37-SAFFAT SURESİ

 

 

 

Bu mübarek sure, Enam Sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Yüzseksen iki âyeti kerimeden oluşmaktadır. İlk âyeti, müminlerin saf saf durup, Cenab-ı Hak'ka kullukta bulunduklarına işaret ettiği için bu kutsî sûreye böyle "Saffat" adı verilmiştir.

Başlıca içeriği şunlardır:

(1): Alemin Yaratıcısının birliğine, kudret ve büyüklüğüne şahitlik eden ve gök levhasını süsleyen bir kısım yaratılış eserlerini beyan etmek.

(2): Bazı sırları öğrenmek isteyen bir takım şeytanların birer ateş parçası ile nasıl cezalandırıldıklarını ve bir takım milletlerin ilâhi âyetler ile alay ettiklerini ve ahiret hayatını inkârda bulunduklarını beyan ile onların ileride ne kadar mes'ul olup, azaplara uğrayacaklarını hatırlatmak.

(3): Peygamberleri yalanlayan, onlara şairlik isnadında bulunan müşriklerin hâllerini izah ve kendilerinin ne kadar azap göreceklerini açıklamak, müminlerin ise ne büyük nimetlere, makamlara nail olacaklarını müjdelemek.

(4): Eski milletlere gönderilmiş olan altı Peygamberin adaletlerine işaret ve onlara muhalefette bulunmuş olanların müthiş âkibetlerine dikkatleri çekmek.

(5): Melekleri hâşâ, Cenab-ı Hak'kın kızları sanarak küfre düşenlerin o cahilce hallerini değersiz göstermek ve ibtal etmek ve onların ahirette ne kadar pişman olacaklarını bildirmek.

(6): Peygamberlerin Allah'ın yardımına kavuşmalarını, ilâhi kuvvetlerin galibiyete muvaffakiyetlerini müjdelmek, Son Peygamberi yalanlayanların da nasıl müthiş bir hâkibete kavuşacaklarını hatırlatmak.

(7): Allah'ın sânını yanlış vasıflandırmalardan tenzih ile Peygamberlerin Allah'ın selâmına kavuşmalarını ve hamd'ın ve sena'nın âlemlerin Rabbine ait olduğunu beyan buyurmaktadır.

 

 

 

1. -İbadet için- Saflar bağlayanlar hakkı için.

1. Bu mübarek âyetler, Yüce Allah'ın birliğini, bütün kâinatın Yaratıcısı olduğunu kat'i bir surette bildiriyor. Üstümüzdeki gök kubbesinin yıldızlar ile nasıl bezetilmiş olduğunu ve bazı sırları öğrenmek için göklere yükselmek isteyen şeytanların birer ateş parçalariyle nasıl defedildiklerini ve cezalandırıldıklarını haber veriyor ve onların daimi bir azaba uğrayacaklarını da ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ kendi birliğini ve yaratıcılığını beyan için muhterem bir vasıfta yaratmış olduğu bir kısım mahluklarına yemin ediyor, bu suretle de en mühim bir itikadi meseleyi kuvvetlendiriyor, hem de o mahlûklarını Allah katındaki kıymetlerine işaret ederek onlar gibi üstün vasıflar ile vasıflanmanın ehemmiyetini bildirmiş oluyor. İşte bu gibi hikmetlerden dolayı buyuruyor ki: İbadetler için (Saflar bağlayanların hakkı için) onların yüksek zâtlarına andolsun ki, beyan olunacak bir itikadi mesele, aynen hakikattir.

Bu saf bağlayanlardan maksat, Melâike-i kiram'dır. Onlar birer büyük mertebeye sahiptirler. Ve onlar kısım kısım cemaat halinde toplanırlar, saf bağlamış olarak Cenab-ı Hak'ka kullukta bulunurlar. Mamafih bu saf saf olan zâtlardan maksat, namazlarda saf bağlayan, Yüce Mâbud için secdelere kapanan müslüman gurupları da olabilir. Bunların da Allah katında büyük mertebeleri vardır. Bir de bu zâtlardan maksat, Allah yolunda cihada atılan; din düşmanlarına karşı tertip olan İslâm mücahitleri de olabilir.

§       Saf; Bir cemaatin bir çizgi üzerine tertip alması demektir. Belirli bir mertebeyi, bir şeref ve fazileti veya bunun aksine sahip olanlar da birer mânevi, ahlâki saf teşkil

etmiş olurlar.

Çoğulu Sufûf ve Saffât'dır.

 

 

 

2. -Fenalıklardan- Nehy ve men edenler hakkı için.

2.    Yemine devam ile buyuruluyor ki: Fenalıklardan başkalarını (Nehy ve men edenler hakkı için) bunlara da andolsun ki, o beyân olunacak mes'ele, sırf bir hakikattir. Bunlardan maksat da Meleklerdir ki, onları, şeytanları defe çalışırlar, müminleri ruhani ilhamlariyle hayra, iyiliklere teşvik ederler. Mamafih bu zâtlardan maksat, insanları irşada çalışarak onları yasaklardan men'e gayret eden samimi din âlimleri de olabilir. "Zecr" Birşeyden başkasını korkunç bir ses ile veya şâire ile de men ve defetmektedir. Birşeye zorla sevketmek manâsında da kullanılmaktadır. Zacir, zacire öyle çağırıp men'e çalışandır, çoğulu: Zâcirün ve zacirâttır.

 

 

 

3.  Kur'an'ı okuyanlar hakkı için.

3.      Ve yine yemin ediliyor ki: (Kur'an'ı okuyanlar hakkı için) 0 beyan olunacak mesele hakikatin ta kendisidir. Bu zâtlardan maksat da Cenab-ı Hak'kı zikr ve kutsamaya devam eden ve semavi kitapları Yüce Peygamberlere getirmiş olan melâike-i kiramdır veyahut Kur'an-ı Kerim'i okumaya devameden, hükümlerine hakkıyla riayetkar olan m üsI umanlardır,

 

 

 

4.  Şüphe yok ki, sizin ilahınız birdir.

4.    İşte kendisi için yemin edilen, öyle birçok yeminlere cevap teşkil eden mühim dinî mesele şöylece beyan buyuruluyor: (Şüphe yok ki,) Ey insanlar!. Ey bütün mahlûkatl. (sizin ilâhınız birdir) Mabudunuz, ancak kâinatın Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır. 0 ortak ve benzerden münezzehtir. Binaenaleyh yalnız O'na ibadet ediniz, başkalarına ibadet, asla caiz olmaz. Artık bu hakikati bilip temiz bir itikada sahip bulununuz. Küfre ve şirke düşmüş olanlar, öyle cahilce, kâfirce inançlarından, hareketlerden uzaklaşmalıdırlar.

 

 

 

5.  -0- Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin Rab'bidir ve doğuların Rab'bidir.

