|
31-LOKMAN
SÛRESİ
Bu mübarek sûre, Mekke-i
Mükerreme'de inmiştir. Otuzdört âyeti kerimeyi kapsar. Bunlardan yalnız (27, 28
ve 29)'uncu âyetlerin Medine-i Münevvere'de indiğine dair bir rivayet vardır. Hz.
Lokman'ın kıssasını, onun pek hikmetli öğütlerini ihtiva ettiği için bu yüce
sûreye böyle, "Sûre—i Lokman" adı verilmiştir. Bu mukaddes surenin beyanları da
pek yücedir. Bunlar, bizlere Kur'an-ı Kerim'in bir hidâyet rehberi olduğunu ve
kurtuluşa ermek için ne gibi ibadetlere devam edilmesinin gereğini bildiriyor.
İmândan mahrum olanların,
ilâhi âyetlere karşı ne gibi bir tavır almakta olduklarını, bu yüzden nasıl bir
azaba tutulacaklarını haber veriyor, müminlerin ise ne kadar büyük nimetlere
kavuşacaklarını müjdeliyor. Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin ne kadar
sanatkârane, lâtif, faideli bir şekilde yaratmış olduğu kâinata insanlığın ibret
nazarlarını çekmektedir. Lokman hekimin Allah tarafından ilm ve hikmete
kavuştuğunu ve şükran vazifesiyle sorumlu olduğunu ve o dinî ve hikmeti besleyen
zâtın da evlâdına ne kadar hakimane bir surette öğütler vermiş olduğunu bir
itaat örneği olmak üzere gösteriyor. Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin göklerde
ve yerlerde tecelli eden kudret eserlerini bildiriyor, Allah'ın ilminin ve
kelimelerinin sonsuz olduğunu, o Büyük Yaratıcı'ya imân edenlerin saadete
ereceklerini küfr ve isyan içinde kalanların da nasıl şiddetle azaplara
sevkedileceklerini haber vererek insanları uyanmağa davet buyuruyor. Geleceğe
âit bir takım işlerin içyüzünü ve ne zaman meydana geleceklerini ancak Cenab-ı
Hak'kın bildiğini beyan ile insanları bencillikten men etmekte ve müminlerin
ilâhi yardıma, ilâhi şefkat ve merhamete kavuşacaklarını kendilerine
müjdelemektedir.
1. Elîf, Lâm, Mî m.
1. Bu mübarek âyetler,
beyânı hikmet olan kitab, Kur'an-ı Kerim'in samimi zâtlar için hidayet ve rahmet
olduğunu bildiriyor. Samimi zâtların da kimlerden ibaret olduklarını bildirerek
kendilerini hidayete, kurtuluşa kavuşmakla müjdelemektedir. Şöyle ki: (Elif,
Lam, Mim) Bu mübarek harfler hakkında Bakara ve Ankebut sûrelerinin ilk âyetleri
hakkındaki açıklamaya müracaat!.
2. İşte bunlar, hakîm olan
kitabın ayetleridir.
2. (İşte bunlar) Bu
yüceliğe, büyüklüğe sahip âyetler (hâkim olan kitabın âyetleridir.) bütün
açıklanılan hikmetin kendisi ve hakikat olan Kur'an-ı Kerim'in pek yüce
âyetlerinden ibarettir.
3. Muhsinler için bir
hidayet ve bir rahmettir.
3. Evet.. Bu yüce
âyetler, (Muhsinler için) iyiliklerle güzel gözler ve davranışlar ile bezenmiş
olan zâtlar hakkında (bir hidayet ve bir rahmettir) onların haklarında bir
hidâyet vesilesi, bir rahmet eseri olmak üzere nazil olmuştur. Bu yüce âyetlere
riâyet edenler, onların gösterdiği yolu izleyenler, ebedî saadete nail olurlar.
4. Onlar ki, namazı
dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete kesin şekilde inanırlar.
4. (Onlar ki,) 0 zâtlar
ki, samimi olmak şerefine sahibtirler, işte onlar (namazı dosdoğru kılarlar)
üzerlerine düşen namazları, o pek mübarek ibadetleri bütün farz ve şartlarına
riâyet ederek bir mânevi zevk ile edaya çalışırlar (ve zekâtı verirler) mükellef
oldukları zekât vazifesini yerine getirirler, fakir müslümanlara yardımda
bulunurlar, (onlar) o samimi zâtlar, (ahirete) o ebediyet âlemine de, evet
(onlar kesin şekilde inanırlar) ölüme mahkum olan bütün insanlığın yeniden
diriltilerek bir ebediyet âlemine sevk edileceklerine kesin kes inanırlar.
5. İşte onlar,
Rab'lerinden bir hidayet üzeredirler ve işte kurtuluşa erenler de onlardır.
5. (İşte onlar) 0
yüksek niteliklere sahip, o yüce ibadetlerle, kabul edilen âmellerle, nezih
inançlarla donatılmış zâtlar (rab'lerinden bir hidayet üzeredirler) Alemlerin
Rabbi Hazretlerinin
kendilerine olan ilâhi yardımı sayesindedir ki, Allah'ın dinine kavuşarak
selâmet ve saadete aday bulunmuşlardır, (ve işte felaha erenler de onlardır)
yani: Korku ve endişeden kurtulmuş, muratlarına ermiş, ebedî saadete lâyık olmuş
zatlar, öyle samimi ünvanini hakkıyla elde eden zâtlardan ibarettir. Binaenaleyh
kurtuluşa selâmet ve saadete kavuşmak isteyen her insan, daha dünyada iken
hayatını boş yere gafil bir hâlde zayi etmemelidir, üzerine düşen ve pek makbul
ve değerli olan o gibi dinî görevlerini yerine getirmeye çalışmalıdır, Allah
yolunda malî ve bedenî fedakârlıkta bulunmalıdır. İnsani yücelikler bu sayede
ortaya çıkar kurtuluş ve mutluluğa ermek bu vesile ile sağlanmış olur.
6. Ve insanlardan öylesi de
vardır ki, lâkırdının boş eğlencesini satın alır ki, bilgisizlikle Allah'ın
yolundan sapıtsın ve o yol ile alay ed ini versin. İşte onlar için hor ve hakîr
edici bir azap vardır
6. Bu mübarek
âyetler, insanların başlıca iki kısma ayrılmış olduklarını gösteriyor. Bir
kısmının hayatını boş yere zayi ve Allah'ın dinî ile alay ettiğini ve sağır
kesilmiş gibi Kur'an-ı Kerim'i dinlemekten kaçınır olduğunu ve bu yüzden pek
büyük bir zarara uğrayacağını hatırlatıyor. Diğer bir kısım insanların ise imân
ve sâlih amel sahiplerinden oldukları için Allah'ın va'di gereğince ebedî
cennetlerde nimetleneceklerini müjdeleyip ve Cenab-ı Hak'kın yüce sıfatlarına
işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve insanlardan öylesi de vardır ki,) insani
olgunluklar ile donanmış olup kurtuluşa aday bulunan zâtlara tamamen aykırı
hareketlerde bulunur. 0 (lâkırdının boş eğlencesini satın alır) yani: Çirkin,
faidesiz sözlere kıymet verir, insanı yoldan çıkaran gaflete; şehvete düşüren
sözleri, teraneleri dinlemeğe devam eder ki, (bilgisizlikle) hiçbir bilgiye
dayanmaksızın sadece bir bilgisizce maksatla insanları (Allah'ın yolundan
sapıtsın) sapıklığa düşürsün. Onun işlerindeki gayesi budur (ve) o cahil şahıs
ister ki, (o yol ile) o ilâhi yol ile İslâm dinî ile (alay ediniversin) onunla
alay etsin (işte onlar için) öyle lüzumsuz şeyler ile uğraşan, öyle alay ederek
harekette bulunan, insanları Allah'ın dininden uzaklaştırmak isteyen kimseler
için (hor ve hakir edici bir azap vardır.) onlar dinî değerlere karşı alay edici
bir vaziyet aldıkları için ahirette en büyük zilletlere, azaplara mâruz
kalacaklardır.
§ "Lehv"; oyun, eğlence,
insanı hayrdan, faideli işlerden geri bırakan herhangi bâtıl şey demektir. "Lehvel
hadis" ise, asılsız, uydurma lâkırdılardır, insanı aldatan, kulluk ve taattan
geri bırakan sözlerdir, şarkı ve türkülerdir, oyunlardır. "Huzuv" da alay etmek,
maskaralığa almak, istihzâde bulunmak demektir.
7. Ve ona karşı
ayetlerimiz okunduğu vakit, sanki onu işitmemiş sanki iki kulağında bir sağırlık
varmış gibi böbürlenerek arkasını döner. Artık onu pek acıklı bir azap ile
müjdele.
