|
32-SECDE
SURESİ
Bu mübarek Sûre de Mekke-i
Mükerreme'de nazil olmuştur. Otuz âyeti kerimeyi camidir. Bir rivayete göre (18,
19 ve 20)'inci âyetleri Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. İçerisinde bir
secde âyeti bulunduğu için kendisine böyle "Secde Sûresi" adı verilmiştir.
Müminlerin geceleyin uykularını, rahat döşeklerini terkederek ibadet için
kalktıklarını bildiren "16"ıncı âyeti kerime de o rahat uyku yerleri manasına
gelen "Medâcı" tabiri bulunduğu için böyle ibadetlere teşvik nüktesini kapsamış
olan bu mübarek sûreye "sûretül Medci" adı da verilmiştir.
Bundan evvelki Lokman
Sûresinde inanca ait esasların birincisi ve ikincisi olan Allah'ın birliğine,
kıyamet günü toplanıp-dağılmaya ait deliller gösterilmişti. Bu sûrede de üçüncü
esas olan peygamberlik ve risalete dair bilgi verilmektedir.
"Mefâtihülgayb" denilen beş
mühim hadiseyi insanların bilemeyeceklerini, onları ancak Cenab-ı Hak'kın
bildiğini beyan ile insanları uyanık olmaya davet gafilce yaşamaktan menediyor.
Müminlerin nasıl samimi ve temiz olarak kullukta ve itaatte bulunduklarını ilâhi
ayetlerin tesiriyle nasıl kulluk secdesine kapandıklarını bir takdir ile beyân
buyuruyor. İnkarcıların da ne müthiş azaplara tutulacaklarını, nasıl imkânsız
isteklerde bulunacaklarını hatırlatıyor, ve müminler ile kâfirler ve isyan
arasındaki mühim farklara işaret ederek insanlığı tevhid dairesine davet
buyurmaktadır.
1. Elîf. Lâm, Mîm.
1. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'in muhakkak bir ilâhî kitab olduğunu bildiriyor. 0 mukaddes
kitabı müşriklerin inkâr etmelerini red ederek onun ne gibi bir hikmet ve
menfaata dayanarak Resûl-i Ekrem'e indirilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Elif, Lam, Mim) bu mübarek kelime müteşabihattandır. Manasını
Allah'ın ilmine havale ederiz. Bununla beraber bu surenin ismi olduğunu da
müfessirlerden kabul edenler vardır. Bu takdirde bu kelime, gizli bir mübtedânın
haberi demektir ki, "bu sûre Elif, Lam, Mim" ile isimlendirilmiştir,
manasınadır. Benzerlerine de müracaat!.
2. Bu kitabın indirilişi,
bunda şüphe yok ki, âlemlerin Rabbindendir.
2. (Bu kitabın
indirilmesi) Yani: Bu Kur'an-ı Kerim'in Resullerin sonuncusu Hz. Muhammed
Hazretlerine indirilmesi, (bunda şüphe yok ki,) güzelce düşünen, nurlu vicdana
sahip bulunan zatlar yanında şek ve şüpheden uzaktır ki, (âlemlerin
Rab'bindendir) bunları böyle indirmiş olan ancak Kâinatın Yaratıcısı
Hazretleridir. Bunların yüceliği bu hakikati gösterip durmaktadır. Bunlar, o
Hikmet Sahibi Yaratıcının iradesiyle sânı Yüce Resule indirilmiş bulunmaktadır.
Bunların ilâhî iradeye dayanmadığını hiçbir mütefekkir insan, iddia edemez.
3. Yoksa onu uydurdu mu
diyorlar?. Hayır.. 0, Hak'tır, Rabbindendir. Bir kavmi korkutasın ki, senden
evvel kendilerine korkutur bir zât gelmiş değildir. Gerektir ki, onlar hidâyete
ersinler.
3. Bu hakikat, böyle apaçık
iken artık bir takım inkarcılar, (yoksa onu) o Kur'an-ı Kerim'i Muhammed
Aleyhisselâm (uydurdu mu diyorlar?.) Kendisi düzenlediği halde onu Cenab-ı
Hak'ka isnat ediyor mu demek istiyorlar?. Böyle bir isnada hangi insaflı,
düşünen bir kimse cesaret edebilir?. (Hayır..) 0 Yüce kitap, beşeri eserlerden
değildir. (0, haktır, Rabbindendir) Onun bir ilâhî kelam olduğu sabittir, bütün
açıklamaları, hakikatin tâ kendisidir. 0 mübarek âyetler, indirilmiştir ki, Ey
Şanı Yüce Peygamberi. Sen onlar ile (bir kavmi korkutasın ki,) onlar büyük,
kuvvetli bir topluluk hâlinde bulunmakla beraber cehatet içinde kalmışlardır
(senden evvel) ey peygamberlerin sonuncusu!. (Kendilerine korkutur bir zât
gelmiş değildir) onlara geleceğin önemini, ahiretin azabını hatırlatarak
kendilerini kurtuluşa kavuşturmak isteyen bir Peygamber, bir hidayet rehberi
gelmemiştir, bir ara dönem içinde yaşamaktadırlar. Onlar Hz. Isa ile Peygamber
Efendimizin arasındaki geçmiş olan câhiliyye zamanında dünyaya gelmiş
kimselerdir. İşte peygamberin gönderilişinin ilk zamanlarında Arap
kavmi, ve diğer milletler böyle bir ara dönemde, helak edici bir
vaziyette
bulunuyorlardı. Binaenaleyh
Peygamber Efendimiz, bütün bu sapıtmış olan kavimleri, milletleri aydınlatarak
Allah'ın dinine davete memur olmuştur (gerektir ki, onlar) öyle vaktiyle
Peygamberlerden, kendilerini irşad eden zatlardan mahrum kalmış kimseler, böyle
kendilerini korkutup, aydınlatan bir sânı yüce Peygamberin peygamber olarak
gönderilişinden sonra, (hidâyete ersinler) o hayır isteyen, iyilik ve
cömertlikte bulunan Peygamberin gösterdiği kurtutuş yolunu izleyerek sapıklıktan
kurtulsunlar. Artık cehaletlerini mazeret makamında ileri sürmelerine bir imkân
kalmamış olsun. İşte Şanı Yüce Peygamberimizin bütün insanlığa Allah'ın dinini
tebliğe memur olması, böyle mühim bir hikmet ve menfaate dayanır ki, insanlar,
vazifelerini öğrensinler, Allah'ın dinine sarılarak hidayete, saadete ermiş
olsun. Ne büyük bir ilâhi ihsan!..