5.     Evet.. Bütün kâinatın Yaratıcısı ve bütün mükellef kulların kendisine kullukta bulunacakları yüce zat birdir, ortak ve benzerden münezzehtir. O'nun varlığına, birliğine, kuvvet ve azametine bütün yarattığı şeyler, birer parlak şahittir. İşte insanlığı irşâd için buyuruluyor ki: 0 Yüce Yaratıcı, (Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin) geniş fezaların, havaların, birçok kudret, eşsiz varlıkların (Rab'bidir) hâkim Yaratıcısıdır, (ve doğuların Rab'bidir.) Evet.. Güneşin de, ayın da, yıldızların da muhtelif doğuları batıları vardır. Özellikle güneşin bir sene içinde üçyüz altmış doğuşu ve batışı vardır. Bütün bunları yaratmış olan, devam ettirmiş bulunan ancak Yüce Allah'tır.

 

 

 

6.  Muhakkak ki, biz yakın olan göğü ziynet ile,yıldızlar ile bezettik.

6. 0 Yüce ve kerim Yaratıcımız, bütün insanlığı ikaz için, aydınlatmak için bir takım kudret eserlerine şöylece işaret buyuruyor. (Muhakkak ki, bir yakın olan göğü) insanların daima seyredip durdukları gök kubbesini (ziynet ile) bir enteresan, hoş manzara ile evet., (yıldızlar ile) Onların ışıklarıyla, eşsiz şekil ve cereyanlariyle (bezettik) mehtaplı bir gecede semaya bakanlar, ne kadar süslü, ne kadar güzel, ömür artıran bir kudret levhasını seyretmeye muvaffak olurlar.

Aslında güneş, ay, yıldızlar başka başka semalarda bulunmakla beraber yeryüzünde yaşayanlar, onların hepsini de kendi başları üzerinde bulunan, kendilerine oranla en yakın olan bir gök küresinde doğar ve batar bir hâlde görmektedirler, onların o ışık saçan, gönül açan manzaralarını seyredip durmaktadırlar.

 

 

 

7. Ve hem her isyankâr şeytandan muhafaza ettik.

7.    (ve hem) O semaları, o parlak yıldızları, o kadar kudret eserlerini (her isyankar şeytandan muhafaza ettik.) o şeytanlar ve o şeytanlara uyanlar, o kudret eserlerine bir tecavüzde bulunamazlar. Ve onlar o kudret eserlerinin yüceliğini, güzelliklerini, intizamını takdir edemezler, o kudret eserlerini tefekkür ederek onlardan bir ibret dersi alamazlar. Onlar kendi yaratılış kabiliyetlerini zayi etmişlerdir.

§ Mâ.r.id; İtaatten çıkan, haddi aşan demektir.

 

 

 

8.  Onlar, en yüksek bir cemaati -sözlerine kulak vererek- dinleyemezler, ve her taraftan kovulup atılırlar.

8.     (Onlar) 0 şeytanlar, o göklere yükselmek isteyen mel'un, Allah'ın kahrına uğramış kimseler (en yüksek bir cemaati) semalarda bulunan melekleri, öyle şerefli mahlûkları görüp onların sözlerine kulak vererek (dinleyemezler) onları buna muvaffakiyetten mahrumdurlar. Hatta onların birçokları bu yeryüzünde bile hapsedilmişlerdir. Onların gözleri öyle yüksek makamları görmeğe, kendileri de oralardaki sırları, işaretleri idrâk etmeye ve düşünmeye kabiliyetli değildir, (ve) Onlar göklere yükselip bazı hakikatlardan haberdar olmaya cür'et edince (her taraftan kovulup atılırlar) artık semalara yükselerek bâtıl gayelerini temine asla kadir olamazlar.

5 Melei âlâ; Aynı görüş üzerine toplanmış yüksek bir cemaat demektir.

§ Kazf; de recm etmek, taşlamak, sövmek, atıvermek manasınadır.

 

 

 

9.  Bir uzaklaştırılmakla uzaklaştırılmış -olurlar- ve onlar için bir daimi azap da vardır.

9.     Evet.. 0 şeytanlar öyle bir yükselmek haraketinde bulundukları zaman (bir uzaklaştırılmakla uzaklaştırılmış) olurlar. Semaya yükselmek istedikleri zaman kendilerine müsaade edilmez. Onlar semanın ufuklarından koğulurlar (ve onlar için bir daimi azap da vardır.) onları ahirette ebedî olarak azap göreceklerdir. Ve müfessir Mukatil'in beyanına göre onlar dünyada da ilk sura üfürülünceye kadar azaptan kurtulamazlar.

§ Duhur; Kovmak, uzaklaştırmak, sürmek ve zelillik manasınadır.

§ Vasıb; da dâima gerekli olan demektir. Daimi bir hastalığa da "Vasab" denilir.

 

 

 

10.  Ancak bir çalıp çırpan müstesna. Ona da hemen bir parlak âteş parçası ulaşıverir.

10.       Evet.. Şeytanlar umumiyeti itibariyle öyle kovulurlar. (Ancak) Onlardan meleklerle karşılaşıp da meleklerden her nasılsa bir sözü, bir haberi (çalıp çırpan) şeytan (müstesna) o öyle bir sözü, bir haberi öğrendi mi (ona da hemen) şihab denilen (bir parlak âteş parçası ulaşıverir.) o şeytanı yakar, öldürür veya delik deşik ediverir. Onlara isabet eden ateş parçası, bir sabit yıldız değildir. Belki yıldız gibi parlayan bir ateşli cisimdir ki, hikmet gereği şeytanların taşlanmasma, kovulmasına vasıta olur. Yüce Yaratıcının kudretine nazaran bunların hiçbirini uzak görmeğe ve başka şekilde tevile gerek yoktur.

§ Hatf; Çalmak, sür'atle almak, hemen kapıp kaçınmak manasınadır.

§ Sâkıb; da ışık verici, kuvvetli şekilde ışıklı olan ve delik delici demektir.

 

 

 

11.  Şimdi onlara soruver, onlar mı yaradılışça daha kuvvetli, yoksa bizim diğer -yaratmış olduklarımız mı?. Şüphe yok ki, biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

11. Bu mübarek âyetler de haşr ve neşrin vuk'u bulacağını isbat için Allah'ın kudret eserlerine dikkatleri çekiyor. Öyle uyanma vesilesi olan delillere, nasihatlara karşı

inkarcıların pek cahilce olan iddialarını, hareketlerini teşhirde bulunuyor. Onların korkunç bir sesin tesiriyle ne gibi hakir bir hâlde mahşere sevkedileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Sen Allah'ın birliğine, ilâhi kudrete ait delilleri zikretmiş bulunuyorsun. (İmdi onlara) 0 kıyametin vukuunu inkâr eden Mekke-i Mü ker reme'd eki müşrikleri kınamak ve susturmak için (soru ver) sana cevap versinler, (onlar mı) 0 müşrikler mi (yaradılışça daha kuvvetli) daha ziyade bir san'at ve kuvvet eseri (yoksa bizim) yüce zatının (yaratmış olduklarımız mı?.) daha kuvvetli!. Evet.. Bir kere düşünmelidirler ki, kendi şahısları mı daha büyük bir kudret eseridir, yoksa melekleri mi, gökler mi, yerler mi, bunlardaki çeşitli varlıklar mı?. Elbette ki, bunların, bu çeşitli kudret eserlerinin yanında o inkarcıların varlığı inkarcı derecede kalır, bunu kendileri de itiraf ederler. (Şüphe yok, biz onları) 0 insanları onların aslı olan Hz. Adem'i (yapışkan bir çamurdan yarattık) artık onlar ile o diğer muazzam yaratılış eserleri, haddizatında, yaratılış itibariyle, eşit olabilir mi?. Elbette ki, olamaz. 0 halde o kadar güzel, eşsiz ve muazzam âlemleri, varlıkları yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcı, o insanları öldürdükten sonra tekrar yaratamaz mı?. Ne için bunu düşünüp de o ahiret hayatını tasdik etmiyorlar. Bunu inkârlarında deva m edip duruyorlar. Bu ne büyük bir ilâhi kınama ve ne muazzam bir ilâhi delildir!.

