|
35-FATIR
SURESİ
Bu mübarek Sûre Mekke-i
Mükerreme'de fürkan sûresinden sonra inmiştir. Kırk beş âyeti kerimeden meydana
gelmektedir. Hak Teâlâ Hazretlerinin kâinatın yaratıcısı, Mükevvenatın halikı
olduğunu bildirdiği için kendisine "Fatır Sûresi" adi verilmiştir. Meleklerin
vaziyetlerine vazifelerine dair bilgiler verdiği için de kendisine "Elmelâike
sûresi" de denilmiştir.'
Başlıca konuları şunlardır:
(1): Meleklerin yaradılışı,
Allah'ın rahmetinin tecellisine kimsenin mani olamayacağı, Yüce Yaratıcı
Hazretlerine bütün insanların şükran borçlu bulunduğu,
(2): Evvelki Peygamberlerin
kıssalarına işaretle Resûl-i Ekrem'in saadet kalplerini kuvvetlendirmek ve
hakkın tecelli edeceğini müjdelemek ile o Yüce Peygamber'e teselli verici
olduğu.
(3) İnsanların uyanık bir
hâlde yaşayarak şeytani vesveselere aldanmamalarını, böyle bir aldanışın kötü
neticelerini beyân ile halkı uyanmaya davet..
(4) Hak Teâlâ'nın sonsuz
kudret eserlerini gözününe alarak uyanık bir halde yaşanmasını ve dinî
faziletler ile şahsı süslemeye çalışılmasını tavsiye.
(5) Bütün insanların
ilâhi lütuflara muhtaç olduklarını ve herkesin kendi amelinden mes'ul olacağını
ihtar ve karanlık ile aydınlığın, hayat ile ölümün eşit olmadığı gibi ehl-i îman
ile ehl-i küfrün de eşit olamayacaklarını bildirmek.
(6): kudret eserlerini
takdir, Allah'ın büyüklüğünü tefekkür eden ehli ilm ile bu gibi hasletlerden
mahrum kimselerin eşit olamayacaklarını beyân ile insanları olgunlukları
kazanmaya teşvik.
(7): Ahirette ehli îmanın
nail olacakları selâmet ve saadeti, inkarcıların da hallerini kötülüğünü ve ne
kadar eli boş ve ziyan etmiş bir halde kalacaklarını beyân ile insanlığı
uyanmaya davet buyurmaktadır.
1, Hamd, gökleri ve yeri
yaratan, melekleri ikişer ve üçer ve dörder kanat sahibi elçiler kılan Allah'a
mahsustur. Yaratmada dilediğini arttırır. Şüphe yok ki, Allah herşey üzerine
hakkuyla kadirdir.
1, Bu mübarek âyet, nice
kudret harikalarını yaratan ve zalim kavimleri mahv ve yok eden Yüce Yaratıcıya
müminlerin hamd ve şükrde bulunmalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hamd)
Güzelce övgü ve şükür sunma (gökleri ve yeri yaratan) bu muazzam âlemleri yoktan
var eden, birer hârika, güzel bir şekilde vücude getiren ve (melekleri ikişer ve
üçer ve dörder kanat sahibi elçiler kılan) o pek lâtif mahlûkları sür'atle
harekete muktedir, ruhani kabiliyetlere sahip buyuran ve ilâhi hükmleri,
haberleri Peygamberlere, velilere vahy ve ilham ve sadık rüya şeklinde tebliğe
vasıta kılmış olan (Allah'a mahsustur) bütün kâinat, hal ve sözüyle o kudret
sahibi Yaratıcıya hamd-ü senada bulunur, saygılar sunmaya devam edenler. 0 öyle
bir Yüce Yaratıcıdır ki, (Yaratmada dilediğini arttırır) melekleri daha nice
kanatlara, kuvvetlere sahip kılar. Nitekim sahihî müslimde Ibni Mesut'tan
rivayet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz
Cibril-i Emin'i altıyüz kanatlı bir surette görmüştü. 0 mübarek melek böyle bir
kuvvete, bir ruhani kabiliyete ve görevli olduğu şeyleri sür'atle uygulamaya
muktedir bulunuyordu. Evet.. Cenab-ı Hak dilediği mahlûkunu yüksek bir
kabiliyete, büyük bir ilim ve irfana, fevkalade bir güzelliğe ve ruhi yüceliğe
nail buyurabilir. (şüphe yok ki, Allah her şey üzerinde hakkiyle kadirdir.)
Dilediği şeyi yaratmaya, çeşitli, farklı nimetlere, kabiliyetlere sahip kılmaya
ilâhi kudret fazlasıyla kâfidir. Bütün gözlerimiz önünde parlayıp duran bir nice
yüce manzaralar, o Kerem Sahibi Yaratıcının kudreti azimesine şahadet edip
durmaktadır.
§ Futr = Fıtret; Yarmak,
yaratmak, birşeyi başlangıçtan itibaren meydana getirmek demektir. "Fatır" de
yaratan birşeyi yapan, geçmiş bir benzeri olmaksızın icat eyleyen
zât manasınadır.
"Her zerrede hâsılı hüveyda"
"Olmakta tecelliyat-ı
Mevlâ"
2. Allah, insanlara
rahmetten neyi açarsa sonra onun için tutacak yoktur ve neyi tutarsa artık
bundan sonra onu salıverecek yoktur. Ve azîz hakîm olan O'dur.
2. Bu mübarek âyetler de
Cenab-ı Hak'kın mahlûkatı üzerindeki tasarruflarına hiçbir kimsenin engel
olamayacağını bildiriyor. İnsanları nail oldukları nimetlerden dolayı şükür
sunmaya davet edip, nankörlükten sakındırıyor. Evvelki Peygamberlerin de
tekzibine uğramış olduklarını beyan ile Resûl-i Ekrem'e teselli vermektedir.
Şöyle ki: (Allah) Celle Celâlûhu Hazretleri (insanlara rahmetinden neyi açarsa)
kendi rahmet hazinelerinden maddî ve manevî ne gibi nimetler verirse, sıhhat,
servet, ilim ve hikmet gibi neler ihsan buyurursa (sonra onun için tutacak
yoktur) o açılan rahmet kapılarını tutup kapamaya muktedir bir mahlûk bulunamaz,
(ve) 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı (neyi tutarsa) hangi bir kulunu hangi bir nimetten
hikmet gereği mahrum bırakmak dilerse (artık bundan sonra) Cenab-ı Hak'kın onu
tutup men ettiğini müteakip (onu salıverecek yoktur) hiçbir kimse, Hak Teâlâ'nın
mahrum bıraktığı bir şahsı bir nimete kavuşturamaz, o şahsa yönelen bela ve
musibeti açıp onu kurtaramaz, (ve aziz, hâkim olan) Yani: Her dilediğini yapmaya
kadir, herşeye galip ve her iradesi, yaratması bir hikmet ve faydaya dayanmış
bulunan ancak (O'dur) 0 Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir. Binaenaleyh insanlar
her hususta Cenab-ı Hak'ka dayanmalı ve sığın mal id ı r. Feyz ve bereketi onun
rahmetinden beklemelidir. Bir dünyevî varlık ümidiyle hakkın emirlerine aykırı
harekette bulunarak herhangi bir şahsa güvenmemelidir. İnsan bir nimete nail
olursa o mutlaka Cenab-ı Hak'kın takdir ve yaratması iledir, bundan dolayı şükr
etmelidir. Bir mahrumiyete maruz kalırsa bu da bir hikmete dayanmaktadır ve çok
kere de kendi kusurlarının bir neticesidir. Artık durumunu düzeltmeye
çalışmalıdır. Dünyevi bir ümit ile ona buna yaltaklık etmek İslâm ahlâkına
aykırıdır.
3. Ey insanlar!.
Allah'ın üzerinizde olan nimetini hatırlayınız. Allah'tan başka sizi göklerden
ve yerden rızıklandıran bir Hâlık var mıdır?. O'ndan başka ilâh yoktur. 0 hâlde
nereden dondurulmuş oluyorsunuz?.
3. Evet. (Ey insanlar!.)
Ey Cenab-ı Hak'kın kulları. (Allah'ın üzerinizde olan nimetini hatırlayınız) 0
nimetleri lisanen ve kalben anınız. Sizi var eden O'dur, size sıhhat, akıl,
servet, vesaire veren O'dur. Bu yaşadığınız muhitte ne kadar çeşitli nimetlere
nail oluyorsunuz. (Allah'tan başka sizi göklerden ve yerden rızıklandıran bir
Yaratıcı var mıdır?.) Elbette ki, yoktur. 0, ortak ve benzerden münezzeh olan
Kâinat'ı Yaratanın bir lütfudur ki, göklerden muhitinize yönelen ışıklar ile,
havalar ile, yağmurlar ile sizi yaşatıyor, yerden meydana getirdiği çeşit çeşit
ürünler ile de sizi besliyor, nimetlere nail buyuruyor. Evet.. Şüphe yok ki,
(ondan) o Kerem Sahibi rızık vericiden (başka ilâh yoktur) Yaratıcılık ve
mabûdluk yalnız O'na mahsustur (o halde nereden döndürülmüş oluyorsunuz?.) Hak
Teâlâ'nın bir Yüce Yaratıcı, bir kerem sahibi rızık veren olduğu böylece malum
iken ne için siz Allah'ı birlemekten ayrılıyorsunuz?. Bir takım mahlûkatı o
Kâinat'ı Yaratana ortak ediyorsunuz?. Öyle fani, âciz şeylere tapınıp
duruyorsunuz?. Bu ne gaflet, ne cehalet!.
İşte bu ilâhi hitap!. Bütün
inkarcı insanlığa müteveccih olduğu gibi özellikle asr-ı saadetteki Mekke-i
Mükerreme müşriklerine de müteveccih bulunmuştur. Onlar Hz. Peygamber'i ya lan
yanlar, nail oldukları o muazzam nimetin kadrini bilmiyerek küfr içinde yaşamak
istiyorlardı. "Yü'fekûn" kelimesi "Efek" kelimesinden alındığına göre manası:
İmândan nasıl çevriliyor, küfre döndürülüyorsunuz demektir. "Ifk" kelimesinden
türemiş olduğuna göre de manâsı: Allah'ın birliğini tekzib size meneden vaki
oluyor demektir.
4. Ve eğer seni tekzib
ediyorlarsa muhakkak ki, senden evvel de Peygamberler tekzib edilmişlerdi. Ve
bütün işler Allah'a döndürülecektir.
