|
34-SEBE'
SURESİ
Bu mübarek sûre, Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Elli dört âyeti kerimeden meydana gelmektedir.
Yemen'de "Sebe"' adındaki bir beldenin ve ahalisinin tarihi hâllerini ibret
maksadiyle gözler önüne serdiği için kendisine "Sebe' Sûresi" ünvânı
verilmiştir. Bu mübarek surenin başlıca konuları şunlardır:
1- Hamd ve övgünün
Cenab-ı Hak'ka ait olduğunu ve onun muazzam dinî ve diğer yüce vasıfları ve
ilâhi hükmün dünyada da ve ahirette de geçerli olduğunu ve kıyametin kopma
zamanına ait bilginin Cenab-ı Hak'ka mahsus bulunduğu.
2- Ehli imânın, ne gibi
yüce vazifelerle mükellef oldukları, ilâhi vazifelerin ve büyüklüğü ve ehemmiyet
m ve bunlara riayetin büyük mükâfatı.
3- Kafirlerin Hz.
Muhammed'in peygamberliğini inkâr etmeleri ve onların ne kadar gafilane bir
halde bulunmuş oldukları.
4- Allah'ın hükmünün
milletler arasında cereyanına ve buna muhalefetin kötü neticesine dair Süleyman
Aleyhisselâm ile Sebe' hâkimiyetine ait iki misâl.
5- Müşriklerin bâtıl
ilâhlarından bir fâide göremeyeceklerini ve hak ile bâtılın ayırt edileceğini
ihtar ve ehli imânın muzaffer olacağını müjdelemek ve İslâm dinî sayesinde büyük
bir ümmetin teşekkür edeceğine işaret.
6- Eski milletler gibi
ahlâk dışı ve inkarcı hareketlerde bulunmaktan insanları men ve sakındırmak.
1, Hamd o Allah'a ki,
göklerde ne varsa ve yerde ne varsa ona aittir ve ahirette de hamd ona'dır. Ve o
hikmet sahibidir, haberdardır.
1, Bu mübarek âyetler,
hamd ve övgünün bütün kâinata sahip olan Yüce Yaratıcıya âit olduğunu
bildiriyor. Ve onun ezeli dinî âlemlerdeki bütün açık ve gizli işleri kuşatmış
bulunduğunu ve o Kerem Sahibi Mabudun yüce vasıflarını beyân buyurmaktadır.
Şöyle ki: (hamd) Meth ve övgü, şükr ve saygı (Allah'a ki,) o kudret ve büyükle
vasıflanmış ve ululuk ve güzellik sahibi olan Yüce Yaratıcı'ya ki (göklerde ne
varsa ve yerde ne varsa) bütün bunlar ve bunlardaki çeşitli yaratılış eserleri
(ona aittir) o Yüce Yaratıcı'ya mahsustur, hepsini de Adem'den vücude getirmiş
olan o âlemlerin ilâhıdır. Bütün bu varlıklar, yaratılış, tasarruf ve mülkiyet
bakımından o Yüce Yaratıcıya ait bulunmaktadır, (ve ahirette de hamd o'nadır.)
Dünyevi olduğu gibi uhrevî medh ve övgü, şükür ve saygı da yine o Yüce
Yaratıcı'ya mahsustur. 0 âlemi de yaratan, oradaki sonsuz kudret eserlerini
hikmetinin gereğine göre vücude getiren ve getirecek olan ancak o eşsiz
Yaratıcıdır, (ve o) âlemlerin Rabbi (hikmet sahibidir) bütün dinî ve dünyevî
işleri hikmetin gereğine göre tedbir ve tanzim buyurmaktadır ve o ezeli mâbud
(haberdardır) bütün mahlûkatının açık ve gizli hallerinden tamamen haberdardır.
2. Yere ne giriyor ve
ondan ne çıkıyor ve gökten ne iniyor ve onda ne yükseliyor, hepsini de bilir, ve
o rahimdir, gafurdur.
2. Evet.. 0 Yüce
Yaratıcı, bütün kâinatın işlerini tamamen bilmektedir. (Yere ne giriyor)sa, ne
gibi yağmurlar yağarak yere nüfuz ediyorsa ne gibi mallar, ölüler topraklar
altında bulunuyorsa (ve ondan ne çıkıyor) sa yer altından ne gibi sular,
mâdenler, bitkiler, hayvanlar meydana geliyorsa, ne gibi tarihi eserler
keşfedilerek harice çıkarılmış oluyorsa onlarım cümlesi o Kâinatın Yaratıcısı
Hazretlerince malûmdur, (ve gökten ne iniyor)sa melekler gibi, semavî kitaplar
gibi, yıldırımlar gibi neler yeryüzüne nazil oluyorsa (ve onda ne yükseliyorsa)
melekler gibi, temiz sözler gibi, iyi ameller gibi neler o göklere yükseliyorsa
(hepsini de) o Yüce Yaratıcı (bilir) hiçbiri onun ilminin kuşatmasından hariç
bulunamaz, (ve o) Yüce Mâbud, (rahimdir) kulları hakkında rahmeti pek ziyâdedir.
Onlara dinî vazifelerini bildirmek için, onları hidayet ve saadete kaşruşturmak
için lütfen Peygamberlerini göndermiş, kitaplarını indirmiştir, ve o Yüce
Yaratıcı (çok bağışlayandır) mümin kullarının bir kısım günahlarını af eder ve
örter, tövbe ve istiğfar eden kullarını da cezalandırmayıp bağışlar.
3. Ve kâfir olanlar dedi
ki: Bize o kıyamet gelmeyecektir. Deki, hayır gaybı bilen Rab'bime andolsun ki,
elbette size gelecektir. Ondan ne göklerde ve ne de yerde bir
zerre miktarı ve ondan daha
küçük ve daha büyük birşey uzaklaşamaz hepsi de ancak apaçık gösteren bir
kitaptadır.
3. Bu mübarek âyetler,
ahiret âlemini kâfirlerin inkâr ettiklerini, halbuki, o âlemin mutlaka meydana
geleceğini bildiriyor. Yüce Yaratıcının ilminden hiçbir zerrenin harice
kalamayacağını, hepsinin de Levh-i Mahfuzda yazılmış bulunduğunu haber veriyor.
Kıyametin kopmasındaki hikmete işaret buyuruyor. Allah Teâlâ'nın âyetlerine
karşı düşmanca vaziyet alanların dehşet verici bir şekilde azap çekeceklerini
ihtar ediyor. Kur'an-ı Kerim'in de nasıl bir hidâyet rehberi olduğunu ilim
sahiplerinin bildiğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Cenab-ı
Hak'kın birliğini, büyüklüğünü inkâr eden ve nimetlerine karşı hamd ve şükrden
kaçınanlar (dedi) ler (ki: Bize o kıyamet gelmeyecektir.) kıyamet âlemi adına
birşey yoktur. Resulüm!. 0 inkarcılara (de ki: Hayır.) öyle sizin inkâr
ettiğiniz gibi değildir. (Caybı bilen) Bütün açık ve gizli âlemin işlerini
ilmiyle kuşatmış olan (Rabbime andolsun ki, elbette o) kıyamet günü (size
gelecektir) o güne kavuşacaksınızdır. (ondan) 0 Kâinat'ın Yaratıcısının
ilminden, onun kudret elinden (ne göklerde ve ne de yerde bir zerre miktarı) bir
karıncadan daha küçük birşey (ve daha büyük birşey uzaklaşamaz) kaçıp gaip
olamaz (hepsi de) bütün geçmişe, şimdiki hale ve geleceğe ait hadiseler (ancak
apaçık gösteren) herşeye ait malûmatı, tafsilâtı kapsamış bulunan (bir kitapta)
levh-i mahfuzda yazılmış, korunmuş bulunmakta (dır) İşte kıyamete ait geniş
bilgi de o hakikatları açıklayan kitapta tesbit edilmiştir.
4. Tâki, imân eden ve
güzel güzel amellerde bulunanları mükâfatlandırsın. İşte onlar için bir bağış ve
bir şerefli rızk vardır.
4. Evet.. 0 Hikmet
Sahibi Yaratıcı, bütün âlemin işlenin ve özellikle bütün kullarının fiil ve
amellerini o levh-i mahfuzda tesbit buyurmuştur. (Tâki imân eden ve güzel güzel
amellerde bulunanları mükâfatlandırsın.) onları o güzel hareketlerinin
mükâfatına kavuştursun. (İşte onlar için) Öyle iyi hal sahibi müminlere mahsus
(bir mağfiret) vardır. Onların insanlık hali meydana gelmiş olan kusurlarını af
edecek ve örtecektir. (ve) 0 müminler için (bir şerefli rızk vardır.) o da
cennetlerdeki ebedî nimetlere kavuşmaktır.
5. Ve o kimseler ki,
ayetlerimiz hakkında bizi acze düşürmeleri için koşup durmuşlardır. İşte onlar
için de pek fena, pek elem verici bir azap vardır.
5. (Ve) Bilâkis (o
kimseler ki) îmandan mahrum kalmış (âyetlerimiz hakkında) Kur'an-ı Kerim
hususunda (bizi) kendi bâtıl iddialarınca (âcze düşürmeleri için) o Kur'an'ın
beyanlarını ibtâl etmek, kıymetini düşürmek maksadiyle (koşup durmuşlardı)
layıksız sözler söyleyerek onları kabulden başkalarını men'e çalışmışlardır,
(işte onlar için de) öyle kâfir, bozguncu kimselere mahsus da 'pek fena, pek
elem verici bir azap vardır.) onlar o kötü hareketlerinden dolayı öyle ebedî bir
azap içinde kalacaklardır.
6. Ve kendilerine ilim
verilmiş olanlar görüyor ki, sana Rab'binden indirilmiş olan o -Kur'an- sırf
hakikattir ve azîz, hamîd olanın yolunu göstermektedir.
6. (Ve kendilerine
ilim verilmiş olanlar) ise öyle câhil kimseler gibi birnice hakikatları inkâr
etmezler. 0 kalpleri imân nuru ile, irfan feyzi ile, süslenmiş olan zâtlar
(görüyor ki) güzelce anlamış oluyorlar ki, ey Son Peygamber!, (sana Rabbinden
indirilmiş olan o) Kur'an-ı Kerim (sırf hakikattir) o bir ilâhi kitaptır, onda
bir kuşku ve şüphe yoktur, (ve) 0 Mukaddes kitap (azîz, hamît oların) herşeye
kadir, galip ve bütün fiilleri ve sözleri methe, övgüye lâyık olan Kâinatın
Yaratıcısı Hazretlerinin (yolunu göstermektedir) bütün insanlığı selâmet ve
hidayet yoluna sevketmek istemektedir. Evet.. Hakkıyla ilm ve irfana kavuşmuş
olan zâtlar, Kur'an-ı Kerim'in nasul Yüce, hidayet vesilesi olan bir ilâhi kitap
olduğunu bilir, yüceltirler, bu nezih itikatlarının pek yüksek mükâfatına da
elbette ki, nail bulunurlar. Bu muhterem zatların baş I ıcaları ashab-ı kiramdır
ve vaktiyle İslâm şerefine nail olan Abdullah bir Selâm gibi ehli kitaptan olan
zâtlardır. Allah onların hepsinden razı olsun!.