§ "Lâzib; Yapışık, birbirine şiddetlice karışmış olan ve sabit bulunan şey demektir.

 

 

 

12. Evet.. Sen şaş irdin, onlar ise alay ediyorlar.

12.   Ey Yüce Peygamber!. (Evet.. Sen teaccüp ettin) 0 kadar kudret eserlerin meydanda iken o müşriklerin Allah'ın birliğini, ahiret hayatını inkârda bulunduklarından dolayı teaccübe düştün, onların o cahilce hâllerinden dolayı teessüfte bulundun, onların imân edeceklerini ümid ediyordun (onlar ise alay ediyorlar) senin bu teaccübünü takdir edemezler, bilâkis bundan dolayı maskaralığa cür'et gösterirler.

 

 

 

13.  Ve onlara nasihat verildiği zaman, düşünüp nasihat kabul etmezler.

13.    0 müşrikler o kadar kabiliyetsiz kimselerdir ki, 0 Yüce Peygamberi tasdik etmezler, (Ve onlara nasihat verildiği zaman) Kur'an-ı Kerim'in âyetleri okunarak kendileri cehaletten, ahlâksız hareketlerden men edilmek istenildiği vakit onlar bunu (düşünüp nasihat kabul etmezler.) yine inkârlarında ısrar edip dururlar, o iyiliksever ihtarı takdir edemezler.

 

 

 

14.  Ve bir mucize gördükleri vakit de onunla alay eder dururlar.

14.    Evet.. Onlar kendi kâfirce kanaatlerinde ısrar eder dururlar. (Ve bir mucize gördükleri vakit de) ayın yarılması gibi bir hârika gözlerinin önünde vücude geldiği hâlde de yine imân etmezler, fikir değiştirmeye muvaffak olmazlar, bilâkis (onunla alay eder dururlar.) öyle edepsizce bir hale cür'et gösterirler.

 

 

 

15.  Ve dediler ki: Bu, bir apaçık büyüden başka değil.

15.     (Ve) öyle bir mucizeyi gördükleri hâlde yine inkârlarına, alaylarına devam ederek (dediler ki: Bu, bir apaçık büyüden başka değil.) onlar o kadar fevkalade bir kudret eserini, bir risalet delilini müşahede ettikleri hâlde yine fikir değiştirmezler, inkârlarını böyle bâtıl bir iddia ile kuvvetlendirmeye çalışır dururlar.

 

 

 

16.  Ya bizler olduğumuz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız?.

16.   0 müşrikler, yine inkârlarına kuvvet vermek maksadiyle derler ki: (Ya bizler öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi) öyle bir değişime uğradığımız hâlde dahi yine (bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız?.) bu mümkün mü?. Bu nasıl bir iddia?.

 

 

 

17.  Yoksa bizim evvelki babalarımız da mı -öyle diriltilecekler?.-

17.        O öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfirler öyle bir hâdiseyi imkânsız göstermek için şöyle de derler: (Yoksa bizim evvelki babalarımızda mı?.) öyle diriltileceklerdir? Bu da garip değil mi?. Nice zamanlardan evvel ölüp gitmiş, mahv ve yok olmuş kimseler nasıl yeniden hayata kavuşturulabilir?.

 

 

 

18.  Deki: Evet.. Ve sizler zeliller olarak -haşrolunacaksınızdır-.

18.     Cenab-ı Hak da o irfandan mahrum, ilâhi kudreti tefekkürden nasipsiz olan inkarcıları kınamak için Yüce Peygamberine emr ediyor ki: Ey Resulüm!. 0 inkarcılara (Deki: Evet..) Siz de, sizin atalarınız da, yeniden hayata erdirileceksinizdir. (Ve sizler zeliller olarak) İster istemez haşr olunacaksınızdır. Bu, takdir edilmiştir, ve Allah'ın kudreti karşısında pek kolaydır.

§ Dâhir; Hakir, zelil, hor, manasınadır. Çoğulu "dâhirûn"dur.

 

 

 

19.  Çünki o, korkunç bir sesten ibarettir, onlar o zaman hemen bakar dururlar.

19.      Ey inkarcılar!. 0 hâdiseyi, o yeniden hayata erdirilmeyi imkânsız görmeyiniz. (Çünki o) Hâdiseyi meydana çıkarmaya sebeb olacak şey (bir sesten ibarettir) o hâdise ikinci sûra üfürülmekle derhal meydana gelir. Artık (onlar) o yeniden hayata eren insanlar (o zaman hemen bakar dururlar.) derhal hayata erip kendilerini ve kendileri için vâd edilmiş olan şeyleri görmeğe başlar. Öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr edenler de cehaletlerini anlar, lâyık oldukları âkibetlere kavuşmuş olurlar.

 

 

 

20.  Ve derler ki: Eyvah bizlere!. İşte bu, ceza günü.

20.      Bu mübarek âyetler de kıyamet gününü inkâr edenlerin o günde nasıl üzüntüler içinde kalacaklarını ve onların kendi eşleriyle ve tapmış oldukları bâtıl mabutlariyle beraber mahşere ve cehenneme sevkedileceklerini haber veriyor ve onların nasıl bir suale tutulmuş ve nasıl bir zelilce vaziyette kalmış olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: O dünyada iken ahiret hayatını inkâr edenler, o âleme sevkedildikleri zaman bunun bir hakikat olduğunu görüp anlamış olurlar. (Derler ki: Eyvah bize!.) Ey helak!, nerdesin, gel sarıl yakamıza ve kendileri veya onlara hitaben melekler derler ki: (işte bu) Müthiş gün, bir hesap ve (ceza günü) şimdi herkes dünyadaki amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir.

Bu hâdisenin vukuu muhakkak ve kararlaştırılmış olduğu için bu âyeti kerime de "derler" yerinde "dediler" geçmiş zaman kipi zikredilmiştir.

 

 

 

21.  İşte bu, sizin o yalan sandığınız hüküm günüdür.