7. Evet.. 0, öyle
fesatçı kimsedir ki, insanları yoldan çıkarmağa çalışır (ve ona karşı
âyetlerimiz okunduğu vakit) Kur'an-ı Kerim'in hikmet dolu âyetleri vakit vakit
okununca (sanki onu işitmemiş) o mübarek âyetlerin okunuşundan haberleri olmamış
(sanki iki kulağında bir sağırlık varmış) da o kutsal âyetlerin okunmasiyle,
okunmaması eşitmiş (gibi) bir vaziyet alarak ve (böbürlenerek) gururlu bir hâlde
(arkasını döner) Kur'an'ın emir ve yasaklarını kabulden kaçınır (artık onu pek
acıklı bir azap ile müjdele) öyle inkarcı kibirli şahıs için en şiddetli bir
cehennem azabı takdir edilmiştir "hatırlat" yerine "müjdele" denilmesi, alay
içindir. Yani: Ciddi bir tavır ile alay etmek fazla öfke göstermek nüktesine
mebnidir. Tefsirlerde yazıldığı üzere bu şahıstan murat "Nadr İ bn i I hars "d ı
r. Bu bir müşrik idi, ticaret için Hiyreye, Acemistan'a giderdi, eski Iran
ateşperestlerine âit, hurafeler kabilinden kitapları alır getirirdi, onlardaki
mitoloji kabilinden hikayeleri Kureyş taifesine karşı okur ve derdi ki: Muhammed
-Aleyhisselâm- size Ad ve Semud kavimlerine ait kıssaları anlatıyor, ben de size
Rüstem ve Isfendiyar, Kisralara âit hikayeleri anlatıyorum, artık beni
dinleyiniz, işte bu herif, bu sözleriyle insanların Kur'an-ı Kerim'i
dinlemelerine engel olmak isterdi. Hatta deniliyor ki: Bu herif, gittiği
yerlerden şarkı söyleyen cariyeleri de getirirdi, onları ona buna musallat eder,
onların şehvetengiz teraneleri ile halkı aldatmaya yoldan çıkarmağa çalışırdı.
İşte bu mübarek âyetler nazil olarak onun bu ahlâki rezaletlerine işarette
bulunmuştur.
8. Muhakkak o kimseler ki,
imân ettiler ve yararlı amellerde bulundular, onlar için de nimet cennetleri
vardır.
8. İşte öyle
İslâmiyet düşmanı olup Kur'an-ı Kerim'i dinlemekten kaçınan, başkalarını da
sapıtmak isteyen zararlı kimseler olduğu gibi İslâmiyet'e sarılan, kurtuş ve
saadeti o sayede gören nice gerçek aydın kişiler de vardır. Evet., (muhakkak o
kimseler ki, imân ettiler) İslâmiyet'i kabul etmiş bulundular (ve yararlı
âmellerde bulundular) üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeğe çalıştılar,
insanları yoldan çıkarmağa değil, aydınlatmağa gayret ettiler (onlar için de
nimet cennetleri vardır) onlar cennetlerin nimetlerine nail olacaklardır. Onlar
ahirette ebedî bağların, bahçelerin nimetlerine kavuşmuş bir halde mutlu olarak
yaşayıp duracaklardır.
9. Oralarda ebediyyen
kalıcılardır. Allah hak olarak vâd buyurmuştur. Ve o azîzdir, hakîmdir.
9. Evet.. 0 mutlu zatlar
(Oralarda) o nimet dolu cennetlerde (ebediyyen kalıcılardır) o nimetler asla yok
olmayacaktır (Allah hak olarak yâd buyurmuştur) öyle mümin, salih kulların o
huzur dolu cennetlere kavuşacakları Allah tarafından va'd edilmiştir, Allah'ın
va'di ise elbetteki, gerçekleşecektir. Çünki Allah Teâlâ hâşâ va'dinden dönmez,
(ve o) Büyük Yaratıcı (azizdir) herşeye kaadirdir, onun vadini yerine
getirmesine hiçbir kimse engel olamaz ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) her
emr ve filii bir hikmet ve faideye dayanır. Hikmet ve fayda gereği olmayan
birşeyi yaratmaz. Bütün kudret eserleri onun bu gibi yüce sıfatlar ile
vasıflanmış olduğuna şahadet etmektedir.
10. Gökleri direksiz
olarak yaratmıştır ki, onları görürsünüz ve yerde de sizi sarsmasın diye yüksek
dağlar bırakmıştır ve orada her yürüyen hayvanlardan dağıtmıştır ve biz gökten
su indirdik, artık orada her fâideli çeşitten bitkiler bitirdik.
10. Bu mübarek
âyetler, Allah Teâlâ'nın kudret ve azametine şahadet eden bir kısım hilkat
eserlerine, ilâhi nimetlerine dikkatleri çekiyor. Hiçbir şey yaratmaya gücü
yetmeyen putlara tapan kimselerin de ne kadar sapıklıkta bulunduklarını
hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Elbette ki, Allah Teâlâ azizdir, hâkimdir.
İşte bakınız!. O Büyük Yaratıcı (gökleri direksiz olarak yaratmıştır ki,
görürsünüz) daima gözlerinizi semalara yöneltir durursunuz onların birer direğe,
birer mekâna dayanmaksızın ne kadar geniş bir vaziyette bulunduğu gözlere çarpıp
durmaktadır. Ne kadar muazzam bir kudret eseri!. Müfessirlerin pek çoğuna göre
gökler, mustevîdirler, yani: Düz, her tarafı eşit sahiflere benzerler. Bazı
müfessirlere göre de gökler, yuvarlaktır, daire şeklinde değirmi bir halde
bulunmaktadırlar. Mühendisler bu görüştedirler. İmamı Gazali de bu görüşe
katılmıştır. Velhâsıl: Gökler, düz ve gerek yuvarlak olsun, Allah'ın kudretine
göre değişmez. Hepsi de Cenab-ı Hak'kın kudretiyle, dilemesiyle vücude
gelmiştir. "Essiracülmünir" (ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı, ey insanlar! (sizi
sarsmasın diye) daima hareketiyle rahatsız etmemesi için yerlerin üzerlerine
(yüksek dağlar bırakmıştır) bunlar ne büyük birer kudret eseridir, (ve orada)
Yeryüzünde (her türlü canlılardan dağıtmıştır) çeşit çeşit hayvanlar görülüp
durmaktadırlar, (ve) O Kerem Sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (biz gökten su
indirdik) şeffaf yağmurları yağdırdık (artık orada) o yeryüzünde (her faydalı
çeşitten bitkiler bitirdik) bunlar, ne kadar güzel, latif birer manzara teşkil
ediyorlar, kalplere ne kadar neş'e veriyorlar, insanlık âlemi bunlardan ne kadar
faydalanıyor.
11. İşte bu, Allah'ın
yarattığıdır. O halde bana gösteriniz ki, ondan başkaları ne yaratmıştır?
Hayır.. O zâlimler apaçık bir sapıklık içindedirler.
11. (İşte bu) Açıklanan
göklerden, yerden vesaireden herbiri (Allah'ın yarattığıdır) bunlar, Allah'ın
kudretini gösteren birer ilâhi yaratıktır. (O halde bana gösteriniz ki) bir
delil ile isbat ediniz ki (ondan başkaları) o Kâinatın Yaratıcısından başka olup
kendilerini o yaratıcıya ortak etmekte olduğunuz şeylerden hangisi (ne
yaratmıştır?.) onlar, bu âlemde görülen bu kadar çeşitli eserleri, harikalardan
hangi birini yaratabilmişlerdir?. (hayır!.) muhakkak ki, o taptığınız şeylerden
hiçbiri birşey yaratmış değildir, hiçbir şey yaratmaya asla güçleri yetmemiştir.
Aksine kendileri yaratılmışlardır, hepsi de Allah'ın birer yaratışıdır. O halde
o ne cehalet, o ne sapıklıktır ki, öyle mahlûklara yaratıcılık ve mâbudluk
sıfatını veriyorlar?. Artık şüphe yok ki, (o zâlimler) o müşrikler (apaçık bir
sapıklık içindedirler) onların kalp gözleri kör kesilmiş, karşılarında parlayıp
duran o kadar muazzam kudret eserlerini göremiyorlar, Allah'ın birliğini tasdik
etmek nimetinden mahrum kalmış, cehalet içinde sönüp gitmeğe mahkum olmuşlardır.
