36-YASIN SURESİ

 

 

 

Bu mübarek sûre, Cin sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Seksen üç âyeti kerimeden meydana gelmektedir. "Yasin" tabiriyle başladığı için kendisine bu isim verilmiştir. Mamafih kendisine: "Kalp", "Dafia", "Kaziye" "Muammime" ismi de verilmiştir. Çünkü i't ikada vesâireye ait birçok esasları içine aldığı ve okuyanların kalplerini aydıntattığı için kendisine "Kur'anın kalbi" denilmiştir. Birçok yanlış inançları bertaraf ve İslâmiyet'i müdafaa ettiği için de "Dafia" adını almıştır. Ve birçok gafilleri ikaz ederek haklarındaki ilâhi hükmü bildirdiği için de "Kaziye" ismiyle hatırlanmıştır. Kendisini tam bir samimiyetle okuyanların bütün dünyevî ve uhrevî nimetlere kavuşmalarına vesile olacağı ve okunarak sevabının bütün müslüman ölülerine hediye edileceği cihette de kendisine "Muammime" adı verilmiştir.

Bu sûrei mubârekenin başlıca içeriği şöyle özetlenebilir:

(1): Son Peygamber Hz. Muhammed'in risâletini tasdik ve teyit etmek, onun peygamberlik vazifelerini belirlemek, ona muhalefette bulunanları da sakındırmak ve tehdit etmek.

(2): Eski kavimlerin inkarcı hâllerinden dolayı başlarına gelen felâketleri beyân ile sonraki cemiyetleri uyanmaya davet etmek ve Resûli Ekrem'e teselli vermek.

(3): Yüce Yaratıcının bir kısım kudret eserlerine dikkat nazarlarını çekerek akıllı kimseleri tefekküre sevketmek ve o Kerem Sahibi Mâbud'u nasıl birleyeceklerini ve teşbihte bulunacaklarını bildirmek.

(4): Ahiret hayatını inkâr edenlerin bilâhare nasıl pişmanlıklara tutulacaklarını hatırlatmak, müminlere de ne kadar güzel uhrevî mükâfatlara nail bulunacaklarını müjdelemek.

(5): İnsanların mükeltef oldukları dinî vazifelere işaret, görünen ve görünmeyen âlemlerdeki eşsiz yaratılışlara dikkatleri çekmekle bütün insanlığı Cenab-ı Hak'kın kudret ve yüceliğini tasdike davet etmek ve bütün insanların ahirette hesaba çekilmek için Allah Teâlâ'nın manevî huzuruna götürüleceklerini beyan etmek.

 

 

 

1. Yâsîn.

1.   Bu mübarek âyetler, Son Peygamber'in cehalet içinde kalmış bir kavmi ikâz ve irşâd için Allah tarafından indirilmiş olan hikmetli Kur'an ile gönderilmiş Yüce bir Peygamber olduğunu bildiriyor. 0 Yüce Peygamber'in hidayet yolu üzere bulunduğuna azabı hak etmiş olan birçok kimselerin ise imândan mahrum kaldıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yasin) bu tabir, hurufi mukattadandır. Benzerlerine dair izahat verilmiştir. Bunun "elâ" ve "yâ" harfleri gibi tenbih edatı olduğu beyân olunuyor. Mamafih deniliyor ki: Bu tâbir Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre Tayy Usanınca "Ey insan!." Demektir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre de bu tâbir, Peygamber Efendimize hitaptır, "Ey Muhammedi." "Ey insanlığın efendisi" Aleyh i s selâm makam ındad ir.

Velhâsıl: Böyle bazı sûrelerin evvelinde zikredilen harflerin, tâbirlerin asıl manâsını, Allah'ın ilmine havale ederiz. Bunlar birer hikmetten uzak değildir. Bu hikmetler insanlık tamamen bilemez. Fakat bunların asıl manâlarını bilmediği halde bunları bir müminin kutsayarak ve yücelterek okuması, bunlar ile lisanını tezyin etmesi, kendisini inanç yönünden sağlamlığını gösterir, ruhunun yücelmesine vesile olur, Allah'ın emrine olan tam itaat ve bağlılığına işaret ve şehadet eder.

 

 

 

2.  Kur'an'ı Hakim'e yemin ederim.

2. Ey Peygamberlerin en şereflisi!. (Kur'an-ı Hakim'e yemin ederim) Yani: Hikmeti içeren ve nazım yönünden pek sağlam olan ve nice eşsiz, ince ve nasihat verici mânâları kapsayan ve semavi kitapların sonuncusu ve mükemmeli bulunan Kur'an'a 0 apaçık kitaba yemin ederim ki, sen yüce bir Peygambersin.

 

 

 

3. Şüphe yok ki, sen, elbette -Peygamber- gönderilmiş olanlardansın.

3.     Evet.. Ey Peygamberlerin en şereflisi!, (şüphe yok ki, sen elbette) Bütün insanlığa Allah tarafından Peygamber (gönderilmiş olanlardansın) Evet.. Sen de insanlığı Allah'ın dininden haberdar etmekle, onları hidayet yoluna davet buyurmakla emrolunmuş bir Peygambersin, sen de Peygamberler gibi masum, melekler gibi nurani kuvvetlere sahip, ilm ve hikmetle vasıflanmış bulunmaktasın.

 

 

 

4.  Doğru yol üzere -bulunmaktasın-.

4.        Ve ey Yüce Peygamber!. Sen (Dosdoğru bir yol üzere) bulunmakta (sin) Evet.. Sen pek açık, hidayete kavuşturucu bir yolu tâkibetmekte ve o inkarcıları o doğru yola davet buyurmaktasın, ki: 0 da Allah'ı birleme yoludur, dinî hükmleri kapsayan İslâmiyet yoludur.

 

 

 

5.  -0 Kur'an- üstün ve çok merhametli olan Allah Teâlâ tarafından indirilmiştir.

5.  Evet.. Ey Yüce Peygamber!. 0 apaçık Kur'an (Aziz) bütün celâl sıfatlariyle vasıflanmış ve (rahim) bütün ikram ve ihsan sıfatlarına toplamış (olan Allah) Teâlâ (tarafından indirilmiştir.) senin vasıtanla bütün insanlığa öyle bir hidayet rehber verilmiştir.

 

 

 

6.  Tâki, bir kavmi korkutasın ki, onların ataları korkutulmamıştır. Artık onlar gafil kimselerdir.

6.   Evet.. Ey Peygamberlerin Sonuncusu!. 0 hikmetli Kur'an Allah tarafından sana ihsan buyurulmuştur. (Tâki bir kavmi) 0 apaçık kitabın hükmlerini tebliğ ederek (korkutasın ki, onların ataları korkutulmamıştır) o atalar fetret zamanında yaşamışlar, dinî tebliğlerden mahrum kalmışlar, kendilerine Peygamberler gönderilmemiş, dine muhalif hareketlerinin korkunç neticeleri kendilerine ihtar edilmemiş idi. 0 atalar, Hz. Isa ile Resûl-i Ekrem arasındaki asırlarda yaşamış olan cahil kimseler bulunuyorlar idi. (Onlar gafil kimselerdir) Gerek Peygamber zamanındaki kavimler ve gerek onların ataları gaflet içinde kalmış, hakiki istikbâllerini düşünmekten mahrum bulunmuş şahıslardır.

