|
30-RUM
SURESİ
Bu mübarek Sûre de Mekke-i
Mükerreme'e inmiştir. Yalnız (18)'inci âyetinin Medine-i Münevvere'de indiği
naklediliyor. Altmış âyeti kerîmeyi kapsar. Ehli kitaptan olan Roma'lıların
putlara tapmakta bulunan eski Iran halkına birkaç sene zarfında galip
geleceklerine bir mucize olmak üzere haber verdiği için böyle "Rûm Sûresi" adını
almış bulunmaktadır.
Bu yüce sûre, bir tarihi
olayı ortaya çıkışından evvel haber vererek müslümanları müjdeliyor ve Kur'an-ı
Kerim'in bir ebedî mucize olduğunu göstermiş oluyor. Bir kısım fetihlerin
meydana geleceği hakkındaki ilâhî va'din gerçekleşeceğini bildiriyor. Cenab-ı
Hak'kın yüce sıfatlarından bir kısmını açıklıyor, o Büyük Yaratıcının birliğine,
ilmine, hikmetine, kudretine şahitlik eden dıştaki ve içteki birçok hilkat
eserlerini açıklamakla insanların dikkat nazarlarını o yaratılış hârikalarını
seyretmeye çekmektedir. Allah'ın dinine aykırı, alaylı hareketlerde bulunanların
da pek fena akıbetlerini ve ahirette azaplara uğrayacaklarını hatırlatmak ile
halkı uyanmaya davet etmektedir. Müslümanların İslâm dinine sarılmalarını,
üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışmalarını, akrabalık hukukunu
da gözetmelerini emrediyor. İslâmiyet'in her tarafa yayılacağına ve
müslümanların maddî ve manevî bereket ve zafere kavuşacaklarına işaret
etmektedir. İnsanların fena hareketlerinden dolayı da yeryüzünde bir takım
fenalıkların meydana gelmiş olduğunu hatırlatıyor. İnsanların dikkatini
istifadesini sağlamak için Kur'an-ı Kerim'in birçok ibret verici misalleri
kapsadığı bildiriyor. İlâhî va'din mutlaka gerçekleşeceğini tekrar açıklamak ile
müminleri sabr ve sebata davet etmektedir.
1. Elif, Lâm, Mim.
1. Bu mübarek âyetler,
ehli kitaptan olan Roma'lıların, müşriklerden olan eski İranlılara galip ve
müminlerin gönül rahatlığına kavuşacaklarını müjdeliyor. Her hususta emr ve
irade bir olan zâtına âit olan Büyük Yaratıcının herşeye gücü yettiğini ve pek
merhametli olduğunu bildiriyor ve o Hikmet Sahibi Yaratıcının vâ'dından vazgeçer
olmadığını, birçok insanların ise bunu bilmeyip yalnız dünyanın pek açık olan
varlığını bilmekte, ahiret hayatından ise gafil bulunmakta olduklarını
açıklamaktadır. Şöyle ki: (Elif Lâm, Mim) bu mübarek harflere dâir "Bakare" ve "Ankebut"
sûrelerinin birinci âyetlerine âit açıklamalara müracaat!.
2. Rûm mağlûp oldu.
2. Vaktiyle (Rûm mağlûp
oldu) yani: Ehli kitaptan olan Doğu Roma'lılar, putlara tapan Eski İranlılar
tarafından bir savaş neticesinde büyük bir yenilgiye uğratılmıştı.
3. Yerin en yakınında.
Bununla beraber onlar mağlûbiyetlerinden sonra muhakkak ki, galip olacaklardır.
3. Bu yenilgi (Yerin
en yakınında) meydana gelmiştir. Yani Arabistan'a veya Rum Başkentine en yakın
bir Roma arazisi dahilinde vuk'u bulmuştu. Buranın Ürdün veya Filistin veya Şam
bölgelerinden ibaret olduğu da naklediliyor. (Bununla beraber onlar) 0
Roma'lılar, müşrik olan İranlılara (yenilgilerinden sonra muhakkak ki,) o
müşriklere (galip olacaklardır) diğer bir savaş neticesinde o mağlûbiyetlerinin
intikamını alacaklardır.
4. Üç ile nihayet dokuz
sene içinde. Önceden de, sonradan da emr Allah'a aittir ve o gün müminler mutlu
olacaklardır.
4. Bu galibiyet ise (Üç ile
nihayet dokuz sene içinde) gerçekleşecektir. Bunun hakkında ilâhî takdir böyle
tecellî etmiştir. Şüphe yok ki, (önceden de sonradan da emr, Allah'a aittir)
vaktiyle Iran'lıların galip gelmesi, sonra da Roma'lıların galip olacakları
ilâhî takdir gereği bulunmuştur. Elbette ki, bütün tabii olaylar, o Büyük
Yaratıcının emr ve takdirine göre meydana gelmektedir. (Ve o gün) 0 Roma'lıların
galibiyeti zamanında (müminler) de bir zafere kavuşarak (mutlu olacaklardır)
yani: 0 tarihte müslümanlar da Bedir Savaşında müşriklere galip gelerek bir
fetih zevkine kavuşacaklardır. Ve o zaman Kur'an-ı Kerim'in bu haberi
gerçekleşecektir, onun bir ebedî mucize olduğu bu vesile ile de ortaya
çıkacaktır, bu da müslümanlar için büyük bir iftihar ve gönül rahatlığı
vesilesidir.
5. Allah'ın yardımı ile.
Dilediğine yardım eder ve O, azizdir, rahimdir.