4. Allah, 0 zâttır ki,
gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları altı günde yaratmıştır, sonra
da arş üzerine istiva buyurmuştur. Sizin için ondan başka bir velî ve bir
şefaatçi yoktur. Artık iyice düşünmez misiniz?.
4. Bu mübarek âyetler,
Hak Teâlâ'nın yaratıcılığındaki büyüklüğünü ve hâkimiyetini bildiriyor. Bütün
dünya işlerini, kâinat olaylarını o hikmet sahibi Yaratıcının idare ettiğini ve
bütün olayların bizce bir seneye denk olan bir gün içinde Allah'ın zâtına
arzedilmiş olacağını hatırlatıyor. Ve o Yüce mabudun üstün vasıflarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah) bütün üstün sıfatlar ile vasıflanan (0) Yüce ve
mukaddes zat (dir ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları)
milyarlarca maddi ve mânevi kudret eserlerini (altı günde yaratmıştır) böyle bir
müddet içinde yaratması, bir hikmet gereği bulunmuştur. Yoksa dilese idi bir
anda da yaratabilirdi. Biz buna inandık, (sonra da) 0 ezeli olan Yaratıcı ilâhi
zâtına lâyık bir şekilde (arş üzerine istiva buyurmuştur.) mekân ve zamana
ihtiyacı olmayan 0 Büyük Yaratıcının hâkimiyeti, kudreti, azameti herşeyin
üzerinde olarak tecelli edip durmuştur. Artık ey insanlar!. (Sizin için ondan
başka) o büyük, kerem sahibi olan âlemin yaratıcısından başka (bir veli ve bir
şefaatçi yoktur..) bütün işlerinizi idare eden o Kerim olan Yaratıcıdır, sizi
zafere ve başarıya kavuşturacak olan ancak O'dur, O'ndan başka hakiki bir
yardımcı, bir dost bulunamaz ve 0 Kerim mabudun izni olmadıkça hiçbir kimsenin
başkası hakkında şefaate gücü yetmez, (artık iyice düşünmez misiniz?.) Bu ilâhi
öğütleri, hatırlatmaları güzelce düşünerek durumlarınızı düzeltmeye, yanlış
düşüncelerinizden vazgeçmeğe çalışmaz mısınız?. Hiç o kadar gaflet ve cehalet
insana yakışır mı?.
§ Altı gün ile "isti.â"
meselesi için A raf süresindeki (54)'üncü âyeti kerimenin izahına müracaat!.
5. Bütün işleri gökten
yere kadar tedbir eder. Sonra o -iş- ona bir günde yükselir: 0 -gün-ün miktarı,
sizin saydığınızdan bin yıl -kadar- bulunmuştur.
5. Bir kere Allah'ın
büyüklüğünü düşünmeli değil midir?. 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı (Bütün işleri
gökten yere kadar tedbir eden) mesela: Dünya işlerini melekler gibi ve diğerleri
gibi bir kısım semavi vasıtalarla, sebepler ile idare eder ve düzenler. (Sonra
o) İş, o dünya işi veya ona memur olan melek (ona) 0 Yüce Yaratıcının tayin
buyurmuş olduğu yüksek makama veya kendisinin inmiş olduğu yüce semâya (bir
günde yükselir) ilâhi kudret ile böyle bir yükselme meydana gelir. (O'nun) 0 bir
günün (mikdarı) ise (sizin saydığınızdan bir yıl) kadar (bulunmuştur) yani:
Allah Teâlâ mahlûkatının işlerini kıyametin kopmasına kadar düzenler, sonra
bütün olaylar, o sânı Yüce Yaratıcıya arzedilir, onlar hakkında bir gün içinde
hükmetmesi için ki, o bir günün miktarı bizim dünya hayatında saydığımız bir
sene kadardır.
Deniliyor ki: Bin seneden
maksat, pek uzun bir zaman demektir. Arap dilinde bir sayısı, sayı
mertebelerinin nihayeti sayılır, bununla en çok adetler kasdedilir, istese,
binden daha fazla alsun. Kıyamet gününün fazla ve eksik olması, şahısların
durumlarına göre farklı olur, kâfirlere göre elli bin sene kadar uzun görüleceği
halde müminler için bir farz namaz vakti kadar bulunmuş olacaktır. Nitekim
Buharî ve Müslim'de merfû olarak zikredilen bir hadisi şerif, bunu
göstermektedir. Şöyle de deniliyor ki: Gök ile yer arasında beşyüz senelik bir
mesafe vardır. 0 halde semadan bir emrin yeryüzüne inmesi, beşyüz senede ve
yerden birinin semaya yükselmesi de beşyüz senede olacağından bu inip çıkma
müddeti bize göre bir seneye eşit olmuş olur. İşte bu gibi emirler, hadiseler
ilâhi kudretle bir gün içinde gerçekleşir.
§ "Tedbir"! lügatte: Bir
işin idaresini düşünmek, sonunu dikkate alıp düşünmek demektir. Cenab-ı Hak ise
böyle bir tedbire ihtiyacı yoktur. O'na göre isnat edilen tedbirden maksat, onun
takdir ve irade buyurmasıdır, sebepleri hazırlayıp yaratmasıdır.
6. İşte O'dur, görünmeyeni
de, görüneni de bilen, izzetli, merhametli olan.
6. (İşte O'dur) O gökleri,
yerleri yaratan, hükmü arş üzerinde tecelli eden Hakim Yaratıcıdır, (görünmeyeni
de; görüneni de bilen) bütün görünmeyenleri, görünenleri bilen ve (izzetli,
merhametli olan) Evet., kuvvetle, izzetle vasıflanan, mahlûkatı hakkında rahmet
ve şefkati bol bulunan o Büyük Yaratıcıdır, ondan başkası değildir.
7. O ki, yarattığı herşeyi
güzel kıldı ve insanın yaradılışına çamurdan başladı.