21.   Ve onların başlarına kalkmak için melekler veya kendileri birbirlerine derler ki: (işte bu) Gün (sizin) dünyada iken inan mayı p (o yalan sandığınız hüküm günüdür.^ bu gün yaratıklar arasında ilâhi hüküm tecelli edecektir veya hidayet üzere olan cemaatler ile sapıklık içinde yaşamış olan cemaatler ayırt edileceklerdir.

 

 

 

22.  Toplayınız mahşere o zulm etmiş kimseleri ve onların eşlerini ve kendilerine taptıkları şeyleri.

22.   Ve Allah tarafından meleklere veya insanların bazıları tarafından bazılarına hitaben denilir ki: (toplayınız mahşere o zulm etmiş kimseleri) Cenab-ı Hak'kın emrlerine muhalefet ederek kendi nefislerini felâketlere mâruz bırakmış şahısları (ve onların eşlerini) kendileri gibi putlara tapmış, Allah'm dininden uzaklaşmış olan arkadaşlarını veya öyle dinsiz eşlerini (ve kendilerine taptıkları şeyleri) putları, bir takım bâtıl mabutları toplayınız.

 

 

 

23.  Allah'tan başka. Artık onlara cehennem yolunu bildiriniz.

23. Evet.. (Allah'tan başka) Tapmış oldukları o fâni, mahlûk, âciz şeyleri toplayınız. (Artık onlara cehennem yolunu bildiriniz) Onlara o müthiş yolu gösteriniz. Böyle bir ilâhi hitab o müşrikler hakkında bir alaydır ve onları mahvetmek içindir. Ve onların üzüntü ve kederlerinin daha fazla artmasına bir sebebtir.

 

 

 

24. Ve onları tutuklayınız. Şüphe yok ki, onlar sorguya çekilecek kimselerdir.

24.  (ve) 0 kâfirler öyle cehenneme sevkedilirken meleklere karşı bir ilâhi hitap yönelir ki: (onları) 0 dinsizleri (tevkif ediniz) onları tutuklayıp hapis eyleyiniz. (Şüphe yok ki, onlar sorguya çekilecek kimselerdir) Onlar cehenneme atılmadan evvel bütün fiillerinden, sözlerinden dolayı bir sorgulamaya tâbi tutulacak, kendi cinayetleri kendilerince pek açıkça anlaşılmış bulunarak Allah'ın adaleti tamamen tecelli edecek, onu müteakip lâyık oldukları cehennemlere atılacaklardır.

 

 

 

25.  -Ve onlara denilecektir ki,- sizin için ne oldu ki: Birbirinize yardım edemiyorsunuz?.

25.    Ve o cehennemlere sevkedilecek olan müşriklere bir kınama olarak denilecektir ki, (Sizin için ne oldu ki,) bugün bu dehşetli zamanda (birbirinize yardım edemiyorsunuz?.) dünyada iken o putlara, o fani şeylere tapıyor, onlardan bir Şefaat, bir fâide bekliyordunuz, hani ne oldu şimdi hiç birinizin imdadına koşamıyorsunuz?. Şimdi anladınız mı cehaletinizi?.

 

 

 

26.  Hayır.. Bu gün onlar -hakir bir hâlde- teslimiyette bulunmuş kimselerdir.

26.    (Hayır..) Onlar birbirine yardım edecek bir durumda değildirler (Bugün onlar) o cehenneme sevkedilmekte olanlar, artık zelilce bir halde (teslimiyette bulunmuş kimselerdir.) artık onları, Allah'ın emrine boyun eğmeğe mecbur olmuş, ona muhalefet edemez, kendilerini azaptan kurtaramaz bir vaziyette bulunmuşlardır. İşte dünyadaki çirkin amellerinin karşılığı!.

 

 

 

27.  Ve onların bazıları bazılarına yönelerek birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.

27.       Bu mübarek âyetler de cehenneme atılacak kâfirler ile onları aldatmış olanların aralarında vuk'u bulacak tartışmaları tasvir ediyor. Hepsinin de Allah'ın azabını hak etmiş olduklarını ve kendi sapıklıklarını itiraf edeceklerini haber veriyor. Ve öyle sapıklar ile onları saptıranların azapta müşterek olduklarını ve günahkârların öyle bir âkibete mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve onların bazıları bazılarına) Yani: Dünyada iken küfre düşürülmüş olanlar ile onları öyle küfre düşürmüş bulunanlar, yarın kıyamet gününde bir azarlama ve kınama maksadiyle (yönelerek) teveccüh etmiş olarak (sorumlu tutmaya çalışırlar) soruşturmaya başlayarak çekişmeye devam ederler.

 

 

 

28.  -Tâbi olanlar- derler ki: Şüphe yok ki, siz bize sağdan gelir olmuştunuz.

28.   Dünyada iken tâbi olanlar, kendilerini sapıtmış olan kimselere, reislerine (Derler ki, şüpbe yok, siz bize) dünyada iken (sağdan gelir olmuştunuz.) yani: Şerefli bir taraftan görünmüş, kendinizi doğru sözlü göstermiş idiniz, bizi yükselmeye, hayır ve iyiliklere sevketmek istediğinizi söyleyerek bizi o suretle aldatmış idiniz.

 

 

 

29.  Kendilerine tâbi olunanlar da derler ki: Hayır.. Siz mümin kimse olmuş değildiniz.

29.    0 kendilerine uyulanlar da o reislikleri altında kalıp kendilerine tâbi olmuş bulunanlara cevaben (Derler ki: Hayır.. Siz) zâten (mümin kimseler olmuş değildiniz.) siz kendi iradenizle îmandan mahrum kalmış idiniz. Siz kendi kabiliyetinizi zâyetmiş, çeşit çeşit fenalıkları işlemiş, Allah Teâlâ'ya putları, bir takım mahlûkları ortak koşmuş bulunuyordunuz. Siz bizim aldatmalarımıza kıymet vermemeli idiniz.

 

 

 

30.  Bizim için sizin üzerinizde zorlayıcı bir güç bulunmuş değildir. Belki siz sapıtmış olan bir kavm olmuş idiniz.

30. Şunu da derler ki: (Bizim için üzerinize zorlayıcı bir güç bulunmuş değildir.) Biz sizi cebren küfre sevkedecek bir kuvvete, bir kudrete sahip değildik, sizin iradenizi elinizden  zor zoruna almış  bulunmadık.  Biz sizi  saptırmaya çalıştığımız zaman  ne için güzelce düşünmediniz de bizim aldatıcı  propagandalarımıza kıymet verdiniz?.

Kusur sizin. Artık bizi bugün ne için sorgulamak istiyorsunuz?.

 

 

 

31. Artık hepimizin üzerine Rab'bimizin sözü hak oldu. Şüphe yok ki, bizler, elbette -azabı- tadıcı kimseleriz.

31.    Aralarında öyle cereyan edecek düşmanlık neticesi olarak o aldatıcı şahıslar diyeceklerdir ki: (Artık hepimizin üzerine Rabbimizin sözü hak oldu) 0 Yüce Yaratıcı, "cehennemi elbette ki, cinlerden ve insanlardan, hepsinden dolduracağız" diye buyurmuştu. İşte bu ilâhi beyan, bugün gerçekleşmektedir. Bizler bugün dünyadaki amellerimizin cezasına kavuşacağız. (Şüphe yok ki, bizler elbette) -Cehennem azabını- tadıcı kimseleriz. Öyle bir cezayı hak etmiş olduk, bu bizim kötü hareketimizin bir neticesidir.