7. Ve kâfir olanlar
dedi ki: Size bir adam gösterelim mi ki, size haber veriyor ki: Siz büsbütün
darmadağın olduğunuz vakit muhakkak siz yeni bir yaradılışta bulunacaksınızdır.
7. Bu mübarek âyetler,
kıyameti inkâr edenlerin Resûl-i Ekrem hakkındaki alay edici, ahlâksızca
lakırdılarını teşhir ediyor, o inkarcıların nasıl bir azaba mâruz
kalacaklarına işaret buyuruyor. Onların Allah'm kudreti ile kıyametin
kopmasına delalet ve şahitlik eden yaratılış eserlerini görmez bir halde
bulunduklarını bildirerek
kendilerini uyanmaya davet
için onların pek şiddetli felâketlere mâruz kalabileceklerini ihtar
buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Kureyş müşrikleri gibi ahireti inkâr
eden-len birbirleriyle konuşarak alay eden bir edâ ile (dedi) ler (ki: Size bir
adam gösterelim mi ki?.) öyle bir kimseyi tanitalım mı ki, o (size haber veriyor
ki,) pek acayip bir iddiada bulunuyor ki, (siz büsbütün darmadağın olduğunuz
vakit) ölüp de cesetleriniz çürüyüp parça parça olduktan sonra (muhakkak siz
yeni bir yaradılışta bulunacaksınızdır) öyle mahvı perişan olduktan sonra
yeniden cisim haline gelip yeni bir hayta kavuşacaksınız. Bu nasıl olabilir?.
8. Allah'a karşı iftira mı
etmiş oluyor?. Yoksa onda bir cinnet mi var?. Hayır.. 0 ahirete inanmayanlar,
azap içinde ve pek uzak bir sapıklık içindedirler.
8. Böyle yeni bir hayat
iddiasında bulunan (Allah'a karşı iftira mı etmiş oluyor?.) böyle yalan yere
kasden bir iddiada mı, bulunuyor?, (yoksa onda bir cinnet mi var?.) kendisini
böyle, gerçek dışı bir iddiaya sevkediyor. Cenab-ı Hak'da o inkarcı, câhil
topluluğun bu isnadını red için buyuruyor ki: (hayır..) Onların kıyameti
inkârları, o Yüce Peygamber hakkındaki edepsizce lakırdıları doğru değildir, (o
âhirete inanmayanlar) öyle inkarcı olup Yüce Peygamber'i yalanlayanlar, ahirette
(azap içinde) kalacaklardır. Onlar dünyada da doğruluktan (pek uzak bir sapıklık
içindedirler) çünkü o muhterem Peygamberi tekzib ettikleri için böyle bir azaba
lâyık olmuşlardır. Ve öyle bir hidayet rehberine delilik yakıştırdıkları için de
kendileri delice harekette bulunmuşlar, doğru yolu kaybetmişler, felâket
çukuruna düşmüşlerdir.
9. Bakmazlar mı, gökten
ve yerden önlerinde neler ve arkalarında neler olduğuna!. Eğer dilesek onları
yere geçiririz yahut üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphe yok ki, bunda -Hak'ka-
dönen her kul için elbette açık bir alâmet vardır.
9. 0 inkarcılar, ne kadar
cehalet ve ahmaklık gösteriyor, onlar hiç (bakmazlar mı, gökten ve yerden
önlerinde neler ve arkalarında neler olduğuna) onlar öyle çevrelerindeki kudret
eserlerini bir dikkat gözüyle seyr etmezler mi?. Bütün gözlere çarpan o
yaratılış hârikaları, Allah'ın birliğine şahitlik ediyor, onun yüce kudretini
gösteriyor, bunları yaratan o Yüce Yaratıcı, artık insanlığı öldürdükten sonra
tekrar iadeye, yeniden hayata kavuşturup başka bir âleme sevketmeş kadir olamaz
mı?. Evet.. 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (eğer dilesek onlar) o
inkarcıları muazzam ilâhi kudretimle (yere geçiririz) yerleri yararak onları
içerilerine atarız. Nitekim Karun böyle bir felâkete uğratılmıştır, (yahut
üzerlerine gökten parçalar düşürürüz) Onlar ile o inkarcıları helak ederiz.
Nitekim 'Eyke' ahalisi böyle bir felâkete maruz bırakılmıştı. Ne müthiş bir
ilâhi tehdit!, (şüphe yok ki, bunda) Böyle göklere ve yere dair vuk'u kalben
yüce beyanda veya bunlara bir dikkat gözüyle bakmakta hakka (dönen) kalben
sapıklıktan kurtulup âlemlerin Rabbini tasdike yetenekli bulunan (her kul için
elbette açık bir alâmet vardır.) Evet.. Bu yaratılış eserlerinden herbiri, ilâhi
kudrete ait ve pek açık bir alamettir. Bunları güzelce göz önüne alanlar, artık
bunları yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcının insanları da öldürdükten
sonra tekrar hayata kavuşturmaya fazlasıyla kadir olduğuna kesin şekilde
hükmeder, bu hususta asla, bir şüphe, bir tereddüt gösteremez.
10. Şanım hakkı için biz
Davud'a tarafımızdan bir fazilet vermiştik, ey Dağlar!. Onunla beraber teşbihte
bulunun -dedik? kuşlara da -böyle emrettik- ve O'nun için demiri yumuşattık.
10. Bu mübarek âyetler,
Allah Tealâ'ya yönelen, onun emrlerine boyun eğmiş olan iki zâtı, Hz. Dâvud ile
Hz. Süleyman'ı bir örnek olarak gösteriyor, o iki zâtın ne kadar harikulade
kuvvetlere nimetlere nail bulunmuş olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Şanım hakkı için) Muhakkak bir ilâhi lütuftur ki, (biz Davud'a tarafımızdan bir
fazilet vermiştik) yani: Ona bir peygamberlik, bir kitap veya bir mülk ve
hâkimiyet veyahut kendisine mahsus güzel bir ses, güzel bir mucize ihsan
buyurmuştuk, onu üstün bir vaziyette bulundurmuştuk. Bu cümleden olanak (ey
dağlar!. Onunla beraber teşbihte bulunun) dedik. Zikir ve teşbih ile seslerinizi
yükseltin diye dağlara da emr etmiş olduk (kuşlara da) böyle emrettik, onları da
Hz. Davud'un emrine verdik, onunla beraber teşbih ve tehlilde bulunmalarını
istedik (ve onun için) Dâvud Aleyhisselâm için (demiri yumuşattık) demirlere
istediği şekli verebilirdi, bir âteşe, fenni bir vasıtaya müracaat etmeksizin
demirden zırhlar diğer şeyler yapabilir olmuştu. Bütün bunlar birer ilâhi
Ifituftur, birer kudret eseridir, birer açık mucizedir. Yüce Yaratıcı Hazretleri
dilediği mahlûkuna böyle teşbih ve hamdetme yeteneğini ihsan buyurur.
Nitekim bizim mübarek Peygamberimizin avucu içindeki ufak taş parçaları da
teşbihte bulunmuştur. Bu gibi hârikaları uzak görmeye, te'vile lüzum
yoktur. Meselâ "Dağların
muntazam varlıkları, Hz. Davud'u teşbih ve hamd etmeğe sevkettiği için bu
bakımdan dağlar da teşbihte bulunmuş demektir." Diye tevile kalkışmak yersizdir.
Nitekim diğer bir âyeti kerimede Cenab-ı Hak'kın herşeyin teşbih ve tehmitte
bulunduğunu fakat insanların bunu anlamadıklarını beyân buyurmaktadır.
11. Geniş, uzun zırhlar yap
ve zırh halkalarını güzelce tanzim et ve iyi amel işleyin. Şüphe yok ki, ben ne
yapar olduklarınızı görücüyüm.
11. Evet.. Hak Teâlâ
Hazretleri, Dâvud Aleyhisselâm'a öyle bir kuvvet, bir kabuliyet vermiş ve şöyle
de emr etmiş idi ki: Ey Davudi. (Geniş uzun zırhlar yap) Onları giyineceklerin
vücutlarını bolca setretmiş olsun (ve zırh halkalarını güzelce tazim et) onlar
ne pek kalın ve ne de pek hafif olmasın, her bakımdan uygun olup güzelce
dokunmuş, yapılmış bir halde bulunsun, (ve iyi amel işleyin) hepiniz de güzel,
Allah rızasına uygun amellere devam ediniz. Gihat için hazırlanan zırhlar da bu
güzel amellerden sayılır. Kulların zâten vazifeleri de güzel amellerde
bulunmaktan ibarettir, (şüphe yok ki: Ben) Yüce Yaratıcı (ne yapar olduklarınızı
görücüyüm) ona göre hakkınızda muamele olunacaktır. Evet.. Güzel amellerde
bulunanlar mükâfatlara nail olacaklardır. Kötü işleri yapalar da lâyık oldukları
cezalara kavuşacaklardır.
12. Süleyman'a da
rüzgârları -Musahhar kıldık- sabahtan öğleye kadar -gidişi- bir aylık ve öğleden
akşama kadar -gidişi de- bir aylık yol kadar idi. Ve onun için bakır madenini
sel gibi akıttık. Ve onun önünde Rabbinin izniyle çalışan bazı cinler de var idi
ve onlardan her kim bizim emrimizden sapmış olursa ona da âteş azabından
tattırmış olduk.
12. Hak Teâlâ
Hazretleri buyuruyor ki: (Süleyman'a da rüzgarı) emrine verdik. Şöyle ki:
(sabahtan öğleye kadar) Gidişi, böyle bir müddet içinde aldığı yol miktarı (bir
aylık) yol kadar idi. Hz. Süleyman, bütün ordusuyle beraber bir harika olmak
üzere bu kadar uzak bir mesafeye rüzgâr vasıtasiyle gitmiş olurlardı, (öğleden
akşama kadar) Gidişi de (bir aylık) yol kadar (idi) bütün ordusu ile beraber
gündüzün ortasından güneşin batmasına kadar bir aylık mesafeye değin gitmiş
bulunurlardı. Kısaca bir gün içinde iki aylık bir mesafeyi katetmiş oluyorlardı.
Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri bizim Peygamberimize de Ahzâb savaşında rüzgârları
hizmetçi kılmıştı, düşmanların kuvvetleri rüzgârların şiddeti çarpmaları
neticesinde büyük bir mahv ve bozguna uğramıştı. Bununla beraber Resûl-i Ekrem
Efendimiz Mir'ac gecesi az bir zaman içinde tâ göklere kadar yükselmişti.
Allah'ın kudretine göre bu gibi harikalar asla istibad edilmez, (ve onun için)
Süleyman Aleyhisselâm için diğer bir hârika olarak (bakır madenini sel gibi
akıttık) bakırlar, eritilmiş ve su gibi akmaya başlaşmış bir halde bulunmuştu.
Bu hârika da Yemen'de vâki olmuş, şehir içinde üç gün cereyan edip gitmiştir. Hz.
Davud'a demir musahhar olduğu gibi Hz. Süleymana da böylece bakır musahhar
olmuştu, (ve onun önünde) Hz. Süleyman'ın yanında (Rab'binin izniyle ilâhi emri
ile çalışan bâzı cinler de var idi) bunlar o Yüce Peygamber'e boyun eğmiş
bulunmuşlardı, (ve onlardan) o cin taifesinden (her kim bizim emrimizden sapmış
olursa) Süleyman Aleyhisselâm'a itaatten kaçınmak istemiş, onun tekliflerine
muhalefet göstermiş bulunursa (ona da âteş azabından tattırmış olduk.) o isyan
edenler, ahirette cehennem azabına mâruz kalmış olacaklardır veyahut daha
dünyadalarken Hz. Süleyman tarafından harikulade bir şekilde cezaya
çarpılmışlardır. Süddî'den rivayet olunuyor ki: 0 Yüce Peygamber'in elinde
ateşin bir kamçı, bir silâh var idi, kendisine karşı isyan gösteren hangi bir
cine onu çarpar, onu öylece cezalandırırdı.
13. Onun için pek
yüksek binalardan ve heykellerden ve büyük havuzlar gibi çanaklardan ve sabit
sabit kazanlardan ne isterse -onu- yapıverirlerdi. Ey Davud'un hanedan!. Şükr
için çalışın ve benim kullarımdan şükreden azdır.
13. Bu mübarek âyetler de
Süleyman Aleyhisselâm'ın emriyle cinlerin ne gibi muhteşem şeyler meydana
getirmiş olduklarını bildiriyor ve Hz. Süleyman'ın vefatını cinlerin ne şekilde
anlamış ve nasıl bir pişmanlıkta bulunmuş olduklarını beyân ediyor ve ölümden
hiçbir kimsenin kurtulamayacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Cin taifesi
(onun için) Süleyman Aleyhisselâm için (yüksek binalardan) pek metin, savaşlara
elverişli kal'alardan veya şerefli mescitlerden dilediğini yaparlardı (ve
heykellerden) bakır, mermer ve cam gibi şeyler ile muhtelif şekillerden
dilediğini tasvir ve teşkil ederlerdi, (ve) Yine cinler Hz. Süleyman için
(havuzlar gibi) pek büyükçe (çanaklardan
ve sabit sabit)
büyüklüklerinden dolayı yerlerinden kımıldatılmayacak derecede büyük
(kazanlardan ne isterse) cinler onu (yapıverirlerdi.) hatta deniliyor ki: 0
büyük çanaklardan birindeki yemeği, bir kişi yermiş. Ve Cenab-ı Hak buyurmuştu
ki: (Ey Davud'un hanedanı) yani: Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman ve onların ehli
beytleri (şükr için çalışın) nail olduğunuz nimetlerden dolayı Kerem Sahibi
Yaratıcınıza ibadet ve itaatte bulunun ki, şükran vazifesini ifa etmiş olasınız,
(ve benim kullarımdan şükr eden azdır.) Nail oldukları nimetlerden dolayı
gerektiği gibi kalben ve lisanen şükr eden kimseler az bulunmaktadır. Sizler
öyle şükran vazifesini ifâ etmeyenler gibi olmayınız. Şükredebilmek de ayrıca
bir nimettir.
§ Mihrâb, yüksek bina
demektir. Çoğulu meharibtir. Mescitlerin ön tarafında bulunan mevkie de mihrap
denilmiştir.
§ Timsâl de suret, resim,
numune demektir. Çoğulu temasil'dir. Bu âyeti kerimedeki timsallerden maksat,
caiz ki, binalar, ağaçlar gibi hayat sahibi olmayan şeylerden veya başları
terkedilen hayvanlardan ibaret idi. Bununla beraber Hz. Süleyman şeriatına göre
mutlak olarak heykellerin haram bulunmamış olması düşünülebilir. Essirac-ül-Münîr'de
ve Ebussuud tefsirinde deniliyor ki: Bu heykelden maksat, meleklerin,
Peygamberlerin ve sâlih zâtların suretleri idi. Bu heykeller mescitlerde
bulunduruluyordu ki, onların nasıl ibâdetlerde bulunmuş olduklarını insanlar
görsün de onlar gibi ibadetlerini arttırsınlar. Fakat daha sonra şeytanın
aldatmalarından dolayı insanlar bir takım tasvirlere tapmaya başlaşmış oldukları
için Peygamberimizin zamanı saadetinden beri hayat sahiplerine âit tasvirler
yasak bulunmuştur.
14. Sonra vaktaki, onun
üzerine ölüm ile hükmettik, onun vefat etmiş olduğuna asasından yemekte olan bir
ağaç kurdundan başkası onlara delâlet etmiş olmadı. 01 vakit ki, yere düşüverdi,
cin taifesi anlamış oldu ki, eğer gaybı bilmiş olsalar idi o ihânetli azap
içinde kalmış olmazlardı.
14. (Sonra) Hz.
Süleyman'ın o hâkimiyetini müteakip (vaktaki onun üzerine ölüm ile hükmettik)
artık dünyevî hayatı son bulmuş oldu (onun vefat etmiş olduğuna) etrafında
çalışan cin taifesi derhal vâkıf olamadılar, çalışmalarına devam edip durdular.
Sonunda onun vefat etmiş olduğuna (bir ağaç kurdundan başkası onlara) o cin
taifesine (delâlet etmiş olmadı) deniliyor ki: Süleyman Aleyhisselâm çok kere
tam bir gece, tam bir gün ve bazan daha fazla asasına dayanarak namazda, niyazda
bulunurdu. Yine öyle bir vaziyette iken vefat etmiş bir müddet o asaya dayanık
bir halde kalmış, cinler ise onu ibâdete devam ediyor sanmışlar, Beyt-i
Mukaddesin binasına çalışıp durmuşlar. Aradan bir müddet geçince o asa'yı
altından bir ağaç kurdu kemire kemire yere düşmesine sebebiyet vermiş, ona
dayanan Hz. Süleyman da yere düşünce o zaman cinler onun vefat etmiş olduğunu
anlamışlar. Bu müddetin ne kadar olduğu kesin bir şekilde malûm değildir. İşte
(ol vakit ki, yere "düşüverdi, cin taifesi anlamış oldu ki, eğer gaybı bilmiş
olsalar idi) Hz. Süleyman'ın da vefatını anlamış olurlardı. Artık (o küçültücü
azap içinde kalmış olmazlardı.) öyle pek meşakkatli inşaat vesaire ile uğraşıp
durmazlardı. Çünki cin taifesi, kendilerinin gayb bilgisine sahip olduklarını
sanıyorlardı, böyle bir hâdise, onların nazarı dikkatlerini çekmiş, gaybı
bilmediklerini anlamalarına sebep olmuştu.
Rivayete göre Dâvud
Aleyhisselâm, Beytülmukaddesin binasını yapmaya başlamış, daha tamam olmadan
vefat etmiş, onun tamamlanmasını Hz. Süleyman'a vasiyet eylemişti. Süleyman
Aleyhisselâm da onu tamamlamaya gayret etmiş, bu inşa işlerinde cinleri
çalıştırmıştı. Bu inşaatın tamam olmasına az kalmıştı ki, vefatı gerçekleşmiş,
cinlen onun vefatından bir hikmet gereği bir müddet haberdar olmamış, çalışıp
inşaatı ikmal eylemişlerdi, sonra o mübarek zâtın vefatından haberdar olunca
gaybı bilmediklerini anlamışlar, onun âhirete irtihâlinden sonra da öyle bir
müddet meşakkatli bina işlerinde bulunduklarını söylemişlerdi. Bilgi Allah
katındadır.
15. Celâlim hakkı için
Sebe' -kavmi- için ikametgâhlarında bir alâmet var idi. Sağdan ve soldan iki
cennet ile çevrilmişti, -kendilerine denilmişti ki:- Rab'binizin rızkından yeyin
ve ona şükredin. Tertemiz bir belde ve yarlıgayan bir Rab.
15. Bu mübarek âyetler de
Cenab-ı Hak'kın kendilerine ihsan buyurmuş olduğu muazzam nimetlere şükretmeyip
de isyanda bulunmuş olan Sebe' kabilesinin nasıl fecî bir değişime mâruz kalarak
lâyık oldukları cezaya kavuşmuş olduklarını beyân ve insanlar o gibi
nankörlükten sakındırmaktadır. Şöyle ki: (Celâlim hakkı için) Muhakkak, ibret
verici bir tarihi olaydır ki: (Sebe') Kabilesi (için ikametgâhlarında) Yemen'de
Sen'a ile arasında üç günlük bir mesafe bulunan ve "Me'rib" denilen beldelerinde
(bir
alâmet var idi) oraların
geçmiş ve şimdiki tarihi hallerinde Cenab-ı Hak'kın varlığına, kudretine ve
büyük tasarruflarına delâlet eden bir mahiyet mevcut bulunmuştu. Şöyle ki: 0
gönül alıcı beldeleri (sağından ve solundan iki cennet ile çevrilmişti) yani o
beldeler, öyle bir vadide bulunuyordu ki, onun her tarafıni mükemmel başlar,
bostanlar çevrelemişti. 0 kabileye Peygamberlerinin diliyle veya lisanı hşl ile
denilmişti ki: (Rab'binizin rizkindan yeyin) Bu çevrede sizin için vücude
getirdiği çeşitli ürünlerinden vesâireden istifade edin (ve ona şükr edin) size
pek büyük nimetleri ihsan eden yaratanınıza hamd ve övgüde bulunur kulluk
vazifenizi ifaya çalışır. İşte yurdunuz (tertemiz bir belde) her tarafı güzel,
havası sağlam, suları bol, zararlı hayvanattan boş (ve) sizi besleyen, bu
nimetlere nail eden yaratıcınız, rızık vericiniz ise (yarlıgayan bir Rab)dir.