7. Bu mübarek
âyetlerde Kâinatın halikı Hazretlerinin herşeyi güzelce yarattığını ve
insanlığın yaratılış biçimini ve ne gibi kıymetli organlara sahib olduğunu
bildiriyor. Bir kısım insanların ise nankör olup ilâhi kudrete rağmen ahiret
hayatını inkâr eder olduklarını ve onların nihayet öldürülerek ilâhi cezaya
kavuşacaklarını ifade buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere de Allah
Teâlâ'nın varlığını, kudretini gösteren şahsınıza ait delilleri, eserleri nazarı
dikkate alınız!. (O'ki) 0 Büyük Yaratıcı ki (herşeyi güzel kıldı) bütün
yarattığı şeyler birer güzelliği, birer hikmet ve faydayı kapsamış
bulunmaktadır. Onun her yarattığında bir faide bir başka güzellik vardır. Bu
şeylerin güzellikleri itibariyle aralarında farklar var ise de hiçbiri kendi
niteliği itibariyle güzellikten, bir gayeye yönelmiş olmaktan uzak değildir,
(ve) Özellikle mahlûkat arasında seçkin bir nitelikte bulunan insanın
yaradılışına o hâkim Yaratıcı (çamurdan başladı) bir topraktan, bir sudan Hz.
Adem'i yarattı. 0 ne sanatkârâne bir hilkat eseridir ki, o güzelce düşünülürse
onun akıllara hayret veren bir kudret eseri olduğu pek iyi anlaşılır.
8. Sonra onun zürriyetini
bir dölsuyundan, hakîr -zayıf- bir sudan yaptı.
8. Hikmet Sahibi Hâlık
Hazretleri (Sonra onun) Adem Aleyhisselâm'ın (zürriyetini) çocukları ve
torunlarını, insanlık soyunu (bir dölsuyundan) öyle (hakîr, zayıf bir sudan
yaptı) yaratıp, dünyaya getirdi. Öyle hor, âdi birer su damlalarından o kadar
mükemmel insanlar teşekkül etmiş oldu.
9. Sonra onu düzeltti ve
içerisine ruhundan üfürdü ve sizin için işitmeyi ve gözleri ve gönülleri
yarattı. Pek az şükr edersiniz.
9. Evet.. 0 Kerem
Sahibi Yaratıcı (sonra onu) o teşekküle başlayan insanı insan neslinden
herbirini (düzeltti) onun organlarını ana rahminde iken tamamladı, layı ki
veçhile şekillendirdi (ve içerisine ruhundan üfürdü) yani: Ona hayat verdi, onu
ruh adındaki hayatî güce kavuşturdu. Ruh, görünmeyen, tuhaf bir hilkat eseri
olduğundan onun şerefine, önemine işaret için Cenab-ı Hak, onu kendi bir olan
zâtına ekleyerek "ruhumdan" diye buyuruyor. Zaten ruh da diğer bütün hilkat
eserleri de Allah Teâlâ'nın birer mahlûku oldukları için o Büyük Yaratıcıya
mensup bulunmaktadırlar. Ruhun şerefini göstermek için burada bu, ruhun Allah'a
aidiyeti açıkça ifade edilmiş oluyor. Nitekim Hak Teâlâ Hazretlerinin insanlar
hakkında "benim kullarım" diye buyurması da böyle şerefi ifade etmektedir.
§ "Nefh"; üfürmeden murad
da burada ruhun kabiliyetli olan mahalline kavuşturnulması, o mahallin o ruh ile
hayata kavuşturulmuş olması demektir. Kastedilen üfürmenin neticesidir. Şüphe
yok ki, üfürme şekli, Allah hakkında imkânsız ve düşünülemez. Bu gibi tabirler,
ilâhi kudretin kâinat hakkında ne kadar tesirli, hükmünün ne kadar seri olduğunu
bildirmek için kullanılmıştır. (Ve) Ey insanlar!. 0 Kerem Sahibi Yaratıcı (sizin
için işitmeyi) öyle faideli bir kuvveti ihsan etti, o sayede söylenilen sözleri,
birçok sesleri işitir, dinlersiniz (ve) sizin için (gözleri ve gönülleri
yarattı) gözlerinizle, etrafınızdaki şeyleri görürsünüz, gönüllerinizle fâideli,
zararlı olan şeyleri anlar, takdir edebilirsiniz. Bunların herbiri ne büyük
birer ilâhi lütuftur. Ama ne yazık ki: Birçok kimseler, bunların kadrini bilip
şükrünü eda etmezler. Binaenaleyh Cenab-ı Hak o gibi nankörlere uyanmaları için
hitabederek buyuruyor ki: Siz (pek az şükredersiniz) o kadar nimetleri size
ihsan buyuran Kerim olan Yaratıcıya karşı, daima vazifei şükrana devam ederek
uhdenize düşen ibadetleri ifaya çalışmanız icabetmez mi?. Neden bunu
düşünmüyorsunuz.
10. Ve dediler ki: Biz
yerde gaîb olduğumuz zaman mı, muhakkak biz bir yeni yaradılışta bulunacağız?.
Evet.. Onlar rab'lerine kavuşmayı inkâr eden kimselerdir.
10. (Ve) İnsanların büyük
bir kısmı da ve hakkında bu âyeti kerime'nin nazil olduğu rivayet olunan Übeyy
Ibni Half gibi pek cesaretli olan inkarcıları da küfre düşerek
(dediler ki: Biz yerde
kaybolduğumuz zaman mı) ölüp de kabirlerde toprak kesildiğimiz vakit mi?. Evet..
(Muhakkak biz mi bir yeni yaradılışta bulunacağız?.) Tekrar hayat bularak
ahirete mi sevkedileceğiz?. Evet.. İşte bunlar, ahiret hayatını böyle inkâr
ederler. Bu ne kadar cehalet!. Kendilerini baştan birer parça topraktan, birer
damla sudan yaratmış olan bir Büyük Yaratıcı, onları öldürdükten sonra tekrar
yaratamaz mı?. Elbette ki, yaratabilir. İade, ilk defa yaratmaktan daha kolay
değil midir?. (Onlar) 0 yeniden hayat bulacaklarını inkâr edenler, gelecekte
(rablerine kavuşmayı inkâr eden kimselerdir) onlar yalnız ahiret hayatını değil,
Cenab-ı Hak'kın varlığını, onun azabına kavuşacaklarını da inkâr eden kâfir
kimselerdir. Cenab-ı Hâlik'in varlığına, kudret ve azametine inananlar, öyle bir
iddiada, inkârda nasıl bulunabilirler?.
