|
33-AHZAB
SURESİ
Bu mübarek sûre, Medine—i
Münevvere'de nazil olmuştur. Yetmiş üç âyeti kerimeyi kapsamaktadır. Handek
savaşında birçok düşman grupları gelip müslümanlara karşı cephe almışlardı. 0
savaşa "Ahzâb" savaşı denilmiştir. Bu mübarek sûre de o gazveye ait ayetleri
içine aldığı için buna "Ahzâb Sûresi" ünvânı verilmiştir. Bu mübarek surenin
başlıca konuları şunlardır:
(1) Islâmiyete karşı
düşmanlarının nasıl çalışmış ve sonunda nasıl hüsrana uğramış oldukları.
(2) Aralarında bir din
kardeşliği bulunan müslümanlara hak'ka tevekkül ve kalp temizliği akrabalık
haklarına riâyet etmeleri.
(3) Resûl-i Ekrem'in
müminlere kendi nefslerinden daha önce olduğu ve mübarek eşlerinin müminler için
birer mânevi anne bulundukları ve akrabanın birbiriyle olan güzelce
münasebetleri.
(4): Cenab-ı Hak'kın
mübarek Peygamberlerinden almış olduğu ahd ve yemin.
(5): Ahzab savaşında
müslümanların başlangıçta görmüş oldukları korkunç vaziyet ve daha sonra
galibiyete kavuşmaları. Ve bu sırada münafıkların pek haince olan kuruntularını
teşhir.
(6): Ahzâb savaşında
müminlerin ne büyük bir imân kuvvetine mazhar oldukları ve ne gibi mükâfatlara
kavuştukları, kâfirlerin de nasıl bozguna, cezaya uğrayacakları.
(7): Peygamber Efendimizin
eşleri olmak şerefine sahip olan muhterem annelerimizin ne gibi vasıflara sahip
ve ne gibi yüce derecelere nail bulundukları ve onların ahlâki üstünlükleri.
(8): Hakkiyle İslâmiyet'le
şereflenmiş olan erkek ve kadın zümrelerinin ne kadar büyük mükâfatlara aday
oldukları ve Cenab-ı Hak ile mübarek Peygamberinin emirlerine ne derece itaatle
mükellef bulundukları.
(9): Peygamber Efendimiz
ile azatlısı olan bir sahabi arasındaki bir konuşma ve o zâtın kendisinden
alâkasını kesmiş olduğu eşiyle Resûl-i Ekrem'in ne gibi bir hikmete binaen
evlendiği ve böyle Allah tarafından takdir ve müsaade buyurulmuş olan bir meşru
muameleden dolayı bir sıkıntıya, bir yanlış anlamaya mahal bulunmadığı.
(10): Resûl-i Ekrem'in, Son
Peygamber olduğu ve ümmetinden olan erkeklerden hiçbirinin soy bakımından babası
olmadığı.
(11): Müslümanların nasıl
bir zikr ile, teşbih vetehlil ile mükellef ve meşgul oldukları ve nasıl bir
ilâhi lütufa mazhar bulundukları.
(12) Peygamber
Efendimizin ne gibi yüksek vasıflara sahip olarak Peygamber gönderilmiş olduğu
ve müslümanlara neleri müjdelediği ve kâfirler ile münafıklardan ne kadar
kaçınmakla mükellef bulunduğu.
(13) Karılarını boşamoş
müslümanların ne yolda hareket edecekleri ve Resûlullah'ın hangi kadınlar ile
evlenmesinin meşru olduğu ve onlardan dilediğini nikahı altında tutup
tutmayacağı ve onlardan başkasiyle artık evlenemeyeceği.
(14): Resûl-i Ekrem'in
evine müminlerin ne şekilde girecekleri ve kimlerin hanelerine girmekte bir
mes'uliyet bulunmadığı.
(15): Resûlullah hakkında
Cenab-ı Hak'kın ve meleklerin şefkati ve müminlerin Selat ve Selâm ile mükellef
olmaları.
(16)
(17) (18)
Hz. Peygambere ve müminlere
eziyet verenlerin nasıl lanete ve şiddetli azaba uğrayacakları.
Peygamber Efendimizin
muhterem eşlerinin ve diğer İslâm amlelerinin nasıl örtünmeye riayet edecekleri
ve bu şekilde tanınıp bir eziyete mâruz kalmamaları. Kalpleri nifaktan,
kötülükten boş olmayanların da kötü asılsız işlerinden dolayı nasıl bir cezaya
lâyık oldukları ve bu husustaki ilâhî kanunun bütün eski kavimler
hakkında cereyan etmiş
olduğu.
(19) (20) (21)
Kıyametin vaktini Cenab-ı
Hak'tan başkasının bilmediği ve o günde kâfirlerin ne kadar ceza çekecekleri ve
ne kadar pişmanlıklar gösterecekleri.
Üzerlerine düşen vazifelere
riayet ile takva ile vasıflanmış olan müminlerin de ne kadar ilâhî lütuflara ve
büyük bir başarı ve kurtuluşa nail olacakları.
Semâların ve yerin kabul
etmeye cesaret edemedikleri emaneti insanların yüklenmiş oldukları; ve bu
emânete riayet etmeyenlerin büyük mes'uliyeti ve münafıkların,
müşriklerin de ebedî azaba
uğrayacakları, ehli imânın ise tövbelerinin kabul edilmesiyle ilâhi merhamete
nail olacaklarını müjdelemek.
1, Ey Peygamber!.
Allah'tan korkmaya devam et ve kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphe yok
ki, Allah alîm, hakîm bulunuyor.
1, Bu mübarek
âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin yüce sıfatlarını bildirerek Resûl-i Ekrem'e
sakınmayı, ilâhi vahye tâbi olmayı ve Allah'ın zatına tevekkülü tavsiye
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey peygamberlik şerefine sahip olan
zâti. Allah Teâlâ'nın Resûl-i Ekrem'ine böyle peygamberlik ünvaniyle hitab
buyurması, Hz. Peygamber'in yüksek sânına işareti içermektedir. (Allah'tan
korkmaya devam et) üzerine düşen peygamberlik görevini ifa hususunda sabr ve
sebattan ayrılma (ve kâfirlere ve münafıklara itaat etme) hiçbir korku veya
ümide binaen onların arzularına, bir ilâhi müsaade bulunmadıkça asla meyil
gösterme, çünkü onlar Allah'ın da, senin de düşmanlarındır. (Şüphe yok ki, Allah
a I i m )d i r. O'nun dinî herşeyi hakkiyle kuşatmıştır. O dinsizlerin de bütün
amel ve davranışlarını bilmektedir ve Allah Teâlâ (hâkim) dir. Bütün beyanatı
hikmet ve menfaat gereğidir. O Yüce Yaratıcı işte bu gibi bütün yüce vasıfları
toplamış (bulunuyor) artık O'nun bütün emirlerine, yasaklarına, tam manasıyla
uymak, elbette ki, icabetmektedir. Bu gibi emirleri, yasakları, Yüce
Peygamberimiz vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.
2. Ve sana Rab'binden vahy
olunana tâbi ol. Muhakkak ki, Allah ne yapar olduğunuzdan haberdardır.
2. (ve) Ey Yüce
Peygamber!. (Sana Rab'binden vahy olunana tâbi ol) O'nun bütün vahy ve ilham
buyurduğu şeylere riayet edilmesi, insanlık için pek gereklidir, başarı ve
kurtuluş sebebidir. İşte takvaya, ehli küfr ve nifaka uymamaya, ve Allah korkusu
ile vasıflanmaya ait ilâhi vahy de bu cümledendir. (Ve muhakkak ki, Allah) Teâlâ
ey Yüce Peygamber! Ve ey bütün insanlar! Sizin (ne yapar olduğunuzdan
haberdardır.) kâfirlerin, münafıkların da bütün yaptıkları, düşündükleri şeyler
Cenab-ı Hak'ça malûmdur. Artık herkes, kendisinin fiil ve amellerine göre
mükâfat veya ceza görecektir. Bunu düşünmelidir.
3. Ve Allah'a tevekkülde
bulun, vekil olmaya Allah yeter.
3. (Ve) Ey Allah'ın kulu!.
Her işinde (Allah'a tevekkülde bulun) kendi tedbirine güvenme, her hususta Cenab-ı
Hak'ka güven, muvaffakiyeti O'ndan bekle (vekil olmaya) kullarını koruma ve
himaye buyurmaya, bütün işlerde muvaffakiyeti yüce zatından beklemeğe (Allah
yeter) başkalarına itimada hacet yok. Her kul, işlerini Cenab-ı Hak'ka bırakarak
başarıyı O'ndan beklemelidir.
5 Bu âyetlerin iniş sebebi
olmak üzere Ibni Abbas Hazretlerinden şöyle riâyet olunuyor: Mekke ahalisinden
Velidibnil Mugayre ve Şeybe gibi bazı kâfirler, Hz. Peygamber'e müracaat ederek
onların dinlerini yermemesi ve putların onlara şefaat edeceğini söylemesi
şartiyle kendisine mallarının bir kısmını vereceklerini söylemişler, Medine-i
Münevvere'deki münafıklar ile Yahudiler de Resûl-i Ekrem'in iddiasından
vazgeçmediği takdirde öldürüleceğini söyleyerek o mübarek Peygamberi korkutmak
istemişlerdi. İşte bunun üzerine bu mübarek âyetler inmiş, Resûl-i Ekrem'e
teminat vermiştir.
4. Allah bir kişi için
içerisinde iki kalp yaratmamıştır. Ve kendilerinden zıhırda bulunduğunuz
eşlerinizi sizin anneleriniz kılmamıştır ve evlâtlıklarınızı da sizin
oğullarınız kılmış değildir. 0 sizin ağızlarınızdaki bir lâkırdınızdır. Ve Allah
hakkı söyler ve 0, doğru yola irşâd buyurur.
4. Bu mübarek âyetler,
bir kişinin içindeki boşlukta iki yürek bulunmadığını, bir kadının da bir
erkeğin hem eşi, hem de anası olamayacağını bildiriyor, zıhar denilen muameleden
kaçınılmasına işaret buyurmuşlar. Ve herhangi bir şahsın da babası biliniyor ise
ona nisbet edilmesini, bilinmiyorsa müslüman olduğu takdirde dinen kardeş ve
dost olacağını ve kasıtlı olmayan bir hatanın af edilmiş bulunduğunu ve Cenab-ı
Hak'kın yüce vasıflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah bir kişi için
içerisinde iki kalp yaratmamıştır) Herkesin içerisinde hikmet gereği bir kalp
yaradılmıştır. Kalp, ruhun asıl madenidir, bütün kuvvetlerin bir kaynağıdır,
Allah Teâlâ'nın izniyle bedenin bir idarecisidir. İki kalp olsa idi hayatında
intizam kalmaz, aynı anda farklı tedbirler, hadiseler yüz gösterirdi.