12. Yüce zatıma
andolsun ki, Lokman'a Allah'a Şükret diye hikmet verdik ve her kim şükr ederse
ancak kendi nefsi için şükretmiş olur ve her kim de nankörlük ederse
şüphe yok ki, Allah
zengindir, hamde lâyıktır.
12. Bu mübarek
âyetler, Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin Lokman'a hikmet verdiğini ve onu
şükr ile sorumlu kılmış olduğunu bildiriyor. Lokman'ın da oğluna bir büyük zulm
olan şirkten kaçınmasına dâir nasihat vermiş olduğunu gösteriyor. Ve anaya,
babaya iyilikte ve onlara da şükrde bulunmalarını Cenab-ı Hak'kın insanlara
tavsiye buyurduğunu, validelerin mühim hizmetlerine de işaret buyurmuş olduğunu
haber veriyor. Fakat ana ve babanın şirki gerektiren tekliflerine riayet
edilmeyip kendilerine yumuşak bir karşılıkta bulunulmasını ve müminlerin yoluna
gidilmesi gereğini ve ahiret sorumluluğunun vuk'u bulacağını şöylece ihtar
buyurmaktadır. (Zâtı uluhiyetime andolsun ki, Lokman'a) İslâm dinini kabul edip,
Allah'ın emrine itaat eden o muhterem kula (Allah'a şükret diye hikmet verdik)
onu kavuştuğu nimetlerden dolayı nimetin gerçek sahibi olan Kerem Sahibi Allah'a
şükr etmekle mükellef kıldık, kendisini hikmete ermekle şereflendirdik. Yani:
Onu ilm ile destekleyen amellere muvaffak eyledik, nazari ilimleri elde edip ve
faziletli fiilleri kazanmak için kendisine tam bir meleke, bir ruhi kâbuliyet
ihsan buyurduk. Evet.. Hikmet, bir nurdur ki, insanı Allah'ı tanımaya
kavuşturur, güzel ameller ile meşgul olmaya yöneltir. Güzel bir ilm ile güzel
âmellere muvaffak olan bir zâta hikmet verilmiş demektir. İlmiyle amel etmeyen
bir kimse ise, ne kadar bilgili olsa da hakîm olmak şerefini kazanmış olamaz.
İşte Hz. Lokman, böyle bir hikmete, bir üstünlüğe nail olduğu için Cenab-ı
Hak'ka şükr etmekle mükellef tutulmuştu, (ve her kim şükrederse ancak kendi
nefsi için şükr etmiş olur) çünki bu şükrün sevabı kendisine aittir. Bu sebeple
hakkındaki ilâhi nimetler artar, devam eder. (ve her kim de nankörlük ederse)
Nail olduğu nimetlerin kadrini bilmeyip şükür vazifesini yerine getirmezse bunun
zararı da kendisine aittir. Hak Teâlâ kimsenin şükrüne hâşâ muhtaç değildir.
Evet., (şüphe yok ki, Allah, zengindir) hiçbir şeye muhtaç değildir. Hiçbir
kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur ki, onun yokluğundan dolayı zarar görmüş olsun
ve o Büyük Yaratıcı (hamde lâyıktır) hamd ve şükre her veçhile daha lâyıktır,
bütün kâinat, birer hal diliyle O'na hamd ve övgüde bulunmaktadır, isterse bir
takım kimseler, bu yüce vazifeyi lisânen ifade de bulunmasınlar.
§ "Hamd"; kelimesi, şükrü
de kapsar, hamd, şükrün başıdır. Nitekim Ebussuud tefsirinde bulunan bir hadisi
şerif, şu mealdedir: Allah'a hamd etmeyen bir kul, ona şükr etmiş olamaz.
13. Ve hatırla o vakti ki,
Lokman oğluna nasihat ederek demişti ki: Allah'a ortak koşma, şüphe yok ki, şirk
elbette pek büyük bir zulmdür.
13. Hikmet sahibi,
düşünen zatlar, elbetteki, bu şükür vazifesini hakkıyla takdir eder, bunu yerine
getirmeye kendileri çalıştıkları gibi başkalarına da bunu tavsiyede, teklifte
bulunurlar. İşte Lokman Hekim'in bu vazifeyi böylece ifâ etmiş olduğunu bir
itaat örneği olmak üzere Cenab-ı Hak şöylece haber veriyor: (ve hatırla o vakti
ki, Lokman oğluna nasihat ederek demişti ki: Allah'a ortak koşma) 0 Büyük
Yaratıcının birliğini, ortak ve benzerden uzak oluşunu bilip tasdik et (şüphe
yok ki, şirk elbette pek büyük bir zulümdür) şirke düşen bir şahıs, kendi
nefsini ebedî bir surette azaba mâruz bırakmış olur. Lokman Hekimin bu tavsiyesi
üzerine oğlu da şirki terkederek İslâmiyet'e kavuşmuştur.
14. Ve insana ana ve
babasını tavsiye ettik: Onu anası zaaf üstüne zaaf ile yüklenmişti. Onun sütten
kesilmesi de iki sene içindedir. Bana şükret ve ana ile babana da. Dönüş de
banadır, -dedik.-
14. Hak Teâlâ Hazretleri,
Lokman Hekimin evlâdına olan nasihatini açıkladıktan sonra evlâdın da
ana-babasına karşı nasıl bir vaziyette bulunmaları gereğini bizlere şöylece
açıklıyor: (Ve insana ana ve babasını tavsiye ettik) Onlara itaat etmelerini,
iyilikte bulunmalarını emr eyledik. Çünki onların evlâtları hakkında hizmetleri
pek çoktur. Ezcümle (onu) o evlâdı (anası zaaf üstüne zaaf ile yüklenmişti) ona
bir müddet yüklü kalmış, doğum sancısına tutulmuş, zayıflığa uğramıştır, (onun
sütten kesilmesi de iki sene içindedir) annesi ona böyle bir müddet süt verir
durur, çoğunlukla anneler çocuklarına böyle iki sene süt yerirler. Süt müddeti,
İmamı Azam'a göre doğumdan itibaren otuz aydır. Ondan sonra içilen süt ile
hürmeti rida = süt analık sabit olmaz. Fakat İmamı Yusuf'a, İmamı Muhammed'e ve
İmamı Zufer'e göre süt müddeti iki ay senesidir. Mâlikilere göre de bu
müddet nihayet iki sene ile iki aydan ibarettir. Şafiilerce de iki ay
senesinin sonuna doğru nihayet bulur. Hanbeli
hukukçularınca da bu müddet
tam iki senedir. Zahiriye mezhebine göre ise süt için böyle bir belirli süre
yoktur. Binaenaleyh süt emen pek yaşlı da olsa yine hürmeti rida yani süt
annelik sabit olur. Süt emen, süt verenin süt evlâdı hükmünde bulunur. Hz. Aişe
ile Ibni Mes'ud gibi bazı sahabe-i kiramda bu görüştedirler. Artık tedbirli
bulunmalıdır. "Bidayetül müctehit" ve "El Muhallâ".
Evet.. Cenab-ı Hak, insana
şöylece de tavsiyede bulunmuştur, (bana şükret, ve anan ile babana da) şükr et.
Çünki asıl gerçek nimeti veren Allah Teâlâ olduğu için ona hamd ve şükrde
bulunmak en birinci bir vazifedir. Ana baba da evlâdın varlığına sebep olup onun
hayatına, terbiyesine hizmet etmiş oldukları için teşekküre hak kazanmışlardır.
Evet., şükret.. Çünki (dönüş te banadır) diyerek insanlara ilâhi emir
yöneltmiştir. Yani: Ey insanlar!. Siz ahiret âleminde sorguya çekileceksiniz.
Şükür vazifesini ifa edip etmediğinizden dolayı sizi mükâfata veya cezaya
kavuşturacak olan ancak bir olan Allah'tır. Bunu unutmayınız!.
15. Eğer kendisi hakkında
hiçbir bilgin olmayan birşeyi bana ortak koşasın diye seni zorlarlarsa o vakit
onlara itaat etme ve kendilerine dünyada mâruf veçhile musahip ol ve bana
yönelenlerin yoluna tâbi ol. Sonra dönüşünüz banadır. Artık neler yapmış
olduğunuzu size haber vereceğim.