11. De ki: Size müvekkel
olan ölüm meleği, sizin canınızı alacaktır. Sonra da rabbinize
döndürüleceksinizdir.
11. Artık ey sânı Yüce
Resul!. Sen de o inkarcılara (De ki:) Evet.. Şüphe yok ki, bir gün öleceksiniz,
(size müvekkel olan) sizin ruhunuzu almaya memur bulunan (ölüm meleği) Azrail
Aleyhisselâm (sizin canınızı alacaktır) sizin ölümünüz böyle bir surette
olacaktır. Yoksa ölüm, tabiî hallerden olup kendi kendine hayat sahiplerine arız
olacak bir durum değildir. Belki her insanın ruhunu belirlenen zaman gelince
ölüm meleği alır, o ruh kendisine tahsis edilen âlemde kalır, sonra kıyamet
kopunca yine bedenler ilâhî kudret ile teşekkül ederek kendilerine ruhları iade
edilir. İşte ey inkarcılar!. Size de böyle yeniden hayat verilecektir. (Sonra
da) hepiniz (Rab'binize döndürüleceksinizdir.) hesap ve ceza için o Büyük
Yaratıcının büyük mahkemesine sevkedileceksinizdir. Artık o mahşerde, o muhakeme
âleminde uğrayacağınız azabı, bu inkârınızın müthiş cezasını hiç düşünmez
misiniz?.
12. Görecek olsan o
vakit ki, günahkârlar Rab'lerinin huzurunda başlarını eğmiş oldukları hâlde ey
Rab'bimiz!. Gördük ve işittik, artık bizi geri çevir. Bir sâlih amel işleyelim.
Şüphe yok ki, biz kat'î surette inanmışlarız, -derler-,
12. Bu mübarek âyetler
de inkarcıların ahirette ne kadar perişan bir vaziyette kalacaklarını
gösteriyor. Onların isteklerinin Allah tarafından ne şekilde reddedileceğini
bildiriyor ve kendilerine iltifat edilmeyip ebedî bir azaba sevkedileceklerini
hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey Şanı Yüce Resul!. Eğer sen (Görecek olsan) ne
kadar hayret verici, garip bir hâli müşahede etmiş olursun. (0 vakit ki,) 0
kıyamet günündeki (günahkârlar) o dünyadalarken kıyameti inkâr etmiş olan
kâfirler (rablerinin huzurunda) Yüce Yaratıcının kendilerini yeniden hayata
kavuşturup mahşere sevk ve muhasebeye tâbi tutacağı günde o günahkârların
(başlarını eğmiş) tam bir korku ve üzüntü ile utanarak perişan bir vaziyet
almaya başlayarak (Ey Rabbimiz!.) Biz şimdi (gördük ve işittik) inkâr ettiğimiz
şeylerin birer gerçek olduğunu görmeğe başladık, tebliğ edilen ayetleri işitmek,
anlamak kabiliyetine sahip bulunduk (artık bizi geri çevir) dünyaya tekrar
döndür (bir sâlih amel işleyelim) senin rızana uygun ve işittiğimiz âyetlerin
gereğine tıpa tıp uyan hareketlerde bulunalım (Şüphe yok ki, biz kat'î surette
inanmışlarız) şimdi biz de bu ahiret âlemine ve bize tebliğ edilmiş olan ilâhî
ayetlerin birer gerçek bulunduğuna kesin îman elde etmiş bulunmaktayız;
diyeceklerdir. İşte onların bu hâlleri ne kadar elem verici, müthiş bir manzara
arzetmektedir.
13. Ve eğer dilemiş olsa
idik her nefsi elbette hidayete erdirirdik. Fakat elbette ki, cehennemi bütün
cinlerden ve insanlardan dolduracağım, sözü benden hak olmuştur.
13. Cenab-ı Hak,
kullarına bir irade, yaratılıştan gelen bir kabiliyet vermiştir. Onlar o
iradelerini, kabiliyetlerini hidayet yolunda harcarlarsa Hak Teâlâ da onların
haklarında hidayeti yaratır, aksine sapıklığa sarfederlerse haklarında sapıklık
vücude getirilir, onları zorla hidayet veya sapıklığa sevketmez. Bu durum,
teklif hikmetine aykırıdır. Binaenaleyh buyuruyor ki: (Ve eğer dilemiş olsa idik
her nefsi elbette hidayete erdirirdik) kendisini ister istemez din yoluna
gitmeğe başarılı kılardık. Ancak böyle bir muamele, cebre dayanacağından hikmete
uygun düşmez. (Fakat elbette ki, cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan
dolduracağım, sözü benden hak olmuştur.) Evet.. Bu hususa dair ilâhî kelam daha
önce geçmiştir. Şeytana hitaben: "Cehennemi seninle ve sana tâbi olanlarla
elbette ki, dolduracağım" diye buyurulmuştur. Kendi irâdelerini kötü kullanarak
hidayet yolunu terkedenleri Cenab-ı Hak da hidayetten mahrum bırakacak,
cehenneme sevkeyleyecektir. Allah'ın takdiri böylece ortaya çıkacaktır. 0 müthiş
ceza o kimselerin kötü iradelerinin bir neticesidir.
14. Artık tadın bu
gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle. İşte biz de sizi unuttuk. Ve yapar
olduğunuz şeyler yüzünden ebedî azabı tadın.
14. Ve öyle cehenneme
sevkedilenlere cehennem bekçileri tarafından denilecektir ki: (Artık tadın)
Cehennemin bu dehşetli azabını (bu gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle) siz
bu ahiret hayatını dünyada iken inkâr ettiğiniz için şimdi böyle bir azaba lâyık
bulunmuş oldunuz. Ve Allah tarafından kendilerini kınamak için buyurulacaktır
ki: (işte biz de sizi unuttuk) Yani: Hak'kınızda unutulmuş gibi bir muamelede
bulunarak sizi kötü hâlinizin cezasına kavuşturduk (ve) dünyada iken (yapar
olduğunuz şeyler yüzünden) küfrünüzden, ahireti inkâr etmiş olmanızdan dolayı
şimdi (ebedî azabı tadın) işte küfrün sebep olduğu korkunç âkibetl.