 

 

 

 

32.  Evet.. Biz sizi saptırdık, muhakkak ki, biz de sapıklığa düşmüş kimseler idik.

32.    0 bozguncu kimseler, reisler, şöyle de diyeceklerdir: (Evet.. Biz saptırdık) Sizi hidayet yolundan ayırmak istedik, bu uğurda çalıştık, sizi kendi yolumuza davet ettik (muhakkak ki, biz de) zaten (sapıklığa düşmüş kimseler idik.) istedik ki, siz de bizim gibi sapıklardan olasınız fakat size bir cebir ve tazyikte bulunmadık, siz kendi kötü iradenizle sapıklık yolunu tercih etmiş oldunuz.

 

 

 

33.  Artık şüphesiz ki onlar o gün azapta ortak kimselerdir.

33.       İlim Sahibi Yaratıcı ise onların ahiretteki vaziyetlerini beyan için buyuruyor ki: (Artık şüphesiz ki, onlar) 0 kendilerine uyulanlar ve onlara tâbi olanlar da (o gün) o kıyamet zamanı (azapta ortak kimselerdir.) onlar, sapıklıkta beraber oldukları gibi cehennem azabına mâruz kalmakta da beraber bulunacaklardır. Evet.. Tâbi olanlar akıllarını güzel kullanmayarak şeytani vesveselere, propagandalara aldanarak doğru yoldan çıkmış oldukları için azaba lâyık olmuşlardır. Onları yoldan çıkaran şeytan tabiatlı kimseler ise hem kendileri sapık oldukları için azabı hak etmişlerdir, hem de başkalarını sapıttırmış oldukları için o sebeple de ayrıca azaba lâyık bulunmuşlardır. Binaenaleyh onların azapları elbetteki, kat kat fazla olacaktır.

 

 

 

34.  Biz muhakkak ki, günahkârlara böyle yaparız.

34.      İşte o hikmet ve kudret sahibi olan Yüce Yaratıcı şöyle de buyuruyor: (Biz muhakkak ki, günahkârlara) 0 uyan ve uyulan günahkâr ve bozguncu kimselere (böyle yaparız) onları böyle azaplara mâruz bırakırız. Öyle küfr ve şirke düşmüş kimseler, böyle bir azaba lâyık olmuşlardır. Onların haklarındaki bu daimi azap, bir hikmet gereği bulunmuştur. İnanıyoruz.

 

 

 

35.  Şüphe yok ki, onlara; Allah'tan başka ilâh yoktur, denildiği vakit kibirle direnirler.

35.    Bu mübarek âyetler de Allah'ın birliğini tasdikten kaçınan ve Resûl-i Ekrem'e karşı hürmetsizliğe cür'et eden kibirli müşrikleri reddediyor. Onların müthiş âkibetlerini ve kendi amellerine göre ceza göreceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müşrikler, hem Allah'ın birliğini, hem de Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr ederler (Şüphe yok ki, onlara) o müşriklere (Allah'tan başka ilâh yoktur) ilahlık, mâbutluk yalnız Allah Teâlâ'ya mahsustur. Öyle putlara vesâir mahlûklara ilâhlık ve mâbutluk isnadında bulunmayın, (denildiği vakit) Onlar (kibirle direnirler.) bu teklifi kabul etmezler, kendi haklarında o kadar iyiliksever olan bir hidayet rehberini takdir edemezler, bilakis onu da inkâra cür'et gösterirler.

 

 

 

36.  Ve derler ki: Mecnun bir şair için kendi ilâhlarımızı mı terkedeceğiz?.

36. (ve derler ki, mecnun bir şair için) Yani: Hz. Muhammed'in bu teklifi üzerine (kendi ilâhlarımızı mı terkedeceğiz?.) atalarımızdan bizlere miras kalan bir tapınmayı biz bırakır mıyız?. Elbetteki, o putlara tapınmaya devam edeceğiz.

 

 

 

37. Hayır.. O hak ile geldi ve Peygamberleri tasdik etti.

37.      Allah Teâlâ da o müşrikleri yalanlayarak buyuruyor ki: (Hayır) Muhammed Aleyhisselâm, hâşâ, mecnun, şair değildir (o hak ile geldi) aklen sabit olan çeşitli deliller ile desteklenen tevhid dinini insanlığa tebliğ etmekle emrolunmuştur. (ve) Hz. Muhammed, bütün önceki (Peygamberleri tasdik etti.) onların da tevhid dinini yaymakla emrolunmuş olduklarını bildirdi. Artık bütün Peygamberlerin insanlığa tebliğetmiş oldukları bir ilâhi dinî neşre çalışan bir yüce zat hiç cinnet ile, şairlikle vasıflanabilir mi?.

 

 

 

38.  Şüphe yok ki, siz elbette o pek acıklı azabı tadıcılarsınız.

38.   Artık ey inkarcılar!. (Şüphe yok ki, siz) Bu inkârınızdan, bu kibirli harketinizden ve öyle yüce bir Peygambere karşı hürmetsizlik göstermekte olduğunuzdan dolayı (elbette o pek acıklı azabı tadıcılarsınız) cehennemin o setli azabından asla kurtulamayacaksınızdır.

 

 

 

39.  Ve siz cezalandırılmayacaksınız, ancak yaptığınız şeyler ile -cezalandırılacaksınızdır-,

39.    (ve) Ey müşrikler, inkarcılar!, (siz cezalandırılmayacaksınız) Siz öyle haksız yere azap olacak değilsiniz (ancak yaptığınız şeyler ile) cezalandırılacaksınızdır. Sizin azaplar içinde kalmanız kendi küfr ve şirkinize karşı bir cezadan ibarettir. Yoksa Cenab-ı Hak, hâşâ bir kimseye yoktan yere azap etmez. Onun ilâhi adaleti buna müsaade etmez. Şüphesiz inandık.

 

 

 

40.  Allah'ın hâlis kulları müstesna.

40.        Bu mübarek âyetler de ahirette kâfirlerin hilafına olarak samimi müminlerin cennetlere dahil ve ne kadar çeşitli ve her türü düşüncenin üstünde nimetlere kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: inkarcılar, pek şiddetli bir günde azap göreceklerdir. Fakat (Allah'ın) lütuf ve keremiyle (hâlis kulları) halisane bir şekilde kulluk vazifelerini yerine getirmeye muvaffak bulunmuş olan müminler (müstesna) onlar kat kat, mükâfatlara, nimetlere ulaşacaklardır.

 

 

 

41.  Onlar var ya, onlar için bilinen bir rızk vardır.

41.  (Onlar var ya!) Cenab-ı Hak'kın öyle samimi, seçkin, müstesna kulları (Onlar için belirli bir rızk vardır) olan, pek lezzetli, pek güzel kokulu pek ziyade mükemmel nimetler ile vakit vakit rızıklanacaklardır.