15. Bununla beraber
oraya, babaya itaat, ancak meşru olan hususlardadır. (Eğer kendisi hakkında
hiçbir bilgin olmayan birşeyi) yani: Cenab-ı Hak'kın ortağı olduğuna dâir hiçbir
delil bulunmayan bir yaratığı, öyle gerçeğin aksine olarak (bana şerik koşasın
diye seni zorlarlarsa) cebir ve şiddetle bulunurlarsa (o vakit onlara itaat
etme) onların hatırları için öyle yaratıklara tapmak cehaletinde bulunma, bu
hususta onlara itaat etmemek lâzımdır, (ve kendilerine dünyada mâruf veçhile
musahip ol) dine aykırı olmayan hususlarda kendilerine yumuşaklık göster,
insanlığa uygun ve dinin hükmüne uygun bir şekilde onlar ile muamelede bulun (ve
bana yönelenlerin yoluna tâbi ol) müminlerin ibadet eden mütteki kulların
izlerini tâkibet, başkalarını taklid etme. Çünki (sonra) ahirette (dönüşünüz
banadır) hepiniz de benim manevî huzuruma celbedilecek, sorgulamaya tâbi
tutulacaksınız, (artık siz) Dünyada iken (neler yapmış olduğunuzu size) o ahiret
âleminde (haber vereceğim.) herbirinizi dünyadaki âmellerinize göre mükâfata,
cezaya kavuşturacağım. Binaenaleyh bu âkibeti güzelce düşünerek daha fırsat elde
iken hareketinizi ona göre tanzime çalışınız.
16. Oğulcağızım!.
Muhakkak ki, o -yaptığın şey- bir hardal tanesi ağırlığında olsa da bir kaya
içinde veya göklerde veya yer içinde bulunsa Allah onu getirir, -meydana
çıkarır- şüphe yok ki, Allah lâtiftir, habîrdir.
16. Bu mübarek âyetler
de Lokman Hekim'in oğlunu irşada çalıştığını bildiriyor. Oğluna tavsiye ettiği
en güzel amelleri ve en önemli ahlaki hareketleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:
(Oğulcağızım!. Muhakkak ki, o) Yaptığın şey, gerek iyilik, gerek kötülük (bir
hardal tanesi ağırlığında olsa da) öyle pek küçük, pek hafif bir miktarda
olmakla beraber (bir kaya içinde veya göklerde veya yer içinde bulunsa) öyle en
gizli veya en yüksek veya alçak bir yerde gizlense (Allah onu) yine ortaya
(getirir) yine meydana çıkarır, onunla sahibini sorgulamaya tâbi tutar, ona göre
mükâfat ve ceza verir, (şüphe yok ki Allah, lâtiftir) onun dinî her gizli şeye
de yetişir. Ve 0 Yüce Yaratıcı (habîrdir) herşeyin aslint, mahiyetini bilir. Biz
buna inandık. Artık her insan bu hakikati düşünerek hayatını ona göre
düzenlemelidir.
17. Oğulcağızım!. Namazı
dosdoğru kıl ve mâruf ile emr et ve münkerden nehy et ve sana gelen musibete
sabr eyle. Şüphe yok ki, bu, kesinlikle gerekli işlerdendir.
17. Lokman Hekim, oğluna
son derece şefkatli olduğunu gösterir bir tarzda hitabederek inanca, âit nasihat
verdiği gibi en büyük ibadetlere, ahlâki hareketlere dâir de şöylece öğüt
veriyor. (Oğulcağızım!. namazı dosdoğru kıl) kalbini aydınlatmak, ruhunu
temizlemek için namazları farz ve şartları dairesinde kılmaya devam et (ve mâruf
ile emret) meşru, fâideli şeyleri başkalarına da tavsiye et, hemcinslerinin
çocuklarına şefkat göster, onların da ahlakını düzeltmeye çalışarak sevap kazan,
(ve münkerden nehy et) haram, çirkin ve sosyal hayat için zararlı olan şeylerden
de başkalarını gücün nisbetinde engellemeye çalış, bu suretle de insanlık adına
iyilik iste. (ve sana gelen musibete sabr et) gerek ibadet ve taat hususunda ve
gerek insanları irşâd yolunda görülecek bazı felâketlere, sıkıntılara karşı
sabırdan, metanetten ayrılma, elinden geldiği kadar bu gibi pek faideli
vazifelere devam eyle (Şüphe yok ki, bu) zikr ve tavsiye edilen husus
(kesinlikle gerekli işlerdendir.) bunları Cenab-ı Hak, kulları üzerine kesin
şekilde farz kılmıştır, bunlara riayet edilmesi, kesin bir vazifedir.
18. Ve insanlara avurdunu
şişirme, ve yeryüzünde çalımla yürüme, şüphe yok ki, Allah hiçbir böbürleneni,
öğüneni sevmez.
18. Lokman Hekim,
oğluna karşı nasihatına devam ederek şöyle de demiştir: (Ve insanlara avurdunu
şişirme) Yani: İnsanlara karşı gurur ve kibirli bir vaziyet alarak onlardan
yüzünü çevirme, hastalıklı bir şahıs gibi bir tavır takınma, güleryüzlü ve
tebessüm bir vaziyette bulun (ve yeryüzünde çalımla yürüme) gururlanarak, alay
eder bir vaziyet alarak gezip durma, (şüphe yok ki, Allah, hiçbir böbürleneni,
öğüneni sevmez.) İnsanlara karşı çalım satan, kendisini başkalarının üzerinde
görüp duran kibirli kimseler, Allah'ın sevgisine lâyık olamazlar.
§ "Tas'îr"; yüz döndürmek
demektir. Kibirlenerek eğri büğrü bir tavır almak yerinde kullanılır: Asıl "saar"
kelimesi yüz veya boyun eğriliği manasınadır. "Merah" şımarık bir tarzda kibirli
olarak bir vaziyet almaktır. "Muhtâl" kendini görüp ki birlenen i ve kendini
beğenen kimsedir. "Fehûr" da iftihar eden, kendisini büyük görüp nazlanan kimse
demektir.
19. Ve yürüyüşünde dengeli
ol ve sesini alçalt, muhakkaktır ki, seslerin en çirkini, elbette ki, eşeklerin
sesidir.
19. (Ve yürüyüşünde
dengeli ol) Yolda giderken ne çok sür'atli ve ne de pek ağır yürüme, dengeli
olmaktan ayrılma, ne hafiflik eseri göster, ne de, gururlu bir vaziyet al.
Böyle bir yürüyüş,
insanın şerefini giderir. Nitekim bir hadisi şerifte) buyurulmuştur. Yani: Pek
hızlı yürümek; mümînin şerefini kıymetini giderir, (ve sesini alçalt) Fazla
bağırıp çağırma, ihtiyaç ölçüsünün üzerinde yükseltme, (muhakkaktır ki, seslerin
en çirkini, elbette ki, eşeklerin sesidir.) çünki o hayvan, gereksiz yere sesini
pek fazla yükseltir, hoş olmayan bir surette anırışlarda bulunur. Artık bir
insana yakışır mı ki, öyle boş yere yırtınırcasına bir eda ile bağırıp dursun?.
§ "Gadd, Gıdada";
kısaltmak, azaltmak, herhangi birşeyi engellemek büyüklerin huzurunda göz ile
etrafa bakıp durmamak, öne, aşağıya doğru bakmaktır ki, bu bir edeb gereğidir.
"Hz. Lokman" büyük bir din
alimi idi, hikmetle vasıflanan bir zât olduğu Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle
sabittir. Kendisine Allah tarafından hikmet ihsan olunduğu ve bu sayede evlâdına
pek hikmetli nasihatlarda bulunduğu bir itaat örneği olmak üzere Kur'an-ı
Kerim'de zikredilmektedir. Bu zâtın peygamberliğini kabul edenler de vardır.
Lokman Hekim'in şahsiyetine, hayat hikayesine ortaya çıktığı yere dair
tarihlerde kesin bilgiler yoktur. Bu hususta farklı rivayetler vardır.
Kendisinin aslen "Nübe"li bir köle olduğunu iddia edenler de vardır. Arap olması
ihtimâli daha kuvvetli görülmektedir. Bir rivayete göre babasının ismi "Baura"dır.
Baura ise Eyüp Aleyhisselham'ın kız kardeşinin veya teyzesinin torunudur. Diğer
bir rivayete göre de Azer'in evlâdındandır, bir sene yaşamıştır, Dâvud
Aleyhisselâm'ın zamanına yetişmiş, o Peygamberi Ali'der ilm almıştır. Hz.
Davud'un Peygamberliğinden evvel fetva verirmiş, daha sonra fetva vermez
olmuştu. Diğer bir rivayete göre de İ s rai loğ u I lar ı arasında kadılık
görevinde bulunmuştur. Hülasa: çoğunluğun görüşüne göre Hz. Lokman, bir
peygamber değil, bir hikmet alimi idi. Bu zâtın birçok hikmetli, faydalı
nasihatları tesbit edilmiştir. Ezcümle oğluna nasihat vererek demiştir ki: "Ey
oğlum!. Tövbeni geciktirme, çünki ölüm ansızın geliverir" Allah'tan kork, kalbin
günahkâr olduğu halde sana değer versinler diye kendini insanlara muttaki
gösterme", "Oğulcağızıml. Ben susmamdan dolayı asla pişmanlık duymuş olmadım,
çünki söz gömüşten olsa bile susma, altundur." âlimlerin meclislerine devam et,
hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinle. Çünkü Allah Teâlâ, ölü kalpleri hikmet
nuru ile diriltir, nasıl ki, yeri yağmur sulariyle diriltiyor."