4. (Ve) Ey Son
Peygamber!. 0 nankörler (seni tekzib ediyorlarsa) senin peygamberliğini inkâr
ederek muhalefette bulunuyorlarsa, aldırma, üzülme, sabr et (ve muhakkak
ki, senden evvel de)
kavimleri tarafından (Peygamberleri tekzib edilmişlerdi) onlar da ezâ ve cefaya
uğramışlardı. Fakat sabr ederek selâmete ermişlerdi, (bütün işler Allah'a
döndünülecektir) Yarın ahiret âleminde sizi bu sabr ve sebatınızdan dolayı nice
mükâfatlara erdirecektir. 0 inkarcılar da lâyık oldukları azaplara kavuşmuş
olacaklardır. Bu, mutlaka takdir edilmiştir.
Kuşeyrî merhumun dediği
gibi bu ilâhi beyanda ilim adamlarına erbâb-ı kulub'e, müminlere işaret vardır.
Şöyle ki: Bu gibi zatlar her vakit bir takım dinsizlerin, adi kimselerin kınama
ve kötülemelerine hedef olabilirler. Bu hal insanlık muhitinde öteden beri
görülmekte bulunmuştur. Bu hâlde sabr etmelidir, Allah'ın korumamsına sığın mal
id ı r. Elbette ki, bu gibi mazlum bir durumda bulunan zatlar mükâfata nail
olacaklardır, onların aleyhindeki iftiralara cür'et edenler de ergeç lâyık
oldukları cezalara kavuşacaklardır. Elbette ki, ilâhî adalet tecelli edecektir.
5. Ey insanlar!. Şüphe yok
ki, Allah'ın vadi, haktır. Artık sizi bu dünya hayatı aldatmasın ve şeytan da
sizi Allah ile -onun affına güvendirerek- aldatmasın.
5. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın kulları hakkındaki vadinin herhalde meydana geleceğini beyân ile
onları uyanmaya davet ediyor. Vesveselerine uyanları cehennemlik edecek olan
şeytana uyulmamasını ihtarda bulunuyor. Kafirlerin şiddetli bir azaba, iyi
müminlerin de mağfirete, büyük bir mükâfata nail olacaklarını haber veriyor.
Kendi çirkin amellerini süslü görenlerin pek aldanmış olduklarını bildiriyor.
Cenab-ı Hak, kullarının bütün amellerini bildiği için onlardan dilediğini
delalete ve dilediğini hidayete sevkedeceği için artık Resûl-i Ekrem'in sapıklar
hakkında üzülmemesini beyân ile o Yüce Peygamber'e teselli verici olmaktadır.
Şöyle ki: (Ey insanlar!. Şüphe yok ki, Allah'm vadi haktır) Haşr-ı neşre mükâfat
ve cezaya ait ilâhi beyan sabittir, birer sırf hakikattir. Mutlaka meydana
gelecektir. (Artık sizi bu dünya hayatı aldatmasın) Dünyanın fâni gösterişi,
zevk ve sefası sizi geleceğinizi düşünmekten gafil bulundurmasın (ve şeytan da
sizi Allah ile) Cenab-ı Hak'kın sizi herhalde af edeceğine, yarlıgayacağına dair
vesveseleriyle (aldatmasın) sizi Allah'ın affına güvendirerek gaflete, hali
düzeltmekten men'e çalışır. Onun vesveselerine kapılmayınız.
6. Şüphe yok ki, şeytan
sizin için bir düşmandır. Artık siz de onu bir düşman tutun. 0 muhakkak ki,
kendi etrafında toplananları davet eder ki, alevli cehennemin yâran'ından olu
versinler.
6. Evet.. (Şüphe yok
ki, şeytan sizin için) Ey insanlar!. Öteden beri pek fena (bir düşmandır) sizi
felâketlere uğratmaya çalışır durur, (artık siz de onu bir düşman tutun) Onun
iğfalatına aldanmayın, ona karşı muhalefete devam edin, üzerinize düşen
vazifeleri yapmaya çalışın, (o) şeytan (muhakkak ki, kendi etrafında
toplananları) kendi vesveselerine kıymet verenleri (davet eder ki,) onlar
kendisine uysunlar da sonunda (alevli cehennemin yâran'ından oluversinler) onlar
da kendisi gibi cehenneme atılıp beraberce ceza çeksinler, bu şekilde de Adem
oğullarından intikam almış bulunsun.
7. 0 kimseler ki, kâfir
oldular, onlar için pek şiddetli bir azap vardır. Ve o kimseler ki, imân ettiler
ve güzel güzel amellerde bulundular onlar için de bir yarlığama vardır ve pek
büyük bir mükâfat vardır.
7. Evet.. (0 kimseler
ki, kâfir oldular) şeytanın vesveselerine uyarak dinden çıktılar (onlar için pek
şiddetli bir azap vardır) şeytanın davetine icabet ettiklerinin cezasına
uğrayacaklar, tasavvurların üstünde azap çekip duracaklardır, (ve o kimseler ki,
imân ettiler) Kalplerini imân nuru ile aydınlatmaya muvaffak oldular, (ve)
şeytanın vesveselerine kapılmayarak (güzel güzel amellerde bulundular) namaz
gibi, oruç ve zekât gibi dinî vazifelerini yerine getirdiler (onlar için de)
öyle mümin, salih kulara mahsus da Allah tarafından (bir yarlığama) bir mağfiret
(vardır ve pek büyük bir mükâfat vardır) onlar cennetlere nail olacaklardır,
Allah'ın cemalini müşahede şerefine mazhar bulunacaklardır. Ne yüce bir
muyaffakiyyet!.
8. Ya o kimse ki, ona
kötü ameli süslü gösterilmiş de onu güzel görmüştür. -0 hiç iyi kimseler gibi
olabilir mi?.- Muhakkak ki, Allah dilediğini şaşırtır ve dilediğini doğru yola
iletir. Artık nefsin onların üzerine teessüflerle geçip gitmesin. Şüphe yok ki,
Allah -onların- neler işlediklerini tamamiyle bilendir.
8. Evet.. Şüphe yok ki,
kâfirler ile müminlerin sonları eşit olamayacaktır. Bir kere düşünmeli!. (Ve o
kimdir ki, ona kötü ameli) şeytanın vesveseleriyle, nefsinin bozuk meyilleriyle
süslü gösterilmişti de onu o çirkin amelini, o akla, ahlaka aykırı hareketi
(güzel görmüştür) o fena ameline devam edip durmuştur, onun fenalığını
anlamamıştır, karanlık hayatını, bir aydınlık sanmıştır, artık öyle aldanmış bir
şahıs, hiç iyi kimse gibi olabilir mi, bir mümin kul gibi uhrevî bir nimete nail
bulunabilir mi?. Elbette ki, öyle olamaz, (muhakkak ki, Allah dilediğini
şaşırtır.) öyle şeytana tâbi olan, bencil bulunan, kendi iradesini ve
kabiliyetini kötüye kullanan bir şahsı dalalet içinde bırakır, onu lâyık olduğu
cezaya kavuşturur (ve) Cenab-ı Hak (dilediğini) de (doğru yola iletir) kendi
iradesini, yaratılıştaki kabiliyetini iyi kullanan, şeytanın aldatmalarına
kapılmayan, üzerine düşen vazifeleri ifâya çalışan bir kuluna Hikmet Sahibi
Yaratıcı Hazretleri hidayete nail eder, onu ahirette makamlara erdirir.
Velhasıl: Herkes dünyadaki güzel veya çirkin çalışmasına göre ahirette mükâfata
veya cezaya uğrayacaktır, (artık) Ey Merhamet Sahibi Peygamberi, (nefsin onların
üzerine) öyle şeytana uyup küfür ve isyan içinde yaşayan kimselerden dolayı
(üzüntü ile geçip gitmesin) sen peygamberlik vazifeni ifa ediyar, onları
uyandırmaya çalışiyarsun, onlar ise kendi bâtıl kanaatlarından ayrılmiyorlar.
Binaenaleyh sen mazursun, şiddetli bir üzüntüde bulunmana lüzum yok, onlar kendi
kötü amellerinin cezasına kavuşmuş olacaklardır. Onlar nice kudret hârikalarını
gördükleri hâlde onları takdir ederek uyanmıyorlar, küfrlerinde devamedip
duruyorlar, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri o inkarcıların (neler
işlediklerini tamamiyle bilendir) onların bütün o çirkin inançlarını, amellerini
bilmektedir. Onları ona göre cezaya uğratacaktır. Bu bir adalet ve hikmet
gereğidir.
§ Heserat; Hesretin
çoğuludun ki, kaybedilen birşeyden dolayı nefsin şiddetli bir üzüntü ve kedere
tutulması demektir.
Bu âyeti kerime, Ebu Cehl
ile diğer müşrikler hakkında nazil olmuştur. Tefsini Ebissuut.
Diğer bir rivayete göre de
Hz. Ömer Radiallahu Anh ile Ebu Cehl hakkında inmiştir. Çünki Allah Teâlâ Hz.
Ömer'e hidayet nasip buyurmuş, Ebu Cehl'i de dalâlet içinde bırakmıştır.
Tefsirül' Merağı.
9. Ve Allah 0 -zât-tır
ki, rüzgârları göndermiştir. Sonra -onlar-bulutu harekete getirir, derken onu
bir ölmüş beldeye sevketmişizdir. Sonra onunla yeri öldükten sonra hayata
kavuşturmuşuzdur. İşte ölüleri diriltmek de böyledir.
9. Bu mübarek âyetler,
Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin bu âlemdeki pek güzel, ibret verici kudret
eserlerine dikkatleri çekerek ahiret hayatının alacağına bir misal getirmekte
bulunuyor. Hakiki izzet ve kudretin Cenab-ı Hak'ka mahsus olduğunu bildiriyor,
dünyevî varlıkların ve kendilerine tapılan putların bir izzet ve şerefe sahip
bulunmadıklarına işaret ederek insanları güzelce amellere sevk ve aykırı
hareketlerden sakındırmaktadır. İnsanların yaradılışlarında ve yaşayışlarındaki
hayret verici tarzı beyan ve bunların bir yüce kitapta kayıtlı olduğunu ihtar
ile insanlığı mütefekirce bir hâlde bulunmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve
Allah 0) Yüce zat (dir ki: Rüzgârları göndermiştir) öyle havada hareketler
meydana getiren yaratılış harikalarını yoktan vücude getirmiştir. Bunlar o Yüce
Yaratıcının kudretine birer delildir, (sonra) o rüzgârlar (bulutu) o kadar ağır
kitleleri (harekete getirir) onları muhtelif taraflara sevkeder, bu şekilde de
pek muazzam birer kudret eseri gözler önünde parlamaya başlar (derken onu) o
bulutu (bir ölmüş) bitirme gücünden, bitkilerden mahrum kalmış (bir beldeye
sevketmişizdin) o bulutlar suları içermiş olarak ilâhi kudret ile takdir edilen
bir yer sahasının üzerine görülmekte bulunuyor, (sonra onunla) 0 buluttan yağan
yağmurlar ile (yer öldükten) öyle gelişme ve artımdan mahrum, hayattan nasipsiz
bir halde kaldıktan (sonra hayata kavuşturmuşuzdur) Yağdırılan yağmurlar ile o
sahalar yeniden hayata ermiş, çeşit çeşit bitkilerin meydana gelmesine bir
cilvegah bulunmuştur. Bu gibi kudret eserleri daima görülmektedir. (İşte ölüleri
diriltmek de böyledir.) Cenab-ı Hak, dilediği zaman candan mahrum kalmış olan
ölüleri de feyz-i kudretiyle yeniden hayata nail buyurur. 0 ölmüş yeryüzü nasıl
ki, bir hayat kabiliyetine sahip bulunuyor, insanların vücutları da toprak
kesilip darmadağın olduktan sonra ilâhi Kudret ile yeniden toplanarak yeniden
hayata nail olacaktır. Rüzgarlar vasıtasiyle, dağınık bulutlar, toplatılarak
istenilen tarafa sevkedildiği gibi ruhları da ölmüş, dağılmış cesetlere
sevkedilerek onların yeniden hayata kavuşmalarına birer sebep teşkil edecektir.