Vaktiyle Arap'lar
sanıyorlarmış ki, her zeki kimsenin iki kalbi vardır. Hatta Ma'meri Fihrî için
hafızasındaki kuvvetinden dolayı "iki kalbi vardır" derler imiş. Ma'mer de
dermiş ki: Benim iki kalbim vardır. Birisiyle hafızama aldıklarım, Muhammed -Aleyhisselâm-ın
hafızasına aldıklarından ziyadedir. İşte bu ayeti kerime, öyle bir iddiada
bulunanları yalanlamış bulunuyor. Tefsiri Merağ-ı. (Ve) Ey Müslümanlar!. Allah
Teâlâ (kendilerinden zıhırda bulunduğunuz eşlerinizi, sizin analarınız
kılmamıştır) binaenaleyh bir kişi eşine hitaben: Sen benim üzerime anamın arkası
gibisin" demekle o kadın o kişinin anası olmuş olmaz. Böyle bir tâbir, cahiliyet
zamanında boşamak sayılıyordu. İslâm hükümlerine göre ise böyle bir zıharda
bulunan kimse, şer'an belirlenmiş kefareti yerine getirmedikçe o eşiyle cinsel
ilişkide, şehvetle temasta bulunamaz. Bu zıhar meselesi için "Mücadele
Sûresi"nin izahına müracaat!. (Ve) Nitekim Allah Teâlâ (sizin evlâtlıklarınızı
da) babalarından başkasına evlât olarak isnat edilenleri de, köleleri de (sizin
oğullarınız kılmış değildir) onlar, asıl babaları kimler ise o kimselerin
evlâdıdır. Cahiliyet zamanında ve I s lamın başlangıcında bir kimse başkasının
oğlunu evlâtlık edinince, yani: Kendisine oğul edinince onun hakkında soy
bakımından oğul hükmü geçerli olurdu. Nitekim Resûl-i Ekrem de peygamberlik
gelmeden önce Zeyd ibni Harise'yij Hz. Ömer de Âmir Ibni Rebia'yı ve Ebu Huzeyfe
ve Sâlim'i oğul edinmişlerdi. Bu âyeti kerime, bu muameleyi ibtâl etmiştir. (0)
öyle zıhârda bulunmak ve başkasının evlâdını kendilerine evlâd edinmek (sizin
ağızlarınızdaki bir lâkırdınızdır.) Hakikate uygun olmayan soyut bir iddiadan
ibarettir. Bir kişinin içinde iki kalp olmadığı gibi bir kimse de iki kimsenin
oğlu olamaz ve bir kadın da kocasının hem eşi, hem de annesi bulunamaz. Böyle
boş lakırdılardan sakınmalıdır. (Ve Allah hakkı söyler) Gerçeğe uygun, hakikaten
sabit olan şeyi beyân buyurur, (ve o) Hikmet Sahibi Yaratıcı, kullarını (doğru
yola irşâd buyurur) bütün insanlığa selâmet yolunu göstermekte bulunmuştur.
Artık insanlar, kendi yanlış sözlerini bırakmalıdırlar, Cenab-ı Hak'kın
beyanlarına riayetten ayrılmamalıdırlar.
5. Onları babaları
adına çağırınız. 0, Allah katında adalete daha yakındır. Eğer onların babalarını
bilmiyorsanız artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir ve dostlarınızdır. Ve
sizin için kendisinde hatâ ettiğiniz şeyden dolayı bir günah yoktur. Fakat
kalplerinizin kastettiği şeyden -dolayı günah vardır- ve Allah Teâlâ çok
yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.
5. Artık ey insanlar!.
(Onları babaları adına çağırınız.) Kendinize oğulluk edindiğiniz kimseleri
kendinize oğul olarak nisbet etmeyiniz, asıl babaları kimler ise onlara nisbet
ediniz. Mesela: Harise'nin oğlu Zeyid "deyiniz" Hz. Muhammed'in oğlu "Zeyid"
demeyiniz. (0) Asıl babalarına nisbet etmek (Allah katında adalete daha
yakındır) Gerçek şu ki evlât edinmek bir şefkat ve bir ihsan eseri ise de
gerçeğe aykırı olduğu için adalete uygun değildir ve bazı sakıncalardan uzak da
olmayabilir. (Eğer onların babalarını bilmiyorsanuz artık onlar sizin dinde
kardeşlerinizdir ve dostlarınızdır.) onlara ey din kardeşlerimiz ey dinen
dostlarımız!. Diye hitâb ediniz. (Ve sizin kendisinde hatâ ettiğiniz şeyden
dolayı bir günâh yoktur) kasıtlı olmaksızın bir yanlışlık veya bir dil sürçmesi
neticesi olarak yaptığınız ve söylediğiniz şeylerden dolayı günahkâr olmuş
olmazsınız. Meselâ bir şahıs yanlışlıkla babasının gayrısına nisbet etmekten
dolayı bir günah olmaz. (Fakat kalplerinizin kastettiği şeyden) dolayı günâh
vardır. Böyle bir şey yasaklanmış olduğu halde bunu bilerek işleyen veya bunu
işlemeye kalben karar veren Allah katında mes'ul olur. (ve Allah Teâlâ çok
yarlığayıcı) dır. Binaenaleyh, tövbe ve istiğfar eden kullarını affettiği gibi
hataen işlenilen kusurlardan dolayı da işleyenlerini sorumlu tutmaz ve o Kerem
Sahibi Mabûd (çok esirgeyicidir) onun rahmeti cihanşümuldur. Onun içindir ki,
insanlığa bu gibi ilâhi hükümlerini beyan buyuruyor ki, bu hikmet dolu hükümlere
uyarak selâmete, saadete
nail olsunlar.
6. Peygamber, müminlere
kendi nefslerinden daha önce gelir. Ve onun eşleri de müminlerin anneleridir.
Akraba olanlar da Allah'ın kitabında birbirlerine diğer müminlerden ve
muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapacak olmanız
müstesna. Bu, kitapta yazılmış bulunmaktadır.
6. Bu mübarek
âyetler, Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında kendilerinden daha tercihe
şayan olduğunu, mübarek eşlerinin de müminlerin manen anneleri bulunduğunu
bildiriyor. Müminlerin arasında verasetin nasıl işleyeceğine ve vasiyetin caiz
olduğuna işaret buyuruyor. Diğer azim sahibi Peygamberlerden dinî hükümleri
ümmetlerine tebliğ hususunda kuvvetli söz alınmış olduğu gibi Son Peygamber
Hazretlerinden de öyle bir söz alınmış bulunduğunu ve bu söze ne derece riayet
edilmiş olduğuna dair ne gibi bir sebeb ve hikmete binaen soru sorulacağını
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Peygamber) insanlığı ilâhi dinden, kulluk
vazifelerinden haberdar ederek saadet yoluna sevketmeğe Allah tarafından
görevlendirilmiş olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm (müminlere kendi nefslerinden
daha önce gelir.) daha tercihe şayandır. Çünki müminlerin hakiki bir hayata,
ebedî bir saadete nail olmaları ancak o Yüce Peygamber sayesinde mümkün
olacaktır. Binaenaleyh dinî ve dünyevî her hususta o Yüce Peygamberi rehber
edinmelidir, onun yolunda fedakârlığı, kendi nefisleri uğrundaki fedakârlığa
takdim ve tercihte bulunmalıdırlar. İnsanların kendi nefsleri, çok kere
kendilerini bir takım kötü arzu ve isteklere mübtela ederek mânevi hayattan
mahrum olmalarına sebebiyet verir. 0 Resûl-i Ekrem ise bütün insanları yüce
tebliğleri ve uyaniları ile aydınlatmaya çalışarak onları mutlu bir hayata nail
kılmak ister. Artık öyle mübarek, şefkatli bir Yüce Peygamber, her insan için
onun nefsinden binlerce kat daha kıymetli, daha faideli değil midir?. Artık bir
cânânı hakiki olan o muhterem Peygamber uğrunda bu fani hayatı feda ederek o
sayede ebedî, mutlu bir hayata kavuşmayı hangi bir akıllı kimse, temenni etmez?.
"Canlar feda muhabbet
cânâna ser değil"
"Terki ser etmek ehli dîle
bir hüner değil"
§ Rivayete göre Resûl-i
Ekrem Efendimiz, Tebük seferine azmederken sefere çıkmaları için insanlara
emretmiş, bir takım kimseler ise "babalarımızdan, analarımızdan izin isteyelim"
diye o yüksek emre derhal uymamışlardı. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil
olmuştur. İşaret buyurulmuş oluyor ki: Din hususunda Resûl-i Ekrem Hazretleri,
bütün ümmetine göre bir manevî babadır ki, umumun ebedî hayatı onun sayesinde
sağlanmış olacaktır. Ve onun sayesindedir ki, müminler birbirinin dinen kardeşi
bulunmaktadırlar. Ebussuud Tefsiri (Ve onun) 0 mübarek Peygamberin muhterem
(eşleri de müminlerin) manen (anneleridir) şayan ve hümet hususunda ve
kendileriyle evlenmenin haram olması ve ihtiram hususunda en yüksek anneler
hükmündedirler. Fakat veraset gibi, kendilerine bakmak gibi hususlarda şâir
namahrem kadınlar hükmünde bulunmuşlardır. (Akrabalar da) Aralarında soy
bakımından yakınlık bulunan kimseler de (Allah'ın kitabında) levh-i mahfuzda
tesbit edildiğine veya Kur'an-ı Kerim'in bu ayetine göre (birbirlerine diğer
müminlerden ve muhacirlerden) mirasa kavuşma hususunda (daha yakındır) bunlar
duruyorken onların mirasını başkaları alamazlar. (Ancak dostlarınıza bir iyilik
yapacak olmanız müstesna) yani: Onlara hayatınızda bir vasiyet yapmış olursanız
o, usulü dairesinde caiz bulunmuş olur. (bu) anlatılanlar, Resûl-i Ekrem'in
üstünlüğü, tercihe daha lâyık oluşu ve verasetin kimlere ait olacağı (kitapta)
levh-i mahfuzda ve Kur'an-ı Kerim'de (yazılmış bulunmaktadır.) Artık buna riayet
icabeder.