Rivayet olunuyor ki: Birgün
Lokman Hekim'e efendisi demiş ki: Bir koyun kes, onun en temiz iki uzvunu bana
getir, o da bir koyun kesmiş, onun dili ile kalbini alıp efendisine
getirmiş, efendisi tekrar demiş ki: Bir koyun kes, onun en habis iki parçasını
bana getir. 0 da kesmiş, koyunun yine dili ile kalbini getirivermiş. Efendisi
bunu böyle görünce sebebini
sormuş, Lokman Hekim de demiş ki: Bu iki organ, temiz olunca o koyunun bütün
vücudu temiz olmuş olur ve aksine bu iki parça temiz olmayınca o koyunun bütün
parçaları da temiz bulunmamış olur. Es s i râc-ü I -Mü n i r. Binaenaleyh
insanın da temizliği, ruhî nezâfeti dili ile kalbine göre belirlenmektedir.
20. Görmediniz mi ki: Allah
Teâlâ sizin için göklerdekini ve yerde olanı musahhar kılmıştır. Ve üzerinize
zahiren ve batınen nimetlerini pek geniş surette itmam buyurmuştur. Ve
insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme, ve ne de bir rehbere ve ne de
aydınlatan bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında mücadelede bulunur.
20. Bu mübarek âyetler,
Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin insanlık hakkındaki birer Allah'ın birliğine
delili olan çeşitli nimetlerini bildiriyor. Bir takım kimselerin ise bir delile
dayanmaksızın sadece bir taklit sebebiyle cahilce harekette bulunarak küfre
düşmüş, hidayetten mahrum kalmış olduklarını haber veriyor. Cenab-ı Hak'kın
emrine boyun eğip dinine girenlerin ise kurtuluş haline işaretle güzel bir sona
kavuşacaklarını müjdeliyor. Kafir olanların da dünyada süreli bir istifadeden
sonra Allah'ın azabına sevkedileceklerini ve onların o inkarcı hâllerinden
dolayı Resûl-i Ekrem'in üzülmemesini beyan ile o sânı Yüce Peygambere teselli
vermiş olmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Siz (Görmediniz mi?) göz ile görmüş
gibi bilmiyormusunuz (ki Allah Teâlâ, sizin için göklerdekini ve yerde olanı
musahhar kılmıştır) bütün onlardan istifade edip duruyorsunuz. Mesela: Göklerde
bulunan güneşin, ayın ve yıldızların ışıklarından, bulutların yağdırdığı
yağmurlardan yararlanıyorsunuz. Yeryüzündeki bağlardan, bahçelerden,
denizlerden, ırmaklardan, madenlerden, çeşitli hayvanlardan da istifade edip
duruyorsunuz. Bütün bu hilkat eserleri, insanların menfaatlerini temin ediyor,
faidelerine hizmette bulunuyor, (ve) O Kerem Sahibi Yaratıcı ey insanlar!. Sizin
(üzerinize zahiren ve bâtınen nimetlerini pek geniş surette itmam buyurmuştur.)
bunları takdir etmek gerekmez mi?. Ibni Abbas Hazretlerinden nakledildiğine göre
zahir nimetten maksat, Yüce Kur'an'dır, İslâm dinidir. Gizli nimetten maksat da,
insanların günahlarından dolayı alelacele cezası verilmeyip o günahların
örtülmesi töybe için süre verilmiş olmasıdır. Mücahidin beyanına göre de zahiri
nimetler, Islâmiyetin ortaya çıkışı müslümanların düşmanlarına karşı zafer elde
etmeleridir. Batıni nimetler de müslümalara melekler ile yardım edilmiş
olmasıdır. Bir kavle göre de zahiri nimetler, göz, kulak, lisan ve diğer
organlardır. Batıni nimetlerden maksat da kalp, akıl, fehim ve benzerlerinden
ibarettir. Hülasa: Cenab-ı Hak insanlara maddî ve mânevi birçok nimetler ihsan
buyurmuştur. Bunların kıymetini bilip şükrünü edâ etmek lâzımdır, (ve) hâlbuki (nâstan
öylesi de vardır ki) nimete nankörlükte bulunur, (ne) delile dayanan (bir lime
ve ne) de bir kurtuluş yolunu gösteren (bir rehbere ve ne de) kendisini (tenvir
eden) ilâhi (bir kitaba dayanmaksızın) sadece cahilce bir taklit ve kuruntu
tesiriyle (Allah hakkında mücadelede bulunur) O Kâinatın Yaratıcısının birliğini
ve diğer yüce sıfatlarını inkâr eder, bir takım yaratıklara mâbudluk yaratıcı
olma niteliği isnat ederek şirke düşer, gözleri önünde parlayan ilâhi birliğin
delillerini görmez olur.
21. Onlara "Allah'ın
indirmiş olduğuna tâbi olun" denildiği vakit, dediler ki: Hayır.. Biz
atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz. Ya şeytan onları alevli âteşin
azabına davet eder olsada mı? -yine tâbi olacaklar-,
21. (Onlara) öyle küfr
ve şirke düşen cahillere (Allah'ın indirmiş olduğuna tâbi olun) onun kitabını
kabul edin, onun size tebliğe memur olan Şanı Yüce Peygamberine muhalefette
bulunmayın (denildiği vakit) o inkarcılar (dediler ki: Hayır..) biz kanaatimizi
terketmeyiz (biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz.) Yani:
Putlara tapar dururuz. Bu ne cehalet!, (ya şeytan onları alevli âteşin azabına
davet eder olsada mı?.) yine tâbi olacaklar!. Evet.. Şanı Yüce Peygamber, onları
Allah'ın kitabına davet ediyor ki, ona imân edip sarılanlar, ilâhi nimetlere
kavuşacaklardır. Şeytan ise onları küfre davet ediyor ki, onun neticesi, en
büyük ebedî cehennem azaplarından başka değildir. O halde nasıl olur ki, öyle
şeytani vesveselere kıymet verilebilsin?.
22. Ve her kim samimi
olduğu halde yüzünü Allah'a teslim ederse muhakkak ki, en sağlam kulpa
sarılmıştır. Bütün işlerin akıbeti, Allah'a dönecektir.
22. (Ve her kim samimi
olduğu) Yani: Zahiren ve bati nen hâlis, güzelce amellere sahip, kalb
berraklığını elde etmiş bulunduğu (hâlde yüzünü Allah'a teslim ederse) bütün
işlerini Yüce Yaratıcıya bırakırsa, bütün varlığiyle hakka yönelirse, bütün
başarıyı o kerem sahibi halikından beklerse (muhakkak ki, en sağlam kulpa
sarılmıştır) artık en büyük, manevî bir yüceliğe erecektir. Böyle sağlam
birşeye sarılmak bir temsilden ibarettir. Nasıl ki: Yüksek bir yere
yükselmek için kopmasıdan, kırılmasından
korkulmayan pek sağlam bir
urgana sarılan kimse, bu vasıta ile o makama yükselebileceği gibi, yüce bir
makama kavuşmak için de ibâdet ve taat gibi bir mânevi vasıtaya yapışan bu
suretle kendisini Allah'ın dinine bağlayan bir zât da o yüce gayesine elbette
ki, kavuşur, (bütün işlerin âkibeti, Allah'a dönecektir.) Bütün kulların son
sevkedilecekleri makam Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin manevî huzurudur,
âhiret önündeki büyük mahkemesidir. Herkes orada dünyadaki amellerinin mükâfat
ve cezasına kavuşacaktır. İşte o âkibeti düşünerek ona göre kurtuluş sebeplerini
temine çalışmalıdır.
23. Ve kim de küfre düşerse
artık onun küfrü seni üzmesin. Onların dönüşleri bizedir. Artık onlara ne işler
yapmış olduklarını haber vereceğiz. Şüphe yok ki, Allah sinelerde -gizli- olanı
hakkıyla bilicidir.