 

 

 

42.  -Her nevî- meyveler -vardır- ve onlar ikram olunmuşlardır.

42.   Evet.. Onlar için öyle lezzetli, her nevi (Meyvalar) vardır, (ve onlar) O cennete nail olanlar orada (ikram olurmuşlardır) Cenab-ı Hak'kın lütf ve keremine nail bulunmuşlardır.

43.  Naim cennetlerinde.

43.    Evet.. O seçkin kullar (Naîm cennetlerinde) öyle sıhhat, emniyet, zevk ve lezzet mahalli olan ve çeşitli meyveleri içeren ebedî bağlar ve bahçeler içerisinde rızıklanıp dururlar. Evet.. Onlar bir zahmete düşmemiş, bir maddî ihtiyaca düşkün olmamış oldukları halde sırf bir lezzet için, ilâhi bir ziyafete kavuşma şerefini elde etmeleri için öyle pek lezzetli, ferahlık veren meyveler ile ikram olunurlar, daha nice cennet nimetleriyle devamlı olarak rızıklanmış bulunurlar.

 

 

 

44.  Birbirleriyle karşı karşıya tahtlar üzerinde.

44.  Evet.. O mes'ut zatlar, o cennetlerde (Birbirleriyle karşı karşıya tahtlar üzerinde) otururlar. Birbirleriyle dostlukta, arkadaşlıkta bulunurlar.

 

 

 

45.  Onların üzerlerine ırmaktan -doldurulmuş- bir bardak ile dolaşılır.

45.    (Onların) O tahtların üzerinde oturan zâtların (üzerlerine) onlardan herbirinin zevk ve neşesini arttırmak için cereyan edip duran (ırmaktan bir bardak ile dolaşılır) onlardan herbirine bu suretle de ikram edilir.

§ Maîn; Yeryüzünde cereyan eden görünen bir ırmak demektir.

 

 

 

46.  Bembeyaz içenler için lezzetli.

46.  0 bardaklar ile ikram edilecek leziz sular (Bembeyaz) gayet şeffaf, hoş bir manzara teşkil edecektir. İçlerindeki sular ise (içenler için lezzetli) bulunacaktır.

 

 

 

47.  Kendisinde ne bir sersemletme vardır, ve ne de onlar onda sarhoş olacaklardır.

47.      0 içilecek suyun (Kendisinde ne bir sersemletme vardır) ki, içenleri rahatsız etsin, onların akıllarına, fikirlerine bir zarar versin, (ve ne de onlar) Onu içenler (ondan sarhoş olacaklardır.) o cennet şurupları, dünyadaki şaraplara asla benzemez, onları içecek olanlar ruhani zevkler içinde kalacaklardır, hiçbir arızaya uğramayacaklardır.

§ CavI; Baş ağrısı, akıl gidermek, içeriye ağrı vermek, helak etmek, günahkâr kılmak manasınadır.

§ Nezf; de zayıflık, sarhoşluk, su çekmek, delil kesilmiş olmak demektir.

 

 

 

48.  Ve onların yanlarında irice gözlü, bakışlarını -kendilerine- tahsis etmiş eşler de vardır.

48.     (Ve onların) Cennetlere kavuşan zatların (yanlarında irice gözlü) fazlaca güzel ve (bakışlarını) kendi kocalarına (tahsis etmiş) başkalarına bakmayan (eşler de vardır) bu eşler, o kendi kocalarının güzel çehrelerini tam bir zevk ile seyreder dururlar.

§ Kasıratüt'tarf; Gözlerini hapseden, başkalarına bakmayan kadınlar demektir.

§ Ayn; da gözleri iri olan, yani güzelce gözlü bulunan kadınlardan ibarettir.

 

 

 

49.  Sanki onlar, kapalı yumurtalardır.

49.  (Sanki onlar) 0 zevceler (kapalı) toz toprak dokunmamış, tertemiz, güzel bir renge sahip (yumurtalardır.) onlar o kadar bir güzelliğe, bir hoşluk ve temizliğe sahip bulunacaklardır.

§ Meknûn; Örtülü, kapalı, saklı, kendisine el dokunmamış, toz isabet etmemiş şey demektir.

 

 

 

50.  Onların -O cennetliklerin- bazıları bazılarına karşı yönelerek soruşturmaya başlarlar.

50. Bu mübarek âyetler de cennet ehlinin birbiriyle sohbette bulunarak dünyadaki bazı arkadaşların hallerini birbirinden soruşturmada bulunacaklarını bildiriyor. Bunlardan bir zatı dünyada iken arkadaşının nasıl sapıtmaya çalıştığını, ahiret hayatını nasıl inkâr eder bulunduğunu hikaye ediyor. Derken o zatın o arkadaşını cehennem içinde görerek ona uymadığından dolayı ne kadar kalben ferah olduğuna işaret buyuruyor. Ve cennet ehlinin bir daha ölüme uğramayacaklarını ve azap görmeyeceklerini     ve bunun en büyük bir kurtuluş ve selâmet olduğunu ve böyle bir saadete ermek için çalışmanın lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onların) O

cennet nimetlerinden yararlanan zâtların (bazıları bazılarına karşı yönelerek) sohbette bulunurlar, bir nice marifetlere, faziletlere âit mevzuları ileri sürerler ve birbirlerinden (soruşturmaya başlarlar.) dünyada iken görmüş, geçirmiş oldukları bir takım işleri hatırlamış bulunurlar.

 

 

 

51. Onlardan bir söyleyici der ki: Benim -dünyada iken- muhakkak bir arkadaşım var idi.

51.   (Onlardan) 0 cennet ehlinden (bir söyleyici) konuşmada bulunan bir zât (der ki: Benim,) dünyada iken (muhakkak bir arkadaşım var idi) bu ahiret hayatını tasik etiğim için beni kınardı, kendisi bu ebedî hayata asla inanmazdı.

 

 

 

52.  Derdi ki: Sen de hakikaten tasdik edenlerden misin?

52.  Benim inancımdan dolayı teaccüp ederek (Derdi ki: sen de hakikaten) ahiret hayatını (tasdik edenlerden misin?.) Sen de öyle olmayacak birşeye inanır mısın?

 

 

 

53.  Biz öldüğümüz ve biz toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, hakikaten biz mi tekrar hayat bulup cezalandırılanlar -olacağız?.-

53.       Evet.. (Biz öldüğümüz ve biz toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi?.) Yeniden hayata kavuşacağız?. Ne garip iddia!. (Hakikaten biz mi tekrar hayat bulup cezalandırılanlar olacağız?.) Sen de buna inanıyor musun, bu nasıl olabilir?

 

 

 

54.  Dedi ki: Siz -onun halinden- haberdar olmak isteyen kimseler misiniz?.

54.    0 zât, cennetteki sohbet ettiği kimselere hitaben (Dedi ki: Siz) 0 ahireti inkâr eden arkadaşımın halinden ^haberdar olmak isteyen kimseler misiniz?.) şimdi onun cehennemde nasıl azap gördüğünü öğrenip de kendi halimizden dolayı ne kadar fazla gönül rahatlığı içinde olmalıyız, Cenab-ı Hak'ka hamd ve şükr etmeliyiz ki, öyle aldatıcıların aldatmalarına kapılmadık da şimdi böyle muazzam ilâhi lütuflara kavuşmuş olduk.