 

 

 

7.  Andolsun ki, onların birçokları üzerine o söz -o azap emri- hak olmuştur. Artık onlar imân etmezler.

7. (Andolsun ki,) Muhakkaktır ki, (onların birçokları üzerine o söz) o azab emri, onların cehenneme atılacaklarına dair olan ilâhi hüküm, Allah'ın takdiri (hak olmuştur.) vacip ve sabit bulunmuştur. (Artık onlar imân etmezler) Güzelce tefekkür ederek imân nimetine kavuşmazlar. Çünki onlar, temiz yaratılışlarını zayi etmiş, Allah'ın birliğine aykırı inançlarda bulunmuş, akıllıca düşünmeyip kendi iradelerini kötüye kullanmış kimselerdir. Genab-ı Hak da onların böyle istikbâldeki hallerini kendi ezeli ilmiyle bildiği için haklarındaki ilâhi takdiri ona göre tecelli buyurmuştur. Artık onları Yüce Peygamber Allah'ın azabı ile korkutsa da, korkutmasa da onlar uyanıp imân nimetine kavuşmazlar.

"Allah Teâlâ, beyan buyurduğu bir kısım hakikatları kuvvetlendirmek için yemin buyurmaktadır. Bu yemin, bir kısım hikmetlere ve menfaatlara dayanmaktadır ve konuşmanın gereğidir. Kısacası beyân buyurulan hakikatları gösteren, isbat eden deliller zikrediliyor. Buna karşı inkarcılar ise yine inkârlarında devam ediyorlar. Artık kendilerine kanaat vermek için "yemin" tarafı da tercih edilmiş oluyor. Çünki o inkarcılar, o bildirilen delillere karşı "bunlar haddizatında doğru değilse de biz bunlar redde, müdafaaya kadir bulunmuyoruz." diyebilirlerdi. Artık o deliller yemin ile de kuvvetlendirilmiş oluyor. Zira o inkarcılar da yalan yere yemin edilmesinin pek fena

neticeler  vereceğine kani  idiler. Yalan yere yemin edenler, elbette bir felâkete tutulurlar demekte idiler.  Nitekim  bir hadisi  şerifte de buyurulmuştur.

Evet.. "Yalan yere yapılan çirkin yemin âlemin harap olmasını icâbeder". Halbuki, Resûl-i Ekrem onların putları, kanaatleri aleyhinde beyanatta bulunuyor, bu beyanatını yeminler ile kuvvetlendirmeye çalışıyordu, bundan dolayı bir zarara uğramıyordu, bilâkis şeref ve sânı günden güne yükselip duruyordu. Binaenaleyh Resûl-i Ekrem'in Kur'an lisanıyla yeminlerde bulunduğu hâlde bundan asla bir zarar görmemesi de onun pek doğru sözlü bir zât olduğuna ayrıca kuvvetli bir delil teşkil etmektedir. İşte bu gibi hikmetlerden dolayıdır ki, Kur'an-ı Kerim'de böyle yeminler tercih edilmiştir.

 

 

 

8. Şüphe yok ki, biz onların boyunlarına kelepçeler geçirmişizdir tâki onların çenelerine kadar dayanmıştır. Artık onlar başlarını yukarı kaldırılmış, gözleri aşağıya çevrilmiş kimselerdir, -birşey görüp anlayamazlar-,

8.   Bu mübarek âyetler, temiz yaratılışlarını zayi ederek imândan mahrum kalmış kimselerin pek ibret verici vaziyetlerini tasvir ediyor. Onların nasihatlardan yararlanacak bir durumda bulunmadıklarını bildiriyor. Yüce Peygamber'in irşâd ve ikazından kimlerin faydalanıp kimlerin faydalanamayacaklarını haber veriyor ve bütün hâlleri, eserleri yazılan ve Allah tarafından bilinen insanları öldüklerinden sonra Cenab-ı Hak'kın tekrar hayata kavuşturacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, imândan mahrum kalmış olan kimselerin zelilce vaziyetlerini misâl yoluyla şöylece tasvir buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz onların) 0 küfrü tercih eden kimselerin (boyunlarına kelepçeler geçirmişizdir) onların boyunları demir bağlar, kelepçelerle bağlanılmış bulunmaktadır. (Tâki) 0 kelepçeler (onların çenelerine kadar dayanmıştır.) boyunlarını doğru bir tarafa döndürebilecek bir vaziyette değildirler. (Artık onlar başları yukarı kaldırılmış, gözleri aşağıya çevrilmiş kimselerdir) Gözleri etrafa bakacak bir kabiliyette bulunmamaktadır, onlar birşeyi güzelce görüp anlayamaz bir hâldedirler. "Bu âyeti kerime, Ebu Cehl gibi kâfirlerin hakkında nazil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki, o kâfirler, kendi yaratılışlarını zâyetmiş, iradelerini kötüye kullanmış oldukları için onların boyunlarına öyle mânevi demir kelepçeler vurulmuştur. Onları hidayet yolunu görüp takibedemezler.

§ A'nak; Boyun manâsına olan "Unk"un çoğuludur.

§ Ağlâl; Esirlerin, suçluların ellerini boyunlarına başlayan demir bağ ve kelepçe manâsına gelen "Gul" kelimesinin çoğuludur.

§ Ezkân; İki çenenin biriktiği yer manâsına olan "Zekan" lâfzının çoğuludur.

§ Ikmâh; da başı yukarıya kaldırmak, gözü bakmaktan men etmek demektir. Başlarını yukarıya kaldırıp gözlerini yere dikip duranlara da "mukmehûn" denilir.

 

 

 

9.  Ve biz onların önlerinde bir sed ve arkalarında bir sed meydana getirdik, öylece onları sarıverdik. Artık onlar göremezler.

9. (Ve biz onların) 0 kabiliyetlerini zâyetmiş olan inkarcıların (önlerinde bir sed ve arkalarında bir sed vücude getirdik) yani: Onların kalp gözlerini kör ettik, onları dosdoğru yolu görmek kabiliyetinden mahrum bıraktık, onlar ne şu andaki durumlarını ve ne de geleceklerini nazarı itibara alabilecek bir durumda değildirler. (Öylece onları sarıverdik.) Onları her taraftan kuşattık, onları cehalet ve sapıklık içinde bıraktık (Artık onlar göremezler) onlar Cenab-ı Hak'kın birliğine, kudret ve yüceliğine şahadet edip duran âyetleri, delilleri görüp anlayamazlar. Hidayet yolunu görüp takibedemezler. Onlar öyle manen kör kimselerdir.