§ Deniliyor ki: İslâm'ın
başlangıcında hicretle ve dinen dostluk ve kardeşlik ile veraset geçerli
bulunmakta idi. Mesela: Bir muhacir, bir ensariye ve bir mümin kendisine kardeş
edindiği bir mümine varis olabilirdi. Bu âyet ise bu veraset mes'elesini
kaldırmış, verasetin mümin akraba arasında geçerli olacağını bildirmiştir.
7. Ve hatırla ki, biz
Peygamberlerden m i sakları n ı almıştık ve senden ve Nuh'tan ve İbrahim'den ve
Musa ile Meryem'in oğlu İsa'dan da -misak almıştık- ve onlardan pek mühim bir
misak -ahd, and- almış olduk.
7. (Ve) Ey Resûl-i
Ekrem!. (Hatırla ki, biz Peygamberlerden m i sakları n ı almıştık) risâletlerini
tebliğ, ümmetlerini ilâhi dine davet ilâhi hükümleri onlara telkin edeceklerine
dair sağlam ahd ve yeminde bulunmuşlardı. Özellikle ey Son Peygamber!. (Senden
ve) Resullerin ilki olan (Nuh'tan ve) peygamberlerin babası bulunan (İbrahim'den
ve) İ s rai loğ u I lar ı Peygamberlerinden ilk kitap sahibi olan (Musa ile) I s
rai loğ u I lan na gönderilen peygamberlerin sonu olan (Meryem oğlu İsa'dan da)
ahd ve yemin almıştık. Hepsi de üstlendikleri vazifeleri ifâ edeceklerine dair
söz vermişlerdi, (ve onlardan) 0 mübarek Peygamberlerden (pek mühim bir misâk)
bir ahd ve yemin (almış olduk) onların hepsi de yüce şân veya yemin ile
pekiştirilmiş bir ah itte, sözleşmede bulunmuşlardı.
S. Tâki, o sadıklara
sadakalarından sual etsin ve kâfirler için de pek acıklı bir azap hazırlamıştır.
8. Bu ahd ve yemin
alınmasındaki sebep ve hikmete gelince onu da Hak Teâlâ Hazretleri şöylece beyan
buyuruyor: (Tâki o sadıklara) 0 seçkin Peygamberlere ahirette Isadakatlarından
sual etsin) üstlenmiş oldukları vazifeleri nasıl ifâ etmiş olduklarını
kendilerinden Cenab-ı Hak sorarak meydana çıkarmış olsun, kendilerini ve
kendilerine tâbi olanları mükâfatlara yüksek makamlara nail buyursun, (ve)
Hesaba tâbi olacak olan (kâfirler için de pek acıklı bir azap hazırlamıştır) 0
Peygamberlere muhalefet edip de inkarcı bir halde ölmüş olanlar da o ebedilik
âleminde lâyık oldukları şiddetle cezalara mâruz kalacaklardır.
9. Ey imân edenler!.
Allah'ın üzerinize olan nimetini hatırlayınız. 0 vakit ki, size -düşmanlarınız
tarafından- ordular gelmişti. Biz de onların üzerlerine hemen bir rüzgâr ve
sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Ve Allah ne yapar olduğunuzu görüyordu.
9. Bu mübarek âyetler,
Hendek savaşı esnasındaki dehşet verici vaziyeti gösteriyor. Düşmanların mühim
kuvvetlerine karşı korkunç bir durumda kalan müslümanların imdadına ne gibi
ilâhi kuvvetlerin yetişmiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân
edenler!.) Ey Resûl-i Ekrem'e tâbi olan İslâm mücahitleri!. (Allah'ın üzerinize
olan nimetini hatırlayınız) onun şükrünü ifâya çalışınız (o vakit ki, size)
düşmanlarınız tarafından (ordular gelmişti) Ahzâb denilen Kureyş, Gatfan
kabilelerinden ve Kureyze ve Nadîr Yahudi'lerinden meydana gelen on iki bin
kadar düşman erleri Medine-i Münevvere civarına yaklaşmışlardı. Bundan haberdar
olan Peygamber Efendimiz, Sel man i Farisî'nin işareti üzerine Medine-i
Münevvere'nin önünde büyük bir hendek kazdırmıştı ve üçbin kadar İslâm mücahidi
ile hendek muhafaza altına alınmıştı, düşman da hendek kenarına gelmişti. Bu
sırada idi ki, büyük bir rüzgâr eserek düşman kuvvetlerini tarumar etti. İşte
Cenab-ı Hak, bunu şöylece bildiriyor: (biz de onların üzerlerine) 0 düşman
kuvvetlerine karşı (hemen bir rüzgâr) gönderdik ki, Seba rüzgarından ibaret
bulunuyordu, (ve) Ey İslâm erleri!. • sizin görmediğiniz ordular göndermiştik)
ki, bunlarda ikibin melekten oluşuyordu. Bu vasıtalar ile o düşman orduları
parçalanmış, mağlûbiyete uğratılmış, Medine-i Münevvere kuşatmadan kurtarılmış
oldu. (ve Allah) 0 Yüce Yaratıcı, ey müminler!. (Ne yapar olduğunuzu görüyordu)
Nasıl düşmandan korkarak hendek kazdığınızı, nasıl bir savaş vaziyeti aldığınızı
ve Allah'ın yardımına sığındığınızı, görüp biliyordu. Onun içindir ki,
düşmanlarınızı yenilgiye uğratarak sizi zafere kavuşturdu.
10. O vakit ki, size
hem üstünüzden gelmişlerdi hem de aşağı tarafınızdan ve o vakit ki, gözler
kaymış ve yürekler gırtlaklara kavuşmuş ve Allah'a türlü türlü zanlar ile zanda
bulunuyordunuz.
10. (O vakit ki,) öyle bir
zamanda sizi zafere nail buyurdu ki, (size hem üstünüzden) vadinin doğu
tarafındaki yüksek cihetinden düşmanlarınız (gelmişlerdi) Gatfan oğulları ve
onlara tâbi olan ehli Necd ve Kureyze ve Nadir Yahudileri o taraftan hücum
göstemekte bulunmuşlardı, (hem de aşağı tarafınızdan) vadinin batı tarafındaki
aşağı cihetinden Kureyş taifesi ve Kinâne oğulları ve ehli Tiâme kavimleri
toplanıp gelmişlerdi. (O vakit ki, gözler kaymış) Hayret içinde kalarak
vaziyetini kaybetmiş (ve yürekler gırtlaklara kavuşmuştu) yani: Pek şiddetli bir
korku ve ıstırap içinde kalmıştı, (ve Allah'a türlü türlü zanlar ile zanda
bulunuyordunuz) samimi müminler, Cenab-ı Hak'kın vadini yerine getirerek
kendilerini zafere nail buyuracağına veya kendilerini bir hikmet gereği imtihana
tâbi tuttuğuna kani oluyorlardı. Kalpleri zayıf olanlar ve münafıklarda ileride
beyân olunacağı üzere dedikoduda, kötü zânda bulunuyorlardı.
11. İşte orada müminler
imtihana tutulmuşlardı ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.
11. (İşte orada) O
Hendek vak'ası vaktinde (müminler imtihana tutulmuşlardı) samimi olan müminler
ile münafıklar anlaşılmış, metin, sabit olan zâtlar ile korkak, sarsılan
şahıslar ortaya çıkmışlardı. (Ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.)
Vaziyetlerinin dehşetinden dolayı kalpleri titremekte bulunmuştu.
12. Ve o vakit münafıklar
ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar diyordu ki, Allah ve Resûlu bize bir
aldatıştan başka vâd etmiş olmadı.
12. Bu mübarek âyetler de
Hendek savaşında münafıkların ve inancı zayıf olanların kötü kuruntularını ve
göstermiş oldukları aldatmaları bildiriyor. Öyle kimselerin düşmanlara karşı ne
kadar itaatte bulunacaklarına işaret ve onların yapmış oldukları ahde riayet
etmemekten dolayı sorumlu olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o
vakit) 0 halkın heyecanlar içinde kaldığı Hendek savaşı zamanında (münafıklar ve
kalplerinde bir hastalık) inanç zayıflığı (bulunanlar diyordu ki: Allah ve
Resulü) İslâmiyet'in yücelmesine ve zaferlere nail olmasına dâir (bize bir
aldatıştan başka birşey vâd etmiş olmadı) halbuki, biz şimdi böyle tehlikeli bir
düşman hücumu karşısında bulunuyoruz. Binaenaleyh o yoldaki vâdlar, asılsız
şeylerden başka değil, bizi babalarımızın dininden ayırmak, yurdumuza hâkim
olmak için yapılmış boş vâdler.
Böyle söyleyen
münafıklardan maksat, Abdullah ibni Übeyy ve arkadaşları gibi kimseler idi.
Bunlar diyorlardı ki: Muhammed -Aleyhisselâm- bize fütuhata nail olmaktan
bahsediyor, halbuki, şimdi korkusundan hendek kazdırıyor, düşmana karşı
çıkmaktan korkmakta bulunuyor.
§ Rivayet olunuyor ki:
Düşman kuvvetlerinin Medine-i Münevvere'ye hücum edememeleri için hendek
kazılırken pek büyük bir kaya çıkmıştı, bunu kolaylıkla kıramıyorlardı.
Peygamber Efendimiz, mübarek eline bir külünk aldı, Bismillah diyerek o kayaya
bir külünk vurdu, kayanın üçte biri koptu. Ve kayadan bir kıvılcım çıktı, Şam
tarafına sıçradı. "Allahuekber!. Bana Şam'ın anahtarları verildi, Vallahi ben
şimdi Şam'ın kırmızı köşklerini görüyorum" diye buyurdu. Sonra külüngü bir daha
vurdu, kayanın bir parçası daha koptu. Iran tarafına bir kıvılcım sıçradı, bu
defa da: "Allahuekber!. Bana Fars ikliminin anahtarları verildi, şu anda Medâini
Kisranın beyaz köşklerini görüyorum" dedi. Daha sonra bir daha Bismillah diyerek
vurdu, o kaya tamamen yerinden koparılmış oldu ve çıkan bir kıvılcım Yemen
tarafına sıçradı ve "Allahuekber!. Bana Yemen'in anahtarları verildi, ben şimdi
San'anın kapılarını görüyorum" diye buyurdu.