Kullarını tövbelerini kabul eden, günahlarını af edip örten buyuran bir Yüce
Yaratıcıdır. Artık bu kadar muazzam nimetlere karşı şükretmek icabetmez mi?.
§ Sebe'; Arab
kabilelerinden biridir, Yemen beldelerinde ikamet etmekte idiler. Bunlardan Arap
yarımadasında birçok kabileler meydana gelmiştir. "Sebe"' Esasen Araplardan bir
şahsın adıdır. Babasının adı "Yeşcüb" onun babasının adı da Yağrub Bini
Kahtandır. Deniliyor ki "Sebe"' Yemen'deki ilk hükümdardın, adı "Abdüşems" idi,
ilk esir olan bir hükümdar olduğu için kendisine "Sebe"' denilmişşir. Çünki "Seb"
esir almak demektir. Dört yüz seksen dört sene hükümdarlıkta bulunduğu rivayet
olunuyor. Bütün Araplar başlıca iki kısma ayrılmıştır. Birine "Kahtaniyye"
diğerine de "Adnaniyye" denilir. "Sebe"' için Nemi süresindeki (21)'inci âyeti
kerimenin izahına da müracaat!.
16. Fakat onlar kaçındılar.
Artık onların üzerlerine Arim selini gönderdik. Ve onların cennetlerini iki
cennet ile değiştirdik ki, bu iki cennet pek acı meyve ağaçlarını ve acılığını
ve biraz da Arabistan kirazı ağaçlarını -içermiş bulunuyordu-.
16. (Fakat onlar
kaçındılar) Yemen'deki o beldeler ahalisi o kadar nimetlere nail oldukları halde
şükür vazifesini ifâda bulunmadılar. Hatta deniliyor ki: kendilerine on üç
Peygamber gönderilmiş, onlara lâzım gelen vazifeleri tebliğ etmeye ve öğretmeye
çalışılmıştı. Onlar ise o Peygamberleri tekzib edip nimete kanş nankörlükte
bulunup durmuşlardı. (artık onların üzerlerine Arim selini gönderdik)
vadilerindeki suları veya pek şiddetli yağmurları göndererek beldelerini,
mallarını perişan bir hale getirdik (ve onların cennetlerini) o pek bayındır,
güzel bağlarını, bahçelerini (iki cennet ile) alelade cennet denilen viranelik
iki yer ile (değiştirdik ki, bu iki cennet, pek acı meyve ağaçlarını ve acı
ılgını ve biraz da Arabistan kirazi ağaçlarını) içermiş bulunuyordu. Yani:
Onların asıl yurtlarını, bağlarını, bostanlarını böyle zararlı, fâidesiz şeyler
ile mahv-ı perişan ediverdik. 0 güzel yerlerden eser kalmamış oldu. Onlardan
biraz kimse kalıp diğer beldelere dağılıp gittiler. Bu hadise, rivayete göre
fetret devrinde, yani Hz, Isa ile Son Peygamber Hazretlerinin aralarındaki
müddet içinde vaki olmuştur.
§ Arim; Irmak kenarı, Sedd,
su bendi, dere ve fazla şiddetli yağmur demektir. "Ükül" mekül = yiyilmiş şey
manasınadır. "Hemt" Ekşi, veya acı şey, dikenli ağaç ve erak ağacı ki,
Arabistan'da bulunup ondan misvak yapılırmış. "Esi" meyvesiz ot ki, kurusundan
istifâde edilir ve ılgın denilen bir ağaç "Sidr" Arabistan kirazı ağacı denilen
"Nebik ağacı" demektir. Trabzan hurması denilen de bu nevidendir.
17. İşte onları böyle
nankörlükleri sebebiyle cezalandırdık ve biz nankör olanlardan başkasını
cezalandırır mıyız?, -elbette cezalandırmayız-.
17. (İşte onları böyle
nankörlükleri sebebiyle cezalandırdık) Nimetlerinin kadrini bilmedikleri ve
isyana devam ettikleri için kendilerini felâketlere mâruz bıraktık, yurtları
harap, kendileri de mahv ve perişan bir hale gelmiş oldular, (ve biz nankör
olanlardan başkasını cezalandırır mıyız?.) Elbette cezalandırmayız. Böyle bir
cezaya ancak küfrlerinde ısrar edip duran, nimete nankörlük etmekten
ayrılmayanlar lâyık bulunmaktadırlar. İşte o kabilede nail oldukları nimetlere
rağmen öyle kâfirce bir vaziyet almış oldukları için o kötü felâkete
uğramışlardı.
18. Ve onların
aralarında ve kendilerinde bereket vermiş olduğumuz beldeler arasında birbirine
bitişik kasabalar meydana getirmiştik. Ve onlara seyri seferi takdir eylemiştik.
Geceleri ve gündüzleri korkusuz olarak yürüyünüz, -demiştik-.
18. Bu mübarek âyetler de
vaktiyle Sebe' kabilesinin nasıl güzel, birbirine yakın kasabalara ve bunların
aralarında ne mükemmel seyrüsefere nail bulunmuş olduklarını bildiriyor. Sonra
bu nimetlerin kadrini bilmeyip şeytani vesveselere uydukları, nefslerine zulm
ettikleri için nasıl felâketlere mâruz kalmış olduklarını ve tarihi hayatlarının
başkaları için bir ibret örneği bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Ve onların aralarında) 0 Sebe' kabilesinin Yemen'deki beldeleri arasında (ve
kendilerinde) sular ile, ağaçlar ile, ve ticarete elverişli sahalar ile feyz ve
(bereket vermiş olduğumuz) şam diyarına âit (beldeler arasında birbirine bitişik
kasabalar meydana getirmiştik) bunlar Yemen ile şam arasında birbirine pek yakın
bir hâlde bulunuyorlardı, (ve onlara seyriseferi takdir eylemiştik) aralarında
birer belirli mesafe bulunuyordu. Yolcular yanlarına yiyecek ve içecek birşey
almaya muhtaç olmaksızın bunların arasında kolaylıkla yürüyüşlerine devam
edebiliyorlardı. Ve o kabilelere hal lisanı ile veya Peygamberleri vasıtasiyle
bu kasabalar arasında (geceleri ve gündüzleri korkusuz olarak yürüyünüz.)
demiştik. Yani: Buralardaki seyahatlar, her vakit emniyet içerisinde
gerçekleşecektir. Açlıktan susuzluktan, düşman hücumundan emin olarak yürümenize
devam edebilirsiniz, sizin için bu sahalarda pek kolaylık, pek emniyet
mevcuttur.
19. Fakat onlar: "Ey
Rab'bimiz. Bizim seferlerimizin arasını uzaklaştır" dediler ve nefslerine
zulmettiler. Artık biz de onları dillere destan ettik ve onları büsbütün
parçalamakla parçaladık. Şüphe yok ki, bunda her bir sabr eden, şükr eyleyen
için elbette ibretler vardır.
19. (Fakat onlar) 0 Sebe'
ahalisi haklarındaki bu ilâhi lütfü takdir edemediler, dualarda bulundular: (Ey
Rab'bimiz!. Bizim seferlerimizin arasını uzaklaştır) dediler, Şam'a kadar olan
mesafeyi kasabalardan boş kıl, ova ve çöl hâline getir, taki, oralarda yaya bir
hâlde yürünülemesin ve yanlarında yiyecek ve içecek bulunmayan kimseler müşkül
bir vaziyette kalsınlar (ve) onlar, bu dilekleriyle kendi (nefslerine zulm
ettiler) nimetlerinin kadrini bilmeyerek kendi şahsiyetlerini tehlikeye mâruz
bıraktılar. (Artık biz de onları dillere destan ettik) kendilerinden sonraki
milletler için birer ibret vesilesi kıldık, onların o nankörlükleri, kötü
âkibetleri insanlar arasında hararetle söylenip durdu, bir darbımesel haline
gelmiş oldu. (ve onları büsbütün parçalamakla parçaladık) onların kasabaları sel
suları içinde kalarak harab olunca kendileri muhtelif yerlere çıkıp gitmeğe
mecbur oldular. Onlardan Cassan kabilesi Şam'a, Azd kabilesi, Ummân'a, Huzae
kabilesi, Tehâme'ye, Huzeyme kabilesi Irak'a, Evs ve Hazrec kabileleri de
Medine-i Münevvere'ye göç etmişlerdir, (şüphe yok ki, bunda) Bu anlatılan
kıssada (herbir sabr eden) günahlardan kaçınıp ibadet ve itaatte bulunan ve (şükreyleyen)
nail olduğu nimetlerinin kadrini bilip Cenab-ı Hak'ka şükr etmekten ayrılmayan
zat (için elbette ibretler vardır.) Yüce Yaratıcının kudretine ve mahlûkatı
hakkındaki tasarrufatına dair delaletler vardır, uyanmayı icabeden alâmetler
mevcuttur.
20. Andolsun ki, şeytan
onların aleyhindeki zannını tahakkuk ettirmiş oldu. Artık ona tabî oldular.
Ancak müminlerden bir zümre müstesna.
20. (Andolsun ki, şeytan
onların aleyhinde zannını tahakkuk ettirmiş oldu.) O gibi nankör kimseleri
saptıracağı hususundaki şeytani zannı doğru çıktı, onları hakikaten aldatmış
bulundu, (artık ona tâbi oldular) O Sebe' kabilesi, tabiatları bakımından
şeytana meyilde bulundular, onun aldatmalarına kapıldılar. (Ancak müminlerden
bir zümre müstesna) Onlar hakkiyle samimi imân sahipleri oldukları için şeytana
uymadılar, onlar kulluk vazifesini ifâya devam edip durdular.
21. Halbuki, onun onlar
üzerinde hiçbir nüfuzu yoktur. Fakat âhirete imân eden kimseyi onda şek içinde
bulunan kimseden ayırt edelim diye -öyle şeytan musallat kılınmış ve senin
Rab'bin herşey üzerine bir koruyucudur.