Rivayet olunuyor ki: Bu iki âyeti celîle, Beni Mahzûm kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Bunlar manen kör oldukları gibi maddeten de kör âciz bir halde kalmışlardır. Ebu Cehl yemin etmiş ki: Muhammed -Aleyhisselâm-ı namaz kılarken görünce başına taş atacağım, sonra Hz. Peygamber namaz kılarken, Ebu Cehl eline bir taş alarak gelmiş,   elini kaldırıp taşı atmak isteyince eli boynuna sarılmış, taş da eline yapışmış, o taşı elinden zorlukla çekip koparabilmiş, kavmine dönerek bu keyfiyeti haber

vermiş, beni Mahzûm'dan başka bir kişinin de onu ben bu taş ile öldüreyim diye gitmiş, hemen gözleri kör kesilmiş. İşte Allah'ın Peygamberine suikastte bulunanların bu bir dünyevî cezaları, onların uhrevî cezaları ise elbette ki, her türlü düşüncemiz üstünde şiddetlidir.

 

 

 

10. Ve onları korkutmuş olsan da, korkutmasan da onlar için birdir, imân etmezler.

10.      Evet.. O kâfirler, manen kör kimselerdir, onları hidayet yolunu görüp takibedemezler. (Ve) Ey peygamberlerin sonuncusu!. Sen (onları) o kâfirleri, öyle kötü iradelerinden, amellerinden dolayı hidayetten mahrum kalan kimseleri (korkutmuş olsan da) onları uyandırmak için dünyevî ve uhrevî azapları onlara ihtar etsen de, onları (korkutmasan da onlar için birdir.) Onlar uyanıp hakkı kabul ve takdir edecek bir kabiliyette bulunmuyorlar. Onlar (İman etmezler) onları öyle küfrlerinde ısrar ederek öyle inkarcı bir halde ölür giderler, lâyık oldukları cezalara kavuşurlar.

 

 

 

11.  Sen ancak zikre uyan ve rahmandan henüz görmeksizin korkan kimseyi korkutursun. Artık onu bir mağfiret ile ve pek şerefli bir mükâfat ile müjdele.

11.    Ey Yüce Peygamber!. 'Sen ancak zikre tâbi) Kur'an-ı Kerim'i kabul ederek onun hükümlerine razı olup boyun eğenleri (ve rahmandan) rahmeti sonsuz olan Cenab-ı Hak'kın azabından (henüz görmeksizin) ölüp o ahiret azabını müşahede etmeden önce (korkan kimseyi) müminleri (korkutursun) öyle bir kimse senin nasihatlarından, ihtarlarından yararlanır, gayrı Allah'ın yolları tâkibetmez. (Artık onu) öyle imân sahibi (bir yarlıganma ile) mağfiretine kavuşmakla (ve pek şerefli bir mükâfat ile) cennet ile, Allah'ın cemalini müşahede gibi en yüce bir uhrevî bir lütuf ile (tebşir et) kendisini müjdele. O, gelecekte öyle bir mutluluğa nail olacaktır.

 

 

 

12.  Şüphe yok ki, biz ölüleri diriltiriz ve onların yaptıkları her işi ve eserlerini yazarız. Ve zâten herşeyi pek apaçık bildirilen bir levh-i mahfuzda yazmışızdır.

12.  Evet.. Allah Teâlâ herşeye kadirdir. Kâfirlere azap edeceği gibi, müminleri de öyle ebedî, muazzam nimetlere eriştirecektir. İşte buna şöylece işaret buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz) Ben Yüce Yaratıcı (ölüleri diriltiriz.) her ölen kimseyi bir gün yeniden hayata kavuştururuz. Dünyada da tevbe eden, af dileyen kulları yeniden mânevi bir hayata nail buyururuz. (Ve onları önden göndermiş olduklarını) Daha dünyada iken yapmış oldukları sâlih ve sâlih olmayan amellerini (ve eserlerini) hayra ve şerre ait yazmış oldukları şeyleri faideli ve zararlı müesseseleri (yazarız) onlar tamamen tesbit edilmiş bulunur, hiçbiri bilinmez ve karşılıksız kalmaz, (ve zaten berşeyi) Dünyaya ve ahirete ait her olayı (pek açık bildiren bir levh-i mahfuzda yazmışızdır.) bütün o hâdiseler, olaylar, Cenab-ı Hak'kın ezeli ilmince bilindiği için daha meydana gelmelerinden evvel öyle levh-i mahfuz denilen bir yüce kitapta hikmet gereği yazılmış, tesbit edilmiş bulunmaktadır. Artık herkes kendi amellerine göre mükâfat veya cezaya kavuşturulacaktır. Dünya tarihi de bunu kısmen olsun göstemektedir.

§ Ihsa; kelimesi lügatte saymak manasınadır. Mecazen beyân etmek ve korumak manâsında kullanılmaktadır.

 

 

 

13.  Ve onlara -O inkarcılara- o şehir ahalisini bir misâl olarak zikret, o vakit ki onlara o gönderilmiş olan elçiler gelmişti.

13. Bu mübarek âyetler, inkarcıları uyandırmak için kendilerine başka bir kavmin ibret verici olan yaşam tarihini anlatıyor. Kendilerini Allah'ın dinine davet için gönderilmiş olan elçileri o kavmin nasıl inkâr etmiş ve o elçilerin de kendilerini nasıl müdafaada bulunmuş olduklarını bildiriyor. O kavmin o hayrı tavsiye edici elçiler ile uğursuzlukta bulunarak onları tehdide cür'et göstermiş olduklarını, o elçilerin de o yakıştırmayı reddederek o kavmin ne mahiyette kimseler olduklarını kendilerine ihtar eylemiş bulunduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!, (onlara) O senin peygamberliğini inkâr edenlere (o şehir ahalisini bir misâl) bir ibret vesilesi (olarak anlat) ahalinin tarihi hallerini hikâye buyur (O vakit ki, onlara) O şehir ahalisine (o gönderilmiş olan elçiler gelmişti) o ahaliyi dine davette bulunmuşlardı.

O şehirden maksat, rivayete göre "Antakya" şehridir. Onun ahalisi putperest bulunuyorlarmış.

§ Darbı mesel; Garip bir hali diğer garip bir hale benzetmekten ibarettir.. Bazan da böyle bir benzetiş maksadiyle olmaksızın bir garip hali bir ibret verici tarihi olayı insanlara hikâye etmekten ibaret bulunur.

 

 

 

14. O vakit ki, onlara iki -elçi-yi göndermiştik. Hemen onları yalanlayıverdiler. Sonra bir üçüncü ile kuvvetlendirdik. Dediler ki: Muhakkak biz sizlere gönderilmiş elçileriz.