"Ve bunlar müslümanlara
nasib olacaktır, bunları bana Cibril-i Emin müjdeledi" diyerek ashabına müjde
verdi. Gerçekten de daha sonra bütün bu beldeler İslâm orduları tarafından
fethedilmiştir. İşte Resûl-i Ekrem'in bu gibi müjdeleri ile o münafıklar alayda
bulunuyorlardı.. 0 geçidi bir hâdiseden dolayı ye'se düşerek Hz. Peygamber'in
müjdelerinin bir aldatıştan ibaret olduğuna inanıyorlardı.
13. Ve o vakit
onlardan bir taife demişti ki: Ey Yesrîb ahalisi!. Sizin için bir duracak yer
yok. Artık geri dönünüz ve onlardan bir zümre de Peygamberden izin isteyerek
diyorlardı ki: Muhakkak evleniniz açıktır. Halbuki, onlar açık değildi. Onlar
kaçmaktan başka birşey dilemiş olmuyorlardı.
13. (0 vakit) 0
Hendek olayı zamanında (onlardan) o münafıklardan Evs ibni Kıptî ve arkadaşları
gibi bir taife de demişti ki: "Ey Yesrîb ahalisi" Ey Medine ile civarında duran
kimseler!. (Sizin için bir duracak yer yok) Bu ordugâhta durmanız muvafık değil,
vaziyetiniz korkunç (artık geri dönünüz) kaçıp kendi evlerinize dönünüz, böyle
bir savaşa iştirak etmeyiniz. Yahut islam dininin bırakip eski dininize dönünüz
(ve onlardan) o samimi İslâmiyet'ten mahrum kimselerden Harîs oğullan ve Selem
oğulları gibi (bir zümre de Peygamberden izin isteyerek diyorlardı ki: Muhakkak
evlerimiz açıktır) müstahkem bir halde bulunmuyor, düşmanların saldırısına mâruz
bulunmaktadır, bize izin ver de hanelerimize dönelim. (Halbuki, onlar açık
değildi) Onların evleri bozuk, korunmasız bir hâlde bulunmuyordu (onlar firar
etmekten başka birşey dilemiş olmuyorlardı) öyle bir bahane ile savaş alarmdan
ayrılıp kaçmak istiyorlardı.
14. Eğer onların
üzerlerine her taraflarından girilse, sonra da kendilerinden fitne istenilecek
olsa idi elbette onu -meydana- getirirlerdi ve bu hususta ancak pek az
dururlardı.
14. (Eğer onların
üzerlerine her taraflarından) Bir galibiyet neticesi alarak (girilse) onların
evleri düşmanlan tarafından ele geçirilse (sonra da kendilerinden fitne
istenilecek olsa idi) dinden dönmeleri, müslümanlara karşı savaşta bulunmaları
kendilerine teklif olunsa idi (elbette onu) o kendilerinden istenilen bu fena
hususu meydana (getirirlerdi) o istenilen şeyi kabulden çekinmezlerdi. (Ancak
pek az tevakkuf ederlerdi.) 0 fitneci hareketten fazlaca geri durmazlardı.
15. Halbuki, onlar geriye
dönmeyeceklerine dâir evvelce Allah'a kesin olarak taahhütde bulunmuşlardı.
Allah için yapılan bir taahhüt ise sorulmuş olacaktır.
15. (Halbuki onlar) öyle
fitnelere kapılanlar (geriye dönmeyeceklerine dâir) İslâm ordusundan ayrılıp
bozulmuşça bir vaziyet almayacaklarına ait (evvelce) Hendek gazvesinden önce
(Allah'a kesin olarak teahhütte bulunmuşlardı) kâfirlere karşı savaşta
bulunmaktan firar etmiyeceklerine dair söz vermişlerdi. Kısaca Harise oğulları,
Uhud savaşında böyle bir ahidde bulunmuştu. (Allah için yapılan bir taahhüt ise
sorulmuş olacaktır.) 0 taahhüde riayet edilip edilmemesi ahiret gününde bir
hesaba tâbi olacak, riâyet edilmemiş olması, büyük bir mes'uliyet icabedecektir.
Artık böyle bir âkibeti düşünmek lâzım gelmez mi?.
16. De ki: Eğer ölümden
veya öldürülmekten firar ederseniz, o firar size asla fâide vermez. Ve o vakit
pek azdan başka istifâde ettirilmezsiniz.
16. Bu mübarek âyetler de
ölümden veya öldürülmesinden korkarak savaşa katılmak istemeyen kimselere o
korkularının bir fâide vermiyeceğini ihtar ediyor. Takdir edilmiş olan bir hayra
veya bir fenalığa kimsenin engel olamayacağını bildiriyor. Müslümanları cihada
iştirakten alıkoymaya çalışan münafıkların Allah katında bilindiklerini tehdit
maksadıyla haber veriyor. Müslümanlara karşı cimrilikte ve fena lakırdılarda
bulunan münafıkların kötü hallerini tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce
Resul!. 0 seninle beraber cihâda katılmaktan kaçınan kimselere (de ki: Eğer
ölümden veya öldürülmekten firar ederseniz, o firar size asla fâide vermez.)
çünkü takdir edilen ne ise o mutlaka meydana gelir ve bir kimsenin hayat müddeti
artıp eksilmez, savaşa iştirak etsin, etmesin vakti gelmiş olunca mutlaka
hayattan mahrum kalacaktır, (ve o vakit) 0 cihattan firar ettiğiniz zaman (pek
azdan başka) yani haddizatında pek az olan ecel müddetinizden başka dünyada
(istifâde ettirilmezsiniz) artık böyle çabucak yok olan ömrü korumak ümidiyle
ebedî hayata ait menfaatleri temine sebep bulunan cihattan kaçınmak nasıl
münasip olabilir?.
17. De ki: Sizin için
bir fenalık dilerse veya sizin için bir rahmet dilerse sizi Allah'tan saklayacak
olan kimdir?. Ve onlar kendileri için Allah'tan başka bir veli ve bir yardımcı
bulamazlar.
17. (De ki:) Ey gafilleri.
(Sizin için bir fenalık dilerse) Sizin helakinizi, yenilginizi takdir buyurmuş
olursa (veya sizin için bir rahmet dilerse) sizi bir hayra, bir faideye
kavuşturmak için irade buyurursa sizi (Allah'tan saklayacak) engel alabilecek
(olan kimdir?.) Elbette ki, ona kadir, selahiyetli kimse yoktur. (Ve onlar) öyle
hayatlarını düşünüp cihattan kaçınan kimseler (kendileri için Allah'tan başka
bir veli) kendilerine fâide verecek bir zât (ve bir yardımcı) kendilerine
yönelen bir beladan kendilerini kurtarabilecek bir yardımcı (bulamazlar) o halde
ne için Hak Teâlâ'ya teslim olmakta, işleri O'na bırakmayıp da başkalarının
aldatmalarına kıymet veriyorlar?.
18. Muhakkak ki, Allah
içinizden -sizi- geri bırakanları ve kardeşlerine: Bize gelin, diyenleri bilir.
Halbuki onlar savaşa gelmezler, bir azı müstesna!.
18. Ey cihattan
kaçınanlanl. (Muhakkak ki, Allah içinizden) Sizden bulunan kimselerden olup da
sizi cihattan (geri bırakanlar) sizi Resûl-i Ekrem'in beraberinde bulunarak
cihada iştirakten alıkoymak isteyen münafıkları (ve kardeşlerine) Medine'deki
münafıklara (bize gelin) harpten kaçınarak bizim yanımıza gelip sokulun
(diyenleri bilir) onların ne zaman münafık kimseler oldukları Allah katında
bilinmektedir. (Halbuki onlar) zaten (savaşa) harp sahasına (gelmezler) kaçar
dururlar (bir azı müstesna) onlar da mahza bir gösteriş için gelmiş olurlar,
yine harbe iştirak etmezler, fırsat bulunca kaçıverirler.
19. Size karşı pek
cimridirler. Sonra korku gelince onları görecek olursun ki, sana bakıveriyorlar,
ölümden üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi gözleri döner bir hâlde bulunur.
Vaktaki, korku gitmiş olur, hayra karşı cimriler olarak keskin keskin dilleriyle
size şiddetli sözler söylerler. İşte onlar imân etmediler. Artık Allah da
onların amellerini mahvetmiştir ve bu, Allah'a göre kolay olmuştur.
19. Ey müslümanlar!. O
münafıklar (size karşı, pek cimridirler) size yardımdan kaçınırlar, Allah
yolunda mallarını sarfetmezler (sonra korku gelince) savaş yüz gösterip ön
belirtileri görülmeğe başlayınca (onları görecek olursun ki, sana
bakıveriyorlar) sanki (ölümden) ölüm emarelerinin yüz göstermiş olmasıdan dolayı
korkarak (üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde bulunur)
öyle müthiş bir korku, bir vaziyet içinde kalmış olurlar. (Vaktaki korku gitmiş
olur) İslâm ordusu, harbi kazanmış, ganimet malları elde edilmiş bulunur. 0
zaman da (hayra karşı) ganimet mallarından dolayı (cimriler olarak keskin keskin
dilleriyle size şiddetli sözler söylerler) bu malları bizim sayemizde
kazandınız, biz yardıma koşmasa idik bu zafer elde edilemezdi diye gurnurluca
lakırdılara cür'et gösterirler. (İşte onlar) öyle münafık, kötü dilli kimseler
(imân etmediler) ağızlarıyla mümin olduklarını söyleseler de kalben îman etmiş
değildirler. (Artık Allah da onların amellerini mahvetmiştir.) Mükafatsız
bırakmıştır. Öyle münafıkça bir şekilde harbe iştirak etmeleri, bir iyi niyetle,
bir sağlam inanca dayanmış olmadığı için bir sevaba vesile olmuş değildir. (Ve
bu) Onların amellerini mahvetmek, faidesiz bırakmak (Allah'a göre kolay
olmuştur) çünki herhangi birşeyi yok etmek veya sabit bırakmak için yalnız bir
ilâhi irade teallûku kâfi bulunmaktadır. Allah hakkında bir güçlük düşünülemez.
20. Sanırlar ki,
-düşman- orduları gitmemiştir. Ve eğer o ordular gelecek olsa arzu ederlerdi ki:
Çölde bedeviler içinde bulunup size âit haberleri soruversinler. Ve eğer sizin
aranızda bulunacak olsalar, pek azdan başka savaşta bulunmazlar.