23. (Ve kim de) Bu
dünyada (küfre düşerse) Cenab-ı Hak'kın birliğini, kudret ve azametini
düşünmeyip hakka yönelmekten kaçınırsa (artık onun küfrü) Ey Şanı Yüce Resul!,
(seni üzmesin) o küfrün dünya ve âhirete ait sorumluluğu, kötü neticesi o küfre
sarılan şahsa aittir, (onların dönüşleri) başkasına değil (bizedir) dünyada da,
ahirette de onların üzerinde hâkim, tasarruf sahibi olan ancak ilâhi kudrettir,
(artık onlara) Dünyadalarken (ne işler yapmış olduklarını haber vereceğiz)
onları o yapmış oldukları şeylerin cezasına kavuşturacağız, (şüphe yok ki, Allah
sinelerde) Her gizli (olanı hakkiyle bilicidir) 0 Büyük Yaratıcıya karşı hiçbir
şey gizli kalamaz. Artık o inkarcılarında içerilerinde saklamış oldukları bozuk
düşünceleri arzuları meydana çıkaracak, teşhir edecek, sahiplerini ona göre
cezalandıracaktır.
24. Onları biraz
nimetlendiririz, sonra onları en şiddetli bir azaba atarız.
24. Evet.. Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: (Onları) öyle inkarcıları bu dünyada hikmet gereği (biraz
nimetlendiririz) kendilerine dünyada bir miktar nimet ve süre veririz, onları
bir mazeret beyân edememeleri için bir imtihana tâbi tutmuş oluruz, (sonra
onların en şiddetli) en galiz, ağır (bir azaba atarız.) onlar ahirette son
bulmayacak olan şiddetli bir azaba atılmış olacaklardır, dünyadaki
alçaklıklarının cezasına öylece uğramış bulunacaklardır.
25. Andolsun ki, onlara
gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olsan elbette diyeceklerdir ki: Allah.
De ki: Elhamdülillah. Hayır.. Onların pek çoğu bilmez.
25. Bu mübarek âyetlerde
bütün kâinatı yaratan zâtın Allah Teâlâdan başka olmadığını kâfirlerin de kabul
ve i'tirafa mecbur olduklarını bildiriyor ve göklerde ve yerde olan bütün
varlıkların Hak Teâlâ'ya ait olduğunu ilân ediyor. 0 Büyük Yaratıcının
kelimelerine, hayranlık uyandıran eserlerine, kudretinin hârikalarına olmadığını
pek açık bir şekilde tasvir ve ifade buyuruyor ve o Kudret Sahibi Yaratıcıya
göre bütün insanlığın diriltilip, iadesi bir şahsın diriltilip iadesi
mesabesinde olduğunu beyân ile kıyameti inkâr edenlerin bozuk düşüncelerini
çürütüp ve o Yüce Yaratıcının üstün vasıflarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki:
Ey Son Peygamberi. (Andolsun ki onlara) 0 Allah'ın birliğini, Muhammed'in
Peygamberliğini inkâr eden müşriklere (gökleri ve yeri kim yarattı?.) bütün
onları ve onlarda olanları hangi zât vücude getirdi?, (diye soracak olsan
elbette) o müşrikler (diyeceklerdir ki: Allah) evet.. Onlar böyle itirafa mecbur
olacaklardır. Sen de Resulüm!, (de ki: Elhamdülillah) onlar, Allah'ın
yaratıcılığını itirafa mecburiyet göroyor. Allah'ın birliğinin delillerine karşı
inkâra cesaret gösteremiyorlar. (hayır..) onlar öyle itirafa mecbur olmakla
beraber yine (onların pek çokları bilmezler.) yine şirkten, Hz. Muhammed'in
peygamberliğini inkârdan geri durmazlar, Allah'ın birer mahlûku olduğunu kabul
ettikleri şeyleri o Büyük Yaratıcıya ortak koşarlar. Kendilerini böyle müşrikçe
bir hareketten engelleyecek bir bilgiye sahip bulunmamaktadırlar.
26. Göklerde ve yerde ne
varsa Allah'ındır. Şüphe yok ki, Allah'tır, gani, hamîd olan O'dur.
26. 0 kâfirler, bir
kere düşünmeli değil midirler?. (Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır) onlar,
birer varatıkdırlar. Nitekim o kâfirler de bunu itiraf etmektedirler. Artık
(Şüphe yok ki, Allah'tır) o mukaddes zattan başkası değildir, (gani, hamit olan
O'dur) Evet.. Bütün varlıklar o yüce zâta muhtaçtır, o hiç birşeye muhtaç
değildir ve her hamd ve övgüye lâyık olan da O'dur, isterse, O'na hiçbir kimse
lisân ile hamdda bulunmasın, bütün kâinat, bir hal lisanı ile O'na hamd ve
övgüde bulunmaktadır.
27. Muhakkak ki: Eğer
yerde olan ağaçlar kalem olsa, deniz de -mürekkep olsa- ona arkasından yedi
deniz de yardım eylese yine Allah'ın kelimeleri -yazılmakla-
tükenmez. Şüphe yok ki,
Allah Azîzdir, hakîmdir.
27. 0 Büyük Yaratıcının
kudret ve azametini bir kere düşününüz. (Muhakkak ki, eğer yerde olan ağaçlar
kalem olsa) bütün ağaçlar kalem kesilse (deniz de) mürekkep olsa (ona arkasından
yedi deniz de yardım eylese) bütün suları mürekkep kesilen bir okyanusa yedi
denizin suları da mürekkep kesilerek ilave edilecek olsa, bunların hepsiyle
Cenab-ı Hak'kın mukaddes kelimeleri, kudretinin harikaları çeşit çeşit hilkat
eserleri yazılacak olsa (yine Allah'ın) o mukaddes (kelimeleri) öyle yazılmakla
(tükenmez) hepsi de yazılıp tesbit edilmiş olmaz. Bilâkis kalemler de,
mürekkepler de son bulmuş olur. (şüphe yok ki, Allah Azizdir) kudreti her
veçhile eksiksizdir, O'nun kudretine son yoktur ve o Kerem Sahibi Yaratıcı
(hâkimdir) onun ilminden, hikmetinden hiçbir şey hariç kalmaz. Onun ilmine,
hikmetine son düşünülemez. Bu âyeti kerimenin nazil oluş sebebi hakkında birkaç
rivayet vardır. Bir rivayete göre Yahudi'ler, Resûl-i Ekrem'e demişler ki: Allah
Teâlâ herşeyi Tevrat'ta zikretmiştir, o'nun zikretmediği birşey kalmamıştır.
Resûl-i Ekrem de buyurmuş ki: Tevrat'ta zikredilen şey, Allah Teâlâ'nın kelâmına
nisbetle ancak denizden bir damla mesabesindedir. Bunun üzerine bu âyeti kerime
nazil olmuştur.
28. Sizin yaratılmanız da,
tekrar diriltilmeniz de ancak bir tek kişi -yi yaratıp iade etmek- gibidir.
Şüphe yok ki, Allah hakkıyla işiticidir, görücüdür.
28. Artık o Büyük
Yaratıcının kudretini, büyüklüğünü düşünmelidir. Ve ey insanlar!. Şüphe yok ki,
(sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de) hepinizin ilk olarak dünyaya
getirilip sonunda öldürüldükten sonra tekrar kıyamette yeniden hayata
kavuşturulmanız da o Büyük Yaratıcıya göre (bir tek kişi) yi yaratıp onu
öldürdükten sonra diriltip iade etmek (gibidir) çünki o Yüce Yaratıcıya karşı
hiçbir çetinlik düşünülemez. Bütün mahlûkatı yaratmakla onlardan yalnız birini
yaratmak aynı kolaylıkta bulunur. Bütün yaratıkların ortaya çıkması için o Büyük
Yaratıcının bir Kün = ol diye emr etmesi kâfidir. Artık o büyük kudrete göre
ahiret hayatını ve diğerlerini kim inkâr edip uzak görebilir?. (Şüphe yok ki,
Allah hakkıyla işiticidir.) her sözü, her sedayı her iddiayı tamamen işitip
bilmektedir. Ve her var olanı (görücüdür) birini görmesi, diğerlerini görmesine
engel olamaz. Binaenaleyh ey o Büyük Yaratıcının kulları!. Sizin de bütün
sözlerinizi, işlerinizi o Kerem Sahibi halik işitip bilmektedir, artık bunu
düşünerek bütün tavır ve davranışlarınızı ona göre tanzime çalışınız, dikkatli
bir halde yaşayınız.
29. Görmedin mi ki,
şüphe yok Allah Teâlâ, geceyi gündüze katar ve gündüzü de geceye katar ve güneşi
ve ayı da musahhar kılmıştır. Hepsi de muayyen bir vakte kadar akar gider. Ve
muhakkak ki, Allah her işlediklerinizden haberdardır.