5. Evet.. Roma'lıların o
galip geldikleri günde Cenab-ı Hakkın müslümanlar hakkında da şefkatli tecellî
edecektir. (Allah'ın yardımı ile) müslümanlar da mutlu kalbleri huzurlu
olacaklardır. Bu kesindir, nitekim öyle de olmuştur. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ
(dilediğine yardım eder) dilediği herhangi bir kavmi, diğer bir kavim üzerine
galip kılar, kulları üzerinde istediği şekilde tasarruf hakkı, o Hikmet sahibi
Yaratıcı'ya aittir, (ve o) büyük mâbud (azizdir) en büyük bir izzet ve kudret
sahibidir, dilediğini yardıma kavuşturur, dilediğini de mağlûp eder, hikmetin
gereği ne ise onu yaratır, kimse ona engel olamaz ve o Kerim Yaratıcı (rahîmdir)
kulları hakkında merhameti pek çoktur. Ondan dolayıdır ki, onlara
peygamberlerini göndermiş, onların selâmet ve saadetlerine vesile olan hükümleri
bildiren kitaplarını ihsan etmiş, kendilerini gafletten uyandırmak için bir
takım ibret verici hâdiseleri, tarihî olayları o mübarek kitapları vasıtasiyle
insanlara bildirmiştir.
6. -Bu- Allah'ın vadi.
Allah vadinden dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.
6. -Bu Roma'lıların
düşmanlarına üstün geleceklerine dâir olan kesin açıklama da (Allah'ın vâ'di)
dir. Artık gerçekleşecektir. Çünki (Allah vâ'dinden dönmez) ilâhî va'dinden vaz
geçmez. Gerek dünyaya ve gerek ahirete ait ilâhî va'di mutlaka yerine
gelecektir, hakikate aykırı açıklamalarda bulunmaktan ilâhlık sânı münezzehtir.
Biz buna inandık. (Ancak insanların çoğu bilmezler) bilgisizliklerinden düşünce
yoksunluklarından dolayı ilâhî va'din kıymetini, kesinliğini takdir edemezler.
Bu galibiyet hususundaki ilâhî va'di de takdir edemeyip onu uzak görenler de
bulunur. Nitekim bulunmuştur. Fakat bilâhara bu ilâhî va'd de gerçekleşerek onu
inkâr edenler, mahcubiyetler içinde kalmışlardır.
7. Dünya hayatından bir
aşikâre olanı bilirler, ahiretten ise habersiz olanlar onlardır, onlar.
7. Evet... 0 insanların
birçokları yalnız bu (Dünya hayatından bir aşikâre olanı bilirler) onlar yalnız
maddî menfaatlerini sağlayan, nefsî arzularına hizmet eden şeyleri bilir, göster
ise kapılır dururlar, ebedî menfaatlerini, selâmet ve saadetlerini temin edecek
şeyleri düşünüp kazanmak istemezler. (Ahiretten ise habersiz olanlar) 0 ebedî
hayatı düşünmeyenler, onu temine çalışmayı hatırlarına getirmeyenler, işte
(onlardır) o yalnız dünyanın geçici varlığiyle mutlu olanlardır. Evet.. Tam
gaflt ehli işte (onlar) dır. Böyle bir hâl ise üzülmeye lâyıktır. İnsan,
yaradılışındaki, hikmeti, gayeyi düşünmelidir, ona göre çalışmalıdır, üzerine
düşen vazifelerden habersiz bulunmamalıdır.
§ Bu mübarek âyetlerin iniş
sebebi şöylece nakledilmektedir. Peygamberimizin Peygamberliğinin beşinci
senesinde bu âyetlerin nazil oluşandan yedi sene evvel İranlılar ile Roma'lılar
arasında bir muharebe başlamış, bu savaşta Roma'lılar büyük bir yenilgiye
uğramışlardır. Bu mağlûbiyet, Arabistan'a ve Roma'lıların Başkenti olan
Kostantiniye şehrine en yakın bir yerde meydana gelmiş, Roma'lıların ellerinden
bir çok şehirleri çıkmıştı. Bu hâdise, Mekke-i Mükerreme'deki müşrikleri
sevindirdi. Diyorlardı ki: Bizim gibi müşrik olan İranlılar kitap ehli olan
Roma'lılara galip geldiler, biz müşrikler de kitap ehli olan müslümanlara galip
geleceğiz. Bunların bu saçmalamaları, eshab-ı kiramı üzmekte idi. İşte bu hâdise
üzerine bu mübarek âyetler nazil olup Roma'lıların da o mağlûbiyetlerinden sonra
İranlılara nihayet üç ile dokuz sene arasında galip olacaklarını ve o zaman
müslümanların da ilâhî yardıma kavuşacaklarını müjdelemiştir.
Hz. Ebu Bekir, bu ilâhî
müjdeyi Mekke müşriklerine karşı ilân ederek artık o kadar sevinmeyin, az sonra
Roma'lılar da İranlılara galip olacaklardır, demiş, onlar ise buna imkân
olmadığını düşünüyorlardı. Öyle zayıf, perişan düşmüş bir millet, o koskoca
muhteşem bir millete nasıl galip olabilir diyorlardı. Çünki o zaman Roma'lılar
pek mağlûp perişan bir halde bulunuyorlardı. Hatta o müşriklerden "Übeyy Ibni
Halef" Hz. Ebu Bekr'i yalanlamış, Hz. Ebu Bekr de: Ey Allah'ın düşmanı!. Yalancı
olan sensin, diye karşılıkta bulunmuş, nihayet aralarında bir bahis
akdetmişlerdi.