15. Bizim âyetlerimize
ancak öyle kimseler imân eder ki, onlar ile kendilerine nasihat verildiği zaman
secde ediciler olarak yüzüstü -yere- kapanırlar ve Rab'lerini hamd ile teşbih
ederler. Ve onlar büyüklük taslamazlar.
15. Bu mübarek ayetlerde
îmana kabiliyeti olan zatların kimlerden ibaret olduğunu ve o zâtların pek
seçkin özelliklerini bildiriyor. Ve o saygıdeğer müminlerin ne büyük, nurlu
takdirimizin üzerinde mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki:
Allah Teâlâ Hazretleri müminlerin alametini beyan için buyuruyor ki: (bizim
âyetlerimize) Kur'an-ı Kerim'in beyanlarına, Yüce Yaratıcının kudret ve
azametine delalet eden sübjektif ve objektif alametlere (öyle kimseler îman eder
ki, onlar ile) o âyetler ile (kendilerine nasihat verildiği zaman) nazarı
dikkatleri çekildiği vakit hemen tereddütsüz (secde ediciler olarak yüzüstü)
yere (kapanırlar) tam bir tevazu ile boyun eğerek tilâvet secdesini yaparlar (ve
Rab'lerini hamd ile) O'nun nimetlerini düşünerek ve özellikle öyle mübarek
ayetleri okumaya, dinlemeğe başarılı kılındıklarını hatırlayarak hamd ve övgü
ile beraber (teşbih ederler) Cenab-ı Hakk'ı ilâhi zatına lâyık olmayan herbir
şeyden ve özellikle ortak ve benzerden ve haşr ile neşri meydana getirmeğe
kudretsizlikten tenzihe çalışırlar ve "Sübhanallâhi ve bihamdihi" diyerek o
güzel inançlarını açığa vururlar (ve onlar) öyle gerçek müminler (büyüklük
taslamazlan) Allah'ın büyüklüsünü düşünerek alçakgönüllü bir halde bulunurlar,
kendi kulluk ve itaatlerini de çok samimi bir şekilde yaparak ondan dolayı da
bir gurur, bir kendini beğenmişlik göstermezler.
§ Bu âyeti kerime, bir
tilâvet secdesi ayetidir. Müminlerin: Şu üç seçkin özelliğini bildirmektedir.
Birincisi: Ayetlerle verilen öğütleri güzelce kabul edip şükür secdesine
kapanmalarıdır. İkincisi Cenab-ı Hak'kı noksan sıfatlardan takdis ve tenzih
etmeleridir. Üçüncüsü de: Mütevazi olup kibir ve gururdan kaçınmalarıdır.
16. Yanları yataklarından
uzaklaşır ve Rab'lerine korku ve ümit ile duâ ederler ve kendilerini
rızıklandırdığımız şeylerden de infakta bulunurlar.
16. Ve o müminler öyle
kimselerdir ki: (Yanları yataklarından uzaklaşır) Yani: Geceleri kalkarlar,
uykularını terkederler, teheccüt yani gece namazını kılarlar veyahut akşam ile
yatsı namazı arasmda "Sal at i evvabîn" denilen nafile namazı kılmaya devam
ederler. (Ve Rab'lerine korku ve ümit ile duâ ederler) hem o Yüce Mabûd'un
azabından korkarlar, hem de onun rahmetini, şefkatini düşünerek ümitli
bulunurlar. (Ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de) fakirlere,
zayıflara ve diğer hayır yerlerine (infakta bulunurlar) israftan da, cimrilikten
de kaçınarak hak rızası için mallarını güzelce harcarlar, bu suretle de Rızık
verici ve Kerim olan Allah'a itimad ederek malî ibâdette bulunmaktan da geri
durmazlar. Bu âyeti kerime ile de müminler üç seçkin vasıf ile övülmektedir.
Bunların birincisi: Geceleyin namaz kılmalarıdır. İkincisi de: Cenab-ı Hak'tan
korku ve ümit üzere bulunmalarıdır. Üçüncüsü de mallarından infakta bulunup
durmalarıdır.
§ Hz. Enes, radiallâhu anh
demiştir ki: Bu âyeti kerime, bir ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Biz
akşam namazını edâ ederdik veya yatsı namazını da Peygamber Aleyhisselatı
vesselam ile beraber kılmadıkça hanelerimize gitmezdik.
§ "Medâcı"; Yatacak yer
manasına olan "Medca" lafzının çoğuludur.
17. Onlara yapar oldukları
şeylere mükafaten gözlerin aydın olacağı şeylerden neler saklanılmış olduğunu
artık hiçbir kimse bilmez.
17. (Onlara) öyle yüksek
vasıflara sahib olan müminlere (yapar oldukları şeylere) öyle güzel kulluk ve
taatlara (mükafaten gözlerin aydın olacağı) insan için sevinç vesilesi
iftihar sebebi bulunacak (şeylerden neler saklanılmış olduğunu) onlar için Allah
yanında takdir edilen âhirete ait nimetlerin büyüklüğünü, ehemmiyetini (artık
hiçbir kimse bilmez.) Onlar
o kadar mühim, o kadar büyüktür ki, onları ancak Allah Teâlâ bilir. Nitekim
Kudsi bir hadiste buyurulmuştur ki: "Salih kullarım için öyle şeyleri hazırladım
ki, onları ne bir göz görmüştür, ve ne de bir kulak işitmiştir ve ne de bir
insanın hatırına gelmiştir. Ne büyük bir ilâhi mükâfat!..
18. Evet.. Hiç mümin olan
kimse, fâsık olan kimse gibi midir?, -elbette ki- eşit olmazlar.