21. (Halbuki, onun) O
şeytanın (onlar üzerinde) saptırmaya çalıştığı kimselere karşı (hiçbir nüfuzu
yoktur) o şeytan da âciz bir kuldur ve zillete, ilâhi kahra uğramıştır. Bir
insan güzelce düşünürse, hareket çizgisini Allah'ın dirinin beyâni üzere tanzime
çalışırsa şeytanın vesveselerinden emin olabilir, (fakat âhirete imân eden
kimseyi onda şüphe içinde bulunan kimseden ayırt edelim diye) ezeli ilmin
teallük etmiş olduğu bir olayın ortaya çıkması için öyle şeytanı insanlara
musallat kılmıştır, ona karşı mukavemet edip de onun vesveselerine kapılmayanlar
büyük mükâfatlara nail olacaklardır, (ve senin Rab'bin herşey üzerine bir
koruyucudur) O Hikmet Sahibi Yaratıcı, dilediği kullarını o şeytanın
aldatmalarından muhafaza buyurur. Iblis'i engellemeye ve kovmaya kadirdir,
kullarının bütün fiillerini ve amellerini bilmektedir, bütün
iradeleri, yaradısları
birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Buna inanmışızdır.
22. Deki: Allah'tan başka o
iddia ettiklerinize yalvarınız. Göklerde ve yerde bir zerre miktarına sahip
olamazlar ve onlar için bunlar da bir ortaklık yoktur ve onun için de onlardan
bir yardımcı yoktur.
22. Bu mübarek âyetler,
Resûl-i Ekrem'in müşriklerin hallerine hayret edip kendilerini susturmak için ne
şekilde hitap buyuracağını gösteriyor, onların tapındıkları şeylerin ilâhlık
evsafına sahip, şefaate selâhiyetli olmadıklarını ihtar ediyor. Cenab-ı Hak'kın
izniyle şefaat edecek zatlar ile şefaat olunacak müminler arasında cereyan
edecek konuşmayı beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. 0 müşriklere
inançlarının bâtıl olduğunu göstermek için (De ki: Allah'tan başka o) ilah
(iddia etdiklerinize) birtakım putlarınıza (yalvarınız) dua ve niyazda
bulununuz, sizden isabet eden zararları, felâketleri uzaklaştırsınlar ve sizin
için faideli şeyleri sağlasınlar. Onlar için bu mümkün mü, ne gezer!. Onlar
(göklerde ve yerde bir zerre miktarına) bile (mâlik olamazlar) onları bir hayra
veya bir şerre asla sahip, kadir değildirler. Artık onları nasıl ilâh edinilerek
kendilerinden bir fâide beklen i lebi I i r?. Veya onların bir zarar vermesinden
korku labi I i r?. (ve onlar için) 0 ilâh edinilen putlar için (bunlarda) bu
göklerde ve yerde (bir ortaklık yoktur) o putlar, ne yaratmak ve ne sahip olmak
ve ne de tasarrufta bulunmak itibariyle Cenab-ı Hak'kın hâşa ortağı değildirler,
(ve onun için de) o Yüce Yaratıcı Hazretleri için de (onlardan) o putlardan (bir
yardımcı yoktur) o putlar, bu âlemlerin yaradılışı, idaresi veya muhafazası
hususunda hâşâ Allah Teâlâ'ya bir yardımcı bulunmuş değildirler. Onlar birer
âciz mahlûktan ibaret bulunmuşlardır.
23. Onun huzurunda şefaat
fâide vermez, kendisine izin vermiş olduğu kimse müstesna. Sonunda kalplerinden
korku giderilince derler ki: Rab'biniz ne buyurdu?. -Hakkı- buyurdu derler ve o,
çok yüce, çok büyüktür.
23. Ey müşrikleri.
Taptığınız mahlûklardan şefaat mi bekliyorsunuz?. Bu da sizin için mümkün
değildir. Çünki (Onun huzurunda) Yüce Yaratıcının manevî katında hiçbir 'şefaat
fâide vermez.) azabı hak etmiş olanları o azaptan kurtaramaz. Ancak (kendisine)
şefaat etmesi için (izin vermiş olduğu kimse müstesna) Cenab-ı Hak
Peygamberlere, meleklere ve diğer şefaat makamına lâyık zâtlara şefaat etmeleri
için izin verir, onlar da yine Hak Teâlâ'nın müsaade buyurduğu kulları hakkında
şefaatte bulunabilirler. Putlar ise cansız varlıklar türünden olup akıldan ve
konuşmaktan mahrum şeylerdir, bunlar şefaat edebilecek bir kabiliyette
değildirler. Zâten kâfirlerin hakkında ise; hiçbir kimseye şefaate izin
verilmeyecektir. 0 müşrikler, meleklere, Hz. Isa gibi insanlara tapmış oldukları
takdirde de bir şefaate nail olamayacaklardır. Zira kâfirler, müşrikler hakkında
şefaat edebilmek için hiçbir zât, izinli olamaz. Şefaat edecek ve şefaat
olunacak zâtlar, mümin Allah'ı birleyen olan zatlardan başkası değildir.
(Sonunda) Bu gibi mümin, Allah'ı birleyen zâtların (kalplerinden korku
giderilince) yani: Bir takım zâtlara şefaat edilmesi için ilâhi izin çıkıp da
şefaat bekleyen ehli imânın kalplerinden korku, heyecan giderilince öyle şefaati
bekleyen zatlar (derler ki, Rab'biniz ne buyurdu?.) şefaat hususunda ilâhi emir
ne şekilde tecelli etti?. Şefaat edecek zâtlar da: Rabbimiz (hakkı) buyurdu,
razı olduğu kulları hakkında şefaat edilmesine izin ve müsaade verdi, bunu
sabit, uygulanması muhakkak bir durum kıldı (derler) ve o şefaat edecek zatlar,
Yüce Yaratıcı Hazretlerine şöyle de övgü ve saygı sunmada bulunarak derler ki:
(o) Şanı Yüce Mâbud (çok yüce) dir ve 0 (çok büyüktür) yücelik ve azamet,
büyüklük ve ululuk ana mahsustur. Onun yüce müsaadesi bulunmadıkça kimsenin
şefaate ve söz söylemeğe selâhiyeti olamaz. Buna inancımız tamdır.
24. De ki: Sizi göklerden
ve yerden kini rızıklandırıyor?. De ki: Allah ve muhakkak bizler mi, yoksa
sizler mi bir hidâyet üzerindeyiz veya apaçık bir sapıklıktayız?.
24. Bu mübarek âyetler,
Yüce Peygamberimizin müşrikleri susturmak ve onları Allah'ın birliğini tasdike
sevk için kendilerine ne şekilde hitabda bulunmakla memur olduğunu gösteriyor.
Ahirette herkesin kendi fiillerinden sorumlu olacağını ve daha sonra araları
açılarak haklarında adaletin gerektirdiğine göre muamele yapılacağını haber
veriyor. Cenab-ı Hak'ka ortak koşanların bu husustaki cehaletlerini göstererek
Hanlığın güçlü ve hikmet sahibi olan Allah Teâlâ'ya mahsus olduğunu beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. 0 müşriklere (deki: Sizi
göklerden) yayılan ışıklardan, havalardan, bol bol yağmurlardan (ve yerden)
meydana gelen çeşit
çeşit bitkilerden,
ekinlerden (kim rızıklandırıyor?.) bunu hiç düşünmüyor musunuz?. 0 taptığınız
putlar mı sizi rızıklandırabiliyor ki, onlar bir zerre miktarına bile sahip ve
hiçbir şeye kadir değildirler. 0 cahil inkarcılar elbette ki, bir cevap vermeğe
muktedir olamayacaklardır. Onların inatları, yanlış inançları onların hakikati
itirafta bulunmalanına engel olacaktır. Artık Ey Yüce Peygamber!. Sen (deki:)
bizleri rızklandıran ancak (Allah)dır. Eğer insaflıca düşünür, asıl
yaratılışınıza muhalefette bulunmamış olursanız bunu itirafa vicdanen mecbur
olursunuz, (ve) Bir kere düşününüz ki: (muhakkak bizler mi, yoksa sizler mi bir
hidayet üzerindeyiz?.) Kâinatı yaratanın birliğini tasdik eden, onun âlemin
rızkını verici olduğunu bilip itiraf eyleyen ehli islam mı doğru bir yolu
takibediyor, yoksa mahlûkata, cansız varlıklara yaratıcılık, rızık vericilik
sıfatını isnat eden sizin gibi müşrik kimsler mi?, (veya) Hangimiz (apaçık bir
sapıklıktayız?.) şüphe yok ki, böyle bir sapıklık içinde yaşayanlar, öyle cansız
varlıklara, mahlûkata yaratıcılık, rızık vericilik sıfatlarını isnat etmekte
bulunanlardır. Bir kere insaflıca düşünüp de bu hakikati itiraf etmeli değil
misiniz?. Ehli imânın hidayet üzere olduğu kesin olarak bilinen bir hakikattir.
Müşriklere karşı böyle bir soru sorulması ise bir konuşma ve tartışma usulünden
bulunmuştur, böyle halimce, hikmetlice, bir hitap, inkarcıları insafa şevke bir
vesiledir ve kendilerini korkmadan tartışmaya davet alâmetidir.
25. Deki: Bizim işlediğimiz
günâhlardan siz sorulmazsınız, biz de sizin yapar olduğunuz şeylerden mes'ul
olmayız.
25. Ey Yüce Resul!. 0
in kâ re ilana şunu da (Deki: Bizim işlediğimiz günahlardan siz sorulmazsınız)
bizden bir günâh, bir küçük hata meydana gelince onun sorumluluğu yalnız bize
yönelir, size yönelecek değildir, (biz de sizin yapar olduğunuz şeylerden mes'ul
olmayız) sizin küfr ve isyanınızdan dolayı da bize bir sorumluluk
yönelmeyecektir. Binaenaleyh biz öyle şahsi bir menfaat düşüncesiyle sizi îmana
davet etmiş bulunmuyoruz. Sırf Allah rızası için, yalnız insanlığa hizmet için,
iyi niyetli bir hareket olmak üzere sizi irşada, hidayet yoluna şevke
çalışıyoruz. Bizim bu muamelemizi güzelce düşünmeli değil misiniz?. Ne kadar
insaflıca, mütevâzice bir hitap!.
26. Deki: Rab'bimiz
hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızı hak ile açacaktır. Ve 0, öyle
hakimdir, öyle hakkıyla alimdir.
26. Ve ey kadri yüce
Peygamber!. Onlara (Deki:) Yarın ahiret âleminde (Rab'bimiz hepimizi bir araya
toplayacak) bir muhasebeye tâbi tutacak (sonra aramızı hak ile açacaktır.) bir
sabit emr olan adalet ve lütuf ile ayıracaktır ki, buna muhalefete hiçbir kimse
kadir olamayacaktır, (ve 0) Hikmet Sahibi Yaratıcı (öyle hâkimdir) kullarına âit
hükümleri verip, muameleleri halletmeğe kadirdir, (ve o) Yüce Mâbud (öyle
hakkiyle alimdir) kullarının gerek açık ve gerek gizli bütün fiillerini ve
amellerini hakkiyle bilir. Ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz ve ona hâşâ,
hiçbir ortak ve benzer olamaz.