14.   (O vakit ki, onlara) O şehir ahalisine (iki) elçi (yi) iki zâtı (göndermiştik) o ahaliyi gidip ilâhi dine davette bulundular. O ahali ise (hemen onları) o gönderilen iki zâtı (yalanlayıverdiler.) onların gösterdikleri âyetlere, mucizelere iltifatta bulunmadılar (Sonra) o gönderilen iki zâtı (bir üçüncü ile kuvvetlerdirdik) bu üçüncü zât da o ahaliyi aynı surette tevhid dinine davet etti, o diğer iki zâtı destekledi ve tasdik etti. Artık bu üç zât, o şehir ahalisine (dediler ki: Muhakkak biz sizere gönderilmiş elçileriz) artık bize tâbi olun, putlara ibâdeti bırakın, tevhid dinini kabul eyleyiniz ki, selâmete, hidayete erişesiniz.

"Bu gönderilen elçilerden maksat, önde gelen âlimlere göre Hz. İsa'ya birer yardımcı durumunda olmak üzere Allah tarafından kendilerine peygamberlik verilmiş, ve Isa Aleyh i s selâm'in şeriatiyle görevlendirilmiş üç Peygamberdir. Cenab-ı Hak'kın: "İz erselnâ" o vakit ki biz gönderdik diye buyurması da bunu gösteriyor. Nitekim Musa Aleyhisselâm ile beraber Harun Aleyhisselâm da Peygamber gönderilmişti. Fakat müfessirlerce meşhur olan görüşe göre bu elçiler, Hz. Isa tarafından gönderilmiş ve Havarilerden bulunmuş zâtlar idi. Bunların evvelki ikisi "Yuhanna" ile "Buluş" adında bulunuyordu, üçüncüsü de "Şemun" ismindeki zât idi. Bu zâtlar, Cenab-ı Hak'kın Peygamberi tarafından on yardımcı olmak üzere gönderilmiş oldukları için bu gönderilişi Hak Teâlâ yüce zatına izafe ederek "biz gönderdik" diye buyuruyor.

 

 

 

15.  -0 inkarcılar da- dediler ki: Siz bizim gibi bir insandan başka birşey değilsiniz. Ve rahman hiçbir şey indirmedi. Siz başka değil, ancak yalan söyliyenlersiniz.

15.      0 mübarek zâtlar, o şehir ahalisini tevhid dinine davet edince o inkarcılar da (Dediler ki: Siz bizim gibi bir insandan başka birşey değilsiniz) bize karşı sizin özelliğiniz; bir üstünlüğünüz yoktur, (ve Rahman hiç bir şey indirmedi) Öyle iddia ettiğiniz gibi size bir vahy indirmedi ve Peygamberlik ihsan etmedi, sizi bize tercih buyurmadı. Binaenaleyh (siz başka değil, ancak yalan söyleyenlersiniz) öyle risâlet iddianız, hakikate aykırıdır.

0 ahalinin "Rahman birşey indirmedi" demelerinden bir işaret var ki, onlar Hanlığı itiraf ediyorlarmış, fakat putlara tapıyorlar, peygamberliği inkâr ediyorlarmış.

 

 

 

16.  -0 elçiler de- dediler ki: Rabbimiz bilir ki, muhakkak bizler sizin için elbette gönderilmiş elçileriz.

16.   0 elçiler de o ahalinin inkârını reddederek (Dediler ki: Rabbimiz bilir ki, muhakkak bizler sizin için elbette) Allah tarafından âyetlerle (gönderilmiş elçileriz) biz birer din memuruyuz, size Allah'ın dinini tebliğ ediyoruz. Eğer biz hakikate aykırı bir iddiada bulunursak elbette ki, o Yüce Yaratıcı bizi kahreder, bizden şiddetle intikamını alır. Bu zâtlar, "Rabbimiz bilir ki," demekle bir nevi yeminde bulunmuş, iddialarını yemin ile kuvvetlendirmeye çalışmışlardır.

 

 

 

17.  Bizim üzerimize -gereken ise- apaçık bir tebliğden başka birşey değildir.

17.   Ve o zâtlar, ahaliye hitaben dediler ki: (Bizim üzerimize) Allah tarafından gelen vazife ise (apaçık bir tebliğden başka birşey değildir) Evet.. Bizim vazifemiz, İdd lan m ı zı kat'i deliller ile mucizeler ile kuvvetlendirerek sizi tevhid dinine davetten ibarettir. Kabul etmez iseniz vebali, mes'uliyeti size aittir.

 

 

 

18.       -0 inkarcılar da- dediler ki: Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. And olsun ki, eğer vazgeçmez iseniz elbette sizi taşlayacağizdir. Ve elbette ki, bizim tarafımızdan size pek acıklı bir azap dokunacaktır.

18. 0 zatların o kadar doğru ve iyilik sever ifâdelerine rağmen o inkarcılar da (Dediler ki:) ey bizi tevhid dinine davet eden zâtlar!. (Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz) Sizin    bu davetiniz yüzünden  bir fitneye düştük, aramızda ayrılık meydana geldi.  Bir görüşe göre bir müddet yağmurdan  mahrum  kalmışlardı, (andolsun  ki, eğer vaz

geçmez iseniz) Bizi tevhid dinine davet eder durursanız, (elbette sizi taşlayacağız) sizi taşlayarak öldüreceğiz (ve elbette ki, bizim tarafımızdan size pek acıklı bir azap dokunacaktır.) sizi öldürmesek bile yine pek şiddetli bir cezaya mâruz bırakacağizdir, siz elimizden kurtulamayacaksınızdır.

 

 

 

19. -Elçiler de- dediler ki: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Siz öğüt verildiğiniz halde de mi?. Bunu uğursuzluk sayıyorsunuz?. Hayır.. Siz aşırı giden bir kavimsiniz.

19.  0 mübarek elçiler de (Dediler ki: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir) sizin başınıza gelen ve gelecek belâlar, felâketler, sizin için amellerinizin birer neticesidir, sizin şirk ve küfrünüzün birer cezasıdır. (Siz öğüt verildiğiniz halde de mi) uhrevî azaptan kurtulmanız için hafifletilerek hakkınızda hayırlı ihtar yapıldığından dolayı da mı öyle uğursuz sayıyorsunuz, bize karşı düşmanca bir vaziyet alıyorsunuz?. Bizi tehdide cür'et gösteriyorsunuz?. Bu ne kadar cehalet, ne kadar nankörlük!. (Hayır.. Siz aşırı giden bir kavimsiniz) Sizin âdetiniz, israftır, isyandır, haddi tecavüzdür. Ondan dolayıdır ki, kendilerine karşı şükür borçlu olmanız icabeden kimselere karşı düşmanlık gösteriyorsunuz. Onların selâmet ve saadetinize vesile olacak ihtarlarını birer felâket sebebi sanarak onları uğursuz sayıyorsunuz. Bu ne kadar aksiliktir?.

"Alusî merhum tefsirinde diyor ki: Böyle uğursuz sayma, cahillerin adetidir. Onlar kendi şehvetlerine -nefsani arzularına- uygun olan şeyleri uğurlu sayarlar, isterse, o şeyler bütün kötülüklere yol açmış olsun. Kendi şehvetlerine uygun görmedikleri şeyleri de uğursuz sayarlar. İsterse, o şeyler her hayrı gerektirmiş olsun.