İşte bütün bunlar, Hak Teâlâ'nın
varlığına, kudretine, her
dilediğini vücude getirebileceğine birer parlak delil teşkil etmektedir.
10. Her kim izzet -şeref ve
şan- istiyorsa -bilsin ki- bütün izzet -kuvvet ve hakimiyet- Allah'ındır. Pâk
söz ona yükselir, güzel ameli de O yükseltir ve o kimseler ki, hilekârca bir
şekilde günahları işlerler, onlar için de pek şiddetli bir azap vardır. Ve
onların o hiyleleri mahvolur gider.
10. (Her kim izzet)
Kuvvet, şeref ve şân (istiyorsa) bilsin ki (bütün izzet) kuvvet ve hâkimiyet
(Allah'ındır) öyle mahlûkattan olan putlara, insanlara tapınarak onlardan bir
faide bekleyenler, aldanmış bulunmaktadırlar. Öyle müşrikçe hareketlerde bulunan
her şahıs, bilmelidir ki, bütün izzet,bütün hâkimiyet ve kuvvet, dünyevî ve
uhrevî şeref ve yücelik Cenab-ı Hak'ka mahsustur. Artık izzeti, şeref ve lütfü o
Yüce Yaratıcı'dan istirham etmelidir. O'na ibadette, dua ve niyazda
bulunmalıdır. (Pâk söz O'na) O Yüce Mabûd'un izzet dergahına (yükselir) tevhîde,
teşbihe dair söylenilen mübarek kelimeler, okunan Kur'an-ı Kerim, yapılan dualar
ve istiğfarlar bütün Cenab-ı Hak'kın manevî huzuruna yükselmek şerefine sahip
bulunur, yani bunlar Allah'ın kabul etmesine mazhar olup (güzel emeli de)
riyadan uzak, halisane ifa edilen ibadetleri de (O) Yüce Mabûd (yükseltir) yani
onları kabul ederek sahiplerini kat kat mükâfatlara nail buyurur, (ve o
kimselerki, hilekârane bir şekilde günahları işlerler) Görünüşte mümin görünerek
münafıkça bir tarzda harekette bulunurlar veyahut Kureyş kâfirleri gibi
Darunnedve'de toplanarak Resûl-i Ekrem'in, İslâm dininin aleyhinde tedbir almak
cinayetine cür'et edenler (onlar için de pek şiddetli bir azap vardır) onlar
ergeç bir ilâhi kahra uğrayacaklardır. Özellikle ahiret âleminde ebedî olarak
azap çekeceklerdir. (ve onların o hileleri) Dünyada iken yapmak istedikleri
suikastleri, İslâmiyet aleyhindeki çalışıp durmaları, bozguncu hareketlere,
sözlere cür'et etmeleri kendilerine bir faide vermeyecekdir. Bilakis o hileleri
(mahvolur gider) o hainler arzularına nail olamazlar. Nitekim Resûl-i Ekrem'in
aleyhinde bulunan Mekke-i Mükerrem'e müşrikleri sonunda mağlup olmuşlardı. Bedr
savaşında ne büyük bir mağlûbiyete, ezilmişliğe uğramışlardı. Evet.. Hak Teâlâ
Hazretleri kıyamete kadar da İslâmiyet'i koruyacak düşmanlarını âkibet kahr ve
cezaya mâruz bırakacaktır.
"Bir Şem'iki Mevlâ yaka bir
veçhile sönmez."
11. Ve Allah sizi bir
topraktan, sonra bir nutfeden yarattı ve sonra sizleri çiftler kıldı ve O'nun
ilmi olmaksızın hiçbir dişi gebe olamaz ve doğuramaz ve bir yaşatılan yaşatılmış
olmaz ve onun öldüren kısaltılmak da olmaz ki, illâ kitapta yazılmıştır. Şüphe
yok ki, O, Allah göre pek kolaydır.
11. Alemin Yaratıcısı
Hazretleri, inanmışız ki herşeye kadirdir. Ey insanlar!. Bir kere o
yaratıcınızın kudretini, bu kâinattaki tasarruflarını düşünmeli değil misiniz?.
Evet.. Allah bu âlemi yoktan var etti (ve Allah sizi) de ey insanlar! (bir
topraktan, sonra bir nutfeden yarattı) yani: Hz. Adem'i topraktan yarattı, onun
zürriyyetini de birer meniden meydana getirmektedir, (ve sonra) Ey insanlar!,
(sizleri çiftler kıldı) erkek ve dişi sınıflarına ayırdı, aranızda birer
karı-koca hayatı vücude getirdi (ve onun) o hikmet sahibi Yaratıcının (dinî)
iradesi, takdiri (olmaksızın hiçbir dişi gebe olamaz) bir çocuğa hâmile kalamaz
(ve) bir çocuk (doğuramaz) bütün doğanlar, o Yüce Yaratıcının ilmine, kudretine,
dilemesine dayanmış bulunmaktadırlar, (ve bir yaşatılan yaşatılmış olmaz) Hiçbir
fert, kendi kendine yaşayıp durmaz veya yaşayacağı müddet ne ise o Allah katında
malûmdur değişmez (ve onun ömründen kısaltılmak da olmaz) takdir edilmiş ömrüne
ise onu ikmâl eden, bütün insanlık fertlerinin ömür sureleri az çok her ne ise
Allah katında malûmdur (ki, kitapta) lavh-i mahfuzda veya herkesin defteri
amalinde (yazılmıştır) tesbit edilmiştir. Bazı amellerden dolayı insanların
ömürlerinin artacağı beyân olunmuştur.
Mesela sadakalar, ömnü
antinır diye buyurulmuştur. Bundan maksat o amel Allah katında malûm olduğu için
o sebeple o ameli işleyecek kimsenin ömnü ezelden uzunca takdir edilmiş
demektir. Yoksa ömründe bir değişiklik olacak demek değildir, (şüphe yok ki, O)
Mahlukatı vücude getirmek, yaşatmak, öldürmek ve kâinattaki diğer olaylar her ne
kadar haddizatında akıllara hayret venecek derecelerde mühim şeyler ise de
(Allah'a göre pek kolaydır) o Yüce Yaratıcı, öyle her dilediği şeyi vücude
getirebilir, onun ilâhi kudreti herşeye fazlasıyle kâfidir. İşte insanları
öldürdükten sanna tekrar hayata kavuşturması da bu cümledendir. Onun bir "ilâhi
emri, binlerce âlemi yeniden vücude getirebilir. Buna inanmışızdır. İşte bunu
takibeden âyetler de Allah'ın kudretinin büyüklüğünü göstermektedir.
12. Ve iki deniz eşit
olmaz. Bu çok temizdir, pek tatlıdır, kolayca içilir. Şu da çok tuzludur,
acıdır. Hepsinden tertemiz bir et yersiniz ve kendisini giyeceğiniz bir ziynet
çıkarırsınız ve onun fadlından arayasınız ve umulur ki, şükredesiniz için bunun
içinde gemileri yarar yarar bir hâlde gider görürsünüz.
12. Bu mübarek âyetler de
Yüce Yaratıcının birliğine, kudret ve azametine ait başka deliller ve kanıtlar
gösteriyor. Denizlerin muhtelif tabiatlarda olup insanlara ne kadar fayda verici
bulunduklarını bildiriyor. Geceler ile gündüzlerin değişmesini ve gök
cisimlerinin ilâhi emre itaatkâr bulunduğunu nazarı dikkate sunanak Hanlığın,
mabutluğun Cenab-ı Hak'ka mahsus olduğunu, başkaca mabut edilenlerin ise hiçbir
şeye kadir ve kendilerine yapılan ibâdetlere, dualara vakıf bulunmadıklarını
beyan ile insanları uyanmaya, Allah'ın birliğini tasdike davet buyurmaktadır.
Şöyle ki: Kâinatın Yaratıcısi Hazretleri hikmet gereği birçok muhtelif tabiatta,
kabiliyette şeyler yaratmıştır. Bunlar birbirine eşit bir durumda değildirler.
Mesela: İnsanlar birbirine eşit değildirler (ve iki deniz) de birbirine (eşit
olmaz) hepsi de sulardan ibaret oldukları halde aralarında birçok farklar
vardır. Mesela: (bu) Bir kısım deniz suları (çok temizdir, pek tatlıdır, kolayca
içilir) insan tabiatına uygun bulunmaktadır. Bilakis tşu da) şu diğer bir kısım
deniz suları da (çok tuzludur, acıdır) içilmesi uygun değildir, içilecek olsa
boğaza elem verir, insanın içerisini yakar kavurur, hayatına kötü tesirde
bulunur. Bununla beraber bunların bâzı müşterek fâideleri de vardır. Mesela:
(hepsinden tertemiz bir et yersiniz) Bunlardan tutulacak balıklardan istifade
edilir (ve kendisi giyineceğiniz bir ziynet çıkarırsınız) onlardan kadınların
bezenecekleri inciler, mercanlar gibi şeyleri çıkarır elde edersiniz. Özellikle
öyle maddeten kıymetli cevherler, tuzlu denizlerden çıkarılmış bulunur, (ve
onun) 0 Yüce Yaratıcının (fadlından) lütf ve ihsanından olan pek fâideli şeyleri
(arayasınız) elde edesiniz (ve umulur ki) öyle faideli şeylere nail olup da
onları size nasip buyuran âlemlerin Rabbine(şükr edesiniz için bunun içinde)
deniz içlerinde (gemileri) o deniz sularını (yarar yarar bir hâlde) muhtelif
taraflara (gider) yürür durur (görürsünüz) bu ne büyük bir ibret manzarası
teşkil etmektedir?.