Şöyle ki: Üç seneye
kadar Roma'lılar galip olurlarsa Übeyy Ibni Halef Hz. Ebu Bekr'e on deve
verecek, aksi takdirde ise Hz. Ebu Bekr, ona on deve verecekti. Resûl-i
Ekrem Efendimiz bu
mukaveleden haberdar olunca buyurdu ki: Ya Ebi Bekri. Bu mukavelenin süresini ve
develerin sayısını arttırınız. Çünki bu galibiyet, üç sene ile dokuz sene
arasında meydana gelecektir. "Bid'ı sinîn" sözü bunu bildirmektedir. Ebu Bekr
Radiyallahü anh da bu Peygamber emrine göre "Übeyy Ibni Halef" ile tekrar
görüşmüş, o bahsin süresini dokuz seneye, verilecek develerin mikdarını da yüze
çıkarmışlardı. Nihayet bu mukaveleden itibaren altı sene geçmiş, yedinci senenin
başında Roma'lıların galib oluşu gerçekleşmişti. "Übeyy Ibni Halef" ise Uhud
Savaşında Resûl-i Ekrem tarafından aldığı bir kılıç darbesiyle yaralanmış
Mekke-i Mükerreme'ye dönerek ölmüştü. Hz. Ebu Bekr de o mukavele gereğince yüz
deveyi Übeyy Ibni Halefin mirasçılarından almıştı. Bu develeri Resûl-i Ekrem'in
emriyle fakirlere tesadduk etti. Deniliyor ki: Bu mukavele, faizin, kumarın
haram kılınmasından önce meydana gelmişti. Bunların haram olduklarına dair
ayetler ise daha sonra Medine-i Münevvere'd e inmiştir. Fakat "Ze mahşeri"
demiştir ki: İmamı Âzam ile İmamı Muhammed'in mezheplerine göre faiz ve kumar
gibi şeylere ait fasit akitler dari İslâm'da caiz değildir. Dar-ı harpte ise,
müslümanlar ile kâfirler arasında caizdir, yapılabilir. İşte Hz. Ebu Bekr'in
yapmış olduğu o mukavele de bunun sıhhatine bir delildir. Fakat sair fukehaya
göre bu gibi fasit akitler, hiçbir yerde caiz değildir. Essiracil Münir ve
tefsiri I merağı. "Rum" ismi, Roma şehrinden alınmıştır. Roma halkına "Rum" adı
verilmişti. Roma hükümdarlarına da "Kayser" adı verilmişti. Eski Iran = Fars
hükümdarlarının unvanları da "Kisra" idi. Çoğulu ekâsire'dir. Bilâhara Roma
devleti Doğu ve batı devletleri namiyle iki kısma ayrılmıştı. Doğu Roma
devletine tâbi olanlara "Rum" adı ve batı Roma'ya tâbi olanlara da "Firenk"
unvanı verilmiştir. Peygamberimizin Peygamberliğinin senesindeki, milâdın
(613)'üncü yılına rastlamaktadır. Roma ve Iran devletlerinin sınırları, Dicle ve
Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu. Mısır, Suriye, Filistin ve
Irak'ın bir kısmı ve Anadolu, Roma hükümetine tâbi idi. Bu tarihte vuk'u bulan
bir muharebede Roma orduları, Iran ordularına yenilmiş, Suriye'deki birçok
şehirleri ve bütün Filistin'i İranlılar elde etmişlerdi. Anadolu'yu da işgal
ederek İstanbul boğazına kadar gelmişlerdi. Bu sırada Roma hükümdarına karşı
kendi valileri de isyan etmiş, onun hükümeti hemen hemen parçalanıp yok olacak
bir hâle gelmişti. Aynı zamanda hükümdarları da eğlenceye düşmüştü, ülkesini
savunacak vasıtalardan yoksun kalmıştı. Artık öyle bir hükümetin pek kuvvetli ve
galip olan Iran hükümetine karşı tekrar cephe alacağı hiç ümit edilmiyordu. İşte
Kur'an-ı Kerim, Roma'lıların galip olacaklarına böyle bir zamanda haber vermiş,
tâbi duruma göre buna imkân görülmemişti. Fakat o ilâhi kitabın bu haberi öyle
hiç umulmayan bir zamanda gerçekleşti. Roma hükümdarı, kendisini muayyen bir
zaman için mümkün mertebe toplamış, perişan bir milletten topladığı bir kuvvet
ile o muhteşem Iran hükümetine karşı savaşa atıldı ve parlak bir galibiyete
kavuştu. Bu galibiyet zamanında İslâm orduları da Bedr Savaşında büyük bir
başarı göstermişti. İşte Kur'an-ı Kerim'in müjdeleri de gerçekleşmiş, ilâhi
kitabın bir ebedi mucize olduğu bu vesile ile de anlaşılmış bulundu. Bu,
rabbimizin ihsanıdır...
8. Nefsleri hakkında
tefekkürde bulunmadılar mı?. Allah gökleri ve yeri ve bunların
aralarındakilerini yaratmadı, ancak hak ile ve muayyen bir vakit için
yaratmıştır. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları Rab'lerine kavuşmayı
elbette inkâr ederler.