29. Bu mübarek
âyetler de Büyük Yaratıcı Hazretlerinin diğer birer nev'i kudret eserlerine
dikkatleri çekiyor, yaratıcılığın Cenab-ı Hak'ka âit olduğunu, ondan başka mabut
edinilenlerin ise bâtıl bulunduğunu ihtar ediyor. Geceler ile gündüzlerin
birbirini tâkibettiği gibi denizlerde de gemilerin birer ibret numunesi olmak
üzere akıp gittiğini ve müthiş dalgaların ootaya çıkması anında yalnız Allah
Teâla'ya sığınıldığını ve öyle ilâhi âyetlerin bir takım nankörlerden başkasını
inkâr edemiyeceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey sorumlu olan insan!,
(görmedin mi ki) Görmüş gibi kesinlikle bilmedin mi ki, (Şüphe yok; Allah Teâlâ,
geceyi gündüze katar ve gündüzü de geceye katar) bu vakitlerden herbirini
diğerine girdirir, vakit vakit geceler ve gündüzler artar, eksilir. Onlarda
böyle bir yenilik, farklılık eseri görülür durur (ve) o Hikmet Sahibi Yaratıcı
(güneşi de ayı da musahhar kılmıştır.) bunları da kendi semalarında muntazam bir
harekete tâbi tutmuştur, yeryüzüne ışıklarını, nurlarını yayar dururlar. (Hepsi
de muayyen bir vakte kadar akar gider) Güneş de, ay da kıyamete kadar doğar ve
batar, yaratı 11 ş ı ndaki hikmet ve fayda parlar durur, (muhakkak ki, Allah) Ey
insanlar!. Sizin öyle gündüzlerde ve gecelerde (her işlediğinizden haberdardır.)
O'nun bir olan zâtına hiçbir şey gizli kalmaz. Öyle ise bu vakitleri boş şeyler
ile uğraşarak zayi etmemelidir, bunlarda güzel, güzel amellerde bulunarak
Allah'ın rızasını kazanmaya muvaffak olmalıdır.
30. Şu beyân olunanlar,
şundandır ki, hak olan şüphe yok, ancak Allah Teâlâ'dır. O'ndan başka
çağırdıkları hep bâtıldır. Ve muhakkak ki, Allah'tır, o çok yüce, çok büyük olan
O'dur.
30. (Şu beyân olunanlar,
şundandır ki,) Yani: öyle bildirilen âyetlerin, gösterilen kudret eserlerinin
gerçek sebebi şudur ki (hak olan, şüphe yok, ancak Allah Teâlâ'dır)
bütün farklı yaratıklar,
o'nun birer kudretinin eseridir. Yaratıcılık ve mâbutluk ancak o'na aittir.
(O'ndan başka çağırdıkları) kendilerine ibadetde, duâ ve yakarışta bulundukları
(hep bâtıldır) onlara ilâhlık, mâbutluk isnat edilmesi bâtıldır, boştur,
(muhakkak ki, Allah'tır) başkası değil (o çok yüce) bütün yaratıkları üzerinde
hâkim, yüksek sıfatlarla vasıflanan ve (çok büyük olan) ululuk ve büyüklüğe
sahib bulunan ancak (O'ur) o Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir. Biz buna
inanmışızdır.
31. Görmedin mi ki,
muhakkak gemiler, denizde Allah'ın nimetiyle akar gider, size onun ayetlerinden
göstermek için. Şüphe yok ki, bunda herbir çokça sabr eden, çokça şükr eden için
ibretler vardır.
31. Ey hitap edilebilir
olan insan!. (Görmedin mi ki, muhakkak gemiler) büyük olsunlar, küçük
bulunsunlar hepsi de (denizde Allah'ın nimetiyle) onların sebeplerini hazırlamak
için kullarına vermiş olduğu kabiliyetle veya rüzgârları ortaya çıkarmasıyla
(akar gider) arzu edilen tarafa harekette bulunur. Tâki, ey insanlar!, (size
onun) 0 Kerem Sahibi Yaratıcının (âyetlerinden) bir kışımı (göstermek için) öyle
denizde akmasına devam eder. Evet.. Bütün bu ulaşım vasıtalarının varlığı,
muntazam hareketleri, Büyük Yaratıcının birliğine, ilmine, kudretine ait birer
delildir, bunlara bakıp da kendilerine o kabiliyeti veren nimet sahibi
yaratıcının varlığını, kudretini tasdik edip, yüceltmek elbette ki, gerekir,
(şüphe yok ki, bunda) bu zikredilen yüce âyetlerde, alâmetler de (herbir çokça
sabr eden) düşünce hususunda, ibâdet ve taat hususunda sabr ve sebattan
ayrılmayan ve (çokça şükr eden) ilâhi nimetlere karşı şükür vazifesini lâyıkiyle
yerine getirmeye çalışan müminler (için ibretler vardır) öyle mümin, düşünen
zâtlar, bu gibi ulaşım vasıtalarını düşünürler, kıymetlerini takdir ederler.
Evet.. Onların o koca denizlere nasıl yürüyerek uzak uzak kıt'alara yolcuları
nasıl taşımakta oldukları düşünülmeğe lâyıktır. Ve özellikle zamanımızdaki
uçakların havalarda ne kadar sür'atle uçup gittiklerini de nazarı dikkate almak
gerekmektedir. Bütün bunlar, ilâhî kudret ile meydana gelen birer hilkat
harikasıdır. Artık her zaman, bu gibi eserleri dikkate alarak bunları yaratan
sânı yüce Yaratıcıyı ululama ve yüceltmeye devam etmelidir, gafletle
yaşamamalıdır.
32. Ve onları kara
bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman, onlar Allah'a dini ona tahsis ediciler
olarak yalvarmaya başlamış olurlar. Sonra onları karaya selâmetle çıkardığı
zaman onlardan mutedil olan vardır ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve
pek nankör olandan başkası inkâr etmez.
32. Halbuki, nice insanlar
vardır ki, bu gibi büyük nimetlerin kadrini bilmezler, bunları yaratan Kerem
Sahibi Yaratıcıya kulluk etmeğe devam etmezler, ancak vakit vakit denizlere
vardıkları (ve onları kara bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman) can korkusuna
düşerler, o vakit (onlar Allah'a, dinî ona) o eşsiz mabuda (tahsis ediciler
olarak) yalnız, O'nun kendilerini kurtuluşa erdirebileceğine inanarak
(yalvarmaya başlamış olurlar) o korkunç durumdan kurtulmalarını yalnız o Kerem
Sahibi Yaratıcıdan niyazda bulunurlar, (sonra onları karaya selâmetle çıkardığı
zaman) yine onların ekserisi küfrlerinde, isyanlarında devam ederler. Ancak
(onlardan) bir kısım (mutedil olan vardır) Allah'ı bir kabul etmeye devam,
hayatına bir düzen vermeğe kabiliyetli bulunur. Fakat böyleler! pek azdır. Nail
oldukları nimetlerin kıymetini bilmeyip yine küfrlerine dönenlerin ise ne kadar
fena bir kabiliyette insanlar olduklarını bildirmek için Cenab-ı Hak buyuruyor
ki: (ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve pek nankör olanlardan başkası
inkâr etmez.) Evet.. Sözlerinde durmayanlar, ahidlerine vefa göstermeyenler,
nimete nankörlükte bulunurlar, Cenab-ı Hak'ka yalvarıp böyle bir felâketten
kurtulduktan sonra yine küfrlerine devam eder dururlar. Doğuştan gelen
kabiliyetlerini tamamen zayi etmemiş olanlar ise böyle bir nimete nail olunca
kıymetini bilirler, onu kendilerine ihsan buyurmuş olan Cenab-ı Hak'kı bir
olarak kabul edip, ululamağa çalışırlar, Allah'ın dinine gönül vererek ebedî
kurtuluşa ermiş bulunurlar. "Rivayete göre bu âyeti kerime, Ebu Cehl'in oğlu
Ikrime hakkında nazil olmuştur. Ikrime önceden babası gibi İslâmiyet'e cephe
almıştı, Mekke-i Mükerremenin fethi üzerine firar edip deniz sahiline varmış,
Yemen'e gitmekte olan bir gemiye binmişti. Cemi ansızın bir rüzgâra tutulmuş,
büyük bir tehlike yüz göstermişti. Ikrime kendi kendine söz vermiş ki, eğer
Allah Teâlâ beni bundan kurtarırsa elbette Muhammed Aleyhisselâm'a döner
giderim, mübarek dine sarılarak İslâmiyet'i kabul ederim. Derken rüzgâr dinmiş,
Ikrime de selâmetle Yemen sahiline çıkmıştı. Kendisinden evvel karısı Ümmülhâkim
de İslâmiyet'i kabul etmişti. Yemen'e gelerek kocası Ikrime ile beraber
Peygamber efendimizin yanına dönüp gelmişler, Ikrime de müslümanlığını
açıklayarak samimi bir şekilde İslâm dinine sarılmış oldu. Ebu Bekrıssıddık
zamanında bir askeri birlik ile Umman ve Yemen taraflarına giderek kâfirler ile,
dinden dönenler ile savaşlarda bulunmuştur. Sonra Şam fethine gidip
Ecnâdiyye veya Yermuk
muharebesinde şehit olmuştur. İslâmiyet'e güzelce hizmetlerde bulunmuştur.