 

 

 

55.  Derken kendisi bakar, onu -o arkadaşını- cehennemin ortasında görür.

55.     (Derken kendisi bakar) öyle cennette arkadaşlarına hitapta bulunan zât, cennetteki bazı pencerelerden bakar (onu) o dünyadaki arkadaşını (cehennemin ortasında görür.) onun ateşler içinde çırpınıp durduğunu müşahede eder. Cennet ehli, Allah'ın bir insanı olarak böyle bir görme kabiliyetine sahip bulunacaklardır, bulundukları yüce makamlardan bakıp cehennemleri seyredeceklerdir.

 

 

 

56.  Der ki: Vallahi sen az kaldı elbette beni helak edecek idin.

56.       0 bakan zât, o cehennemdeki arkadaşını kınamak için yemin ederek (Der ki, vallahi) Cenab-ı Hak'ka andolsun ki, (sen az kaldı elbette beni helak edecek idin) eğer ben senin aldatmana kapılarak bu ahiret hayatını inkâr etmiş olsa idim, şimdi ben de senin gibi cehenneme atılmış, ebedî helake uğramış olacaktım. İşte insanları doğru yoldan ayırmak isteyen o gibi şeytan tabiatlı zındıklara uyanların âkibetleri böyle bir helakten başka birşey değildir.

 

 

 

57.  Ve eğer Rab'bimin nimeti olmasa idi, elbetteki, ben de -bu ceheneme- getirilenlerden olacak idim.

57. 0 zât, imânını muhafazaya muvaffak olmuş olduğundan dolayı fevkalâde üzüntüler içinde kalmış olarak diyecekdir ki: (ve eğer Rab'bimin nimeti) ihsanı ve beni ilâhi dinine kavuşturması, beni öyle şeytani vesveselerden koruması (olmasa idi, elbetteki, ben de) ey cehenneme atılmış arkadaş!. Şimdi bu cehennemde seninle beraber (hazır bulunmuşlardan olacak idim) Allah'a hamd olsun, senin bâtıl sözlerine kıymet vermedim, dinimi muhafazaya muvaffak oldum, böyle bir müthiş âkibetten emin bulundum.

Bu zât ile o cehennemdeki şahsın kimler olduğu bizce belli değildir. Bizim için fâide, onların şahıslarını bilmekte değil, kıssalarını bilmektir. Mamafih deniliyor ki: Onlar iki arkadaş veya iki ortak imişler. Aralarındaki müşterek sekizbin lirayı taksim etmişler, o zât kendisine şit olan dörtbin lirayı hak yolunda tasaddukta bulunmuş, diğer şahıs da kendi hissesini düyevi işlere sarfetmiş, ahiret hayatını inkâr etmiş idi.

 

 

 

58. -0 cennetteki zât diyecektir ki- değil mi biz -artık- ölüler olmayacağız?

58.       0 zât, o cehennemdeki şahsa karşı olan hitabına nihayet verince cennet ehlinden olan arkadaşlarına sözü yönelterek diyecektir ki, (Değil mi, biz artık ölüler olmayacağız?.) biz bu cennette ebedî kalacak, bir daha hayattan mahrum bulunmayacağız. Bu ne büyük bir ilâhi ihsan.

 

 

 

59.  İlk ölümümüz müstesna ve biz azap görücüler de olmayacağız değil mi?

59.  (İlk ölümümüz müstesna) Dünyada iken öldük, kabirde de geçici bir hayat bularak sorgulamadan sonra yine hayattan mahrum kaldık. Fakat şimdi bu ahiret hayatında ebedî hayata kavşutuk, artık bir daha ölmemiz düşünülmüş değil, bu bizim için bir büyük nimet, (ve biz azap görücüler de olmayacağız değil mi?) Bu da muhakkak. Artık ne ebedî bir ilâhi lütuf!.

 

 

 

60.  Şüphe yok ki, bu, elbette en büyük bir kurtuluştur.

60.     (Şüphe yok ki, bu) Cennet ehlinin nail olacakları bu ebedî hayat, bu azaptan tamamen uzak bulunmuş (elbette en büyük kurtuluştur) en büyük bir kurtuluş ve saadettir.

 

 

 

61.  İşte çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışıversinler.

61.   (İşte çalışanlar) Dünyada iken iş yapan ve gayrette bulunanlar (böylesi bir kurtuluş için çal ı ş ı vers inler.) böyle cennet ehline mahsus kurtuluş ve saadet için, böyle ebedî saadete nâiliyet için ibadet ve itaatta bulunsunlar, asıl hayatın gayesi budur. Yoksa çabucak geçen, bir kısım elem ve kederlerin bulunduğu dünyevî zevkler uğrunda kıymetli hayatı feda etmek uygun değildir.

Bu yüce nasihat ya o cennet ehlinin bir beyanından ibarettir, yahut Allah tarafından söylenen müstâkil bir sözdür.

 

 

 

62.  Nasıl bu mu bir ziyafet nimeti olarak hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?

62.     Bu mübarek âyetler de, cehennem ehlinin yiyecekleri, içecekleri ve içinde bulunacakları şeyler itibariyle ne müthiş bir cezaya maruz kalacaklarını ihtar ediyor. Onların dinsiz atalarını nasıl cahilce bir şekilde taklit ederek onlarm izlerinde koşup durmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (nasıl bu mu) Cennet ehli için kavuşacakları bildirilen bu rızk mı (bir ziyafet nimeti olarak hayırlı) bulunmaktadır (yoksa) cehennem ehli için hazırlanmış olan (zakkum ağacı mı) daha hayırlıdır?. Bunların arasındaki fark malûm değil mi?. Artık ne için öyle helak edici olan bir ağacın meyvelerine kavuşmak isteniliyor?. Bu ilâhi beyan kâfirlere karşı bir nevi eğlenme ve olan kabilindendir. Bu, Kur'an-ı Kerim'de çokça zikredilen bir beyân üslubudur, insanları uyandırmaya bir vesiledir.

§ Nüzul; Misafirler vesaire için hazırlanmış olan yiyecek ve içecek şey demektir.

§ Zakkum: da yaprakları küçük; kokusu pek kötü olan bir ağaçtır. Tihame denilen yerde bulunurmuş.

 

 

 

63.  Şüphe yok ki, biz onu -o ağacı- zalimler için bir fitne kıldık.