20. Bu mübarek âyetler
de münafıkların ne kadar korkak ve İslâm ordusundan ayrılmayı ne kadar
istediklerini bildiriyor. Resûl-i Ekrem'in ise Allah'ın huzurunu temenni ve
ahiret günün tefekkür eden ve Allah'ı zikir ile meşgul olan zâtlar için pek
mükemmel bir uyulacak örnek olduğunu gösteriyor. Ve hakiki müminlerin düşman
ordularını görünce kendileri için Cenab-ı Hak'kın ve Yüce Peygamberin vâd
buyurmuş oldukları muvaffakiyete, zafere nail olacaklarına kani bulunmuş
olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: O korkak münafıklar (Sanırlar ki)
Hendek savaşındaki Kureyş, Gatfan, Yahudi taifelerinden oluşan düşman (orduları
gitmemiştir) hâlâ Hendek savaşına devam edip durmaktadırlar. Artık onlardan
korkarak o münafıklar Medine'ye firar etmekte bulunmuşlardı. Halbuki, o düşman
orduları bozguna uğramış, artık korkuya mahal kalmamıştı, (ve eğer o) bozguna
uğramış düşman (orduları) faraza tekrar (gelecek olsa) o münafıklar (arzu
ederlerdi ki: Çöl bedeviler içinde bulunup) da kendileri savaşa katılmaktan
kurtulmuş olsunlar ve (size ait haberleri soruversinler.) İslâm ordusunun
vaziyetine dâir haber alsınlar. Allah etmesin! Müslümanların mağlûbiyetini haber
alarak seviniversinler. (ve eğer) O münafıklar ey müslüman erleri, harp
sahasında (sizin aranızda bulunacak olsalar) yurtlarına kaçıp gitmemiş
bulunsalar (pek azdan başka savaşta bulunmazlar) ancak gösteriş için,
kınanmamaları için şöyle, böyle savaşa katılmış olurlar, harp meydanından
ayrılmak için boş bahaneler ile izin almak isterler.
21. Andolsun ki, sizin
için Rasûlullah'da bir güzel örnek vardır, Allah'ı ve ahiret gününü uman ve
Allah'ı çokça zikreden zât için.
21. Ey bütün insanlar!.
(Andolsun ki) sırf hakikattir ki, (sizin için Resûlullah'tan bir güzel örnek
vardır) o mübarek Peygamberin hayat tarzı gözönüne alınmalıdır. O hak yolunda ne
kadar fedakardır. İlahi dine ne kadar hizmetçidir, harp sahalarında düşmana
karşı ne kadar yiğitlik ve kahramanlık göstermektedir. Evet.. O Yüce Resul!.
(Allah'ı ve ahiret gününü uman) Cenab-ı Hak'kın sevabını, mânevi huzuruna
kavuşmayı ümid eden ve ahiret gününü düşünen (ve Allah'ı çokça zikreden zât
için) pek mükemmel bir önderdir. Herkes o Yüce Peygamber'e uymalıdır, onun
yolunu tâkibetmelidir, onun yüksek ahlâkiyle vasıflanmaya çalışmalıdır.
§ Usve; Kıdve: Reislik,
beraberlik, önder olmak demektir.
22. Vaktaki, müminler,
orduları gördüler, dediler ki: Bu, bize Allah'ın ve onun Resulünün vâd ettiğidir
ve Allah ve Resûlu doğru buyurmuştur. Ve onlar için başka değil, imânı ve
teslimiyeti arttırmış oldu.
22. Hakiki imân sahiplerine
gelince (Vakta ki, müminler) imânları kâmil olan eshab-ı kiram (orduları
gördüler) düşmanlarının toplanıp Medine-i Münevvere'ye doğru harekette
bulunduklarını müşahede ettiler (dediler ki: Bu, bize Allah'ın ve O'nun
Resulünün vâd ettiğidir) Allah Teâlâ ve onun muhterem Peygamberi buyurmuştur ki:
Hak
yolunda bir takım eski
milletler gibi zahmetlere katlanmalısınız ki, cennete girebilesiniz, ve dikkatli
olunuz ki, Allah'ın zaferi yakındır ve size karşı toplamp cephe alacak düşman
ordularına siz galip olacaksınızdır, sonunda galibiyet size aittir.
(Ve Allah ve Resulü doğru
buyurmuştur) Elbette ki, o müminlere vâ'dedilmiş olan galibiyet tecelli
edecektir. Nitekim etmiştir. Mekke-i Mükerreme fethedimiş, nice düşman ülkesi
müslümanların eline geçmiştir, (ve onlar için) 0 samimi müminlere o gördükleri
müthiş düşman kuvvetleri (başka değil) ancak Allah Teâlâ'ya (imânı) ve Yüce
mâbud'un emirlerine (teslimiyeti arttırmış oldu) ilâhi takdire razı oldular,
ilâhi vadin gerçekleşeceğine kani bulundular, savaş meydanına atılmaktan asla
çekinmediler, dinî sağlamlıklarını bu şekilde de göstermiş oldular.
23. Müminlerden bir kısım
erler vardır ki, Allah'a karşı üzerine muahedede bulundukları şeyde sâdık
oldular. Artık onlardan öylesi vardır ki, adağını ödedi ve onlardan öylesi de
vardır ki, gözetiyor. Hiçbir şekilde değiştirmemişlerdir.
23. Bu mübarek âyetler
de münafıkların aksine olarak müminlerin güzel vasıflarını ve yapmış oldukları
ahtlara riayetkar bulunduklarını ve bu sadıkane hareketlerinin mükâfatina
ereceklerini bildiriyor. Tövbe etmeyen münafıkların da azaba uğrayacaklarını ve
kâfirlerin bir hayra nail olmayarak savaştan heyecanlı bir hâlde geri
bırakıldıklarını, ehli imânın ise savaşlarında Allah'ın kudreti ile muvaffak
olduklarını haber veriyor. İslâm düşmanlarına yardım eden ehli kitabın da mağlup
olarak kal'alarının ellerinden çıkarılmış, bir kısmının öldürülmüş ve bir
kısmının da esir düşmüş olduğunu ihtar ediyor. Müslümanların da o gibi
kâfirlerin yurtlarına, varlıklarına sahip ve gelecekte nice yerlere de hâkim
olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Yukarıdaki âyetlerde zikredilen ve
edilmeyen samimi (müminlerden bir kısım erler vardır ki) onlar (Allah'a karşı
üzerine muahedede bulundukları şeyde sâdık oldular) Resûl-i Ekrem'e verdikleri
sözde durdular, din düşmanları ile savaşta bulundular. (Artık onlardan öylesi
vardır ki, adağını) teahhüt ettiği muameleyi (ödedi) ona hakkiyle riâyette
bulundu, hak yolunda cihada atıldı, şehitlik şerefine nail oldu. Hz. Hamza, Enes
Ibni Mâlik, Musab Ibni Ümeyr gibi sehâbe-i kiram bu cümledendir. (Ve onlardan
öylesi de vardır ki, gözetiyor) Adağını, sözünü yerine getirmek için takdir
edilen günü beklemektedir. Hz. Osman, Hz. Talha gibi zâtlar da bu cümledendir.
Bunlar da Uhud savaşında ve diğerlerinde Resûl-i Ekrem'e pek çok yardımda
bulunmuşlar, büyük kahramanlıklar göstermişler, daha sonra şehit olmuşlardır.
Yüce Allah onların hepsinden razı olsun!. Ve bu zâtlar (hiçbir şekilde)
sözlerini, hak yolundaki azim ve gayretlerini (değiştirmediler) sözlerinde
durarak İslâmiyet uğrunda birçok fedakârlıklar gösterdiler.
24. Tâki, Allah sâdıkları
sadakatları sebebiyle mükâfatlandırsın. Münafıkları da dilerse cezalandırsın
veya onlara tövbe nasib etsin. Şüphe yok ki, Allah çok yariıgayıcıdır, çok
merhametlidir.
24. İşte söze riayet
edilip edilmemesine dair durumlar, öylece meydana gelmiştir, (tâki Allah
sadıkları) Sözlerinde duran müminleri bu (sadakatları sebebiyle
mükâfatlandırsın.) Ahirette nice nimetlere nail buyursun (münafıkları da)
kendilerinden meydana gelen haince halleri, sözleri sebebiyle (dilerse muazzep
kılsın) onlara tövbe nasip etmesin, (veya) Dilerse (onlara tövbe nasip etsin)
onları azaptan kurtarsın, haklarında hikmetin gereği ne ise o meydana gelsin
(şüphe yok ki, Allah çok yari ıgayıcıd ı r) tövbe eden kullarını mağfiretine
nail buyurur ve o Yüce Yaratıcı (çok merhametlidir) kullarına tövbe etmelerini
emretmesi ve tövbelerini kabul buyurması da o Hikmet Sahibi Yaratıcının pek
büyük rahmet ve şefkatinin bir tecellisidir. Biran evvel tövbekar olarak bu
rahmete nail olmaya çalışmalıyız.
25. Ve Allah, kâfir
olan kimseleri öfkeli oldukları halde geri çevirdi, bir hayra kavuşamadılar. Ve
Allah, müminlere savaşta muvaffak olmaları için kâfi oldu. Ve Allah Teâlâ pek
kuvvetlidir, pek galiptir.
25. (Ve Allah) Teâlâ
Hazretleri o Hendek savaşında (kâfir olan kimseleri) öyle toplanıp Medine-i
Münevvere üzerine saldırmak isteyen İslâm düşmanlarını (öfkeli oldukları halde)
maksatlarına nail olamayıp bozguna uğramaya mecbur, fevkalâde üzüntülü, heyecana
mağlup bir şekilde (geri çevirdi) muhasarayı bırakarak eliboş ve ziyana
uğramış bir şekilde dönüp gittiler. Artık o kâfirler (bir hayra kavuşamadılar)
ne dinî ve ne de dünyevî bir faide elde edemiyerek zelilce bir vaziyette kalmış
oldular. (Ve Allah,
müminlere savaşta muvaffak olmaları için kâfi oldu) onları rüzgârlar ile,
melekler ile perişan ederek başarıya nail buyurmadı (ve Allah Teâlâ pek
kuvvetlidir.) dilediğini vücude getirmeğe kadir ve (pek galiptir) herşey
üzerinde galibiyet, hâkimiyeti geçerlidir.
26. Ve ehli kitaptan olup
da onlara yardımda bulunanları karalarından indirdi ve kalplerine korku düşürdü.
Bir taifeyi öldürüyordunuz, bir taifeyi de esir alıyordunuz.