27. Deki: Ona ortaklar
olarak kattığınız kimseleri bana gösteriniz, hâşâ, ancak herşeye galip, yegâne
hakîm olan Allah'tır.
27. Ve ey sânı Yüce
Peyamberl. 0 inkarcılara şunu da (Deki: O'na) o Kâinatın Yaratıcısına (ortak
olarak kattığınız kimseleri bana gösteriniz) ne cür'ettir ki, bir takım
mahlûkatı o Yüce Yaratıcıya ortak ediniyorsunuz?. Onlara da ibâdette
bulunuyorsunuz. Onlar, hiç bir şey yaratabiliyorlar mı?. Onlar bir kimseye bir
rızk verebiliyorlar mı?. Ne mümkün!. Müşriklere karşı böyle bir teklif, onların
bu husustaki cehaletlerini, pek büyük hatalarını teşhir, onları uyanmaya davet
hikmetine mebnidir. (hâşâ) Allah Teâlâ'dan başka bir mabûd, bir yaratıcı yoktur,
(ancak herşeye galip) üstün bir galibiyete sahip ve (yegâne hâkim) açık bir
hikmetle hakkiyle vasıflanmış (olan) ancak (Allah)dır. Ondan başka yaratıcılık
ve mâbutluk sıfatını sahip bir zat yoktur. Artık bu gibi yüce vasıflara sahip
olmayan şeylere ilahlık sıfatı nasıl yakıştırabiliyorsunuz?. Bu ne kadar
cahillik ve sapıklık!. Bütün insanlığı irşada memur olan Yüce Peygamber'in
gösterdiği hidayet yolunu takib etmeli değil misiniz?. Artık gafletten,
cehaletten uyanmalıdır.
28. Ve seni göndermedik,
ancak bütün insanlar için bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak gönderdik.
Fakat insanların pek çoğu bilmezler.
28. Bu mübarek âyetler, Hz.
Muhammed Aleyhisselâm'ın bütün insanlığa bir müjdeleyici ve uyanicı olarak
gönderilmiş olduğunu bildiriyor ve Yüce Peygamberden kıyametin kopacağı
zamanı bir alay yoluyla soranlara karşı verilen tehdit dolu cevabı beyân
buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Son Peygamber!, (seni) Yalnız kavmine,
yalnız bir kavme, bir
zamana özel olarak (göndermedik) seni (ancak bütün insanlar için) bütün insanlık
fertleri için kıyamete kadar (bir müjdeleyici) dindar olanları, ibadet ve
itaatte bulunanları sevaba, dünyevî ve uhrevî mükâfatlara nail olmakla
müjdeleyici (ve bir korkutucu) isyankar olanları da ilâhi azap ile tehdit edici
ve korkutucu (olarak gönderdik) seni öyle bir umumi peygamberliğe nail buyurduk,
seni bütün insanlık için bir hidayet rehberi kıldık, (fakat insanların pek çoğu
bilmezler.) Senin o pek yüksek cihanşümul peygamberliğini bilip tasik etmezler,
senin gibi bir din güneşinden nur iktibas ederek kalplerini aydınlatmaya
çalışmazlar, bilakis muhalif bir cephe alarak ebediyyen küfr ve cehalet
karanlıkları içinde kalırlar.
"Başlar Lemean etmeğe bir
neyyiri irfan"
"Her lâhza ufulûn gözetir
şeppere taban"
"A'dasının alçaklığı
ettikçe tevali"
"Eyler 0 ziya küsteri âfak
teali"
"Fahr etmelisin ey şerefi
namütenahi"
"Zira sanamazhardır 0
mahbudi ilâhi"
Muallim Naci
29. Ve derler ki: Eğer siz
doğru sözlü kimseler iseniz ne vakit bu vâd?.
29. (Ve) 0 inkarcılar
sıkılmazlar da bir alay yoluyla (derler ki: Eğer siz) Ey Peygamberlik iddiasında
bulunan zât ile sana tâbi olanlar (doğru sözlü kimseler iseniz) haber verdiğiniz
şeyler gerçeğe uygun ise (ne vakit bu vâd?) böyle kendisiyle müminleri
müjdelediğiniz, inkarcıları sakındırıp tehdit etmekte bulunduğunuz kıyamet ne
zaman kopacaktır?.
30. Deki: Sizin için vaad
edilmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ve ne de ileri
geçebilirsiniz.
30. Ey Yüce Resul!.
Öyle alay eder bir tarzda senden kıyamet gününü soranlara (Deki: Sizin için vaad
edilmiş) Allah katında takdir edilmiş bir (gün vardır ki) o mutlaka sizin
başınıza gelecektir. O geldi mi artık siz (ondan ne bir saat geri
kalabilirsiniz) onu ne bir dakika tehire bırakabilirsiniz, bu sizin için asla
mümkün değildir (ve ne de) o günü (ileri geçebilirsiniz) daha takdir edilmiş
vakti gelmeden o kıyamet gününü meydana getiremezsiniz. Binaenaleyh sizin için
lâzımdır ki, henüz o gün gelmeden uyanıp tövbe ve istiğfar edersiniz, o meydana
gelecek müthiş günde ilâhi azaba maruz kalmamak için henüz fırsat var iken imân
dairesine can atarak geleceğinizi temin etmiş olasınız.
31. Ve kâfir olanlar
dediler ki: Elbette biz ne Kur'an'a inanırız ve ne de onun önündekine. Eğer o
zâlimleri Rab'lerinin huzurunda tevkif edilmiş oldukları zaman görecek olsan,
-Pek şaşırtıcı bir manzara görmüş olursun- bâzısı bazısına söz çevirir, zayıf
sayılmış olanlar, kendilerini büyük görmüş olanlara derki: Eğer siz olmasa
idiniz, elbette biz müminler olmuş olurduk.
31. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'i ve diğer semavi kitapları inkâr edenlerin ahiret gününde nasıl
fecî bir vaziyette görüleceklerini bildiriyor. Bir takım zayıf görülen
inkarcılar ile kendilerini aldatmış ve büyüklük iddiasında bulunmuş diğer
inkarcılar arasındaki uhrevî münakaşaları tasvir buyuruyor. Bu inkarcıların
dünyadaki kötü amellerinin cezası olarak ahirette boyunlarına demir zincirler
vurulup ne kadar müthiş bir azaba tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki:
(ve kâfir olanlar) Arap
müşrikleri (dediler ki:
Elbette biz ne Kur'an'a inanırız) ne onun ilâhi bir kitap olduğunu tasdik ederiz
(ve ne de onun önündekine) inanırız, ne Tevrat gibi, İnil gibi kitapları, öyle
ahirete vesâireye dâir bilgiler veren eski kitapları kabul ederiz.
Deniliyor ki: Mekke-i
Mükerreme'deki kâfirler, Resûlullah'ın vasıflarını ehli kitaptan sormuşlar,
onlar da o Yüce Peygamber'in vasıflarını kendi kitaplarında bulmuş olduklarını
söylemişler. Bunun üzerine gazaba gelen kâfirler, Kur'an'a da, diğer semavi
kitaplara da inanmadıklarını söylemek cehaletinde bulunmuşlardır. Artık o
inkarcılar, bu inkârları yüzünden ne büyük bir felâkete aday olmuşlardı. İşte
onların bu dehşet verici geleceklerini beyân için Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
Resulüm!, (eğer o zâlimleri) 0 senin peygamberliğini, Kur'an-ı Kerim'i ve
kıyamet âlemini inkâr edenleri (Rab'lerinin huzurunda) hesap yerinde (tevfik
edilmiş oldukları zaman görecek olsan!.) Ne hayret verici, ne çirkin bir manzara
görmüş olursun (Bâzısı bâzısına söz çevirir.) Tartışmada bulunurlar, birbirini
tenkit ederler, (zayıf sayılmış olanlar) bir takım ileri gelenlere tâbi olanlar
(kendilerini büyük görmüş olanlara) dünyada makam sahibi olan, önderlikte
bulunan, böbünlenir birer vaziyet gösteren kimselere (der) ler (ki: Eğer siz
olmasa idiniz) eğer siz bizi aldatmalarınızla şaşırtmamış bulunsa idiniz
(elbette biz müminler olmuş olurduk.) Resûlullah'a tâbi olur, küfür ve isyandan
kurtulur, bugün böyle bir felâkete maruz kalmazdık.
32. Kendilerini büyük
görmüş olanlar da zayıf sayılmış olanlara derki: Biz mi sizi hidayetten
alıkoyduk, size geldiği vakit?. Hayır.. Siz günahkârlar idiniz.
32. (Kendilerini büyük
görmüş) Avam tabakasına önderlikte bulunmuş (olanlar da) kendilerini savunmak
için (zayıf sayılmış olanlara) kendi başkanlıkları, hükümleri altında bulunan
kimselere (der)ler (ki: Biz mi sizi hidayetten alıkoyduk?.) Sizin aklınız yok mu
idi ne için bize uydunuz, hak'ka tâbi olmaktan, hidayet yolunu takib etmekten
geri durdunuz?. Ve Allah tarafından bir hidayet rehberi olan Peygamber (geldiği
vakit?.) ne için ona uymadınız da bize uydunuz?. (Hayır.. Siz günahkârlar
idiniz) siz kendi nefsinizin meyillerine tâbi oldunuz, kendinizi imândan mahrum
bıraktınız, küfrü imâna tercih eylediniz.
33. Ve zayıf
sayılanlar da o büyüklük gösterenlere der ki: Hayır.. Gece ve gündüzdeki hiyle.
0 vakit ki, bize emrederdiniz ki, Allah'ı inkâr edelim ve onun için ortaklar,
edinelim ve azabı gördükleri zaman- hepsi de- için için pişman olurlar ve kâfir
olanların boyunlarına demir zincirler vurmuş olacağız. Onlar işlediklerinden
başka birşey ile cezalandırılmayacaklardır.