Bu âyeti kerimede işaret
vardır ki: İnsanlar da muhtelif sınıflara ayrılmışlardır. Bir kısmı kâfirlerdir.
Bunlar, manen acıdırlar, dinî lezzetlerden mahrumdurlar, aslî yaratılışlarını
zâyetmişlerdir. Bir kısmı da müminlerdir ki, bunlar da manen pek güzeldirler,
pek lezizdirler, yüce duygulara sahiptirler, kalpleri nurludur. Bununla birlikte
bu dünya itibariyle kısımdan da istifade edilebilir, onlarda da şecaat,
cömertlik, dünyevî işlere ilgili gibi vasıflar bulunabilir. Hatta onlar bazan
dünyaca faideli görülen bir takva şeyleri keşif ve icada da muvaffak
olabilirler. Acı denizlerden mücevherler çıkarılışı gibi onlardan da bir kısım
kıymetli sanat eserleri elde edilebilir. Bu da onlar için bir ilâhi imtihandır.
Kendilerine o kadar zeka ve kabiliyet verilmiş olduğu halde onun şükrünü bilmez,
hakiki bir dine sarılmaz, îman nuru ile aydınlanmazlar ise sonunda öyle nimete
nankörlükte bulunduklarının cezasına kavuşurlar. Onlar dünyadaki çalışmalarının
faidesini bu dünyada gönmüş olurlar, fakat aslî yaratılışlarına muhalefet edip
hakiki geleceklerini temin etmedikleri için ahiret âleminde mahrumiyetten
kurtulamazlar. Binaenaleyh insan, güzelce düşünmeli, kendisini dünyada nimetlere
nail buyuran Yüce Yaratıcısını birlemeye, takdise devam ederek kâfirce
hareketlerden kaçınmalıdır. Hakiki selâmet ve saadet ancak o sayede tecelli
eder.
§ Azb; Tadı, hoş, lezzetli
şeydir. "Furat" susuzluğu kırıp gideren tatlı sudur. Küfe nehrinin de adıdır.
§ Saiğ Suyu boğazdan
kolaylıkla geçiren şeydir.
§ Mi Ih; Tuz demektir.
Çoğulu emlâhtır.
§ Ücac; Tuzluluğu ve
harareti şiddetli olan su vesairedir.
§ Tariy; Ter ve taze olan
şey.
§ Hilye; İnci ve mercan
gibi ziynete ait şey.
§ Mevahir; Suları yarıp her
tarafa giden gemiler vesaire demektir.
13. Geceyi gündüzün içine
girdirir, gündüzü de gecenin içine girdirir ve güneşi ve ay'ı itaatkâr
kılmıştır. Herbiri muayyen bir müddete kadar akar gider. İşte bunları -böyle
yaratan- Rab'biniz olan Allah'tır ki, mülk O'na mahsustur. O'ndan başka
kendilerine ibadet ettikleriniz ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip
olamazlar.
13. Evet.. Allah
Teâlâ'nın Kudret ve Azameti pek büyüktür, her fiilde bir hikmet ve menfaat
vardır. O Hikmet Sahibi Yaratıcı (Geceyi gündüz içine girdirir) o karanlık
zamanı aydınlatır, karanlık aydınlığa dönmüş olur. Bunun aksine (gündüzü de
gecenin içine girdirir) gündüzler kısalır, gündüz saatlerinin bir kısmı geceye
dönmüş, aydınlık, karanlığa dönüşmüş bulunur.
Eğer bunlar düzgün bir
tabiat kanununa tâbi olacak olsa idi böyle değişikliklere uğramazdı. Halbuki,
öyle olmuyor; Cenab-ı Hak, bu vakitler üzerinde ve diğer şeylerde dilediği gibi
tasarruflarda bulunuyor ve dilediği takdirde bunları büsbütün değiştirip tağyir
edebilir. Buna inanmışızdır, (ve) O Kudretli Yaratıcı (güneşi ve ay'ı itaatkâr
kılmıştır) bunlar da ilâhi takdire göre hareketlerine devam ederler. Bu güneş
ile ay'dan gök cisimlerinden (herbiri bir belirli müddete kadar akar gider) gök
sahasında yürüyüşlerine devam ederler, takdir edilmiş olan zamanları gelince
doğar ve batar dururlar, (işte bunları) Böyle yaratan bu yüksek parlak cisimleri
yaşatan (Rab'biniz olan Allah'tır ki, mülk O'na mahsustur) bütün kâinat, O Yüce
yaratıcının birer kudret eseridir. O'nun hâkimiyet ve sahipliği altında
bulunmaktadırlar. Artık ey müşrikleri. Bir kere düşününüz. (O'ndan başka) O
kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinden ayrı (kendilerine ibadet ettikleriniz)
putlar, heykeller vesaire (ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sabip
olamazlar.) öyle adi birşeyi bile yaratamazlar. Artık öyle âciz, nâçiz şeyler,
mâbutluk vasfına nasıl sahip olabilirler. Ey müşrikler! Bunu hiç düşünmez
misiniz?.
§ Kıtmir; Hurma
çekirdeğinin üstündeki yufkacık kabı ve arkasındaki akça nokta ki, ağacı ondan
biter ve ince zarı, ashab-ı kehfin köpeğinin adı.
14. Eğer onlara duâ
etseniz duanızı işitemezler ve işitebilseler bile sizin için cevap veremezler ve
kıyamet gününde de sizin ortak koşmanızı inkâr ederler ve sana hakkıyla haber
veren gibi bir haber veren olamaz.
14. Evet.. Ey
müşrikleri. (Eğer onlara dua etseniz) O bâtıl mabutlarınıza duada, ibâdette,
kendilenınden bir yardım isteğinde bulunsanız (duanızı işitemezler) çünki onlar
cansız kabilinden şeylerdir, (ve) Faraza (işitebilseler bile sizin için cevap
veremezler) arzunuzu yerine getiremezler. Çünkü buna kudretten mahrumdurlar (ve
kıyamet gününde de sizin şirkinizi inkâr ederler) onlar, o dehşet verici
muhasebe gününde Allah'ın kudreti ile dile gelerek sizin kendilerine tapmış
olduğunuzu red edece kel erdir, "Siz bize değil, şeytanların aldatmalarına
uyarak mâbutluk vasfına sahip olmayan şeyleri mabut edinmek cehaletine düşmüş
bulundunuz" diye sizi tekzib edip kınayacaklardır, (ve) Ey bu ilâhi beyanları
işiten kimse!, (sana hakkiyle haber veren gibi) Bu haki katları, böyle putlara
tapanların uhrevî hallerine âit bilgileri sana Kur'an lisanı ile bildiren Cenab-ı
Hak gibi başka bir (haber veren olamaz) siz o putlardan ne faide beklersiniz?.
Onların fâideden uzak, şuursuz şeyler olduğunu işte Kâinatın Yaratıcısı
Hazretleri sizlere haber veriyor. Artık Allah'ın birliğini tasdik ederek İslâm
dinine sarılmalı değil misiniz?.
15. Ey insanlar!. Sizler
Allah'a muhtaç fakirlersiniz. Allah ise O zengin, övülmeye lâyıktır.
15. Bu mübarek âyetler de
bütün insanlığın zengin ve övülmeye lâyık olan Yüce Yaratıcıya muhtaç olduğunu
beyan ile mahlûkata tapınmanın kimseye bir faide vermeyeceğine işaret buyuruyor.
Ve o Yüce Yaratıcının dilerse hiçbir güçlük olmaksızın bütün insanları gidererek
yerlerine başkalarını getirebileceğini ihtar ediyor ve ahirette hiçbir kimse
başkasının mesuliyetini yüklenemiyeceğini ve Yüce Peygamber'in ihtarlarını bir
temiz kalp ile Allah'tan korkup namazlarına devam eden zâtların kabul
edeceklerini ve herkesin şahsi temizliğinin kendi hakkında fâide verici
olacağını beyan ile uyarmak için uhrevî hayatı hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Ey
insanlar!. Sizler Allah'a muhtaç fakirlersiniz) Sizin bütün varlığınız,
yaşayabilmeniz, ancak Yüce Yaratıcının lütf ve ihsanı sayesindedir. Siz her
bakımdan o Yüce mabudun korumasına, şefkatine muhtaç bulunmaktasınız. (Allah
ise) O Kerem Sahibi Yaratıcı (ganidir) hiçbir kimseye, hiçbir şeye, asla muhtaç
değildir, alelitlâk müstağnidir, kullarının ibâdetlerine, itaatlarına da bir
ihtiyacı yoktur ve Halik-i Azim (hamittir) bütün kâinattaki tasarrufatından
dolayı hamd ve senaya müstahiktir, O'ndan başka tapılan şeyler ise birer âciz,
muhtaç mahlûktan başka birşey değildirler.
16. Eğer dilerse sizi
giderir ve yeni bir halk vücude getirir.
16. Artık ey insanlar!.
Uyanın, yaratıcınızın birliğini biliniz, O'na hamd-ü senada bulununuz, O'ndan
başkasına tapmayınız (eğer) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (dilerse sizi giderir)
hepinizi de hayattan mahrum bırakır, insanlık silsilesini tamamen mahv eder
(diğer bir halk vücude getirir) kulluk vazifesini hakkiyle ifaya çalışan bir
başka seçkin zümre yaratır veya başka bir âlem ortaya çıkarır.
17. Ve o. Allah'a göre bir
zor şey değildir.
17. (ve o) Sizleri
gidererek başkalarını vücude getirmek (Allah'a göre zor birşey değildir) O
Kudret Sahabi Yaratıcı, bir emr etmesiyle nice âlemleri meydana getirebilir.
O'na göre hâşâ zorluk yoktur, dilediğini her zaman yaratması asla imkânsız veya
zor değildir.
18. Ve hiçbir
günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez ve eğer ağır yüklü bir kimse, onu
taşımaya çağıracak olsa ondan hiçbir şey yükletilemez isterse, -o çağırılan —
akraba olsun. Sen ancak Rablerinden gıyaben korkar olanları ve namazı dosdoğru
kılanları korkutursun ve her kim temizlenirse ancak kendi nefsi için temizlenmiş
olur. Ve nihayet dönüş Allaha'dır.