 

 

 

20.  O şehrin en uzak bir tarafından bir er, koşar bir halde geldi, dedi ki: Ey kavmim!. O gönderilmiş olanlara tâbi olun.

20.    Bu mübarek âyetler de o kendisine elçiler gönderilmiş olan şehre bir zatın koşarak gelip o fedakâr elçilere tâbi olmalarını ahaliye tavsiye eylemiş olduğunu bildiriyor. Ve o zâtın o ahaliyi pek hikmetli bir tarzda uyandırmaya çalıştığını, o taptıkları putların kendilerine bir fâide veremiyeceğini ihtar buyurmuş olduğunu hikâye buyuruyor. Ve onun âlemlerin Rabbine îman edip cennete, Allah'ın affına, ilâhi ikrama kavuşmuş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (O şehrin) O ahalisine elçiler gönderilmiş olan beldenin (en uzak bir tarafından bir er) bir dindar zât, o elçilerin gelip o ahaliyi tevhid dinine davet ettiklerini ve o ahalinin de muhalif bir cephe aldıklarını haber alınca (koşarak bir hâlde geldi) o ahaliye nasihat vermeğe başladı da (dedi ki: Ey kavmim!. O) size (gönderilmiş olanlara) o muhterem elçilere (tâbi olun) onların tebliğleri doğrultusunda ibâdet ve itaatte bulunun, Allah'ın birliğini tasdik ederek putlara tapmaktan vaz geçiniz.

 

 

 

21.  O zâta tabî olunuz ki, sizden bir ücret istemiyor. Onlar doğru yola ermiş kimselerdir.

21.        Ey Ahali!. (O zâta tâbi olunuz ki,) Sizi Allah'ın dinine davet eden, sizi selâmete kavuşturmak isteyen muhterem bir zâtı kendinize rehber ittihaz ediniz ki, o zat sizden bir mükâfat beklemiyor, (sizden bir ücret istemiyor) Sırf Allah rızası için sizi irşada çalışıyor, (onlar) öyle hak rızası için çalışan zâtlar (doğru yola ermiş kimselerdir) onlar insanları hakka kavuşturan dosdoğru yolu bilen zâtlardır, onlara tâbi olanlar, hidayete ererler.

 

 

 

22.  Ve bana ne -mâni- var ki, beni yaratmış olana ibadette bulunmayayım?. Ve halbuki, O'na döndürüleceksinizdir.

22.       Ve o gelen zat, o putperest kavmi uyandırmak için pek yumuşak ve hikmetli bir tarzda hitab ederek dedi ki: (Ve bana ne) Mâni (var ki, beni yaratmış olana ibâdette bulunmayayım?.) yani: Bütün insanlar için gerekir ki, hepsi de Alemin Yaratıcısına ibadette bulunsunlar, O'ndan başkasını mabut edinmesinler. Sağlam akıl da bunu gerektirir. Peygamberler de bunu ümmetlerine tebliğ etmekte bulunmuşlardır. Artık ne için bunun hilâfına hareket edilsin?. Ey putperest kavim!. Siz bu hakikati hiç düşünmez misiniz?, (ve halbuki, O'na) O ortak ve benzerden uzak olan Kâinatın Yaratıcısının mânevi huzuruna (döndürüleceksinizdir) dünyadaki amellerinizden dolayı muhakemeye tâbi tutulacaksınızdır, hiç bu âkibeti düşünmez misiniz?.

 

 

 

23.    Ben hiç O'ndan başta tanrılar edinir miyim ki, eğer o Rahman benim için bir kötülük dilese onların şefaatleri benim için fayda verici olamaz ve onlar beni asla -o

kötülükten- kurtaramazlar.

23.        Bir kere düşününüz!. (Ben, hiç O'ndan) O kâinatı yaratmış olan yüce mabuttan (başka Tanrılar edinebilir miyim?.) öyle yaratılmış, âciz, fâni şeylere tapar mıyım (ki, eğer o rahman) o Kerem Sahibi Yaratıcı (benim için bir kötülük irade buyursa) beni bir derde, bir musibete, bir azaba uğratacak olsa (onların o putların şefaatleri benim için bir fâide verici olamaz) yani: Onlar faraza şefaat edecek olsalar bile o şefaate asla iltifat olunmaz. Halbuki, onlar şefaat edecek bir kabiliyete bir selâhiyete asla sahip değildirler, (onlar) O bâtıl mabutlar (beni asla) bana yönelecek bir fenalıktan, bir ilâhi azaptan (kurtaramazlar) bana yardımları dokunamaz. Artık öyle âciz şeyler nasıl mabut edinilebilir?. Ey kavmimi. Siz bunu hiç düşünmez misiniz?. Nedir o kadar gafleti.

 

 

 

24.  Muhakkak ki, ben o vakit apaçık bir sapıklıkta bulunmuş olurum.

24.       Evet.. (Muhakkak ki, ben o vakit) öyle Allah Teâlâ'dan başka herhangi bir mahlhuka tapacak olsam (apaçık bir sapıklıkta bulunmuş olurum) çünki, hiçbir mahlûkun yaratıcılık ve mâbudluk vasfına sahip olmadığı aklen ve naklen sabittir. Artık bunun hilâfına hareket eden kendisini bile ölmekten, mahvolmaktan, felâkete uğramaktan koruyamayacak olan herhangi bir mahlûka tapmak, onu Kâinatın Yaratıcısı'na ortak edinmek, şüphe yok ki, en büyük bir sapıklıktır, en hayret verici bir cehalet eseridir.

 

 

 

25.  Şüphe yok ki, ben sizin Rabbinize imân ettim. Artık bunu benden işitiniz.

25.   Bu muhterem zât, o elçilere veya o konuşma esnasında bütün orada bulunanlara yönelerek dedi ki: (Şüpbe yok ki, ben sizin Rab'binize imân ettim) Ben de o âlemlerin Rabbinin birliğini, ortak ve benzerden münezzeh olduğunu tasdik edici bulunmaktayım. (Artık bunu benden işittiniz) benim bu imânıma sizler de şahit olunuz. Ben Allah'ın birliğini tasdik eden bir müminim. Elhamdülillah..

 

 

 

26.  Denildi ki: Cennete giriver. Dedi ki: Keşke kavmim bilselerdi.

26.    0 zât, böyle Allah'ın birliğini tasdik edip kavminin şirk ve küfr içinde kalmış olduklarına işaret edince o kâfir kavim, hücum ederek o muhterem zâtı şehit etmişlerdi. Bunun üzerine o zâta Allah tarafından (Denildi ki, cennete giriver) yani: Onun cennete girmesi muhakkak bulundu. 0 böyle bir ilâhi lütfa erişmiş oldu. Ve bir görüşe göre o zât, şehit edileceği zaman onu Cenab-ı Hak, cennete kaldırdı, orada yaşayarak rızıklandırılmaktadır. Böyle fevkalâde bir nimete nail olan o zât da (dedi ki: Keşke, kavmim bilselerdi) hakkımda tecelli eden ilâhi korumadan haberdar olsalardı.