8. Bu mübarek âyetler,
Cenab-ı Hak'kın birliğini, kudret ve azametini inkâr edenlerin o pek cahilce
hallerini ortaya koyuyor. Onların güçlü olma belirtilerini ve kendilerinden daha
varlıklı olan eski inkarcı kavimlerin pek fecî olan tarihî durumlarını dikkate
almadıklarını kınamak için beyan buyuruyor. Fenalıklarda bulunanların, Allah'ın
âyetlerini inkâr ve inananlar ile istihza edenlerin pek korkunç, çirkin
sonlarına işaretle insanlığı uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Bakışlarını
yalnız dünyanın kabuk kısmına atfedip duranlar (Nefsleri hakkında tefekkürde
bulunmadılar mı?) kendilerinin yaradılmış olduklarını düşünmediler mi?
Kalplerinde bir düşünce duygusu bir vicdani kanaat hâsıl olmadımı ki, bakıp da
anlasınlar ki: (Allah, gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini) birçok
mahlûkatı, muhtelif sanat eserlerini birbirinden farklı kudretini gösteren
eserleri boş yere (yaratmadı) hepsini de şüphe yok ki, (ancak hak ile) gerçeğe
uygun, sabit bir emr ile, bir menfaat ve hikmete dayalı bir halde yaratmıştır.
Kendilerinin yoktan yaratılmış olduğu bu cümleden değil midir? (ve hepsini de
muayyen bir vakit için yaratmıştır) Yüce zatının programlayıp, belirlemiş olduğu
bir zamana kadar onlar devam edip duracaklardır. 0 belirli zaman gelince de;
yani kıyamet kopunca da hiçbiri bu âlemde kalmayacaktır, hepsinin de bu
dünyadaki varlığı sona erecektir, sorumlu olanlarda bu âlemdeki âmellerinin
mükâfat veya cezasına kavuşacaklardır. (Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları)
Bu kesin akıbete inanmış değildirler, onlar (Rab'lerine kavuşmayı) yeniden hayat
bulup mahşere sevk, ilâhi mahkemeye teslim edileceklerini (elbette inkâr
ederler) onlar ahiret hayatına, oradaki sevap ve azaba inanmazlar.
9. Yeryüzünde gezip de
bakmadılar mı ki, onlardan evvelkilerin âkibetleri nasıl olmuştur. Onlardan
kuvvetçe daha şiddetli idiler ve onların imar ettiklerinden daha ziyade yeri
altüst etmiş ve imarda bulunmuşlardı ve onlara Peygamberleri açık deliller ile
gelmişlerdi. Artık Allah onlara zulmeder olmadı velâkin onlar kendi nefslerine
zulm eder oldular.
9. Nedir o kadar
cehalet ki, o dinsizler, ahiret hayatını inkâr ediyorlar, kendilerinin yok
olacak varlıklarına güvenip duruyorlar? Onlar hiç (Yeryüzünde gezip de
bakmadılar mı?.) hiç dünya tarihini ibret nazarı ile görüp okumadılar mı?, (ki,
onlardan evvelkilerin akıbeti nasıl olmuştur?.) Ad, Semud kavimleri gibi eski
ümmetlerin küfrleri yüzünden başlarına gelmiş felâketleri işitip, alâmetlerini
görmüş bulunmuyorlar mı? 0 eski kavimler ki, (kuvvetçe daha şiddetli idiler)
şimdiki inkarcı kavimlerden daha güçlü bedenî yapıya, kuvvete sahip
bulunuyorlardı (ve onların) şimdiki inkarcı kimselerin dünya yüzünden (imâr
ettiklerinden) yapıp vücude getirdiklerinden (daha ziyade yeri alt üst etmiş)
ziraatte bulunmuş, madenler arayıp bulmuş, su kaynakları bulup her tarafa
akıtmış idiler. Yeryüzünde şimdikilerden daha fazla (imârda bulunmuşlardı) nice
görkemli binalar, kaleler, saraylar yapmışlardır. Artık o eski milletler,
inkârları yüzünden öyle helak olmuş olunca onların gerisinde bulunan sonraki
inkarcılar, yok olmaya mâruz kalamazlar mı? Bu nasıl uzak görülebilir.?. (Ve
onlara) o eski kavimlere de (Peygamberleri açık delil ile gelmişlerdi)
kendilerinin Allah'ın dinini tebliğe memur, doğru sözlü zâtlar olduklarını
gösterir birçok mucizeler, hârikalar göstermişlerdi. Buna rağmen onları tasdik
etmeyenler, neticede yok olup cezalarına kavuşmuşlardı. (Artık Allah onlara zulm
eder olmadı) Onları günahsız kimseler oldukları halde cezalandırmadı. (Velâkin
onlar kendi nefislerine zulm eder oldular) Allah'ın birliğini inkâr etmeğe,
Peygamberleri yalanlamaya devam ettiler, ahiret hayatına inanmadılar, birçok
çirkin hareketlerde bulundular da o yüzden Allah'ın azabına mâruz kaldılar.
Artık ey Son Peygamber'e karşı da öyle inkarcı bir halde bulunanlar!. Siz de
öyle korkunç bir akıbete lâyık olduğunuzu bir kere düşünmeli değil misiniz?
10. Sonra fenalık
yapanların akıbeti, pek fena oldu. Çünki Allah'ın âyetlerini tekzib ettiler ve
onlar ile alayda bulunur olmuşlardı.