33. (Ve zayıf sayılanlar
da) Kendilerinin mazeretleri olduğunu göstermek için nefislerini savunmaya
cür'et ederek (o büyüklük gösterenlere) kendilerini saptırmış olan reislerine
(der) ler (ki:) Hayır.. Öyle değil, kendinizi hiç savunmada bulunmayın, sizin
tarafınızdan yapılan (gece ve gündüzdeki hiyle) tuzak ve aldatmalar ki, bizi
öyle hidâyetten mahrum bırakmış oldu. Siz olmasa idiniz biz bu felâketlere
uğramazdık, (o vakit ki) 0 dünyada bulunduğumuz zaman ki, siz (bize emr eder
idiniz ki, Allah'ı inkâr edelim ve onun için ortaklar edinelim) işte sizin bu
husustaki aldatmalarınızın etkisiyle biz öyle ilâhi dinden mahrum bulunmuştuk,
(ve azabı gördükleri zaman) Hepsi de, zayıflarda, onları yoldan çıkaran reisleri
de (için için pişman olurlar) birbirine karşı vaziyetlerini saklayarak kalben
büyük pişmanlıklarda bulunurlar, yapmış oldukları fenalıklardan dolayı büyük
üzüntülere tutulurlar. Ne yazık ki!. Artık pişmanlık, kendilerine bir fâide
vermez, (ve kâfir olanların boyunlarına demir lâleler) halkalar, zincirler
(vurmuş olacağız) o hidâyetten mahrum kalmış ve insanları hidâyetten mahrum
bırakmaya çalışmış kimseler öyle bağlanarak hepsi de cehenneme sevkedilmiş
olacaklardır, (onlar) Dünyadalarken (işlediklerinden başka birşey ile
cezalandırılmayacaklardır.) onlar ancak kötü amellerinden, inançlarından dolayı
öyle bir azaba tutulmuş olacaklardır. Bu âkibet, kendilerine daha dünyadalarken
ihtar edilmiş idi. Biraz düşünerek hâllerini düzeltmeli değil mi idiler. İşte
hak'tan, ilâhi dinden ayrılanlar, kendi kabiliyetlerini kötüye kullandıkları
için öyle bir azaba lâyık olmuşlardır. Başkalarını da hak'tan, ilâhi dinden
uzaklaştırmaya çalışanlar, kötü propaganda yapanlar da hem kendi
sapıklıklarından, hem de başkalarını sapıttırdıklarından dolayı kat kat azaplar
içinde kalacaklardır. Bütün bu hususlardaki Kur'an açıklamaları, insanlığı
uyandırmak, öyle inkarcı hareketlerde bulunmaktan men'etmek hikmetine
dayanmaktadır. Bu da şüphe yok ki, insanlık hakkında bir ilâhi adalettir, bir
ilâhi merhamet eseridir. Buna inanmışızdır. Ne yazık ki bundan istifâde edenler,
azdır.
34. Ve hiçbir beldeye bir
korkutucu zât göndermedik kij illâ onun refah içinde yaşayanları dediler ki: Biz
şüphe yok ki, kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz.
34. Bu mübarek âyetler,
bir takım inkarcıların yalanlamasına uğrayan Yüce Resul!. Hakkında bir teselliyi
içermektedir. Eski kavimler arasında da maddî varlıklarına güvenerek
Peygamberlerini yalanlayan ve kendilerinin azap görmeyeceklerini iddia eden
kimselerin bulunmuş olduğunu bildirmektedir. Dünyada bazı şahısların fazla veya
noksan servete, çoluk çocuğa sahip olmalarının bir hikmet gereği olduğuna işaret
buyuruyor. Hakiki bir şerefe, mânevi bir yakmlığa, uhrevî makamlara kavuşmaya
vesile olan şeyin öyle maddî varlıklardan ibaret olmayıp imândan ve iyi
amellerden ibaret bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce
Resulüm!, (hiçbir beldeye bir korkutucu zât göndermedik ki) Ahalisine ilâhi azab
ile ihtar ederek kendilerini ilâhi dine davet eden bir Peygamber göndermedik ki,
(illâ onun) o beldenin (refah içinde yaşayanları) onların reisleri, fâni şeyler
ile nimetlenmiş olan zenginleri (dediler ki: Biz Şüphe yok ki,) ey bizi ilâhi
azap ile korkutan zâtlar!. Sizin (kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr
edicileriz.) yani: Biz Allah'ın birliğine inanmayız, ah i ret hayatına kani
değiliz, tebliğ et iğiniz hükümlerin bir ilâhi kitaba ait olduğuna inanmış
bulunmuyoruz.İşte Ey Son Peygamber!. Şimdi saadet zamanında olduğu gibi evvelce
de birçok inkarcılar, peygamberlerine karşı böyle inkarcı bir tarzda sizlere
cür'et göstermişlerdi.
§ Mütref; Zengin, fazla
nimete ermiş kimse demektir. Çoğulu, Mütrefun'dur.
35. Ve dediler ki: Biz
malca ve evlâtça daha çoğuz ve biz azap görecek kimseler değiliz.
35. (ve) 0 eski
inkarcılar, Peygamberlerine hitaben (dediler ki: Biz malca ve evlâtça daha
çoğuz) biz dünyada böyle nimetlere ermiş bulunuyoruz, (ve bir azap görecek
kimseler değiliz) Demek ki: Allah bizi sevdiği için bize dünyada bu nimetleri
veriyor. Artık bizi ahirette azaba uğratır mı?. Ne yanlış bir düşünce!. Onlar
kendilerine verilen bu nimetlerin şükrünü ifâ edecek yerde küfür ile, isyan ile
nankörlükte bulunmuş oldukları için daha ziyâde azabı hak etmiş olduklarını
anlayamıyorlar.
36. Deki: Şüphe yok
Rab'bim, rızkı dilediği kimseye genişletir ve darlaştırır. Fakat insanların çoğu
bilmezler.
36. İşte onların öyle
bâtıl düşüncelerini red için Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Ey Yüce
Resulüm!. 0 inkarcılara (De ki: Şüphe yok Rab'bim, rızkı dilediği kimseye
genişletir) hangi bir kuluna bu dünyada dilediği vakit bolca mal ve evlât verir
(ve) dilediği vakit de o kuluna veya diğer kullarına rızkı (darlaştırır) onları
ihtiyaç içinde, çoluk çocuktan mahrum bir hâlde bırakır. Bunlar birer hikmet ve
fayda gereğidir. Bir kulunu geniş bir geçime nail etmesi, herhalde ondan razı
olduğuna delâlet etmez. Bunun aksine bir kulunu dan bir geçime mübtelâ kılması,
ondan razı olmadığına bir alâmet sayılamaz. Bu gibi muhtelif hayat tarzları, bu
imtihan âleminin gereklerindendir, (fakat insanların çoğu bilmezler) Bu gibi
çeşitli hallerdeki hikmet ve menfaati takdir edemezler. Fazla bir varlığı, bir
şeref ve keramet alâmeti sanırlar, bir maddî mahrumiyeti de bir zillet ve
horluğa düşme belirtisi derler. Halbuki, çok kere büyük bir varlığa kavuşmak,
bir derece derece felâkete düşme yoluyla onu elde edenin daha ziyâde sorumluluk
altında kalmasına sebep olur, şükrünü ifâ etmez, o varlığı gayrımeşru bir
şekilde sarfederse bunun uhrevî cezasına çarpılır. Darca bir geçimde bir ibtilâ,
bir imtihan vesilesi bulunur. Sahibi, ilâhi takdirine razı olup sabr ettiği
takdirde uhrevî mükâfatlara nail olur.
Mamafih bu dünya, bir
çalışma alanıdır. Her kim fazla çalışırsa, iktisadi, içtimai esbaba ziyâdece
rivayet ederse bolca bir varlığa kavuşur. Aksine hareket edenler de böyle bir
varlıktan mahrum kalabilir. Bunlar dünyevî fa'aliyyetin birer neticesidir. Bu
faaliyyet, hüsnüniyete mukarin, Allah rızasına uygun bulunmadıkça sahibi için
uhrevî bir faide temin edemez.
37. Ve ne malarınız
ve ne de evlâdınız sizi bize yaklaştıracak yüksek mahiyete sahip değildir. Ancak
kimler imân eder ve iyi amelde bulunurlarsa işte onlar için yaptıkları amelleri
karşılığında kat kat mükâfat vardır ve onlar yüksek makamlarda emniyete kavuşmuş
zatlardır.
37. Evet.. Ey insanlar!.
(Ve ne mallarınız ve ne ile evlâdınız sizi bize yaklaştıracak) Bir mânevi
yakınlığa sebep olacak (yüksek bir mahiyete sahip değildir) onlar haddi zatında
binen yakınlık vesilesi olamaz. Artık ne için onlara aldanmalı, başkalarına
karşı böbürlenir bir vaziyet almalı, (ancak kimler imân eder) ilâhi dine sarılır
(ve sâlih amelde bulunurlarsa) üzerlerine düşen dinî vazifeleri ifâ eder,
meselâ: Namaz kılar, diğer ibâdetleri ifâya çalışır, meşru şekilde kazandığı
malın zekatını verirse (işte onlar için yaptıkları) o güzel, ilâhi rızaya uygun
(amelleri karşılığında kat kat mükâfat vardır.) öyle bir güzel amel karşılığında
en az on misli mükâfata nail olurlar, (ve onlar) Öyle îman ve iyi amel sahipleri
yarın ahirette (yüce makamlarda) cennet köşklerinde (emniyete kavuşmuş zâtardır)
işte onları, korkudan emindirler. Nimetlerinin yok olmayacağından emin bir halde
mutluca yaşar dururlar.
§ Zulfa; Yakınlık, mertebe,
menzile, yüksek derece sarsılmaz bir yakınlık demektir.
§ Gurfe; Köşk, yüksek
çardak, hanelerin üzerinde yapılan üst bina demektir. Çoğulu Gurüfat'dır ki:
Yüksek evlerden ibarettir.
38. Ve o kimseler ki:
Ayetlerimiz hakkında -bizi- âciz sanar oldukları hâlde koşar dururlar. Onlar
azap içinde tutulmuş kimselerdir.
38. Bu mübarek ayetler
de müşriklerin diğer bir kötü durumlarını tasvir etmektedir. Cenab-ı Hak'kın
âyetlerini ibtâle, ilâhi nurunu söndürmeğe çalışan o inkarcıların cehennem,
azabına mâruz kalacaklarını ihtar ediyor. Rızık verici Yüce Allah'ın dilediği
kullarına bol bol rızk vereceğini ve dilediği kullarını da dar bir geçim içinde
yaşatacağını beyan buyuruyor. Meleklere tapınmış olan müşrikleri meleklerin
ahiret gününde yalanlayacaklarını ve öyle müşriklerin cehennemlere
atılacaklarını haber vermektedir. Şöyle ki: (Ve o) Kâfir ve mallarının,
evlâtlarının çokluğuna aldanmış (kimseler ki, âyetlerimiz hakkında) Kur'an-ı
Azim'in beyanları hususunda, aleyhlerindeki ilâhi delilleri ibtâl maksadiyle ve
kendi bâtıl iddialarınca bizi (âciz sanar oldukları hâlde koşar dururlar) ilâhi
azaptan yakalarını kurtaracaklarını zannederler, Cenab-ı Hak'kın kendilerini
cezalandırmaya kadir olmadığı hülyasında bulunurlar, işte (onlar) o ilâhi dinden
mahrum, gazaba uğramış şahıslar, kıyamet günü zebaniler tarafından (azap içinde
hazır tutulmuş kimselerdir) onları, o inkâr ettikleri pek kötü âkibete kavuşmuş
olacaklardır.
