki Sayfa

|