10. Evet.. O akıbeti siz
de düşünmelisiniz. Şüphe yok ki, (Sonra fenalık yapanların) kötü inançlarda,
çirkin hareketlerde bulunanların (akıbeti pek fena oldu) pek şiddetli bir
cezalandırmaktan ibaret bulundu, dünyada da, ahirette de, azaba, felâkete
uğradılar (çünkü) onlar (Allah'ın âyetlerini tekzib ettiler) Peygamberlerin
tebliğ ettikleri ilâhi kitapları, gösterdikleri mucizeleri inkâra yeltenip
durdular, (ve onlar ile) O âyetler ile, mucizeler ile (alayda bulunur
olmuşlardı) artık şüphe yok ki, o kadar dinsizlikte, kutsal şeylere karşı
saygısızlıkta bulunan kimseler, öyle korkunç bir âkibete lâyık olmuşlardı.
Binaenaleyh sonrakiler için lâzımdır ki, onların o pek fecî akıbetlerinden bir
ibret dersi alsınlar, Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinden korkup onun mukaddes
dinine karşı gelmesinler, aksi takdirde hiçbiri Allah'ın azabının pençesinden
kendisini kurtaramaz. Cenab-ı Hak, herşeye gücü yeter, onun kudretinin
alâmetleri onun yaratıcılığındaki büyüklüğü isbata yeter. Biz buna inanmışızdır.
§ "Sûâ" kelimesi çok çirkin
mânâsına olan "esve" kelimesinin çoğuludur. Cehennemden kinaye bulunmaktadır.
11. Allah halkı evvelâ
yaratır, sonra onu geri çevirir, nihayet ona döndürüleceksinizdir.
11. Bu mübarek âyetler
de Allah Teâlâ'nın bu yaratıkları nasıl yaratmış ve sonra nasıl iade edeceğine
dikkatleri çekiyor. İnsanların ahirette nasıl grublara ayrılacaklarını, salih
müminlerin cennette nasıl mesûd bir şekilde, gönülleri rahat bir halde
kalacaklarını müjdeliyor. Allah'a ortak koşanların, âyetlerini yalanlayanların
da nasıl yardımdan mahrum, sahte mabutlarını inkâr eder bir halde kalarak
cehenneme sevkedileceklerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere
düşünün (Allah) ilm ve kudretini bütün kâinatı kuşatan büyük yaratıcı (halkı
evvelâ yaratır) insanları ve diğerlerini önce bu dünyada yaratır, yaşatır (sonra
onu) o halkı, o kullarını kıyamet gününde (geriye çevirir) onları ölmüş
oldukları halde yeniden hayata kavuşturur. Artık ey insan!. Kesindir ki,
(nihayet) o kıyamet âleminde (o'na) O büyük Yaratıcının mânevi huzuruna, hisap
ve ceza mevkiine (döndürüleceksinizdir) artık orada amellerinize göre mükâfata
veya cezaya kavuşmuş olacaksınızdır.
12. Ve o gün ki, kıyamet
kopar, günahkârlar susup duracaklardır.
12. (Ve o gün ki,
kıyamet kopar) Bütün insanlar yeniden hayat bularak mahşere sevkedilir, pek
muazzam bir manzara meydana gelir, o zaman (günahkârlar susup duracaklardır)
şaşkın bir halde susmaya mecbur kalacaklardır. Müşrikler kendilerini
savunabilmek için bir delil bulamayacakları için hayretler içinde kalıp susmaya
mecbur olacaklardır.
13. Ve kendilerine
şeriklerinden şefaat ediciler de bulunmuş olmayacaktır ve şeriklerini inkâr
ediciler olacaklardır.
13. (Ve kendilerine) 0
müşriklere o müthiş günde (şeriklerinden) Cenab-ı Hak'ka ortak koşmuş oldukları
putlardan ve diğerlerinden (şefaat ediciler de bulunmayacaktır) onları cehennem
azabından kurtaramayacaklardır (ve) o müşrikler, o kıyamet gününde (şeriklerini)
dünyadalarken kendilerine tapıp da şefaat beklemiş oldukları putları (inkâr
ediciler olacaklardır.) Onların birer mâbud olmadığını anlayarak onlardan
kaçınacaklardır. Fakat ne yazık ki, artık bu inkârları, kendilerine bir faide
vermeyecektir.
14. Ve o gün ki kıyamet
kopar, o gün birbirinden ayrılırlar.
14. (Ve o gün ki, kıyamet
kopar) 0 sevap ve ceza kalemi meydana gelir (o gün) müslümanlar ile kâfirler
(birbirinden ayrılırlar) bir kısmını müminler bölümü, diğer bir kısmını da
kâfirler bölümü teşkil etmiş olur.
15. İmdi o kimseler ki,
imân etmişler ve sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardır, artık onlar bir bahçede
sevinç içinde kalırlar.
15. (İmdi o kimseler
ki) Dünyadalarken (îman etmişler ve yararlı amellerde bulunmuşlardır) imânlarını
Allah'ın rızasına uygun hareketleriyle, ibadetleriyle kuvvetlendirmişlerdir
(artık onlar) o hâlis, muhlis müminler, o ahiret âleminde (bir bahçede) gülleri,
çiçekleri, suları bol, parlaklık ve tazeliği içinde bulunduran birer cennette
(sevinç içinde kalırlar) pek büyük nimetlere, ilâhi lütuflara kavuşmalarından
dolayı kalben pek büyük bir rahatlık içinde ebediyyen yaşar dururlar.
§ "Yuhberun"; kelimesi,
sevinirler, ikrama nail olurlar, güzelce yankılar ve nağmeler ile zevk duyarlar
diye tefsir edilmiştir.
16. Fakat o kimseler ki,
kâfir olmuşlar ve bizim âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalan saymışlardır,
artık onlar da azap içinde kalmaya hazırlanmış olurlar.