26. (Ve) 0 Hendek
savaşında (ehli kitaptan olup da onlara) o Medine-i Münevvere civarına gelen
düşman kuvvetlerine (yardımda bulunanları) o müşriklere yardımda bulunmak
isteyenleri ki, bunlar Kureyze Yahudi'leriyle onlar ile beraber bulunan Nadir
oğulları Yahudilerinden ibaret bulunuyordu. Cenab-ı Hak bunları (karalarından
indirdi) onları o müstahkem yerlerinden mahrum bıraktı, onları bilahara ehli
İslâm'a nasip buyurdu (ve kalplerine korku düşürdü) kendilerini öldürmeğe
çocuklarını, kadınlarını esarete mâruz bırakmış oldular. Artık ey İslâm erleri!.
Siz o hainlerden (bir taifeyi öldürüyordunuz) onların erkeklerini öldürüverdiniz
ve onlardan (bir taifeyi de esir alıyordunuz) bunlar da çocuklar ile kadınlardan
ibaret bulunuyorlardı.
27. Ve sizi onların
yerlerine ve yurtlarına ve mallarına ve daha kendisine ayak basmadığınız bir
yere vâris kıldı ve Allah Teâlâ herşey üzerine tamamiyle kadir bulunmaktadır.
27. (Ve) Ey müminleri. Hak
Teâlâ (sizi onların) 0 İslâmiyet düşmanı kimselerin (yerlerine ve yurtlarına ve
mallarına) varis kıldı. Onların servetlerini, bağlarını ve bahçelerini size
nasip buyurdu (ve daha kendisine ayak basmadığınız bir yere) de sizi (varis
kıldı) burası, tefsircilerin çoğuna göre Hayber kal "as id ı r veya Fars ve Rum
ülkeleridir ve Ikrime'den rivayet olunduğuna göre de kıyamete kadar müslümanlar
tarafından fethedilecek olan herhangi bir yerdir. Nitekim daha sonra İslâm
orduları bir nice kıt'aları fethe muvaffak olmuşlardır. İşte Kur'an'ın ebedî bir
mucize olduğu bu şekilde de gerçekleşmiş bulunmaktadır, (ve Allah Teâlâ herşey
üzerine tamamiyle kaadir bulunmaktadır) onun kudreti ezelidir, ebedidir. Her
irâde buyurduğu şeyi yüce kudretiyle meydana getirir, dilediği kuvvetleri her
türlü zaferlere, nimetlere nail buyurur. Buna inanmışızdır.
Hendek sayası: Hicretin
beşinci senesi meydana gelmiştir. Şöyle ki: Kureyş taifesi Yahudi'lerin
teşvikiyle bir takım kabileleri ittifakları içine alarak onbin kişiden fazla bir
kuvvetle Medire-i Münevvere'ye doğru hareket etmek istediler. Bundan haberdar
olan Resûl-i Ekrem, Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz, Eshab-ı Kirami ile
istişarede bulundu, Selmanı Farisi Hazretlerinin tavsiyesi üzerine Medine-i
Münevvere'nin düşmaların gelecekleri tarafına iki hafta içinde bir hendek
kazdılar, savunma vaziyeti aldılar. İşte bu esnada Yüce Peygamber Efendimiz
ümmetinin birçok yerleri fethe muvaffak olacaklarını eshab-i ki ramına
müjdelemişti. Aralarında bulunan münafıklar ise: "Muhammed -Aleyhisselâm- birçok
fetihlere kavuşmaktan bahsediyor, biz ise hendeğin içinden dışarıya çıkamıyoruz"
diye alay ediyorlardı. Düşmanlar Medine-i Münevvere'ye yaklaşınca hendeği görüp
şaşırdılar. 0 zamana kadar Arabistan'da bu usul görülmemişti, hendeği geçip
gelmek isteyenler alttan oklar ve taşlar ile men ediliyorlardı. Bu muhasara
onbeş gün devam etmişti, sonra şiddetli bir fırtına çıkmış, artık düşman
orduları perişan bir hâlde kalıp dağılmışlardı. Bu ordu birçok kabilelerden
oluşmuştu. Necd bölgesindeki Catfan, Beni Süleym, Beni Esed ve Eşça' kabilleri,
Beni Nadir ve Beni Kureyze Yahudileri de bu cümledendir. Asıl bunlar, o düşman
ordusunu teşvikte bulunmuşlardı. İşte düşman ordusu öyle bir takım taifelerden
müteşekkil olduğu için bu Hendek savaşına "Ahzab Savaşı" denilmiştir. "Beni
Nadir" Yahudi milletinden ve Harun Aleyhisselâm'ın neslinden bir kabile idi.
Medine-i Münevvere'ye iki mil uzak olan "Zühre" adındaki bir nahiyede
otururlardı. Muhkem kalaları vardı. Resûl-i Ekrem'in aleyhinde bulunmamak üzere
bir sözleşme yapmışlardı. Daha sonra yine münafıkların teşvikiyle müslümanlara
karşı düşmanlığa başlamışlardı. Daha sonra yine münafıkların teşvikiyle
müslümanlara karşı düşmanlığa başlamışlardı. Hz. Peygamber'in hicretinin
dördüncü senesi, Resûlullah tarafından nahiyeleri kuşatıldı, eman dileyerek bir
kısmı Hayber'e ve bir kısmı da Şam ile Filistin tarafına gittiler. Kal'aları ve
bir kısım malları müslümanların ellerine geçmiş oldu, ensar-ı kiram
muhacirin güzinin ihtiyaçlarını göz önüne alarak o malların muhacirlere
verilmesini istediler, Hz. Ebu Bekr'de ensar-ı kirama karşı teşekkürde bulunmuş
0 » 0
- I . , J « J ,
ve o vakit ensar-ı kiramın
feza ili hakkında âyeti kerimesi nazil olmuştu. İşte bu Nadir Yahudileri de bu
Hendek savaşının olması
için düşmanları teşvikte
bulunmuş, müslümanlara saldırmak istemişlerdi. "Kureyze oğullan" da bir Yahudi
taifesi idi. Medine-i Münevvere'nin civarında bir nahiyede bulunuyorlardı. Orada
sağlam kal 'alan var idi. Evvelce Resûl-i Ekrem ile bir antlaşma yapmışlardı.
Daha sonra bu antlaşmaya aykırı olarak Hendek savaşında düşmanlar ile
birleşmişlerdi. Binaenaleyh hendek savaşı sona erince hemen Cibril-i Emin
gelmiş, Resûl-i Ekrem'in Kureyze oğulları üzerine derhal yürümesi için Allah
tarafından bir emir getirmişti. Yüce Peygamber Efendimiz de tekrar silahlanarak
üç bin kadar eshab-ı kiramı ile Kureyze oğulları üzerine yürüdü, sancağı şerifi,
Hz. Ali taşıyordu, kal 'alan onbeş gün kadar kuşatma altına alındı. Onlar
kendilerine evvelce verilen nasihatları dinlememiş, sonra da düşman ordusuna
yardım etmişlerdi. Bu defa antlaşmayı bozmuş olduklarını itiraf eylediler ve
ensar-ı kiramın en büyüğü olan "Sad ibni Muaz" Radiallahu Anh'ın vereceği hükme
razı olduklarını söylediler. 0 zat da "Kureyze oğullan"ndan eli silâh tutan
erkeklerin idamına, çocukları ile kadınlarının da esir alınmasına karar verdi.
Onlar bu şekilde lâyık oldukları cezaya kavuştular. Arazileri de ensarı güzînin
rızalariyle muhacirin kirama verildi.
28. Ey Peygamber!. Eşlerine
de ki: Eğer siz dünya hayatını ve ziynetini diliyorsanız haydi geliniz, size
boşanma bedelinizi vereyim ve sizi bir güzelce salıvermekle salıvereyim.
28. Bu mübarek âyetler de
takva ile, Allah'ın emrine saygılı olmakla vasıflanmış olan Resûl-i Ekrem'in
şefkat ile de tam manasiyle vasıflanmış olduğunu gösteriyor ve eşlerinin şefkate
pek lâyık olduklarına ve özellikle Yüce Peygamberin eşi olmak şerefine sahip
olanların özel önemlerine işaret için onların haklarında yapılacak muameleyi
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamberi.) Ey Merhametli Resul!. (Eşlerine
de ki: Eğer siz dünya hayatını ve ziynetini diliyor iseniz) dünyadaki pek geniş
nimetleri, refahı ve bir takım boş alayişi, haddizatında kıymetsiz süsleri arzu
eyliyor iseniz (haydi geliniz) hemen bana haber veriniz, arzunuzu söyleyiniz
(size boşanma bedelinizi vereyim) icabeden mehrinizi ödeyeyim (ve sizi bir
güzelce salıvermekle salıvereyim) size bir zahmet vermeden, bir hiddet
göstermeden sizi nikahım altından kolayca bırakayım.
29. Ve eğer siz, Allah'ı
ve Resulünü ve ahiret yurdunu diliyor iseniz elbette ki, Allah sizlerden güzel
amellerde bulunanlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.
29. (Ve eğer siz) Ey
Yüce Peygamber'mn eşleri! (Allah'ı ve Resulünü ve ahiret yurdunu diliyor iseniz)
öyle yüksek temennilerde bulunuyor iseniz (elbette ki, Allah sizden güzel
âmellende bulunanlar için) Allah Teâlâ'nın ve Resulünün emirlerine razı, kulluk
sânına lâyık ibadetlere devam edenlere mahsus (büyük bir mükâfat hazırlamıştır)
onlar dünyada da, ahirette de selâmet ve saadet için yaşarlar, ahirette
tasavvurların üstünde nimetlere, derecelere nail olurlar.
30. Ey Peygamberlerin
eşleri!. Sizden hangi biri haddizatında açık bir kötülüğü meydana getirirse onun
için azap, iki katlanır. Ve o, Allah'a kolay olmuştur.
30. (Ey Peygamberin
eşleri!.) Ey o Yüce Resulün öyle emsalsiz bir şerefe sahip olan eşleri!, (sizden
hangi biri haddizatında açık) olan (bir kötülüğü yaparsa) söz veya fiil olarak
bir günahı işlerse, meselâ: Resûl-i Ekrem'e karşı itaattan kaçınırsa, dünyanın
fani varlığını, ziynetini ister durursa (onun için azap iki kat katlanır) çünkü
en büyük bir şerefe, bir nimete nail bulunmuş oldukları halde onun kadrini
bilmemiş olacakları için elbette ki, başka kadınlara nisbetle kendilerinin
cezası ziyade olmak gerekir. Mesela: Bir hür kimsenin cezası, bir kölenin
cezasından çok olur, bir âlimin kusurundan dolayı cezası, bir cahilin cezasından
ziyâde bulunur. Artık Resûl-i Ekrem'in eşi, olmak ise ne kadar büyük bir
şereftir, nimettir, bunun değerini bilmeyen, inkarcı bir vaziyet olan bir kimse
kat kat cezya lâyık olmaz mı?. Evet.. Bu yoldaki bir ilâhî tehdit de o muhterem
eşler hakkında bir ilâhi lütufdur ki, onların uyanmasına vesiledir, insanlık
icabı bir kusurda bulunacak olurlarsa hemen nadim ve pişman olarak Hz.