18. Ancak ey insanlar!.
Siz daha hayatta iken vazifelerinizi güzelce anlayınız, uhrevî mes'uliyetten
kurtulmak için çalışınız (ve) şunu da biliniz ki, (hiçbir günahkâr başkasının
günahını yüklenmez.) başkasının günahına sebebiyet vermemiş, razı olmamış ise o
günahtan dolayı sorumlu olmaz (ve eğer ağır yüklü bir kimse) o yükü kısmen
üzerinden atarak hafifleştirmek için (onu taşımaya) başka bir şahsı (çağıracak
olsa ondan hiçbir şey yükletilemez.) onun yükü kısmen başkasına yükletilmiş
olamaz (isterse) o çağırılan kimse (akraba olsun) yine gelip çağırana yardım
edemez, buna kadir olamaz 0 gün herkes kendi nefsinin derdiyle, sorumluluğuyla
meşgul bulunur. İşte insanlar, bu âkibeti düşünmelidirler. Ne yazık ki, birçok
kimseler, bundan gafil bulunurlar, Resûlullah'ın nas i hatları n ı dinlemeyerek
cahilce bir halde yaşarlar. Resûl-i Ekrem ise o gibi gafillerin hallerinden
üzülüyordu. Cenab-ı Hak da o Yüce Peyamberine teselli vermek, onun mazur
olduğunu göstermek için buyurmuştur ki: Ey Resûl-i Ekrem!, (sen ancak
Rab'lerinden gıyaben korkan olanları) yani: Cenab-ı Hak'kı, O'nun azabını daha
görmedikleri halde korkanları, yahut başkalarının gıyabında da bir günah
işlemekten korkup çekinenleri (ve namazı dosdoğru kılanları) beş vakitte
kılınması farz olan namazları ve onlara tâbi bulunan sünnetleri edep ve
şartlarına riayetle edaya çalışanları (korkutursun) senin tavsiyelerini,
ihtarlarını onlar güzelce anlar kabul ederler, kendilerinin dinî terbiyelerini
göstermiş olunlar. (ve her kim temizlenirse) İbadetleri ifâya, günahları
bırakmaya gayret ederek ahlak güzelliğine sahip olursa (ancak kendi nefsi için
temizlenmiş olur) onun faidesi kendisine aittir, o yüz den sevaba, uhrevî
mükâfata aday bulunur. (Ve sonunda dönüş, Allah'adır.) Herkes ölüp ahirete
gidecek, dünyadaki amellerinden dolayı hesaba tâbi tutulacaktır. Artık o ahiret
hayatını düşünmeli, onu daha fırsat elde iken güzelce temine çalışmalıdır
dünyada iken nefsi arındırmaya, durumu düzeltmeye muvaffak olmuş olanlar
ahirette Yüce Yaratıcı Hazretlerinin sonsuz ilâhi lütfuna mazhar olacaklardır.
Ne yüce bir muvaffakiyyet!.
19. Ve kör ile gören eşit
olamaz.
19. Bu mübarek âyetler,
hidayete müsait olanlar ile olmayanlara birer misâl ile işaret ediyor. İnsanları
hidâyete kavuşturma kudretinin yalnız Cenab-ı Hak'ka mahsus olduğunu beyân
buyuruyor. Her ümmete bir nice parlak deliller ile Peygamberler gönderilmiş
olduğunu ve eski kavimlerin de Peygamberlerini tekzip eder bulunmuş olduklarını
beyân ile Son Peygamber Hazretlerine tesliyet bahş oluyor. 0 muhterem
Peygamberleri inkâr edenlerin ne korkunç azaplara uğratılmış olduklarını bir
uyanma vesilesi almak üzere Muhammed ümmetine haber vermektedir. Şöyle ki:
Müminler ile kâfirler arasında elbette ki, birçok farklar vardır, bunlar
birbirine asla eşit değildirler. Evet.. (Ve kör ile gören eşit olamaz.) Mümin
olan bir zât, hakikatları görür, tasdik eder, kâfir olan bir şahıs ise böyle bir
görüşten mahrumdur. Artık aralarında elbette ki, eşitlik yoktur.
20. Ve karanlıklar ile
aydınlık da eşit -değildir.-
20. (Ve karanlıklar ile
aydınlık da..) Eşit değildir. İman nurundan mahrum bulunan kâfirler, karanlıklar
içinde yaşarlar, onlar hidayet yolunu görüp takibedemezler. Müminler ise imân
nuru sayesinde hidayet yolunu pek güzel görüp takibe muvaffak olurlar.
Binaenaleyh bu bakımdan da kâfirler ile müminler eşit değildirler.
21. Ve gölge ile sıcak da
-eşit bulunmaz.-
21. (ve gölge ile
sıcak da..) Eşit bulunmaz. İmân sahipleri, sevaba, bir emniyet yurdu olan
cennete nail, fevkalâde bir istirahata muvaffak olacaklardır. Kâfirler de
azaplara uğrayacaklar, ateşin cehennemlere atılacaklardır. İşte bu itibar ile de
aralarında bir eşitlik yoktur.
§ Herrur; Geceleyin veya
gece ve gündüz esen sıcak rüzgâr demektir.
§ Semum; da, gündüzün esen
sıcak yelden ibarettir.
22. Ve hayatta olanlar ile
ölmüşler de eşit olamaz. Şüphe yok ki, Allah dilediğine işittirir ve sen
kabirlerde bulunanlara işittirici değilsin.
22. (Ve hayatta olanlar
ile ölmüşler de eşit olamaz) Evet.. Kalpleri imân ile marifetullâh ile, Kur'an
nuru ile ebedî bir hayata nail bulunan müminlere, kalplen küfr ve isyan
karanlıkları içinde kalmış, manen ölmüş, hayattan mahrum kalmış olan kâfirler
eşit bulunamazlar. (Şüphe yok ki, Allah, dilediğine işittirir) sağlam
yaratılışını koruyan kullarını müsait kılar, onlar dinî tebliğleri işitirler,
dinî delilleri görürler, İslâm nimetine nail olurlar. Ote yandan sağlam
yaratılışlarını zayi' edenler de bu işitmekten mahrum bulunurlar. Onlar manen
ölmüş, kabirlere atılmış kimseler hükmündedirler. (ve) Ey Yüce Peygamberi. Artık
(sen) öyle (kabirlerde bulunanlara işittirici değilsin) onlar işitme
kabiliyetlerini zayi' etmişlerdir, onların bu hallerinden dolayı fazla üzüntüye
kapılma, onlar lâyık oldukları âkibete kavuşacaklardır.
23. Sen başka değil, ancak
bir korkutucusun.
23. Evet.. Ey kadri yüce
Peygamber!. (Sen başka değil, ancak) O küfr ve isyan erbabını ilâhi azap ile
(bir korkutucusun) onları cebren hidayete erdirmekle mükellef değilsin, sen
peygamberlik vazifeni ifa etmiş bulunuyorsun.
24. Şüphe yok ki, seni bir
müjdeleyici ve bir korkutucu olarak gönderdik ve hiçbir ümmet yoktur ki, illâ
içlerinde bir korkutucu gelip geçmiştir.
24. Evet.. Ey Son
Peygamber!, (şüphe yok ki, biz seni) Ehli imân için (bir müjdeleyici) gönderdik.
Sen mümin kulları cennetlere, ilâhi lütuflara kavuşacaklarını müjdelemeye
memursun, (ve) Seni (bir korkutucu olarak gönderdik) küfr ve isyanı işleyip
duranları da cehennem ile, kahr ile korkutmaya memur bulunmaktasın. Senin
peygamberlik vazifen bundan ibarettir, sen de bu vazifeyi ifaya muvaffak
oluyorsun, artık kalben rahat alabilirsin, (ve hiçbir ümmet yoktur ki, illâ
içlerinden bir korkutucu gelip geçmiştir.) Evet.. Vaktiyle insan cemiyetlerini
irşada, ilâhi azaptan korkutmaya memur Peygamberler ve onların vârisleri olan
ehli ilm ve irfan gönderilmiştir, hepsi de gerçeğe uygun, Allah'ın rızasına
muvafık bir şekilde delil ile donatılmış olarak ümmetlerini aydınlatmaya,
yükseltmeye çalışmışlardır. Şimdi bu ümmet hakkında da bu inşat vazifesi, daha
mükemmel, daha yüce delillere dayanmış bir şekilde yapılmıştır. Artık kendileri
güzelce düşünmelidirler.
25. Ve eğer seni
tekzib ediyorlarsa onlardan evvelkiler de -kendi Peygamberlerini- muhakkak ki,
tekzip etmişlerdi. Onlara Peygamberleri açık deliller ile ve yazılı sahifeler
ile ve aydınlatan kitaplar ile gelmişlerdir.
25. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!, (eğer seni) şimdiki kavimlerden bir takımı (tekzip ediyorlarsa
onlardan evvelkiler de) eski kavimlerde kendilerine gönderilmiş olan
Peygamberlerini (muhakkak ki, tekzip etmişlerdi) artık sen de üzülme.
Öyle inkarcı haller insanlık kitleleri arasında öteden beri görülmekte
bulunmuştur, (onlara
Peygamberleri açık deliller
ile) Hayr ve şerri gösteren âyetler ile (ve yazılı sahifeler ile) İbrahim
Aleyhisselâm'a ait sahifeler gibi, ve Davut Aleyhisselâm'a verilen Zebur gibi
dinî eserler ile (ve aydılatan) selâmet ve hidayet yolunu açıkça gösteren Tevrat
gibi, İncil gibi ilâhi (kitaplar ile gelmişlerdi) buna rağmen yine bir nice
kâfirler, küfrlerinden ayrılmamışlar, o Peygamberleri, onların o gösterdikleri
harikaları inkâra cür'et göstermişlerdi. Şimdi sen de Ey Ahir zaman Peygamberi!.
En kuvvetli mucizeler ile, en açık, en mükemmei bir kitap ile ümmetine
gönderilmiş bulunmaktasın, onlara hidayet ve saadet yolunu en parlak deliller
ile göstermektesin. Artık sana tâbi olanlar mutludurlar, tâbi olmayanlar da
lâyık oldukları âkibetlere hazırlansınlar. Sen teselli bul, vazifeni pek
mükemmel surette ifâ etmiş bulunmaktasın.
26. Sonra ben o küfr
edenleri tutup yakaladım, artık benim -onlar hakkındaki- cezam nasıl oldu?. -Bir
düşünülsün-.