16. (Fakat o kimseler
ki) Dünyadalarken (kâfir olmuşlar) Allah'ın birliğini inkâr etmişlerdir (ve
bizim âyetlerimizi) Kur'an-ı Kerim gibi en nurlu bir ilâhi kitabı ve birçok
kudret eserlerini inkâra yeltenmişlerdir, (ve ahirete kavuşmayı yalan
saymışlardır) Özellikle haşr ve neşri de inkâr edip küfreder bir halde yaşamaya
devam etmişlerdir, (artık onlar da) o gibi kötülenmiş, çirkin özelliklere sahip
kimseler de (azap içinde kalmaya hazırlanmış olurlar) onlar sürekli olarak
cehennem ateşi içinde kalmaya mahkûmdurlar. Onlar cehenneme sevkedileceklerdir,
oradan asla ayrılıp kurtulamayacaklardır. İşte küfrün dehşetli, ebedî cezası!.
17. Artık akşamladığınız
vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ'ya teşbihte bulunun.
17. Bu mübarek
âyetlerde Yüce Yaratıcı Hazretlerini daima teşbih ve takdiste bulunmanın ve
belirli vakitlerde namaz gibi ibadetleri yerine getirmenin gereğine işaret
buyuruyor. Ve o Büyük Yaratıcının insanlık hakkındaki ilâhi tasarruflarını ve
ilâhi şefkatini bildiriyor. İnsanları düşünmeye ve Allah'ın kudretine şahadet
eden yaratma eserlerini düşünmeye davet etmektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, bir
büyük mâbuddur, her veçhile teşbih ve takdise lâyıktır, (artık) Ey o ezelî
Yaratıcının kulları!. (Akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah
Teâlâ'ya teşbihte bulunun) yani: Gece vakti olunca akşam ve yatsı namazını ve
sabah vakti olunca da sabah namazını kılın, en büyük teşbih ve ululamayı
kapsayan o mübarek ibadeti yerine getirin.
18. Ve Hamd, göklerde ve
yerde o'na mahsustur ve gündüzün nihayetinde de ve öğle vaktine vardığınızda da.
18. (Ve hamd, göklerde ve
yerde o'na mahsustur) 0 büyük mabuda göklerde bulunanlar da, yerde bulunanlar da
hamd-u sena etmekle yükümlüdürler. Zaten bütün kâinat
birer hâl lisanı ile o Yüce
Yaratıcıyı tasdik etmekte, o'na hamd ve senada, yakarışta bulunmaktadırlar.
Artık nasıl olur ki, mahkûkat arasında büyük bir mevkii olan insanlar o büyük
Yaratıcıya hamd-u senada bulunmasınlar?. Binaenaleyh ey sorumlu insanlar!. Siz
de bu yüksek kulluk vazifesine devam ediniz (ve gündüzün nihayetinde) yani:
İkindi vaktinde de ikindi namazını kılın (ve öğle vaktine vardığınızda da) öğle
namazı vakti olunca da öğle namazını edâ edin. Bu vesile ile teşbih ve hamd-u
sena vazifesi yerine getirilmiş olur. Kerim mabudun bir rahmet eseridir ki, bu
ulvî namaz ibadeti için böyle belirli zamanları tayin etmiş, kullarını sürekli
olarak böyle bir ibadetle sorumlu kılmamıştır. Yalnız gündüzün evvelinde,
ortasında ve ahirinde, gecenin de evveli ile ortasına doğru bir zamanda namaz
kılmasını emretmiştir. Bu vakitlerdeki ibadeti yerine getiren bir mümin, bütün
gün ve gece ibadet etmiş gibi olur. Ibni Abbas Hazretleri diyor ki:"Bu (17 ve
18)'inci iki âyeti celîle beş vakit namazı vakitleriyle beraber bildirmektedir"
bu beş vakit namaz, Mekke-i Mükerreme'de hicretten evvel farz kılınmıştır.
Peygamberin miracı hakkındaki hadisi şerif de bunu göstermektedir.
19. Ölüden diriyi çıkarır
ve diriden ölüyü çıkarır ve yeri ölümünden sonra diriltir ve işte siz de öylece
çıkarılacaksınız.
19. 0 Büyük Mâbud'un
varlığı, kudreti, azameti nasıl inkâr edilebilir?. Onun kutsal emirlerine nasıl
muhalefet edilerek namaz gibi bir ibadet terk olunabilir?. 0 Büyük Yaratıcı ki,
(Ölüden diriyi çıkarır) meselâ: İnsanları, kuşları birer nutfeden, birer
yumurtadan vücude getiriyor (ve diriden ölüyü çıkarır) meselâ: Yumurtayı
kuşlardan, nutfeyi de insanlardan meydana çıkarıyor. Yahut manen ölü olan bir
kâfirin sülbundan manen diri olan bir mümini yaratıyor ve bilâkis manen diri
olan bir müminin sulbünden de manen ölü sayılan bir kâfiri meydana çıkarıyor.
Bütün bunlar birer hikmet gereğidir, (ve) o Hikmet Sahibi Yaratıcı (yeri) de,
arz sahasını da (ölümünden sonra diriltir.) solmuş, bitki bitirme gücünden
mahrum kalmış olan yeryüzünü de baharın bereketi ile yeniden hayata erdirir,
üzerinde çeşit çeşit otlar, ekinler, çiçekler vücude gelmiş olur. Bunlar birer
ibret vesilesi değil midir?, (ve işte) Ey insanlar!. (Siz de öylece) Öldükten
cesetleriniz darmadağın olduktan sonra tekrar kabirlerinizden hayat sahasına
(çıkarılacaksınız) bu da Allah'ın kudretine göre pek kolay bir hâdisedir. İşte
örnekleri meydanda. Artık kıyamet hayatı nasıl inkâr edilebilir?.