18. Bu mübarek âyetler de
müminler ile kâfirlerin asla eşit olmadıklarını bildiriyor. Müminlerin nail
olacakları ebedî mutluluğu müjdeliyor. Kâfirlerin de dünyada ve âhinette
azaplara uğrayacaklarını haber veriyor. İlâhi âyetleri dinlemeyip kaçınanların
da nasıl bir ilâhi intikama mâruz kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki:
(Evet..) Müminler ile fasıklar arasındaki ayrılık gayet açık müminlerin güzel
vasıfları zikredilmiştir. Artık (hiç mümin olan kimse, fasık olan kimse gibi
midir?.) Buna hiç ihtimal var mı?. Elbette ki (eşit olmazlar) bunların
aralarında büyük bir fark vardır. Ebedi kurtuluşa mutluluğa nail olacak mümin
zâtlar ile sürekli azaplara, felâketlere maruz kalacak olan fâsık, inkarcı
şahıslar hiç eşit görülebilir mi?.
19. Evet.. O kimseler ki,
imân ettiler ve sâlih amellerde bulundular, artık onlar için yapmış oldukları
amelleri karşılığında konak olmak üzere Me'va cennetleri vardır.
19. (Evet..)
Aralarında eşitlik olmadığı pek açıktır. Çünki (o kimseler ki, man ettiler)
Cenab-ı Hak'kın dinini güzelce kabul etmiş oldular (ve sâlih sâlih amellerde
bulundular) îmanlarını destekleyip, güçlendiren ibadetlere, itaatlara devam edip
durdular (artık onlar için yapmış oldukları amelleri karşılığında konak olmak
üzere Me'vâ cennetleri vardır) cennetler, onların birer yurdu, birer daimi
ikametgâhı bulunacaktır, artık o cennetlerde daha nice nimetlere, tecellilere
nail olacaklardır.
20. Fakat o kimseler ki,
fişka sapmışlardır, artık onların barınacakları yer, ateştir. Her ne vakit
oradan çıkmalarını istedikçe onun içine geri döndürüleceklerdir ve onlara
denilmiş olacaktır ki, o âteş azabını tadın ki, siz onu yalan saymakta idiniz.
20. (Fakat o kimseler ki
fıska sapmışlardır) İmân dâiresinden çıkmış hakka itaatten kaçımışlardır (artık
onların barınacakları yer) de şüphe yok ki, (âteştir) onların yurtları da
cehennemden başka değildir. (Her ne vakit oradan çıkmalarını istedikçe)
hiçbirinin sözüne bakılmaz. Bilâkis (onun içine geri döndürüleceklerdir.) yani:
Cehennemin muhtelif tabakaları içinde ebediyyen kalacaklardır. (Ve onlara) o
fasık inkarcılara (denilmiş olacaktır ki,) siz devamlı (o âteş azabını tadın ki,
siz onu yalan saymakta idiniz) dünyada iken size bu sonu haber veren kişileri
yalanlıyordunuz. Böyle âhiretle ilgili bir hayatın olacağına asla
inanmıyordunuz.
21. Ve elbette onlara o en
büyük azaptan önce o yakın azaptan tattıracağız, umulur ki, onlar dönüverirler.
21. (Ve elbette onlara) O
fasık, ahireti inkâr eden kimselere (o) ahirete ait (büyük azaptan önce) daha
dünyadalarken (o yakın azaptan) dünya felâketlerinden, esaretlerden, ölümlerden
ibaret olan belirli cezaları da (arttıracağız) onları dünyada öyle bir takım
belirli felâketlere uğratacağız (umulur ki onlar dönüverirler) o felâketlerden
birer ikaz dersi olarak kâfirce hareketlerine son verirler. Bu da haklarında
birer ilâhi imtihandır. Aslında Cenab-ı Hak, onların ne hâlde devam edeceklerini
kesinlikle bilir. Ancak haklarında hikmet gereği böyle bir muamelede bulunur,
onların artık bir mazeret beyan edebilmelerine bir imkân kalmamış olur.
22. Ve daha zalim kimdir,
kendisine Rab'binin âyetleriyle nasihat verilip de sonra onlardan yüz çeviren
kimseden?. Şüphe yok ki, biz günahkârlardan intikam alıcılarız.
22. (Ve) Bir kere insaflıca
düşülnülsün (daha zalim kimdir?.) hangi bir şahıstır ki, (kendisine Rab'binin
âyetleriyle nasihat verilip de) kendisine Kur'an-ı Kerim'in hükümleri tebliğ
edilip de (sonra onlardan yüz çeviren) öyle kurtuluşunu temin edecek öğütleri
dinlemeyen, kendi fâidesini düşünmeyip inkâr ederek, düşmanca bir vaziyet alan
(kimseden?.) elbette ki, böyle bir kimseden daha zalim bir şahıs yoktur. (Şüphe
yok ki, biz günahkârlardan intikam alıcılarız) onlar kendilerinden intikam
almaya lâyık olmuşlardır. Artık Allah'ın âyetlerinden yüz çeviren küfr içinde
yaşayıp en zalim bir kimse olan herhangi bir şahıs da kendisini ilâhi
intikamdan, ebedî azaptan nasıl kurtarabilir?. Böyle bir sonu o inkarcı fasıklar,
hiç düşünmezler mi?.
§ Rivayete nazaran Bedr
savaşında İmamı Ali Radiallahu Anh ile "Velid ibni Ukbe" arasında bir münakaşa
meydana gelmişti. Velidj Hz. Ali'ye hitaben: Sen sus, çünkü sen çocuksun, ben
ise yaşlıyım, lisanım senden uzundur, süngüm senden keskindir, kalbim senden
daha cesaretlidir ve askeri kuvvetim de senden fazladır" diyerek öğünmüştür.
Buna karşı Hz. Ali de: Ey Velîdl. Sen sus, şüphe yok ki, sen kâfirsin" demişti.
İşte bu karşılıklı konuşma üzerine bu âyetler nazil olmuş, Hz. Ali'yi teyid
etmiş, İmamı Ali gibi müminlerden olan zâtlar ile Velid gibi kâfirlerden bulunan
fasıklar arasındaki pek büyük farkı göstermiştir. Ebussuud tefsiri, Essirac-Münîr
tefsiri.
23. Andolsun ki, Musa'ya
kitap vermiştik. Artık sen de ona kavuşacağından şüphede bulunma ve onu İ s rai
loğ u I lar ı için bir hidâyet rehberi kılmıştık.