26. (Sonra) 0 eski
kavimlere Peygamberleri gelip de onları ilâhi dine davet ettiklerini müteakip
(Ben) Kudret Sahibi Yaratıcı (o küfredenleri) o Peygamberleri inkâr ederek
onların o gösterdikleri parlak âyetleri, mucizeleri tasdik etmeyenleri (tutup
yakaladım) onları çeşit çeşit felâketlere maruz bıraktım (artık benim) o
inkarcılar hakkındaki (cezam) şiddetli azabım (nasıl oldu?.) bir düşünülsün. 0
eski kavimlerin tarihi hayatları ibretler gözününe alınsın. Onlar ne büyük birer
uyanma levhası teşkil ediyor!. Binaenaleyh sonraki cemiyetler bunları güzelce
düşünerek uyanmalı değil midirler?. İnkârlarına devam ettikleri takdirde onların
da başlarına öyle müthiş felâketlerin gelmesi, bir ilâhi sünnet gereğidir. Ne
büyük bir ilâhi tehdid!. Şüphe yok ki, Yüce Yaratıcı Hazretleri nice halkaları,
eşsiz güzel şeyleri, hadiseleri yaratmaya kadirdir. Buna inanmışızdır!.
27. Görmedin mi ki,
muhakkak Allah gökten bir su indirdi de onunla renkleri farklı meyveler
çıkardık, ve dağlardan da yollar vardır ki, beyazdırlar ve kırmızıdırlar,
renkleri muhteliftir ve siyah siyah kayalar da vardır.
27. Bu mübarek âyetler
de Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin kudret ve azametine şahitlik eden bir takım
görünen, çeşitli hârika eserlere enzar-ı dikkati çekiyor, durumların farklı
oluşunun yalnız insanlara mahsus olmayıp diğer mahlûkatta da, mevcut olduğuna
işarette bulunuyor. Yüce Mabuttan hangi zâtların korku ve endişe üzere
bulunduklarını ve o zatların ne gibi güzel amellerde bulunarak çok yarlıgayan ve
şükrü kabul eden Yüce yaratıcının sonsuz mükâfatlarına nail olacaklarını beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey muhatap!. (Görmedin mi?:) Bir kalp görüşü ile görüp
bilmedin mi ki, (muhakkak Allah) o bütün mükemmel sıfatları kendisinde toplamış
olan Yüce Yaratıcı (gökten bir su indirdi de) üstünüzdeki bulutlar vasıtasiyle
yağmurları yağdırdı da (onunla) o su ile (renkleri muhtelif) beyaz, sarı, yeşil,
kırmızı gibi renkleri başka başka ve şekilleri, cinsleri, özellikleri farklı
(meyveler) sebzeler, ekinler ilâhi kudretiyle meydana (çıkardık) bütün bu çeşit
çeşit ürünlerden insanlık istifade etmektedir, (ve dağlardan da) ilâhi kudret
ile vücude getirilmiş (yollar vardır ki) onlar da (beyazdırlar ve kırmızıdırlar)
evet o yalianin da renkleri muhteliftir, onlar da garip manzaralar teşkil
etmektedirler, (ve) Dağlarda, ovalarda (siyah siyah kayalar da vardır) herbiri
başka bir yaratılış gâribesidir.
28. Ve insanlardan ve
yürür hayvanlardan ve davarlardan da böylece renkleri muhtelif olanlar -vardır-
ve Allah'tan, kulları arasında ancak ilim sahipleri olanlar korkar. Şüphe yok
ki, Allah galiptir, yarlığayıcıdır.
28. (Ve insanlardan ve)
Atlar, develer gibi (yürür hayvanlardan ve) koyunlar, keçiler gibi (davarlardan
da böyle renkleri muhtelif olanlar) vardır. Herbirinin şekli, mahiyeti, faidesi
çeşitli bulunmaktadır. Bütün bunlar, birer ilâhi kudret eseridirler, (ve
Allah'tan kulları arasında ancak ilm sahipleri olanlar korkar) çünkü onlar bu
kâinatı bir nazar-ı dikkatle seyr ederler, onların yaraddışındaki güzel
hikmetleri anlamaya, düşünmeye muvaffak olurlar, bunları öyle güzel, ilginç,
fâideli bir surette yaratmış olan hikmet sahibi Yaratıcının kudret ve
büyüklüğünü güzelce düşünerek kalplerinde bir Allah korkusu bir mânevi zevk
tecelli eden, o Yüce Yaratıcıyı bir vecd ile tevhide takdis ve yüceltmeye
çalışırlar. (Şüphe yok ki, Allah galiptir) Herşeye kadirdir. Ve o merhametli
mabûd (yarlığayıcıdır) kusurlarını bilip tövbe edip istiğfar eden kullarını af
eder, onları cezalandırmaz. Artık öyle kudret ve azameti, af ve keremi sonsuz
olan bir Yüce Yaratıcı'dan bir yüce duygu ile korkmak, O'nun lütf ve ihsanına
iltica etmek O'nun yüceliğini düşünerek bir vecd ve aşk içinde yaşamaya çalışmak
ne kadar iyi bir harekettir.
29. Muhakkak o kimseler kij
Allah'ın kitabını daima okurlar ve namazı dosdoğru kılarlar ve bizim kendilerini
rızıklandırdığımız şeylerden gizlice ve aşikâra olarak harcamada bulunmuş
olurlar, -işte onlar- hiç zeval bulmayacak bir kazanç umarlar.
29. (Muhakkak o kimseler
ki,) 0 ilm ile, o Allah korkusuyle vasıflanmış zatlar ki: (Allah'ın kitabını
dâima okurlar) Kur'an-ı Kerim'i okumaya devam ederler (ve namazı dosdoğru
kılarlar) adabına ve şartlarına riayetle edaya çalışırlar (ve bizim kendilerini
rızıklandırdığımız şeylerden) kendilerine ihsan buyurduğumuz mallarından
(gizlice ve aşikâre olarak harcamada bulunmuş olurlar) zekatlarını açıkça ve
diğer sünnet olan sadakalarını gizli olarak muhtaç olanlara vermiş bulunurlar,
(işte onlar hiç yok olmayacak bir kazanç umarlar) onlar öyle halisane
amellerinden dolayı bir sevaba aday bulunurlar, hiç kesilmeyecek, kıymetsiz
kalmayacak bir mükâfata kavuşurlar.
30. Tâki, -Allah Teâlâ-
onlara mükafatlarını tamamen ödesin ve onlara fazlından ziyâdesini de -versin-
şüphe yok ki O, çok yarlıgayıcıdır, çok mükâfat verendir.
30. Evet.. O zâtlar, öyle
güzel amellerde bulunurlar: (Tâki) Allah Teâlâ (onlara mükâfatlarını tamamen
ödesin) o amellerinin mükâfatı olan sevapları ihsan buyursun (ve onlara
lütfundan) lütf ve kereminden, rahmet hazinelerinden (ziyâdesini de) versin,
onları kat kat sevaplara kavuştursun, (şüphe yok ki, O) Yüce Yaratıcı (çok
yarlıgayıcıdır) kullarının bir kısım günahlarını af eder ve örter ve o Yüce
Mabûd (çok mükâfat verendir.) kullarının güzel amellerini kabul ederek
karşılığında birçok sevaplar ihsan buyurur. Evet.. O, Yüce Yaratıcı, bu
hakikatları bizlere kendi mukaddes kitabiyle haber vermektedir.
31. Ve sana kitaptan vahy
ettiğimiz, kendisinden evvelkileri tasdik edici olarak haktır. Şüphe yok ki,
Allah kullarından tamamiyle haberdardır -ve herşeyi- görücüdür.
31. Bu mübarek âyetler,
ehli imânın okuyacakları Kur'an-ı Kerim'in nasıl bir sırf hakikat olduğunu ve
kendisinden evvelki ilâhi kitaplarını tasdik edici bulunduğunu bildiriyor. Ve
böyle bir ilâhi kitaba nail olan ümmeti Muhammed'iyenin başlıca üç kısma
ayrılmış olduğunu gösteriyor. Ve imânları sayesinde ne büyük uhrevî nimetlere
nail olacaklarını ve yarlıgayıcı, şükrü kabul edici olan Cenab-ı Hak'ka nasıl
hamd ve övgüde bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Son
Peygamberi, ı.sana kitaptan) Kur'an-ı Kerim adına (vahyettiğimiz) âyeri kerime
(kendisinden evvelkileri) diğer semavi kitapları (tasdik edici olarak) vahy
edilmiştir ki, o apaçık kitap (haktır) sırf hakikattir, beyanları lavh-i
mahfuzda mevcuttur, bildirdiği şeyler gerçeğe uygundur, onlara riayette bulunmak
bir görevdir. (Şüphe yok ki, Allah kullarından tamamiyle haberdardır.)
Kullarının gizli, açık olan bütün hâllerini tamamen bilmektedir ve o Yüce
Yaratıcı herşeyi tamamen (görücüdür) onun yüce zatına karşı hiçbir sey gizli
kalamaz. Kullarının durumunu ıslaha, sânını yükseltmeye ait şeyleri kendilerine
o apaçık kitap vasıtasiyle telkin buyurmuştur.
32. Sonra o kitabı
kullarımızdan seçip ayırt ettiklerimize miras kıldık. İmdi onlardan nefsine zulm
eden vardır ve onlardan mutedil olan vardır ve onlardan Allah'ın izni ile
hayrlarda ileri geçen vardır. İşte bu, en büyük bir keremdir.
32. Evet.. O hikmet
sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (Sonra o kitabı) O Kur'an-ı Kerim'i (kullarımızdan
seçip ayırt ettiklerimize miras kıldık) onu Son Peygamber'e indirerek onun
ümmetini apaçık bir kitaptan istifadeye muvaffak ettik. Bu müslümanlarda başlıca
üç kısma ayrılmış bulunmaktadır (imdi onlardan nefsine zulmeden 'vardır) onlar
dinî vazifelerini ifa hususunda kusur etmekte bulunur, bazı haramları işlerler
(ve onlardan mutedil olan vardır) onlar dinî vazifelerini ifâ hususunda kusur
etmekte bulunurlar, bazı haramları işlerlen (ve onlardan mutedil olan vardır)
haramları terkederler, mükellef oldukları farzları edaya çalışırlar, bazı güzel
amelleri de terkederler, bazı kusurlardan boş olmazlar (ve onlardan Allah'ın
izni ile hayrlarda ileri geçen vardır) bu ümmetin üçüncü kısım fertleri ise sırf
Cenab-ı Hak'kın lütf ve insanıyla büyük muvaffakiyete nail olurlar, bütün
haramları mekruhları ve bazı mubahları bile terkederler, bütün vacipleri,
müstehabları yerine getirmeğe gayret eder dururlar. Ashabı Kiram bu cümledendir,
(işte bu) Böyle bir ilâhi kitaba kavuşmak nailiyet veya öyle ibadet ve itaate
devam ederek üstün vasıflar kazanmaya muvaffakiyet (en büyük bir keremdir.)
Allah Teâlâ'nın kulları hakkında en muazzam bir lütuf ve ihsanıdır ki, buna nail
olmak sırf Allah'ın muvaffak kılması sayesinde mümkün olur.
33. Adn cennetleridir ki,
onlara giriverirler. Orada altundan bilezikler ile ve inciler ile
süsleneceklerdir. Orada libasları da ipektir.