20. Ve o'nun
âyetlerindendir ki, sizi topraktan yaratmıştır, sonra siz şimdi insansınız,
-yeryüzüne- yayılmaktasınız.
20. Evet.. (Ve onun) O
Büyük Yaratıcının birliğine kudretinin yüceliğine delâlet ve şahadet eden
(âyetlerindendir ki, sizi) sizin aslınız olan Âdem Aleyhisselâm'ı (topraktan
yaratmıştır) onun zürriyeti olan diğer insanlar da su ile topraktan ve onlar ile
elde edilen gıda maddelerinden meydana gelen birer dölsuyu ile yaratılmış
bulunmaktadır, (sonra siz şimdi insansınız) böyle mükemmel organlar ve kuvvetler
ile mücehhez birer yaratık bulunuyorsunuz. O Kâinatın Yaratıcısının takdiriyle
kudretiyle çoğalarak yeryüzüne (yayılmaktasınız) yeryüzünün her kıtasını işgal
etmiş, orada yaşamaktasınız. Bütün bunlar, Büyük Yaratıcının kudretine, sânının
yüceliğine birer açık, yüce deliller değil de nedir?.
21. Ve o'nun
âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden zevceler yaratmış, onlara
ısınasınız diye ve aranızda bir sevgi ve merhamet yapmıştır. Şüphe yok ki,
tefekkür edecek olan bir kavim için bunda elbette ibretler vardır.
21. (Ve o'nun) O Kerim
Yaratıcının yine (âyetlerindendir ki) kullarını yeniden hayata erdirip mahşere,
bir mükâfat ve ceza âlemine sevkedeceğine delâlet ve şahadet eden eserlerdendir
ki, (sizin için nefislerinizden) kendi cinslerinizden (zevceler yaratmış) tır.
Nitekim Hz. Havva'yı da Adem Aleyhisselâm'ın kaburga kemiğinden yaratarak onun
hayat arkadaşı kılmıştı. Bu zevceleri (onlara ısınasınız diye) yaratmıştır.
Bundaki başlıca hikmet ve fayda, onlar ile güzelce kaynaşıp, birbirinize
yaklaşmanızdır, temiz, iffetli olarak yaşayıp evlât ve torun sahibi olmanızdır.
(Ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı sizin (aranızda bir sevgi ve merhamet yapmıştır)
siz birer aile teşkil edersiniz, aranızda bir sevgi ve şefkat duygusu yüz
gösterir, birbirinizin hayrını, rahatını, hukukunu korumaya çalışırsınız. İşte
yaratılıştan gelen temizliği koruyan, İslâm ahlâkı ile vasıflanan insanlar,
böyle mutlu, iyilik dileyen bir aile hayatına kavuşmuş olurlar. (Şüphe yok ki,
tefekkür edecek olan bir kavim için) Yani: Aile kurumlarındaki faideyi,
gayeyi düşünen, böyle bir varlığın güzelce korunmasını takdir ederek
onu temine çalışan bir cemiyet fertleri için (bunda) öyle kocaların
ve karıların
yaratılmasında, aile
kurmaya müsaade buyrulmuş olmasında (elbette ibretler vardır) Kâinatın Yaratıcı
Hazretlerinin kudretine hikmetine ve İslâm dininin ne kadar yüce, sosyal
hükümleri ihtiva ettiğine dâir pek açık şahidler, deliller vardır. Binaenaleyh
hakikaten akıllı, düşünen, aydın olan bir sosyal kurul bütün bu ilâhi nimetleri
düşünür, özellikle aile hayatının kıymetini bilir, onu güzelce temiz bir şekilde
devam ettirmeye ve böyle büyük nimetlere kavuştuklarından dolayı Yüce Yaratıcı
Hazretlerine hamd eder, üzerine düşen kulluk vazifelerini ifaya çalışır. Başarı
yalnız Allah'tandır.
22. Ve o'nun
âyetlerindendir: Semaların ve yerin yaradılışı ve dillerinizin ve renklerinizin
farklı oluşu, muhakkak ki, bunda bilginler için elbette âyetler vardır.
22. Bu mübarek âyetlerde
diğer bir kısım kudret eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Aile
teşkilatındaki ilâhi lûtuflar, göklerin ve yerin yaraddışındaki ve lisanların,
renklerin farklı oluşundaki hikmet ve faydaya işaret buyuruyor. İnsanların gece
ve gündüz istirahate daldıklarını ve geçimlerini temin için ilâhi ihsan olan
istirhamda bulunduklarını gösteriyor. İnsanları korkuya ve ümide düşüren
şimşekleri ve gökten yağdırılan yağmurlar ile yerin yeniden hayat bulduğunu
bildiriyor. Göklerin ve yerin Allah'ın emri ile ayakta durduklarını, ölmüş
insanların da bir ilâhi çağrı anında yeniden hayat sahasına çıkacaklarını haber
veriyor. Bütün bu yaratılış harikalarının bilir, işitir, akıllıca düşünür olan
insanlar için birer ibret, birer Allah'ın birliğinin delili teşkil etmekte
olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Ve o'nun) 0
kâinatın Yaratıcısının (âyetlerindendir) o'nun varlığına, birliğine, kudretine,
ahiret hayatını da yaratacağına delâlet ve şahadet eden alâmetlerdendir,
(semaların ve yerin yaradılışı) bu muazzam âlemler, dış âleme âit ne mühim birer
ilâhi kudret eseridir, (ve) ey insanlar!. Sizin (dillerinizin ve renklerinizin
farklı oluşu) da birer hayranlık uyandıran iç âleme dâir delildir, birer ibret
vesilesidir. İnsanlar esasen bir babadan bir anadan doğmuş oldukları halde
çeşitli zümrelere ayrılmışlardır, muhtelif lügatler ile konuşmaktadırlar,
renkleri de beyaz, siyah gibi kısımlara ayrılmıştır, her birisinin siması da
başka başka bir vaziyette görülmektedir. (Muhakkak ki, bunda) insanların böyle
yaradılışlarındaki mükemmelliği, farklılığı dikkate alarak Büyük Yaratıcının
birliğini, kudret ve hikmetini elbette ki, tasdike vicdanen mecbur olurlar.