39. Deki: Şüphe yok
Rab'bim, rızkı kullarından dildiğine genişletir ve onun için darlaştırır ve bir
şeyden ne harcar iseniz o, onun karşılığını verir ve o, rızk verenlerin hayı.rl
ısıdır.
39. 0 inkarcılar öyle
ellerindeki dünya varlığına mı, güveniyorlar?. Re sulu Zî şanım!. Onlara ve
bütün insanlara hitaben (Deki: şüphe yok Rab'bim, rızkı kullarından dilediğine
genişletir) onu büyük bir geçime nail eder. Bu bir ilâhi imtihandır, bunun
şükrünü bilmelidir. Ve Cenab-ı Hak, rızkı yine (onun için) o kulu için dilerse
(darlaştırır) bu da bir imtihandır, bir hikmete dayanmaktadır, sabr etmek icab
eder ve nimet elde olunca onun kadrini bilmelidir, onu meşru şekilde
sarfetmelidir. (ve) Ezcümle elindeki (birşeyden ne infak ederseniz) Allah rızası
için fakirlere, âcizlere ne gibi bir yardımda bulunur iseniz (0) Kerem sahibi
Yaratıcınız (onun) o harcanan şeyin (karşılığını verir) daha dünyada iken onun
bedelini ihsan eder, ahirette de sevab ihsan buyurur. Hak yolundaki bir
fedakarlık, asla zayi' olmaz, (ve o) Yüce Yaratıcı (rızk verenlerin
hayırlısıdır.) kullarını hiç ummadıkları yerden de rızıklandırır, ve onun
takdiri bulunmadıkça kimse kimseye rızk adına birşey veremez, ondan başka hakiki
bir rızık verici yoktur, başkaları ancak takdir edilmiş rızkı, insanlara
kavuşturmaya birer vasıtadan başka değildirler.
40. Ve o günki, onları hep
toplanılmış oldukları hâlde haşredecektir, sonra meleklere derki: Ya şunlar size
mi tapar olmuşlardır?.
40. (Ve) Ey Yüce Resul!.
Kavmine ihtar et (o gün ki,) o kıyamet gününde ki, Yüce Yaratıcı (onları) şirke
düşmüş olanları ve onların tapındıklarını (hep toplanılmış oldukları hâlde
haşredecektir) bütün onları mahşerde toplayacaktır, (sonra meleklere derki)
Onlara tapanları göstermek ve ona tapanları kınamak ve yalanlamak için meleklere
hitaben buyuracaktır ki: (ya şunlar, size mi tapar olmuşlardı?.) 0 ne kadar
cahilce bir hareket idi!. Şimdi sizin onlardan uzak olduğunuz görünmüş olacak.
Cenab-ı Hak'kın
meleklere böyle bir soru yöneltmesi, sırf meleklerin yüceliğini meydana
çıkarmak, onlara tapanları rezil etmek ve kınamak içindir. Yoksa Hak Teâlâ
Hazretleri, meleklerin öyle
bir mabûdluk iddiasında bulunmadıklarını elbette bilmektedir. Buna inanmışızdır.
41. Melekler de
-diyeceklerdir ki, Yarabbi!.- Seni tenzîh ederiz. Bizim velîmiz, onlar değil
sensin. Hayır.. Onlar cinlere tapar olmuşlardı. Onların birçokları onları imân
ediciler idi.
41. Melekler de bu ilâhi
hitaba cevaben diyeceklerdir ki: Yarabbi (Seni tenzih ederiz) sen ortak ve
benzerden yücesin, senden başkası mabûdluk sıfatına sahip olamaz (bizim velimiz)
sığınağımız ve koruyucumuz veliyyi nimetimiz (onlar değil) o bize bağlılık
göstermiş olan müşrikler değil, ancak (sensin) biz başkalarından uzak
bulunmaktayız, bizimle onların arasında bir dostluk yoktur, (hayır) Yarabbi!.
Sen bilirsin ki, (onlar cinlere tapar olmuşlardı) onları şeytan ve onun
zürriyeti aldatmış bizim rızamız olmaksızın bize ibadet edilmesini, putlara
tapılmasını o müşriklere faideli göstermişler, süslemiş bulunmuşlardı. Evet.,
(onların) 0 müşriklerin (birçokları onlara) cinlere, şeytanlara (imân ediciler
idi.) onların aldatmalarına kapılmışlar, mahlûkattan bir kısmını mabut tanıyarak
onlara da ibâdette bulunmuşlardı.
42. Artık bugün
bazınız bazınıza ne bir faideye ve ne de bir zarara sahip olamaz ve zulm etmiş
olanlara deriz ki: 0 âteşin azabını tadınız ki, siz onu inkâr eder olmuştunuz.
42. Allah tarafından da
şöylece bir yüce hitap gelecektir: Ey insanlar!, (artık bugün) Bu mahşer gününde
(bâzınız bâzınıza ne bir fâideye ve ne de bir zarara sahip olamaz) bugün hiçbir
kimse diğer bir kimseye faide ve zarar veremiyecektir. Bugün bütün emir ve
buyruk, ortaktan münezzeh olan Allah'a aittir, hakkınızda dilediği gibi muamele
yapılacaktır, (ve zulm etmiş olanlara deriz ki:) 0 müşrikler hakkında ilâhi emir
çıkar ki, ey müşrikler!. Şimdi siz (o âteşin azabını tadınız ki, siz) dünyada
iken (onu) o cehennem ateşini tabiat ve yaratılış bakımından (inkâr eder
olmuştunuz) şimdi gördünüz mü, o ne kadar bir hakikat imiş!. İşte lâyık
olduğunuz cezaya kavuşmuş oldunuz.
43. Ve onlara karşı
bizim açık açık ayetlerimiz okunduğu vakit, dediler ki: Bu, başka değil, bir
adamdır ki, sizi atalarınızın ibâdet ettikleri şeyden men etmek istiyor. Ve
dediler ki: Bu -Kur'an-başka değil, sırf uydurulmuş bir iftiradır. Ve kâfir
olanlar, hak için kendilerine geldiği vakit dediler ki: Bu apaçık bir sihirden
başka değil.
43. Bu mübarek âyetler de
o münkirlerin neden azabı hak etmiş olduklarına işaret buyuruyor. Onların
kendilerine karşı okunan pek açık âyetleri nasıl inkâr ettiklerini, Resûl-i
Ekrem hakkında nasıl dil uzatmalarda bulunduklarını göstermektedir. Onların
cehalet içinde kalmış ve küfrleri yüzünden helak olmuş eski kavimlerin tarihi
hallerinden bir ibret dersi almamış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
Hak Teâlâ Hazretleri, peygamber zamanındaki müşriklerin hallerinin kötülüğünü
teşhir için buyuruyor ki: (Ve onlara) 0 müşriklere (karşı) Resûl-i Ekrem'in veya
ashab-ı kiramın lisâniyle (bizim açık açık âyetlerimiz okunduğu vakit) Allah'ın
birliğinin doğruluğunu, şirkin bâtıl olduğunu insanların vazifelerini pek açık
bir tarzda bildiren Kur'an-ı Kerim'in âyetleri okununca o müşrikler (derler ki:
Bu) yani: Muhammed -Aleyhisselâm- (başka değil, bir adamdır ki, sizi
atalarınızın ibadet ettikleri şeyden men etmek istiyor.) sizi putlara tapmaktan
geri bırakmaya çalışıyor, sizi kendi dininizden alıkoyup kendisine tâbi kılmak
arzusunda bulunuyor. Onun iddiası, bir delile dayanmış değildir, (ve) 0
müşrikler şöyle de (derler ki: Bu) Kur'an veya Allah'ın birliği iddiası (başka
değil, sırf uydurulmuş bir iftiradır) yalan yere Allah'a izafe ediliyor (ve
kâfir olanlar) gerek o müşrikler ve gerek ehli kitaptan olup da Hz. Muhammed'in
peygamberliğini inkâr eyleyenler, inkârlarında daha ileri giderek (hak için)
gerçekleri açıklayan Kur'an hakkında veya Hz. Peygamber'in risâleti veya yaydığı
İslâmiyet hakkında (kendilerine geldiği vakit) kendileri tevhit dinine, insani
fazilete davet edildiği zaman bir insaflı düşünme ve tefekkürde bulunmaksızın
(derler ki: Bu, apaçık bir sihirden başka değil) bu açık bir hayalden ibaret, bu
bir hakikate dayanmış olmayıp bir büyü mahiyetinde bulunmakta. İşte o
inkarcılar, kendi haklarındaki pek büyük bir hidayet vesilesi, bir saadet
rehberini öyle takdir edemiyerek kendi cehaletlerini, hakikati araştırmaktan
mahrum bulunduklarını meydana koymuş oldular.
44. Halbuki, onlara ders
alacakları kitaplardan vermemiştik ve onlara senden evvel -azap ile bir
korkutucu göndermemiştik-.
44. (Halbuki, onlara
ders alacakları kitaplardan vermemiştik) Onlar asırlardan ben ümmı, cehalet
içinde yaşamakta bulunuyorlardı. Kendilerini aydınlatacak bir kitaba sahip
değillerdi, kendi inançlarını destekleyecek bir ilâhi kitap ise elbette ki,
mevcut değildir, (ve onlara) 0 inkarcı taifeye ey Son Peygamber!, (senten evvel)
Kendilerini ilâhi azap ile (bir korkutucu göndermemiştik) fetret devrinde
yaşıyorlardı, bir Peygamber'e nail olmamışlardı. Artık ne oluyor ki, öyle
cehaletlerinde devam edip duruyorlar?. Şimdi bütün insanlık için pek muazzam bir
nimet olan Kur'an-ı Kerim'den, Hz. Muhammed'in peygamberliğinden istifadeye çal
ı ş mal i değil midirler?. Ne için onlar, eski inkarcıların tarihi
felâketlerinden bir ibret dersi almak istemiyorlar?.
|