 

 

 

27.  Rab'bimin beni mağfirete eriştirdiğini ve beni ikram edilmişlerden kıldığını.

27.       (Rabbim'in beni mağfirete nail buyurduğunu) Bir görüp anlasalardı (ve beni ikram edilmişlerden kıldığını) bilip düşünselerdi de, öyle küfr içinde yaşamasalar idi ve ilâhi dine mensup olanların ne kadar ilâhi korumaya ve ilâhi lütfa mazhar olduklarından haberdar bulunsalardı, kendilerinin ne kadar kötü bir kanaatte, helak edici bir durumda bulunduklarını anlasa idiler!. Bu muhterem zât, hayatta iken de şehit edildikten sonra da kavmi hakkında hayrı tavsiye etmiş, onların da bu hakikatten haberdar olarak tevhid dinine sarılmaların temennide bulunmuş demektir. İşte hakiki müminler, böyle umum halk hakkında hayrı tavsiye edici olurlar. Ne yazık ki, bunu birçok kimseler takdir edemezler. "Rivayete göre bu zâttan maksat, "Habib-i Neccar" adında marangozluk yapan bir mümindir. Bu zât, semavi kitapları okumuş, Allah'ın birliğini tasdik etmiş, hatta Peygamber Efendimizin vasıflarını o kitaplarda görmüş olduğu için O'nun Peygamberliğine dünyaya gelmeden altı yüz sene evvel imân etmiş bulunuyordu. Bir rivayete göre bu zât bir mağara içinde yaşayarak Cenab-ı Hak'ka ibâdette bulunuyormuş, o elçilerin şehre geldiklerini haber alınca yanlarına giderek onları tasdik etmiş, takviyeye çalışmıştır. Allah'ın rahmeti hepsine olsun..

 

 

 

28.  Ve onun kavmi üzerine ondan sonra gökten hiçbir ordu indirmedik ve biz indirecek de olmadık.

28.   Bu mübarek âyetler de o elçileri takviye eden zâtın şehit edilmesi üzerine o şehir ahalisinin başına gelen ilâhi azabı bildiriyor. Peygamberleri inkâr eden, onlar ile alay eden kimselerin ne kadar pişmanlık içinde kalacaklarını ihtar ediyor. Peygamber zamanındaki inkarcıların da o eski helak olan kavimlerden ibret almadıklarına işaret ve hepsinin de ahirette bir muhakemeye tâbi tutulacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onun) 0 elçileri takviye için gelen üçüncü zâtın (kavmi üzerine ondan sonra) o zâtın şehit edilmesini veya cennete kaldırılmasını müteakip o kavmi helak etmek için (gökten hiçbir ordu indirmedik) öyle bir vasıtaya lüzum bulunmamıştır (ve biz indireceklerden olmadık) onları helak etmek için bir semavi ordunun gönderilmesinde bir hikmet görülmemişti. Onları mahvve perişan etmek için öyle büyük bir kuvvete ihtiyaç da yok idi.

 

 

29.  0 bir korkunç sesten başka birşey olmadı. 0 anda onlar hemen sönüvermiş kimseler oldular.

29.   (0) Helak vasıtası, o kavmin mahv ve perişan olmalarına meydana getiren hâdise (korkunç bir sesten başka birşey olmadı) Cibril-i Emin tarafından müthiş bir ses vuk'u buldu (o anda onlar hemen sönüvermiş kimseler oldular.) sönmüş bir âteş gibi hayat sıcaklığından mahrum kaldılar, ölümün pençesine tutulup cezalarına kavuştular.

§ Humûd; Ateşin sönmesi, parıltısının gitmesi, sükûnet bulmasıdır.

§ Hâmidûn; da sönmüşler, yani ölmüş, hayattan mahrum kalmış kimseler demektir.

 

 

 

30.  Ey o kullar üzerine -yönelecek- hasret!. -Tam zamanın-Onlara bir Resul gelmezdi ki illâ onunla alay etmeye kalkışırlardı.

30.   (Ey kullar) 0 Peygamberleri yalanlayan kâfirler (üzerine) gelecek olan (hasret!.) pişmanlık ve felâket!. Gel tam zamanın, onları yakala. Çünki (Onlara) kendilerini selâmete, hidayete eriştirmek isteyen (bir Resul gelmezdi ki, illâ onunla alay etmeye kalkışırlardı) onlar kendi haklarındaki o kadar iyiliksever zâtlara karşı inkarcı ve düşmanca bir vaziyet almış olduklarından dolayı böyle bir hasrete, pişmanlığa uğramış olacaklardır. 0 nankörlere karşı Allah tarafından veya melekler ile diğer müminler tarafından böyle bir hitap yöneltilecektir.

Hasret; pişmanlık, birşeyin elden çıkmasından dolayı çok fazla hüzn ve keder içinde kalmak demektir.

 

 

 

31.  Görmediler mi ki, onlardan evvel ne kadar kavimleri helak ettik. Şüphe yok ki, onlar, bunlara dönüp gelmiyorlar.

31.       Son Peygamber'i inkâr eden Mekke-i Mükerreme'deki müşrikler vesâirede (Görmediler mi ki,) görmüş gibi bilip haberdar almadılar mı ki, (onlardan evvel) o Yüce Peygamber'i inkâr edenlerden önce (ne kadar kavimleri helak ettik) Ad ve Semud kavimleri gibi nice inkarcı cemaatleri çeşit çeşit felâketlere uğrattık. Bu sonraki inkarcılar, onların o tarihi hâllerinden bir ibret almalı değil midirler?. (Şüphe yok ki, onları) 0 evvelce helak olan kavimler (bunlara) bu şimdiki inkarcı kavimler arasına (dönüp gelmiyorlar.) Artık onlar dünyaya dönecek değillerdir. Onlar ahiret azabından yakalarını kurtaramıyacaklardır. Materyalist ve diğerleri gibi ruhun bir bedenden diğerine geçtiğine inanan kimselerin kuruntuları ve ölmüş insanların tekrar bu dünyaya geleceklerine dâir lâkırdıları birer cahilce, temelsiz iddiadan başka birşey değildir.

 

 

 

32.  Ve hepsi de bizim katımızda -hesap vermek için- topluca huzura getirilmişlerdir.

32. (Ve hepsi de) Geçmiş ve şu anda ve gelecekte ortaya çıkacak insanların, kavimlerin herbiri de kıyamet günü (bizim katımızda) muhasebeye tâbi olmak için (mecmuan) toptan birlikte (huzura getirilmişlerdir) yani: Onların o kıyamet âleminde mahşere sevk edilmeleri, bir muhakemeye tâbi tutulmaları Allah'ın takdiri ile gerçekleşmiştir, gerçekte    vuku bulmuş gibi kesin bir emirdir. Elbette ki, birgün kıyamet kopacak, herkes dünyadaki amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Bunu dikkate alıp ona

göre hazırlanmalıdır.