23. Bu mübarek
âyetler de yine inanç esaslarından olan peygamberlik ve ilâhi kitap mevzuuna
dikkatleri çekerek bir misâl olmak üzere Hz. Musa ile ona verilmiş, olan kitabı
hatırlatıyor. Beni İsrail arasında sabr ile, sağlam inanç ile vasıflanmış olan
bir kısım zatların vaktiyle birer hidâyet rehberi olmuş olduklarını bildiriyor
ve ümmetlerin aralarındaki ihtilaflarını Cenab-ı Hak'kın kıyamet gününde çözüme
kavuşturacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Andolsun ki,)
Muhakkak bir ilâhi lütufdur ki, (Musa'ya kitap vermiştik) ona birçok dinî
hükümleri kapsayan Tevrat adındaki kitabı sermiştik. Birçok ara dönemlerden
sonra İ s rai loğ u I lar ı Peygamberlerinden ilk evvel kendisine kitap verilen
zât Musa Aleyhisselâm'dır. (artık sen de) Ey sânı Yüce Resul!. (Ona
kavuşacağından şüphede bulunma) Sen de Musa Aleyhisselâm'a birgün kavuşacağını
kesinlikle bil. Nitekim bu kavuşma, Mi'rac gecesi semada olmuştur. Yahut Ey sânı
Yüce Peygamber!. Sen de Kur'an-ı Kerim gibi bir ilâhi kitabın tamamına nail
olacağını şüphesiz bil, o hususta tereddütte bulunma. Hz. Musa'ya Tevrat
verildiği gibi sana da Kur'an-ı Kerim tamamen nazil olacaktır. (ve onu) 0 Tevrat
kitabını veya Musa Aleyhisselâm'ı (İ s rai loğ u I lar ı için bir hidâyet
rehberi kılmıştık) Ey Son Peygamber!.. Senin mübarek varlığında sana nazil olan
Kur'an-ı Kerim de senin ümmetin için bir hidayet rehberi, bir mutluluk vesilesi
bulunmaktadır. Deniliyor ki: Tevrat'taki hükümler ile yalnız İ s rai loğ u I lar
ı kullukta bulunmuştur. İsmail Aleyhisselâm'ın çocukları, zürriyyeti onunla
kullukta bulunmamışlardır. Bizim mübarek Peygamberimizin peygamberliği ve ona
ihsan buyurulan Kur'an-ı Kerim'in hükümleri, ise bütün insanlığa yöneliktir.
24. Ve sabr ettikleri
zaman onlardan rehberler kılmıştık ki, bizim emrimizle doğru yola sevkederlerdi
ve âyetlerimize kesin olarak inanmışlardı.
24. (Ve sabr ettikleri
zaman) Dinlerine riâyete devam, düşmanlarının eza ve cefasına karşı sabr ve
sebat ettikleri vakit (onlardan) İ s rai loğ u I lar ı peygamberlerinden ve
bilginlerinden (rehberler kılmıştık) bir takım din önderleri, uyulacak zatlar
yaratmıştık (ki, bizim emrimizle) bizim Tevrat'ta bildirdiğimiz hükümlere göre İ
s rai loğ u I lan 'n ı (doğru yola sevkederlerdi) işte ey Son Peygamber!.. Senin
seçkin ümmetinden olan değerli sahabelerin, büyük müctehidler de ümmetinin
fertlerini hak yoluna sevk etmektedirler... (Ve) 0 Israiloğullarının imamları,
âlimleri (âyetlerimize kesin olarak inanmışlardı) Allah'ın birliğine,
noksanlıklardan uzak olduğuna delâlet eden ilâhi ayetleri, delilleri kesin
şekilde tasdik etmiş, kalpleri şek ve şüpheden tamamen uzak bulunmuş idi. İşte
ey Son Peygamber!. Senin ümmetin arasında da öyle sağlam inanca hakkıyla sahip,
başkaları için de birer hidayet rehberi olmak kabiliyetine sahib zatlar
bulunacaktır.
25. Muhakkak ki, senin
Rab'bin -evet- o, kendisinden ihtilâf eder oldukları şeylerde aralarını kıyamet
günü -hâl ve- fasi edecektir.
25. Ey Peygamberlerin en
şereflisi sonu olan Hz. Muhammedi. Sal lal lâh ü Aleyhi Vessellem (Muhakkak ki,
senin Rab'bin) evet... (0) ortak ve benzerden uzak olan mabudun (kendisinde
ihtilaf eder oldukları şeylerde) dinî meselelerde Peygamberler ile ümmetlerinin
(aralarını kıyamet günü) o umumi muhakeme ve muhasebe zamanında hal ve (fasl'edecektir.)
Aralarında ilâhi hüküm ortaya çıkacaktır. Dünyada iken kimlerin hidayet rehberi
oldukları, kimlerin hidayete ermiş bulunduklarını ve aksine kimlerin insanları
sapıklığa sevkeyledikleri ve kimlerin sapıklığa düşmüş oldukları o gün tamamen
anlaşılmış bulunacaktır. Artık öyle bir günün dehşetini düşünmelidir, daha
fırsat elde iken durumu düzeltmeğe çalışmalıdır.
26. Onlar için bir
hidâyet vesilesi olmadımı ki, onlardan evvel nice nesilleri helak ettik ki,
onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Şüphe yok ki, bunda elbette ibretler
vardır. Hâlâ dinlemeyecekler mi?.
26. Bu mübarek âyetler
de küfrleri yüzünden helake mâruz kalmış olan eski kavimlerin yurtlarında gezip
duran, onlardan bir ibret dersi almayan o zamanın inkarcılarını kınamaktadır.