33. Evet.. O
müminler hakkında tecelli eden ilâhi lütuf (Adn cennetleri dir ki,) içlerinde
daima ikâmet edilecek olan ebedî bağları, bostanları ki, o müminler (onlara
giriverirler) o daimi safa dolu cennetlere kavuşurlar (orada) o müminler
altından bilezikler ile ve inciler ile süsleneceklerdir. Öyle îman ve ahirete
giden erkekler de, kadınlar da hallerine lâyık, günâgün tezyinata nail
olacaklardır, (orada elbiseleri de ipektir) 0 müminler, o cennetler de en güzel,
mahiyetleri pek latif, kıymetli elbiseler ile süslenmiş bir halde
bulunacaklardır.
34. Ve diyeceklerdir ki,
Hamd 0 Allah'a olsun ki, bizden üzüntüyü giderdi. Şüphe yok ki, bizim Rab'bimiz,
çok yariığayıcı ve şükrü kabul edicidir.
34. (Ve) 0 cennetlere
nail olan müminler (diyeceklerdir ki: Hamd 0 Allah'a olsun ki, bizden üzüntüyü
giderdi) bizi dünyanın elem ve kederlerinden kurtardı, bizi cehennem korkusundan
helâs etti, bizi böyle büyük bir ebedî rızka nail buyurdu. (Şüphe yok ki, bizim
Rab'bimiz çok yariıgayıcıdır) birçok kusurlarımızı af buyurmuştur ve Kerim
Haalikimiz (şükrü kabul edicidir) itaatkar kullarının güzel amellerini kabul
ederek kendilerini birçok mükâfatlara nail buyurmaktadır.
35. Öyle -bir kerem
sahibi Rab- ki, bizi lutfundan bir ikametgâh olan yurda kondurdu. Burada bize
bir yorgunluk dokunmayacaktır ve burada bize hiçbir usanç dokunmayacaktır.
35. Öyle cennetlere
nail olacak olan ehli imân, orada devamlı olarak kalacaklarından dolayı
fevkalade olan sevinçlerini göstermek ve Cenab-ı Hak'ka şükran arzı için
diyeceklerdir ki: Mukaddes Mabudumuz (öyle) bir kerem sahibi Rab'dir (ki, bizi
lutfundan) sırf lütf ve keremi gereği olarak (bir) ebedî (ikametgâh olan yurda)
hiçbir zaman yok olmayacak, değişmeyecek olan bu cennetlere (kondurdu) bizi
bunlara kavuşturdu. Artık (burada bize bir yorgunluk dokunmayacaktır) daima
istirahat içinde yaşayacağız (ve burada bize hiçbir usanç dokunmayacaktır) böyle
bir rahat yerde ebedî bir zevk ve sevinç içinde yaşayıp duracağız.
Bu âyeti kerime gösteriyor
ki; müminlerin hepsi de cennete nail olacaklardır. Bir kısmı kusurlarından
dolayı bir müddet azap görecek olsa da yine sonunda kurtulup ebedî surette
cennete girecektir. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.
§ Nesab; Teab; Yorgunluk
demektir.
§ Lûgub; da meşakkattan,
açlıktan ve nefste meydana gelen bir gevşeklikten, zayıflıktan ibarettir.
36. Ve o kimseler ki,
kâfir oldular, onlar için cehennem âteşi vardır. Aleyhlerine hükm olunmaz ki,
ölüversinler ve onlardan O'nun azabı da hafifletilmez. İşte bütün nankörleri
böyle cezalandırırız.
36. Bu mübarek âyetler
de, kâfirlerin dünyadaki nankörlüklerinin cezası olmak üzere cehennemde ebedî
şekilde kalarak çırpınıp duracaklarını bildiriyor, ve o inkarcıların hallerini
ıslah için dünyaya iade edilmelerini boş yere talebederek red olunacaklarını
ihtar buyuruyor. Ve o inkarcılara artık bir yardımcı bulunamıyacağını ve Cenab-ı
Hak'kın bütün kâinatın hallerini bilici olduğunu beyan ederek o inkarcıların
bütün düşüncelerini ve yardımcıdan mahrum kalacaklarını da o hikmet sahibi
Yaratıcının bilmekte olduğuna öylece işaret buyurmaktadır. (Ve o kimseler ki,
kâfir oldular) Yaratılışlarına muhalefette, Peygamberlerin beyanlarına
itimatsızlıkta bulunarak ilâhi dinden mahrum kaldılar (onlar için cehennem ateşi
vardır) onlar ahirette ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. Artık ahirette
onların (aleyhlerine hükmolunmaz ki) tekrar (ölüversinler) de cehennem azabında
kurtularak istirahate kavuşsunlar, (ve onlardan onun) 0 cehennemin (azabı da
hafifletilmez) bilakis o azap yurdunun şiddetli âteşleri vakit vakit daha çok
artar durur. (İşte bütün nankörleri) Cenab-ı Hak'kın verdiği nimetleri inkâr
edenleri, ilâhi dinden mahrum kalanları (böyle cezalandırırız.) onlar böyle bir
ebedî azaba lâyık bulunmuş olurlar.
37. Ve onlar orada
feryat ederler ki, Ey Rab'bimiz!. Bizi çıkar, yapar olduğumuzdan başka sâlih
amelde bulunalım, -onlara denilir ki:- Ya sizi düşünüp anlayacak
kimsenin kendisinde
düşünebileceği -bir müddet- kadar yaşatmadık mı?. Ve size korkutucu geldi, şimdi
-azabı- tadın, artık zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.
37. (Ve onlar) 0
cehenneme atılacak kâfirler (orada feryat ederler ki:) ah edip inleyerek yardım
talebinde bulunurlar ki, (Ey Rabbimizl. Bizi bu cehennemden) çıkar, dünyada iken
(yapar olduğumuzdan) öyle inkarcı bir şekilde hareketlerden, isyanlardan (başka
güzel amelde bulunalım) senin rızana uygun ibadetlere devam edelim. Ne yazık ki,
artık zamanı geçmiştir. Onlara kınamak için Allah tarafından denir ki: (ya sizi
düşünüp anlayacak kimsenin kendisinde düşünebileceği) bir müddet (kadar
yaşatmadık mı?.) dünyada iken bu geleceği düşünebilecek kadar yaşamadınız mı?,
(ve size korkutucu) da (geldi) Peygamberler ve onların tebliğlerini yaymaya ve
öğretmeye memur zatlar, size bu âkibeti haber verdiler, sizi dine davet ettiler.
Ne için hayatınızın kadrini bilmediniz?. (şimdi) Hak ettiğiniz bu cehennem
azabını (tadın) ilâhi dine karşı gelmenizin cezasını çekiniz, (artık zalimler
için) öyle küfre düşmüş, Peygamberlerine karşı düşmanlıkta bulunmuş inkarcılar
için (hiçbir yardımcı yoktur.) onlardan bu azabı kaldıracak veya hafifletecek
bir mahlûk bulunamaz. Onlar ebedî olarak o azap içinde çırpınır dururlar.
Istırah; Yardım istemek,
olanca kuvvet ile çığlık atmada, ağlamada ve acınmak göstermekte bulunmak
demektir.
38. Şüphe yok ki, Allah,
göklerin ve yerin gaybını bilendir. Muhakkak ki 0, sinelerde gizil olanları
tamamiyle bilendir.
38. (Şüphe yok ki, Allah
göklerin ve yerin gaybını bilendir) 0 Yüce Yaratıcı'ya karşı hiçbir şey gizli
kalamaz, (muhakkak ki, 0) hikmet sahibi Mabut (kalplerde gizli olanları
tamamiyle bilendir.) sizlerin de ey münkirleri. Bütün kuruntularınızı,
kalplerinizdeki kötü kanaatlerinizi bilmektedir. Siz öyle bir inkâra düşmüş
kimselersiniz ki, ne kadar çok yaşasanız da faraza dünyaya iade edilseniz de
yine kanaatlarinizi değiştirecek, hâlinizi ıslah edecek değilsinizdir. Hattâ
dünyada diyelim ki ebediyyen yaşayacak olsanız yine kâfirce kanaatinizi
terketmiş olmayacaksınızdır. Sizin bu ruhi durumunuz Allah katında malûmdur.
Binaenaleyh sizin cehennemde azap görmeniz de ebedidir. 0 hikmet sahibi
Yaratıcının bütün mahlûkatı hakkındaki hükmü, tasarrufları hikmet, adalet ve
faydanın ta kendisidir. Buna şüphesiz inanıyoruz.
39. 0, 0 -Yüce zat-dır
ki, sizi yeryüzünde halifeler kıldı. Artık kim kâfir olursa küfrü kendi
aleyhinedir ve kâfirlere küfrlerî Rablerinin katında gazaptan başka birşey
arttırmaz ve kâfirleri küfrü, kendilerine ziyandan başka birşey getirmez.
39. Bu mübarek
âyetler, Cenab-ı Hak'kın insanlık silsilesini yeryüzünde peş peşe meydana
getirip nimet verdiğini gösteriyor. Buna rağmen Allah'ın birliğini inkâr
edenlerin kendi aleyhlerinde hareket edip kendilerini helake uğratmış
olduklarını ihtar ediyor. Yüce Yaratıcıya ortak edinilen şeylerin hiçbir şekilde
yaratıcılık sıfatına sahip olmadıklarına işaretle müşrikleri susturmakta ve o
zâlimlerin birbirini aldatıp durmakta olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ey insanlar!. (0) Yüce zât, o Yüce Yaratıcı (dir ki, sizi yerde halifeler kıldı)
sizi yeryüzünde yarattı, sizi yeryüzünde tasarruflarda muvaffak kıldı veya sizi,
sizden evvelki ümmetlere halef kıldı, sizi onların ülkelerine, servetlerine
mirasçı kılmış oldu, tâki, size bu nimetleri veren o Kerem Sahibi Mâbud'a
şükredesiniz, O'nun birliğini tasdik ederek, O'na ibadet ve itaatte bulunasınız.
(artık kim kâfir olursa) 0 Kerem Sahibi Yaratıcı'yı birlemez, O'na ibadet ve
itaaten kaçınırsa bu (küfrü kendi aleyhinedir) bunun pek korkunç cezasına uğrar,
kendi aleyhinde harekette bulunmuş olur. (ve kâfirlere küfrleri Rab'lerinin
katında gazaptan başka birşey arttırmaz) onlar pek şiddetli bir ilâhi gazaba
mâruz kalırlar. 0 bâtıl şeylere tapındıklarından dolayı bir fâide göremezler,
(ve kâfirlere küfrleri helakten başka birşey arttıracak değildir) Evet.. 0
kâfirler, dünyadaki küfrlerinden, o nankörlüklerinden dolayı ahirette pek büyük
bir hüsrana, pek şiddetli bir azaba tutulmuş olacaklardır. Onlar, dünyadaki
hayat sermayelerini zayi' etmiş, öyle ebedî bir zarar ve ziyana uğramış
bulunacaklardır.