 

 

 

33. Ve onlar için ölmüş yer bir ibrettir. Onu hayata kavuşturduk ve ondan dane -ler meydana- çıkardık da ondan yiyiverirler.

33.       Bu mübarek âyetler de her yönüyle mukaddes, noksanlardan münezzeh olan âlemin Yaratıcısı bir kısım yaratılış eserlerine dikkatleri çekiyor. Yeryüzüne vakit vakit yeni bir hayat vererek orada birçok faydalı mahsulâtı yaratışını ve bunlardan insanların yararlandıklarını ve daha nice çiftler, eşsiz eserler yarattığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem Sahibi Yaratıcı kendi kudretine ve öldükten sonra dirilmenin vukuuna delil olmak üzere buyuruyor ki: (Ve onlar için) İnsanların öldükten sonra hayata kavuşturulup ahiret âlemine sevkedileceklerini inkâr eden gafiller için (ölmüş yer, bir ibrettir) Allah'ın kudretine ait yüce bir alâmettir. (Onu hayata kavuşturduk) Bir nice yerler vardır ki, öteden beri bitirme kuvvetinden mahrum iken bilâhara bu kuvvete sahip olarak üzerinde nice çeşitli bitkiler meydana gelir. Birçok yerlerde görülmektedir ki, kış gelince bitirme kuvvetinden mahrum kalırlar, üzerlerinde bitkilerden, hayati izlerinden birşey görülmez. Sonra bahar olur, yağmurlar yağar, o yerlerde çeşit çeşit bitkiler, ekinler, çiçekler meydana gelir, o yerler yeniden hayata kavuşmuş olurlar. (Ve ondan) Yer sahasından (bir dane) buğday, arpa, pirinç gibi bir çeşit ürün meydana (çıkardık da) artık insanlar vesaire (ondan yiyiversinler.) geçimlerini te'min ederler. İşte öyle olu bir hâlde bulunan yeryüzünün vakit vakit yeniden hayat bulmuş gibi olarak üzerinde binlerce çeşit bitkinin vücude gelmesi, bir kudretin eseridir, Cenab-ı Hak'kın yoktan var ettiği Adem Aleyhisselâm'ı ve O'nun zürriyetleri olan diğer insanları da öldüklerinden sonra tekrar hayata kavuşturacağına pek açık bir örnektir. Artık uhrevî hayat nasıl inkâr edilebilir ve imkânsız görülebilir?.

§ Hab; Dane demektir, bir cins isim olduğundan aza da, çoğa da denilebilir. Tekili "habbe"dir, çoğulu da "hubub" ve "hububat"dır.

 

 

 

34.  Ve orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bostanlar vücude getirdik ve orada su kaynaklarından suları akıtıverdik.

34.    Kerem Sahibi Yaratıcı yine buyuruyor ki: (Ve orada) Yeryüzünde (hurmalıklardan ve üzüm başlarından nice bostanlar vücude getirdik) bu pek fâideli, bol meyvelerden herkes istifade etmektedir, (ve orada) Yeryüzünde (su kaynaklarından suları akıtıverdik) her taraftan sular fışkırarak yeryüzüne yayılmakta, insanlar için, vesâir hayvanlar ve bitkiler için birer hayat kaynağı bulunmaktadır. Bunlar da ne büyük birer kudret eseridir, birer ilâhi nimettir.

 

 

 

35.  Tâki, onun mahsulünden ve kendi ellerinin imal ettiklerinden yiyiversinler. Hâlâ şükretmeyecekler midir?.

35.    Evet.. 0 kadar çeşitli kudret eserleri meydana getirilmiştir. (Tâki) İnsanlar (O'nun) ve zikredilen bostanların (mahsulünden ve kendi ellerinin imal ettiklerinden) ektikleri ekinlerin, diktikleri ağaçların meyvelerinden ve imâl ettikleri çeşitli yiyeceklerden (yiyiversinler) bunları kendilerine ihsan buyuran Yüce Yaratıcıyı kutsamaya ve yüceltmeye çalışsınlar, üzerlerine düşen şükür vazifesini yerine getirsinler. 0 bir takım inkarcı kavimler ise, (Hâlâ şükretmiyecekler midir?.) hala bu nimetleri kendilerine ihsan buyuran Kerem Sahibi Yaratıcının birliğini, kudret ve büyüklüsünü düşünerek ona şükürlerini sunmayacaklar mıdır?. Bu ne kadar gaflet!. Ne derece büyük bir nankörlük!.

 

 

 

36.     0 ilâhî zât -noksanlardan- münezzehtir ki, yerin bitirdiklerinden ve -insanların- kendi nefislerinden ve bilmedikleri şeylerden - nice- çiftleri, onların hepsini yaratmıştır.

36:". Evet.. Bu kadar muazzam hilkat asarını yaratan ve yaratmakta olan Yüce Yaratıcı, Evet.. (0 Yüce zât) Bütün kudret ve hikmetlere sahiptir, bütün noksanlardan (münezzehtir ki,) buna bütün kudret eserleri şahitlik etmektedir. 0 ezeli mâbud, kudretine işaret ve şehadet eden nice eşsiz eserleri meydana getirmiştir ve kısacası (yerin bitirdiklerinden) yeryüzündeki bütün ağaçlardan, madenlerden, su kaynaklarından nice çeşitli ve mükemmel eserleri yaratmıştır, (ve) İnsanların (kendi nefislerinden)    erkek ve dişi  nev'ilerini yaratmış ve yaratmakta bulunmuştur, (ve) İnsanların (bilmedikleri  şeylerden) de daha nice (çiftleri) vücude getirmiştir.  Evet..

(onların) 0 çeşitli yaratılış eserlerinin (hepsini) de o Yüce Yaratıcı (yaratmıştır) ondan başka bir yaratıcı yoktur. Bütün bu görülüp duran eserler, eşsiz varlıklar o kudretli Yaratıcının ahiret hayatını da yaratmaya kadir olduğunu pek açık ve kat'i surette göstermektedir. Ve o Kerem Sahibi Yaratıcının daha nice kudret eserleri de bakışlara çarpıp durmaktadır.