Peygamber'in rızasını kazanmaya çalışsınlar, (ve o) öyle iki kat ceza vermek
(Allah'a kolay olmuştur) onların öyle bir eşlik şerefine sahip olmaları,
kendilerini o halde cezadan kurtaramaz. Cenab-ı Hak, kulları hakkında dilediği
gibi mükâfat ve ceza verebilir, buna kimse engel olamaz. "Bu mübarek âyetlerin
iniş sebebi hakkında
deniliyor ki: Bu esnada Hz.
Peygamber'mn dokuz muhterem eşi nikâhı altında bulunuyordu. Düşmanlar mağlup
olmuş, onların birçok malları ve eşyaları müslümanların eline geçmişti. Bu
muhterem eşlerinden bazıları nafakalarının arttırılmasını, kendilerine ziynetli
elbiseler vesaire verilmesini arzuda bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyetler
nazil oldu, Resûl-i Ekrem de evvela Aişe annemizden başlayarak Resûl-i Ekrem'in
nikahı altında kalıp kalmamak hususunda onların serbest bulunduklarını
kendilerine tebliğ buyurdu. Evvela Hz. Aişe, sonra da diğer temiz eşleri: "Hayır
biz Allah'ı, Resulünü ve ahiret yurdunu tercih ederiz" dediler, Resûl-i Ekrem'e
evvelâ muhabbet ve bağlılıklarını gösterdiler. Onların bu pek samimi ve temiz
tercihleri Allah katında şükrana lâyık görülmüş, artık Resûl-i Ekrem'in de
onların üzerine başka eş edinmemesi ve onlardan ayrılmaması emr edilmiş oldu.
"Resûl-i Ekrem'in ahirete irtihali zamanına kadar nikahı altında bulunan dokuz
muhterem eşleri şunlardır: (1): Hz. Aişe Binti Ebi Bekr. (2): Hafza Binti Ömeril
Farik. (3): Ümmi Habibe Binti Ebi Sefyan. (4): Ümmü Selem Binti Ebi Ümeyye. (5):
Şevde Binti Zem'a. (6): Zeynep Binti Cehş. (7): Meymune Bintül' Haris. (8):
Cüveyre Bintü'l Haris. (9): Vasfiyye Binti Huyey. Resûl-i Ekrem'in ilk eşi olan
Hz. Hatice ile Zeyneb binti Huzeyme adındaki muhterem diğer bir eşi ise Hz.
Peygamber'in i rti hal inden evvel vefat etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun
"Ibni Hişam'ın es-siretu'n-Nebeviyye" "Peygamber Efendimizin ilk eşi
Haticetülkübra annemizdir. Kadınlardan ilk evvel İslâm ile şereflenen O'ur. Hz.
Peygamber'e çok hizmette bulunmuştur, bütün temiz eşlerinin en üstünüdür,
Peygamberimizin İbrahim adındaki oğlundan başka bütün çocukları, Hz. Hatice'den
dünyaya gelmiştir. Fatimetüzehra Hazretlerinin annesidir. Fahri Âlem Hazretleri
elli yaşına kadar başka bir kadınla evlenmemiştir. Böyle gençlik zamanı
geçtikten sonra çeşitli kadınlar ile evlenerek onları da müminlerin anneleri
dizisine idhâl katması bir nice menfaatlere, hikmetlere dayanmaktadır. Hz.
Aişe'den başka eşleri, yaşlı ve dul bulunmuşlardı. Onlar ile evlenmesi, hâşâ;
nefsani bir meyle dayanmış değildi, bilakis bir şefkat ve merhamet eseri idi.
Evet.. Peygamberimizin bu evlenmesi, şehit olan eshab-ı kiramın eşleri hakkında
bir şefkat olmuştu, onları sefaletten, ihtiyaçtan kurtarmıştı. Bununla beraber
Resûl-i Ekrem'in aile münasebetine ve diğer bir hayli hususlara ait fiil ve
sözleri, ancak bu muhterem eşleri vasıtasiyle bilinerek birçok şer'i hükümlerin
ortaya çıkarılmasına sebep olmuştur. Resûlullah'ın temiz eşleri hakkında "Muvazzah
ilmî kelâm dersleri" adındaki âcizane eserimde oldukça geniş bilgi vardır.
"Mehr; Karının nikâh akdi
ile kocasından almaya hak kazanmış olduğu maldır. Miktarı belirler irse "Mihri
Mü sem ma" adını alır. "Mihr" belirlenmeksizin veya mehr verilmemek üzere nikah
akdedilse koca ile karıdan bir vefat edince veya analarında cinsel ilişki veya
halveti sahihe gerçekleşince kocanın üzerine mehri misi lâzım gelir. Fakat karı
daha sonra dilerse o mihri kocasına bağışlayabilir. Sahih bir nikâhta mehr
belirlenmediği takdirde cinsel yaklaşmadan veya halveti sahiha gerçekleşmeden
boşama vaki olursa mehni mislin yarısını geçmemek üzere boşama bedeli lâzım
gelir.
§ Mut'a yetecek kadar azık,
istifade olunacak şey ve faidelendirmek manasınadır. Istılahta koca tarafından
boşadığı karısına verilecek üç veya beş parça elbisedir. Üç olduğuna göre bir
başörtüsü, bir gömlek, bir de çarşaftır. Beş olduğuna göre de bir entari ile
diğer bir giysi daha ilave edilir. Bunların kıymeti de verilebilir.
§ Mehri misi; Karının
babası tarafından ve olmadığı takdirde beldesi ahalisinden akit tarihinde yaş,
güzellik, bekaret gibi vasıflarda akran ve emsali kadınların mehridir. Miktarı
peşin verilen mihre "Mehri Muaccel" peşin olmayan mehre de müeccel denilir.
31. Ve kim ki, sizden Allah
için ve Peygamberi için itaat ederse ve güzel amelde bulunursa ona mükâfatını
iki defa veririz ve onun için bol bir rızk hazırlamışızdır.
31. Bu mübarek âyetler de
üzerlerine düşen dinî vazifeleri ifa ile vasıflanmış olan temiz eşlerin kat kat
sevaba nail ve büyük bir geçime muvaffak olacaklarını müjdeliyor. Ve onların
diğer kadınlar arasında büyük bir üstünlüğe sahip olduklarını ve ne kadar
temizce bir tarzda konuşup hareket edeceklerini telkin buyuruyor. Ve o muhterem
annelerimizin hanelerinde ikamet edeceklerini, câhiliyye merasiminden uzak
bulunmalarını ve namazlarını edâ edip, zekatlarını vererek bir hayat temizliği
içinde yaşayacaklarını ve kendi hanelerinde okunan ayetleri, hikmetleri
hatırlamakla mükellef bulunmuş olduklarını beyân buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey
Resûl-i Ekrem'in muhterem eşleri!, (kim ki, sizden Allah için ve
Peygamberi için itaat ederse) takvada ve güzel geçinmede bulunursa, Hz.
Peygamber'e karşı hürmetten, itaattan
ayrılmazsa (ve güzel amelde
bulunursa) üzerine düşen dinî vazifelerini güzelce ifâya çalışırsa (ona
mükâfatını iki defa veririz.) onu dünyada da, ahirette de nimetlere
kavuştururuz. Çünkü onları, hem ibadet ve itaatte bulunmuş, hem de Yüce
Peygamber'in rızasını isteyerek onunla güzelce geçinmeye devam etmiş olacakları
için kat kat sevaba, mükâfata liyakat kazanmış olurlar, (ve onun için) öyle
ahlaki yüceliklere sahip bir peygamber eşi için (bir bol rızk hazırlamışızdır.)
0, ahirette olacağı gibi dünyada da hoşnutluğunu calip muazzam bir rızka, bir
geçim vasıtasına nail olacaktır. Bu ilâhî vâd tahakkuk etmiştir. Şöyle ki: Daha
sonra İslâm orduları birnice kâfirlerin yurtlarını feth ve nice hazinelerini
elde temiş, bütün müslümanlar büyük servetlere kavuşmuşlardır. Özet olarak
Ömerü'l-Faruk, Radiallahu Anh'ın zamanı hilafetinde bütün müslümanlara bol bol
erzak verilmiş, hatta meme emer çocuklara bile tahsisat yapılmış ve özellikle
Resûlullah'ın temiz eşlerinin birine yıllık bin dinar tahsis edilmiş, Hz. Aişe
annemizin Resûlullah'ın katındaki büyük mevkiine hürmeten onun için yıllık
yirmibeş bin dinar tahsis edilmek istenilmişti. Fakat o muhterem annemiz, bunu
kabul etmemiş, kendi arkadaşları olan diğer peygamber eşlerinden fazla birşey
almaktan kaçınmış, pek büyük bir eşitlik örneği göstermişti. Allah onlardan razı
olsun. Essiracül-Münir.
32. Ey Peygamberin eşleri!.
Siz kadınlardan hangi biri gibi değilsinizdir, eğer takva sahibi bulunuyor
iseniz. Lâkırdıyı yumuşakça yapmayınız, sonra kalbinde bir fesat bulunan tamaa
düşer ve güzel söz söyleyin.
32. (Ey Peygamberin
eşleri!.) Ey o bir şerefe sahip olan muhterem müslüman hanımları!, (siz) diğer
(kadınlardan hangibiri gibi değilsinizdir) sizin kadriniz pek yücedir, sizin
fazilet ve şerefiniz pek büyüktür, eğer siz (takva sahibi bulunuyor iseniz)
Cenab-ı Hak'kın hükmüne muhalefetten, Resûl-i Ekrem'in rızasına aykırı
hareketten kaçınıyor iseniz, öyle bir imtiyaza sahip bulunmuş olursunuz.
Binaenaleyh insanlar ile konuşurken, bir yabancı erkeğin işiteceği bir
(Lâkırdıyı yumuşakça yapmayınız) tatlıca bir şîve ile ifadei meramda bulunmayın
(sonra kalbinde bir fesat bulunan) kalbi nifaka, kötü meyillere hazır olan kimse
(tamaa düşer) hürmet duygusundan mahrumiyetler içinde kalarak kendisi bir haince
etki altında kalır (ve) siz ey muhterem temiz eşler!. Daima (güzel söz
söyleyin.) İslâm terbiyesi icaplarına uygun olup yanlış düşüncelere sebebiyet
vermeyecek bir tarzda konuşmaktan ayrılmayınız.