63.   Cenab-ı Hak, o ağacı şöyle vasfediyor. (şüphe yok ki, biz onu) 0 zakkum ağacını (zalimler için) kâfir kimselere mahsus (bir fitne) bir nevî azap (kıldık) o kâfirler, cehennemde o ağacın pek acı, pek yürek yakıcı meyvelerinden yiyerek fazlaca azap göreceklerdir. 0 ağaç, bir nevi'de imtihan vesilesidir. Dünyada bulunan bazı inkarcılar "cehennem gibi ateşli bir mahalde bir ağaç nasıl bulunup meyve verebilir" diye buna dâir de olan ilâhi haberi inkâra, bununla alay etmeye cür'et gösterirler, bu pek cahilce iddiaları yüzünden de cehennem azabına hak kazanmış bulunurlar. Bazı hayvanların ateşler içinde yaşayıp durdukları sabittir. Böyle hayvanları yaratmaya kadir olan bir Yüce Yaratıcı, âteşler içinde bir ağacı da yaşatamaz mı?. Bunu inkâr, büyük bir imtihan neticesi demektir ki: Sahibinin ebedî felâketine sebeb olur.

 

 

 

64.  Muhakkak o bir ağaçtır ki, cehennemin çukurunda -meydana-çıkar.

64.      (Muhakkak o) zakkum ağacı (bir ağaçtır ki, cehennemin çukurunda) biter, meydana (çıkar) onun dalları cehennemin katlarına yükselir, her tarafında yüz gösterir. Bütün cehennem ehli, onun meyvelerinden yemek mecburiyetinde kalırlar.

 

 

 

65.  Onun meyvesi sanki şeytanların başlarıdır.

65.      (Onun meyvesi) 0 zakkum ağacını meyvesi, tomurcukları (sanki şeytanların başlarıdır.) onlar o kadar çirkin, o derece korkunç ve pek kötüdür. Bu, bir ne-i benzetmedir. En çirkin olan şeyler, şeytanların yüzlerine benzetilir, şunun yüzü sanki şeytan yüzüdür, denilir. Nitekim bilakis güzel bir yüz, bir suret de meleklere benzetilir, bu melekler kadar güzel denilir.

Bununla beraber deniliyor ki: Yemen'de "Esten" veya "Sevm" denilen bir ağaç var imiş ki, pek ziyâde çirkin bir şekilde bulunurmuş, adı "Rüu'susşeyatin" imiş. Binaenaleyh cehennem ehlinin yüzleri misâl yoluyla bu çirkin manzaralı ağaca benzetilmiştir.

Tal'; Meyve demektir ve çiçek kılıfı manasınadır ki, çiçek onun içinde bulunur.

 

 

 

66.  Artık şüphe yok ki, onlar, ondan elbette yerler ve ondan karınlarını doldururlar.

66.  (Artık şüphe yok ki, onlar) 0 cehenneme atılacak olan kâfirler (ondan) o zakkum ağacından veya onun meyvesinden (elbette yerler) açlık sebebiyle ondan bir fâide bekleyerek öyle zehirli birşeyden yemek mecburiyetini hissedeceklerdir, (ve ondan karınlarını doldururlar.) Fazla bir açlık veya başka bir zorlama ve tazyik, kendilerini öyle pek zararlı bir harekete sevketmiş olacaktır. İşte onların yiyecekleri böyle pek çirkin, pek zararlı bulunacaktır.

 

 

 

67.  Sonra muhakkak ki, onlar için onun üzerine elbette pek kaynamış bir su da vardır.

67.     (Sonra) 0 kâfirlerin cehennemde içecekleri suya gelince (mubakkak ki, onlar için) o kâfirlere mahsus (onun üzerine) o zakkum ağacının meyvelerinden yiyip karınlarını zehirlemeleri neticesinde meydana gelen pek şiddetli bir harareti gidermek için (elbette pek kaynamış bir su da vardır.) onu da içmek mecburiyetinde kalacaklardır. Bunun tesiriyle de yüzlerinin derileri soyulacak, bağırsakları parçalanacaktır.

Şevb; Halt = karıştırmak demektir.

5 Hamim; de harareti şiddetli olan su manasınadır.

 

 

 

68.  Şüphe yok ki, nihayet onların dönüp gidecekleri yer cehennemdir.

68. Maamafih onlar, böyle pek zararlı, sıcak şeyleri yemekle, içmekle kalmayacaklardır, (şüphe yok ki, nihayet onların dönüp gidecekleri yer, cehennemdir) orada ebediyen kalacaklar, yanıp yakılacaklardır.

 

 

 

69. Muhakkak ki, onlar atalarını sapık kimseler buldular.

69.     Onlar, öyle pek müthiş ve daimi bir azabı hak etmişlerdir. Zira (Muhakkak ki, onlar, atalarını sapık kimseler buldular) onların babaları, dedeleri Allah'ın dininden mahrum, kâfirce bir halde yaşamış kimseler idi, kendileri de körükürüne onlara tâbi oldular, onları kendilerine bir rehber edindiler. Onlar öyle cahilce bir taklitte bulunmalı mı idiler?. Halbuki, onlar, dünyaya ait, adi bir menfaate dair, hususlarda çok kere büyüklerine muhalefet ederek kendi küçük, geçici faidelerini temin etmek isterler. Büyüklerinin kanaatlerine kıymet vermeyip kendilerini daha yüksek düşünceli sanırlar, o halde din hususunda hemen bir delile, bir bilgiye dayanmaksızın körukörüne atalarına tâbi olmaları uygun olabilir mi?. Bundan dolayı mazeretli sayılabilirler mi?.

 

 

 

70.  İmdi onlar, atalarının izleri üzerine koşturuluyorlar.

70.     Halbuki, asıl araştırmaya bağlı ve hakiki istikbâli temine sebep olan bir meselede öyle bir varlık göstermiş olamıyorlar, bir esasa, mâkul bir kanaate dayanmaksızın taklide devam ediyorlar. (İmdi onlar) öyle kâfir atalarını taklide çalışanlar (atalarının izleri üzerine koşturuluyorlar) kendileri pek yanlış, müthiş felâketlere sebep olacak bir yola sevkediliyorlar da onun hiç farkında bulunamıyorlar. Onlar kendi akıllarını, asıl yaratılışlarını güzelce muhafaza ederek tâkibettikleri yolun doğru mu, eğri mi olduğunu anlamaya çalışmalı değil mi idiler?. Bahusus insanlık muhitine Allah'ın dinî yayılmış o hususa dâir milyonlarca eser meydana gelmiş, bütün bunlar medeniyet âlemine yayılmıştır. Bunların nazar-ı dikkate alınmaları icabetmez mi?. Dünyevi bir gaye uğrunda seyahatlarda bulunyorlar, birnice eserleri tetkike çalışıyorlar. O halde ebedî hayatlarını temin edecek bir gaye için daha ziyâde öyle medeniyet âleminde yaşayanlar, kendi cehaletlerini nasıl mazeret makamında ileri sürebilirler?. Binaenaleyh o gibi kimseler, elbette ki, Allah'ın dininden mahrum olarak ölüp gidince kendilerini ahiret azabından asla kurtaramayacaklardır.

§ Elfev; Buldular demektir.

§ Yühreûn; da şiddetli bir surette koşuverirler manasınadır.

 

 

 

71.  Andolsun ki, onlardan önce evvelkilerin çoğu da sapıtmış idi.