 

 

 

37. Ve onlar için gece de bir ibrettir. Ondan gündüzü yüzüp ayırırız. Hemen onlar, karanlıklara girmişler olurlar.

37.     Bu mübarek âyetler de Cenab-ı Hak'kın kudret ve hikmetine şahitlik eden gök cisimlerine, onların hareket tarzlarına ve geceler ile gündüzlerin birbirini ne kadar muntazam bir surette takibedip durduğuna dikkatleri çekmektedir. Şöyle ki: (Ve onlar için) 0 ahiret hayatını, Allah'ın kudretinin herşeye fazlasıyle kâfi bulunduğunu takdir edemeyen kimseler için (gecede bir ibret vardır) o da birşeyin yok olduktan sonra yeniden yaratılmasına bir delil, bir örnektir. (O'ndan) 0 geceden (gündüzü yüzüp; ayırırız,) gündüzü gidererek gecenin karanlığını meydana çıkarmış oluruz, (hemen onlar) İnsanlar (karanlıklara girmişler olurlar.) gündüzün ziyasından mahrum kalırlar. Bu, bir nev'i ölüm demektir. Sonra gündüz olunca gece vakti ışıklar içinde kalır. Adeta yeniden hayat bulmuş gibi olur. Bu ne eşsiz bir kudretin eseridir.

Bu âyeti kerime'de işaret vardır ki, bu dünyada asi olan yokluk mahiyetinde bulunan karanlıklardır, nur ise arızîdir. İşte insanlar da esasen yok iken bilâhara Allah'ın kudreti ile meydana gelmiş, hayat ışığına kavuşmuşlardır. Binaenaleyh tekrar hayattan mahrum kalıp öleceklerdir. Sonra da tekrar hayata kavuşacaklardır. Nasıl ki, gündüzleri geceler, geceleri de gündüz takibediyorsa insanları da öldükten sonra bir ebedî hayat takibedecektir. Allah'ın kudretine göre bu her şekilde mümkündür. Buna şüphesiz inanıyoruz.

§ Selh; Lügatte soymak, bir hayvanın derisini soyup kendisini o deriden ayırmaktır. Ve her ay'ın son gününe de selh denilir. Burada bu selh kelimesi, bir istiare kabilinden olarak gündüzün ışığını gidererek gecenin karanlığını ortaya çıkarmak manâsında kullanılmaktadır.

 

 

 

38.  Güneş de kendisine mahsus karargâhında akar gider. İşte bu, 0 azîz, alîm'in takdiridir.

38.    (Güneş de kendisine mabsus karargâhında akar gider) Hergün doğarak kendi yörüngesinde belirli vakte kadar yürümesine devameder. Akşam olunca batıp görünmez bir hale gelir, kendisi için bir sene içinde üçyüz batış ve doğuş olmuş olur. (İşte bu) Güneşin öyle enteresan doğması ve batması, böyle ufuklara ışık yayar bir vaziyette bulunuşu (0 aziz) herşeye kadir, galip olan ve (alîmin) herşeyi ilmen kuşatan Yüce Yaratıcının (takdiridir.) O'nun dilemesinin yaratmasının bir eseridir. Bu ne kadar büyük bir kudret alametidir. Bu, güzelce düşünülmeli

 

 

 

39.  Biz ay'a da menziller takdir ettik. Nihayet hurma salkımının eski kurumuş eğri dalı gibi bir hâle dönmüş olur.

39.     Evet.. Alemlerin Rabbi buyuruyor ki: (Biz aya da menzillen takdir ettik) 0 da güneş gibi semada kendisine tâyin edilmiş olan yörüngelerde, alanlarda dolaşmasına devameder durur. Her ay içinde ay için yirmi sekiz konak vardır. Ay otuz gün olunca kamer iki gece gizlenir, görünmez ve eğer ay yirmi dokuz gün olursa kamer bir gece görünmez bir hâlde bulunur, (nihayet hurma salkımının eski kurumuş eğri dalı gibi bir hale dönmüş olur) Bir ay içindeki dolaşması neticesinde görülen tarafı incelerek git gide gözden kaybolur.

§ Urcun; Hurma salkımının kuruyup yay gibi eğilmiş olan dalı =çöpü demektir.

 

 

 

40.  Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.

40.         Gerek güneş için ve gerek ay için belirli alanlar, belirli doğuş ve batış vakitleri tâyin buyurulmuştur. Artık (Ne güneş için lâyık olur ki,) yani: Sahih bulunur ki, (o)

güneş      (ay'a yetişmiş olsun) onunla beraber gece vaktinde birleşmiş bulunsun, (ne de gece için lâyıktır ki) hikmet ve menfaata uygundur ki, (gündüzü geçmiş bulunsun)

daha gündüz vakti tamam olmadan gece vakti girmiş olsun, herbirinin takdir edilmiş birer zamanı vardır, o zaman düzgün şekilde devam eder (ve hepsi de birer felekte yüzerler.) Güneş de, ay da kendilerine tahsis edilmiş olan semada, daire dahilinde (yüzerler) dolaşır dururlar, mükemmel bir kolaylık ve rahatlıkta hareketlerine devam eder giderler.

"Eski Astroloji bilginleri, yıldızların, ay ile güneşin göklerde saplanmış, çakılı olduklarına inanırlardı. Kur'an-ı Kerim ise onların birer felekte, batıkların sular içinde yüzüp gittikleri gibi dönmekte olduklarını haber vermektedir. Nitekim sonraki astronomi ve astroloji alimleri de bu görüştedirler. Bu da Kur'an-ı Kerim'in nasıl hakikatleri beyan eden bir kitap olduğuna bir delildir.

 

 

 

41. Ve onlar için bir alâmettir, onların çoluk çocuklarını dolmuş bir gemiye muhakkak bizim yükletmiş olmamız.

41.   Bu mübarek âyetler de Allah Teâlâ'nın kulları hakkındaki diğer bir büyük nimetini bildiriyor. Onlant bir rahmet eseri ve bir uyanma vesilesi almak üzere takdir edilen vakte kadar yaşatıp faydalandırmış olduğunu ihtar ediyor. Bir kısım insanların ise bu kavuştukları nimetleri takdir ve kendilerini Allah'ın birliğinden haberdar eden delileri kabul etmeyip onlardan kaçınır olduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlar için) İnsanlara mahsus (bir alâmettir) Cenab-ı Hak'kın kudretine ve kulları hakkındaki rahmet ve yardımına işaret eden bir delildir. (Onların evlat ve iyalini) İnsanların çoluk ve çocuklarını (dolmuş bir gemiye muhakkak bizim yükletmiş olmamız) Evet.. Cenab-ı Hak, denizlerde cereyan eden ve birçok insanları, hayvanları, eşyayı içine almış bulunan gemileri insanların emnine vermiştir. İnsanlar, ticaret için, seyahat için o gemilere birer, denizlere açılırlar. İnsanları öyle gemilere kavuşturan ve koruyan şüphe yok ki, Allah Teâlâ'dır. Aksi durumda böyle bir hareket mümkün olamaz. Cemiler, parçalanırlar, içindekiler de mahvolur giderler.

"Bir görüşe göre buradaki zürriyetten maksat, önceki babalardır. Cemiden maksat da, Nuh Aleyhisselâm'ın gemisidir. 0 gemiye binenler, tufandan kurtulmuş, selâmet sahiline ermişlerdi.

Zürriyet tâbiri, evlat ve torunlar için ku lan ı İd iğ ı gibi baba ve dedeler için de kullanılır.


Sonraki Sayfa