40. Deki: Gördünüz mü?.
Allah'tan başka kendilerine ibâdet ettiğiniz ortaklarınızı!. Bana gösteriniz,
yerden neyi yaratmışlardır?. Yoksa onlar için göklerde bir ortaklık var mıdır?.
Yoksa onlara bir kitap vermişiz de, artık onlar, ondan bir delil üzerine mi
bulunuyorlar? Hayır o zalimlerin bazısı bazısına aldatmadan başka bir vâd'ta
bulunmazlar.
40. Yüce Resulüm!. O
müşriklere kınamak için (Deki: Gördünüz mü?.) anladınız mı, bana haber veriniz
bakalım (Allah'tan gayrı kendilerine ibadet ettiğiniz ortaklarınızı?.) Cenab-ı
Hak'ka ortak edindiğiniz o putlar, o fani, âciz mahlûklar (yerden neyi
yaratmışlardır?.) onların yeryüzünde ne gibi yaratmış oldukları birşeyi gördünüz
de onlara tapmakta bulundunuz?. (Yoksa onlar için göklerde) Allah Teâlâ ile
aralarında (bir ortaklık var mıdır?.) o göklerin yaradılışında o bâtıl
mabutlarınızın du bir tesiri bulunmuş mudur?. Böyle bir iddiada bulunabilir
misiniz?. Bu ne mümkün!. (Yoksa onlara) O putlara ilâhlık zatıma ortak
olduklarına dâir (bir kitap vermişiz de artık onlar) o putlar (ondan) o kitaptan
dolayı (bir delil üzerine mi bulunuyorlar?.) ona dayanarak kendilerinin Kâinatın
Yaratıcısına ortak olduklarını iddia mı ediyorlar, heyhat!. Böyle bir iddiada
kim bulunabilir?. (Hayır.. O zalimlerin bazısı, bazısına aldatmadan başka bir
vâd'te bulunmazlar) O müşrikler, hiçbir delile, kanıta sahip değildirler, onlar
şeytanların vesveselerine uymuşlardır, o putların kendilerine şefaat
edeceklerine inanmışlardır, bu husustaki aldatmalara kapılmışlardır, öyle küfr
ve şirk içinde yaşayıp gitmişlerdir. Ne korkunç bir âkibet!.
41. Şüphe yok ki, Allah,
gökleri ve yeri nizamları bozulmasın diye tutup koruyor. Ve andolsun ki, eğer
onların nizamları bozulacak olsa, ondan sonra onları hiçbir kimse tutamaz.
Muhakkak ki, O halimdir, çok bağışlayıcıdır.
41. Bu mübarek
âyetler, gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan zâtın Cenab-ı Hak'tan başkasının
olmadığını bildiriyor. Eski milletleri kınayıp kendilerine bir Peygamber geldiği
takdirde ona tâbi olup hidayet yolunu takibedeceklerini iddia edenlerin daha
sonra bu iddialarına riâyet etmemiş olduklarını haber veriyor. Kibirli ve
hilekârca hareket edenlerin bu yüzden yalnız kendilerinin felâketlere
uğrayacaklarını hatırlatmakta ve bu husustaki ilâhi kanunu kimsenin
değiştiremeyeceğinu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: İşte o bâtıl mabutların
aczleri meydanda!, bir kere de ortak ve benzerden uzak olan hakiki mübudun,
âlemi Yaratanın kudretini, büyüklüğünü düşünmeli. (Şüphe yok ki, Allah) O Yüce
Yaratıcı (gökleri ve yeri nizamları bozulmasın diye) birer felâket ile, birer
müthiş zelzele ile mahvolup gitmekden (tutup koruyor) onları muhafaza buyuruyor,
onun nizamının bozulmasına meydan vermiyor (ve andolsun ki, eğer onlar) o
göklerin ve yerlerin zelzele gibi bir sebeple (nizamları bozulacak olsa) mahv ve
yok olsalar (ondan sonra) onların öyle yok olmasından veya onları Cenab-ı
Hak'kın tutmasından sonra (onları hiçbir kimse tutamaz) artık onları Cenab-ı
Hak'tan başka bir kimse vücude getiremez, muhafazaya kadir olamaz, (muhakkak ki
O) O Kerem Sahibi Yaratıcı (halim)dir. O muazzam kudret eserlerini muhafaza
ediyor, inkarcıları hemen azaba uğratmıyor. Ve o Yüce Mâbud (gafur
bulunmaktadır) tevbe eden ve af dileyen kullarının günâhlarını affediyor ve
örtüyor. Evet.. O ezeli Yaratıcı, ezeli ve ebedî olarak böyle yüce sıfat ile
vasıflanmış olduğu içindir ki, birçok müşriklerin, günahkâr kullarının yüzünden
gökleri, yerleri parçalayarak başlarına dökmüyor da kendilerine bir mühlet
veriyor, onları hallerini düzeltebilecekleri kadar bir zaman yaşatıyor.
42. Ve Allah'a en
kuvvetli yeminleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara bir korkutucu -Peygamber-
gelecek olursa elbette ki, kendileri herhangi bir ümmetten daha fazla hidayete
ermiş olacaklardır. Ne zaman ki, kendilerine bir korkutucu geldi, onlara
nefretten başka birşey arttırmış olmadı.
42. Resul-i Ekrem
Efendimizin Peygamber gönderilmesinden evvel, Kureyş müşrikleri, Yahudiler ve
Hintsti yanlar gibi eski kavimlerin Peygamberlerini inkâr etmiş olduklarını
işitmişler, "Allah onlara lanet etsin!. Ne için Peygamberlerini inkâr etmişler"
diye söylenmişlerdi (ve Allah'a en kuvvetli yeminleriyle yemin ettiler ki, eğer
onlara bir korkutucu) bir Peygamber (gelecek olursa elbette ki, kendileri
herhangi bir ümmetten daha ziyâde hidayete ermiş olacaklardır) o kendilerine
gelecek Peygambere tâbi olup hidayet yolunu daha güzelce takibe muvaffak
bulunacaklardır. (Ne zaman ki, kendilerine bir korkutucu geldi) Hz. Muhammed
Aleyhisselâm gibi en şerefli bir Peygamber gelip onları İslâm dinine davet
buyurdu, öyle kadrinin yüceliğini, yüksek nesebini ve ahlâki olgunluklarını
vaktiyle bilip tanımış olduklarını o Yüce Peygamber'i tasik etmediler; ona tâbi
olmadılar, bilâkis o Yüce Peygamber'in öyle muhitlerine şeref vermiş olması
(onlara) o müşrikler için (nefretten başka birşey arttırmış olmadı) o müşrikler
sözlerinde durmadılar hidayetten daha ziyade uzaklaşıp durdular, öyle bir nimeti
takdir edemediler, o nurdan istifâde ederek cehalet karanlıklarını gidermek
istemediler.
43. -Bu da- yerde
böbürlenmekten ve kötü tuzaklar kurmaktan -doğmuştur- ve kötü bir tuzak, kendi
ehlinden başkasına arız olmaz. O halde evvelkilerin kanunundan başka ne
bekliyorlar?. Artık sen Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Ve
Allah'ın sünnetinde bir sapma da bulamazsın.
43. Bu hâlde, onların
böyle nefrette bulunup Resûl-i Ekrem'e tâbi olmaları da (Yerde böbürlenmekten)
onların kibirli bir vaziyet almalarından (ve kötü bir tuzak kurmalarından) 0
Yüce Peygamber'e karşı hilede, ihanet niyetinde bulunmalarından, Allah'ın nurunu
söndürmek arzusunda bulunmalarından doğmuştur, (ve) Halbuki, (kötü bir kasd)
öyle bir hile, kötü maksat (kendi ehlinden başkasına arız olmaz) onun fenalığı,
kötü neticesi, o kötü maksat sahiplerine yönelir kendisinin felâketine sebep
olmuş olur. (o hâlde) 0 saadet asrındaki müşrikler de, suikast sahipleri de
(evvelkilerin kanunundan başka ne gözetirler) o evvelki kavimler hakkında
tecelli eden ilâhi kanunlardan rabbani kanundan köklerini kazıma azabından başka
neye lâyık olduklarını sanıyorlar? Kendilerinin başlarına da öyle bir felâketin
gelmiyeceğinden nasıl emin olabilirler?, (artık sen Allah'ın kanunu için)
inkarcı kavimler hakkında cereyan eden Allah'ın kanunu ve yürürlükteki hükümler
hakkında (bir değişiklik bulamazsın) bu yeni inkarcılar hakkında da o ilâhi
kanun meydana gelecektir, (ve Allah'ın kanununda bir sapma da bulamazsın)
Kulları hakkında cereyan eden ilâhi kanun, ilâhi hüküm değişmez, Onda kimse
deşiklik vücude getiremez. Kahrolmayı hak edenlere lütufta bulunmaz, lütfa lâyık
bulunanları da kahr etmez ve cezalandırmaz. Binaenaleyh eski inkarcı milletlerin
haklarında cereyan etmiş olan o ilâhi kanun, sonraki inkarcılar hakkında da
cereyan edecektir. Bir kere milletlerin tarihlerini ibret nazarıyla bakmalı
değil midirler?.
44. Yeryüzünde hiç dolaşıp
da bakmazlar mı ki, kendilerinden evvelkilerin âkibetleri nasıl olmuştur.
Halbuki, onlar, bunlardan kuvvetçe daha şiddetli idiler. Ve Allah'ı ne göklerde
ve ne de yerde hiçbir şey âciz bırakamaz. Şüphe yok ki, 0, bilendir, güçlüdür.
44. Bu mübarek âyetlerde
inkarcıların seyahatleri esnasında tarih sahnesinden silinmiş kavimlerin
başlarına gelmiş olan felâketlerden haberdar bulunduklarını, buna rağmen ne için
onlardan bir ibret dersi almadıklarını kınamak için ihtar buyuruyor. Ve onlarm
bir anda helak etmeye kadir olan ve hâllerini bilen Yüce Yaratıcının onları
ilâhi bir hikmetten dolayı geçici bir zamana kadar yaşattığını, o muayyen zaman
gelince hepsinin de lâyık oldukları âkibetlere kavuşacaklarını tehdit etmek için
beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: 0 müşrikler, inkarcılar (yeryüzünde hiç dolaşıp
da bakmazlar mı ki,) onlar, Şam, Yemen, Bağdat gibi |