Radiallahu Teâlâ anh "Essirac-ül-Münir" "Kamusulalâm".
33. Ey insanlar!.
Rabbinizden korkunuz ve bir günden de endişe ediniz ki, bir baba evlâdından
birşey ödeyemez, evlât da atasından birşey ödeyecek değildir. Şüphe yok kij
Allah'ın vadi haktır. Artık sizi dünya hayatı sakın aldatmasın ve sizi o çok
aldatıcı -şeytan-Allah hakkında şaşırtmasın.
33. Bu mübarek
âyetler, insanlığa Allah'dan sakınmalarını, kıyamet gününün müthiş durumlarını
düşünüp korkmalarını ve dünyanın fani varlığına ve şeytanın aldatmalarına
kapılmamalarını emr ediyor. Kıyametin zamanını, yağmurların ne vakit yaşacağını,
ana rahimlerinde nelerin olduğunu, ve insanların ileride neler kazanacaklarını
ancak Allah Teâlâ'nın bildiğini, başkalarının bilemiyeceğini açıklamaktadır.
Şöyle ki: (Ey insanlar!. Rab'binizden korkunuz) 0 Büyük Yaratıcının kudretini,
azametini düşünerek titreyiniz, onun dinine aykırı harekette bulunmayınız (ve
bir günden de endişe ediniz ki,) başka günlere benzemiyecektir, deniz
fırtınalarının ve diğer dehşet verici olayların çok fevkinde olan nice korkunç
olayları içinde bulunduracaktır. Artık öyle bir günden nasıl korkulmaz ki, (bir
baba evlâdından birşey ödeyemez) o kadar şefkatli olduğu hâlde yine evladının
bir günahını yüklenemez, onun cezasını kendisi çekemez (evlât da atasından
birşey ödeyecek değildir) babasının sorumluluğunu üzerine atamayacaktır. Bir
kâfir babaya mümin olan evlâdının ahirette hiçbir faidesi olamayacaktır.
Babasını Allah'ın azabından kurtaramayacaktır. (Şüphe yok ki, Allah'ın vadi
haktır) vad buyurmuş olduğu o kıyamet günü herhalde meydana gelecektir. Herkese
amellerine göre sevap ve ceza verileceği hususundaki ilâhi açıklama gerçeğin ta
kendisidir, (artık sizi dünya hayatı) bu fani âlemin güzelliği ve süsü
(aldatmasın) sizi gaflete daldırıp insanlık vazifenizi yerine getirmekten geri
bırakmasın. Çünki o hayat sürelidir, ebedî hayatı düşünüp onu sağlamaya
çalışmalıdır, (ve sizi) Ey insanlar!, (o çok aldatıcı) olan şeytan (Allah
hakkında şaşırtmasın) sizi kötülüklere sürükleyerek o yüce mabudunuza karşı
isyan edici bir vaziyette bırakmasın, kalplerinizi Allah'dan korkusundan boş,
tevbe edip, af diler olmaktan gafil bir hale getirmiş olmasın. Daima uyanık
bulunarak kulluk vazifelerinizi yapmağa çalışınız, müthiş kıyamet gününü
unutmayınız.
34. Şüphe yok ki, o
kıyamet hakkındaki bilgi Allah indindedir ve yağmuru o indirir ve rahimlerde
olanı o bilir ve hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını kestiremez ve bir kimse
hangi yerde öleceğini kestiremez. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ alîmdir, habîrdir.
34. iŞüphe yok ki, o
kıyamet hakkındaki) 0 kıyamet kopacağı güne dair (bilgi Allah indindedir) onun
ne zaman ortaya çıkacağını Allah'tan başkası bilemez. İnsanların vazifesi, o
meydana geleceği kesin olan günü düşünerek daha dünyada iken hayatlarını
tanzime, davranışlarını düzeltmeğe çalışmaktan ibarettir, (ve yağmuru o indirir)
0 Kerem Sahibi Yaratıcı, takdir edilmiş olan vakitlerde yağmurları yeryüzüne
yağdırır, bir hayat mayası olan sular ile yeryüzüne bir nev'i hayat vermiş olur.
(ve rahimlerde olanı o bilir) 0 Kerim olan Yaratıcı annelerin rahimlerinde olan
çocukların erkek mi, dişi mi olduklarını yarattıklarının tamam mı, noksan mı
bulunduğunu ancak o Büyük Yaratıcı bilir (ve hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını
kestiremez) hayıra mı kavuşacağını, şerre mi uğrayacağını bilemez, hayat
faaliyetinin nasıl bir netice vereceğini kesin şekilde belirleyemez, (ve bir
kimse hangi yerde öleceğini kestiremez) ileride ne gibi hâdiselen zuhur
edeceğini, ne gibi bir sebeple dünya hayatından mahrum kalacağını ve ölüm
olayının meydana geleceği günü kesin olarak bilemez. Binaenaleyh insan, o günü
hatırdan çıkarmamalıdır, gaflet içinde yaşamamalıdır, insan, hiç umulmayan bir
zamanda hayata veda edebilir, hayatından ümit kesilmek üzere olan bir hasta da
şifa bularak nice seneler daha yaşayabilirler. Bütün bunları hakkıyla bitmek,
Cenab-ı Hak'ka aittir. Evet.. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ alimdir) Onun ezeli
ilmi, külli ve cüz'i bütün hadiseleri, bütün olayları kapsar ve o Hikmet Sahibi
Yaratıcı (habirdir) gerek açık ve gerek gizli bütün olayları bilir, bütün
gönüllerde gizli olan düşüncelerden, kanaatlerden haberdardır. Hiçbir şey o
Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerine gizli kalamaz, artık bu gibi ilâhi vasıfları
düşünerek uyanık bir halde, kulluğun sânına lâyık bir tarzda yaşamaya
çalışmalıyız. Rivayete nazaran "Hars Bini Amr" adında bir şahıs, çölden
peygamberin huzuruna gelerek: Kıyamet ne zaman kopacaktır?. Ben tohumlarımı yere
bıraktım, yağmur ne zaman yağacaktır?. Zevcem hâmiledir.. Oğlan mı kız mı
doğuracaktır?. Ve ben yarın ne iş göreceğimdir?. Ve ben nerede öleceğim?. Diye
bu beş şeyden sualde bulunmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş,
bunları ancak Cenab-ı Hak'kın bildiği ifade buyurulmuştur. Bunlara "Mugayyebatı
Hamse" denilir. Bunları Allah Teâlâ dilediği kuluna vahy veya itham yoluyla
bildirmedikçe kimse bilip kesin surette tayin edemez. Bazı alametlere
dair elde edilen malûmat ise kesin değildir. Daima uymayabilir. Mamafih
öyle bir bilgi, o
alametlere dayanacağı için
yine Cenab-ı Hak'kın bildirmesiyle meydana gelen bir bilgiden başka değildir. Bu
mugayyebat = gaybler hakkında "Buharî'de" zikredilen bir hadis-i şerif, şu
mealdedir. Cayıb anahtarları beştir, onları Allah'tan başkası bilmez. Şöyle ki:
Yarın ne olacağını Allah'tan başkası bilmez. Ve rahimlerde ne olduğunu Allah'tan
başkası bilmez ve kıyametin ne vakit kopacağını Allah'tan başkası bilmez, ve bir
kimsenin nerede öleceğini kendisi bilmez, ancak Allah bilir, ve yağmurun ne
vakit geleceğini de Allah'tan başka bir kimse bilmez. Bu gibi gayba ait şeylerin
Allah'ın ilmine tahsis buyurulmuş olması, bir hikmet ve menfaat gereğidir.
İnsanlara gerekli olan, üzerlerine düşen vazifeleri yapmaktır, zahiri sebeplere
yapışmakla beraber Cenab-ı Hak'ka tevekkülde, teslimiyette bulunmaktır, her
hususta başarıyı o kerem sahibi, merhametli şanı yüce Yaratıcı'dan beklemektir.
Ve başarı yalnız Allah'tandır..
Sonraki Sayfa

|
|