33. Ve hanelerinizde
oturunuz ve evvelki cahiliye zamanındaki açılış gibi açıluermeyiniz ve namazı
dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah'a ve Peygamberine itaat ediniz ve ey
ehli beyt!. Allah sizden ancak kiri götürmek ve sizi tertemiz kılmak
dilemektedir.
33. (Ve) Ey muhterem
Resûlullah'ın eşleri!, (hanelerinizde oturunuz) Kendi mübarek evlerinizde
ikâmette bulunmaya devam ediniz, (ve evvelki câhiliyye zamanındaki açılış gibi
açılıvermeyiniz) Meselâ: Hz. Isa ile Hz. Muhammed -Aleyhimesselâmın aralarındaki
fetret devrelerinde yaşamış olan gayrı müslim kadınların vaziyetini
takınmayınız. Onlar, örtünmeye riayet etmez, açık saçık gezerek ziynetlerini
ona, buna gösterir, mağrunâne bir vaziyet alırlardı. Böyle bir hareket ise
insanlık terbiyesine aykırıdır, hiçbir kadın için uygun değildir. Özellikle Yüce
Resûl'ün ailesinden bulunmak şerefine sahip olan muhterem bir şahsiyet için
böyle bir vaziyette bulunmak elbette ki, asla münâsip değildir, (ve) Ey Resûl-i
Ekrem'in faziletli eşleri!, (namazı dosdoğru kılınız) Çünki namaz en büyük bir
ibâdettir. Namaz, insanı her türlü fahşi hareketlerden, çirkin amellerden
men'eder, alıkor. (ve zekâtı veriniz) bu da mühim bir malî ibadettir, bu şekilde
insanlığa hizmette bulunmuş, başka kadınlara da bir uyulacak örnek teşkil etmiş
olursunuz, (ve Allah'a ve Peygamberine itaat ediniz) her hususta Allah Teâlâ'nın
ve Cenab-ı Peygamber'in emirlerine, tavsiyelerine uymaktan ayrılmayınız, sizin
ebedî şeref ve saadetiniz buna bağlıdır, (ve ehli beyt!.) Ey Yüce Resûl'ün hanei
saadetinden bulunmak şerefine nail olan muhterem müslüman hanımlar!. Ve ey o
yüce haneye mensub olan erkekler ve kadınlar.. (Allah sizden ancak kiri
götürmek) Şerefinizi ihlal edecek günahları, şeytani vesveseleri yok etmek (ve
sizi tertemiz kılmak) sizi bütün lekelerden, hissi ve manevî noksanlıklardan
uzak ve temiz bir halde bulundurmak (dilemektedir) bütün bu emirler, yasaklar
böyle birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Artık şüphe yok ki, böyle bir ilâhi
korumaya nailiyet için ilâhi emirlere, yasaklara riâyet etmek ve o Yüce
Yaratıcıya daima şükür arzında bulunmak en mühim bir kulluk vazifesidir.
§ Teberruc; Salınmak,
ziyneti ve güzelliği göstermektir, kendisini tezyin ettikten sonra dışarıya
çıkıp süsünü, endam ve alayişini erkeklere göstermektir, açık-saçık bir hâlde
gururluca gezmektir, güzellik, ziynet itibariyle bir feleki burç gibi kendisini
göstermeğe çalışmaktır.
34. Ve hanelerinizde
Allah'ın ayetlerinden ve hikmetten okunanları hatırlayınız. Şüphe yok ki, Allah
herşeyin iç yüzünü bilendir.
34. (Ve) Ey muhterem
temiz eşler! (hanelerinizde) Resûl-i Ekrem vasıtasiyle (Allah'ın ayetlerinden)
Kur'an-ı Kerim'den (ve hikmettin) Hz. Peygamberin sünnetinden, hadis-i
şeriflerden, veya Kur'an-ı Kerim'e ait hükümlerden, öğütlerden (okunanları
hatırlayınız) kendi nefslerinizde onları güzelce düşününüz veya onları
başkalarına vaaz ve tâlim için telkin buyurunuz (şüphe yok ki, Allah lâtiftir)
hakkınızda lütf ve yardımı pek çoktur, o sayededir ki, öyle bir Yüce
Peygamber'in ailesinden bulunmak şerefine nail bulunuyorsunuz ve o Yüce yaratıcı
(hâbir bulunmaktadır) bütün mahlûkatının hallerini bilmektedir. Sizin de bütün
hal ve hareketleriniz Allah katında tamamen malûmdur. Üzerlerinize düşen
vazifelere riayetinizin mükâfatına elbette ki, sizleri nail buyuracaktır.
35. Şüphe yok ki,
İslâmiyet'i kabul eden erkekler ve İslâmiyet'i kabul eden kadınlar ve imân eden
erkekler ve imân eden kadınlar ve itaate müdavim, erkekler ve itaate devam eden
kadınlar ve sadakatli erkekler ve sadakatli kadınlar ve sabırlı erkekler ve
sabırlı kadınlar ve hak için mütevazi erkekler ve tevazuda bulunan kadınlar ve
sadaka veren erkekler ve tesaddukta bulunan kadınlar ve oruç tutan erkekler ve
oruçlu kadınlar ve namuslarını koruyan erkekler ile muhafaza eyleyen kadınlar ve
Allah Teâlâ'yı çokça zikreden erkekler ve zikreyleyen kadınlar -var ya- onlar
için Allah Teâlâ bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır.
35. Bu mübarek âyet de, on
büyük vasıf ile vasıflanmış olan erkeklerin ve kadınların ilâhi mağfirete nail
olacaklarını ve büyük bir mükâfata aday bulunduklarını şöylece müjdelemektedir.
(Şüphe yok ki, İslâmiyet'i kabul eden erkekler ve İslâmiyet'i kabul eden
kadınlar) yani: İslâmiyet'e dahil ve Allah'ın hükmüne boyun eğmiş olan erkekler
ile kadınlar, bu birinci vasfa sahip bulunanlar (ve imân eden erkekler ve imân
eden kadınlar) tasdik edilmesi gereken dinî hükümleri, hakikatları tasdik edici
bulunan erkekler ile kadılar, bu ikinci vasıf ile de nitelenmiş olanlar (ve
itaate devam eden erkekler ve itaate devam eden kadınlar) îman ve İslâmiyet
hususunda ihlas sahibi olan erkekler ve kadınlar, bu üçüncü vasfı da kazananlar
(ve sadakatli erkekler ve sadakatli kadınlar) söz ve amel bakımından doğruluktan
ayrılmayan erkekler ile kadınlar, böyle dürdüncü bir vasfa da sahip bulunanlar
(ve sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlar) ibadet ve itaat hususunda, günâhlardan
kaçınmak hususunda sabr ve sebata sahip olan erkekler ile kadınlar, böyle
beşinci bir vasıf ile de vasıflanmış bulunanlar (ve hak için mütevazi erkekler
ve tevazuda bulunan kadınlar) Allah için kalpleriyle, bütün bedeni azalarıyla,
Allah korkusundan, tevâzudan ayrılmayan erkekler ile kadınlar, böyle altıncı bir
vasıf ile de donanmış bulunanlar (ve sadaka veren erkekler ve tasaddukta bulunan
kadınlar) mallarından harcayan, zekat gibi, sadaka gibi malî vazifelerini gizli
ve açık olarak yerine getiren erkekler ve kadınlar, böyle yedinci bir vasıf ile
de vasıflanmış bulunanlar (ve oruç tutan erkekler ve oruçlu kadınlar) farz ve
nafile kabilinden oruç tutanak kalbi temizlemeye çalışan erkekler ve kadınlar,
bu gibi sekizinci bir vasıf ile nitelenmiş olanlar (ve namuslarını muhafaza eden
erkekler ile) namuslarını (muhafaza eyleyen kadınlar) haram şeylerden, gayrı
meşru arzulardan nefslerini korumaya muvaffak olan erkekler ve kadınlar, böyle
dokuzuncu bir vasfa, bir ahlâk temizliğine sahip bulunanlar (ve Allah Teâlâ'yı
çokça zikreden erkekler ve zikreyleyen kadınlar) kalpleriyle ve I i san lariyle
vakit vakit Allah'ı zikre devam eden, bu güzel onuncu vasf ile de ruhlarını
aydınlatmaya muvaffak bulunmuş olan zâtlar, gerek erkek ve gerek kadın olsunlar,
var yal. Onlar, Allah katında ne kadar makbul, selâmet ve saadete namzet
kullardır!. Evet., (onlar için Allah Teâlâ bir mağfiret) hazırlamıştır. 0 güzel
amelleri inançları sebebiyle, birnice küçük günahları af edilecek ve
örtülecektir, (ve) Cenab-ı Hak (onlar için) o güzel ibadet ve itaatları
sebebiyle (pek büyük bir mükâfat) da (hazırlamıştır) o mükâfata mutlaka nail
olacaklardır. Ne büyük bir ilâhi lütuf!. Her mükellef insan erkek olsun, kadın
olsun, bu yüce gayeyi düşünmeli, üzerine düşen dinî, ahlaki vazifelerini bir
şevk ve gönül rahatlığı ile ifâya çalışmalıdır. "Bir rivayete göre Peygamber
Efendimizin "Ümmü Seleme" adındaki muhterem eşi, demiş ki: Ya Resûlullah!. Ne
için Kur'an-ı Kerim'de erkekler zikredildiği gibi biz kadınlar zikredilmiyoruz?.
Sonra bir gün kulak vermiş dinlemiş ki: Resûl-i Ekrem, minberde cemaate hitaben
bu âyeti kerimeyi okuyor. Diğer bir rivayete göre de Peygamber Efendimizin
muhterem eşleri hakkında ayeti kerime nazil olunca diğer İslâm kadınlar:
"Bizim hakkımızda neden birşey nazil olmadı" diye telâşa düşmüşler, kendilerinin
de güzel amellerinin makbul olup olmadığını anlamak
istemişlerdi. Bunun üzerine
bu âyeti kerime nazil olmuş, o güzel vasıflar ile nitelenmiş olanların -gerek
erkek ve gerek kadın bulunsunlar- Cenab-ı Hak'kın lütfuna mazhar olacakları
kendilerine tebşir buyurulmuştur.
Sonraki Sayfa

|