Cenab-ı Hak'kın yarattıklarını öldürmeğe de, tekrar diriltmeğe de kadir olduğuna
bir misal vererek ahiret hayatı için bir örnek göstermiş bulunuyor. Ahiret
hayatı vuk'u bulunca orada inkarcılara imân etmelerinin bir fayda vermiş
olamayacağını ve öyle inançsızlardan Resûl-i Ekrem'in yüz çevirmesine müsaade
olunduğunu ve o günün beklenilmekte bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Onlar için) 0 Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden, ahiret hayatına inananlar
için (bir hidâyet vesilesi olmadı mı?.) Kendilerini uyandırmaya bir sebep,
hidayet yolunu tâkibetmelerine bir sevkedici bulunmadımı (ki, onlardan evvel
nice esilleri helak ettik) küfrleri yüzünden ne müthiş felâketlere uğramış
oldular (ki, onların yurtlarında gezip dolaşırlar) meselâ: Şam'a ve diğer
beldelere girerek Ad, Semud, Lut kavimlerinin harab olmuş yurtlarını görmekte
bulunurlar (Şüphe yok ki, bunda) öyle nice kavimlerin helake uğramış,
yurtlarının birer harabe yerine dönmüş bulunmasında (elbette ibretler vardır.)
İlâhi kudrete dâir deliller vardır, küfür ve isyanın ne korkunç neticelere sebep
olduğuna ait işaretler bulunmaktadır. (Hâlâ dinlemeyecekler mi?.) Bunlara âit
kıssaları, olayları düşünen bir insan olarak işitip anlamaya gayret etmiyecekler
mi? Nedir bu kadar gaflet!.
27. Görmediler mi ki,
muhakkak biz suyu çorak yere sevkederiz de onunla hemen ekinleri çıkarırız,
onlardan hayvanları ve kendileri yiyiverir. Hâlâ görmezler mi?.
27. 0 kıyamet hayatını
inkâr edenler (Görmediler mi ki, muhakkak biz, suyu) gökten veya yeryüzünden
(çorak yere sevkederiz) otları, ekinleri kesillmiş, kurumuş, kupkuru kalmış
herhangi bir sahaya göndeririz (de onunla) o su ile (hemen ekinleri) yerlerin
altından dışarı (çıkarırız) onlar yeni bir hayata kavuşarak büyüyüp, gelişirler.
Sonra da (onlardan hayvanları ve kendileri yiyiverir) o ekinlerden insanlar da,
hayvanlar da gıdalarını temin ederek yararlanırlar. (Hâlâ görmezler mi?.)
Bunları güzelce düşünüp de bunlar ile ilâhi kudrete delil getirmezler mi?.
Evet.. İşte bunlar da insanların öldükten sonra tekrar hayat bulacakları için
güzel bir numune teşkil etmektedir. Bunları böyle tekrar tekrar vücude getiren
bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata erdirmeğe
elbette ki, kadirdir, bunda nasıl şüphe edilebilir?.
§ "Ardı Cürüz" Susuzluktan
ve hayvanlar tarafından yiyildiğinden dolayı ekinleri kesilmiş, otsuz kalmış yer
demektir.
28. Ve diyorlar ki: Bu
feth ne zamandır?. Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz -söyleyiniz bakalıml-
28. (Ve) 0 inkarcılar, bir
alay tarikiyle (diyorlar ki: Bu feth ne zamandır?.) Kıyamet günü ne vakit
kopacaktır?. Yahut Resûl-i Ekrem Hazretleri Müslümanların fetihlere nail
olacağını beyân buyurmuş olduğu için o inkarcılar, bu fethlerin ne zaman vuk'u
bulacağını alay eder bir tarzda soruyorlar da diyorlardı ki: Ey müslümanlarl.
(Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz) verdiğiniz haberler gerçeşk ise o vakti
bize haber veriniz bakalım, sizin sözlerinize inanalım.
29. De ki: Kâfir olmuş
olanlara o fetih günü imanları bir fâide vermez ve onlara mühlet de verilmez.
29. Cenab-ı Hak da
buyuruyor ki: Ey Resulüm!. 0 inkarcılara (De ki: Kâfir olmuş olanlara o fetih
günü imânları bir fâide vermez) artık imânları makbul olmaz (ve onlara mühlet de
verilmez.) cezaları bir an bile tehir edilmez. Evet.. Bir kere kıyamet günü
artık imân zamanı geçmiş, gayba imân anlamı kalmamış olacağından o zamanki imân
zorunlu bir imân olacağından asla makbul olamaz. Fetih gününden maksat Bedr
savaşı günü veya Mekke-i Mükerreme'nin fethi günü olduğuna göre de o gün
katledilmekte olan bir kâfir, sadece kedisini o katilden kurtarmak için imânda
bulunacağı ve o bir ümitsizlik imânından ibaret olacağı için o da kendisine bir
fâide vermiş olamaz. Nitekim Firavn'a da boğulacağı zamandaki îmanı bir fâide
vermiş değildi.
30. Artık onlardan
yüzçevir ve bekle. Şüphe yok ki, onlar da bekleyicilerdir.
30. (Artık) Ey sânı Yüce
Peygamber!. (Onlardan yüz çevir) öyle kâfirlerin yalanlamasına önem verme (ve
bekle) onların azaba uğrayacaklarını gözet, elbette ki, onlar bir gün lâyık
oldukları cezaya kavuşacaklardır, (şüphe yok ki onlar da) o münkirler de
(bekleyicilerdir) onlar da kendilerinin helak olacakları günü bekleyip
durmaktadırlar. Çünki onların o kıyamet gününün veya Islâmi zaferin meydana
geleceği vakti alay için acele edip sormaları, başlarına gelecek azabı
beklemeleri mesabesindedir.
Diğer bir tevcihe göre de:
Ey sânı Yüce Resul!. Sen Cenab-ı Hak'tan yardımı bekle. O inkarcılar da kendi
bâtıl putlarından yardım beklemektedirler. Elbette ki, bu iki bekleme arasındaki
fark, ortaya çıkacaktır, elbette ki, onlar müslümanların yardıma kavuşmalarını
göreceklerdir, kendileri de mağlup, zarar ve ziyana uğramış bir hâlde
kalacaklardır. Şüphe yok hak daima yükselir, onun üzerine başkası yükselemez.
Nitekim az bir müddet içinde İslâmiyet, büyük bir başarıya kavuşarak her taraf o
yayılmış, onu söndürmek isteyenler de perişan olmuşlardır.
Bu âyeti kerimenin, savaş
âyeti ile neshediliğini kabul edenler de vardır. "Kazı Beyzavî" velhâsıl bu
âyeti kerime müslümanların, başarıya, güzel sona nail olacaklarını
Mjdelemektedir. Ha m d yalnız Allah'a aittir.
Sonraki Sayfa

|
|