23. Ve o'nun
âyetlerindendir. Gecede ve gündüzde uyumanız ve o'nun fadlından talepte
bulunmanız. Şüphe yok ki, bunda kulak verip dinleyen bir kavim için elbette
âyetler vardır.
23. (Ve onun) 0 Büyük
Yaratıcının yine (âyetlerindendir) hikmet ve şefkatine delâlet eden
hâdiselerdendir, ey insanlar!. Sizlerin (gecede ve gündüzde uyumanız) evet..
Sizlerin öyle vakit vakit uykuya dalarak istirahatinizi temine, tabii
kuvvetinizi takviyeye muvaffak olmanız ne büyük bir kudret eseridir?. (Ve o'nun)
0 Kerem Sahibi Yaratıcının (fazl'ından talepte bulunmanız) geçiminizi te'min
için çalışıp bolluğa kavuşmanız. Evet.. Bunlar da ne büyük bir âyettir, birer
ibret vesilesidir. (Şüphe yok ki, bunda) Böyle uykuyu da uyanıklığı da
yaratmakta ve gece gündüz istirahate ve çalışmaya başarı vermekte de (kulak
verip, dinleyen bir kavim için) söylenilen faideli sözleri, verilen güzel
nasihatları işitip kabul eylemek kabiliyetinde bulunan zümreler için (elbette
âyetler vardır) bunlarda da Cenab-ı Hak'kın kudretine, dilediğini yaratacağına
ve özellikle ahiret hayatını da vücude getireceğine âit büyük deliller vardır
ki: Bir insan, nail olduğu nimetleri birer ilâhi ihsan kabul etmelidir, kendi
varlığına, kabiliyetine güvenmemelidir, nice kuvvetli, kabiliyetli kimseler
vardır ki, büyük bir nimete, servete nail olamazlar, bilâkis nice zayıf,
kabiliyetsiz kimseler de görülür ki, pek fazla bir nimete, servete nail
olmuşlardır. Velhâsıl insana düşen vazife, aklını, kuvvetini güzelce kullanmak,
muvaffakiyeti de Allah'ın lütfundan beklemektir.
24. Ve o'nun
âyetlerindendir. Size bir korku ve bir ümit olmak üzere şimşeği gösterir ve
gökten bir su indirir de onunla yeri ölümünden sonra diriltir. Muhakkak ki,
bunda da akıllıca düşünen bir kavim için elbette âyetler vardır.
24. (Ve o'nun) 0 Büyük
Yaratıcının (âyetlerindendir) o'nun pek parlak kudreti, birliğinin delilinin
eserlerindendir ki, ey insanlar!, (siz bir korku ve bir ümit olmak üzere şimşeşi
gösterir) onu başınızın üzerinde parlak ve korkunç bir şekilde, bir mahiyette
görmeğe başlarsınız, yakıcı yıldırımlar yağdırılacağından korkarsınız ve bol bol
lezzetli yağmurların
yağacağı ümidine düşerek de sevinirsiniz. (Ve) O Kerem Sahibi Yaratıcı (gökten)
bulutlar vasıtasiyle (bir su indirir de onunla yeri ölümünden sonra diriltir)
solmuş, gelişip büyümekten mahrum kalmış olan yeryüzü, tekrar o ilâhi bereket
sayesinde yeniden canlanmaya başlar, üzerinde renk renk bitkiler meydana gelir,
bunlar âdeta yeryüzünün ruhu mesabesinde olup onu yeniden canlandırır, (muhakkak
ki, bunda akıllıca düşünen bir kavim için elbette âyetler vardır) bu kadar
harikaları gören, böyle ölmüş mesabesinde bulunan yerlerin yeniden bir hayat
bereketine nail olduğunu seyreden akıllı, güzelce düşünen zâtlar için bu, bir
ibret vesilesi, kudret delili teşkil etmektedir. Böyle bir hâdise, insanların da
öldükten sonra tekrar hayat bularak başka bir âlemde yaşayacaklarına bir delil
bir örnek mahiyetinde bulunmaktadır.
25. Ve o'nun
âyetlerindendir. O'nun emriyle göğün ve yerin durması, sonra sizi bir çağırışla
çağırdığı zaman derhal yerden çıkacaksınızdır.
25. (Ve o'nun) O
Hikmet Sahibi Yaratıcının (âyetlerindendir) o'nun kudretinin eksiksiz oluşunu,
hikmetinin yüceliğini gösteren delillerdendir (o'nun emniyle) ilâhi iradesiyle
(göğün ve yerin durması) evet.. Onların kendi muhitlerinde birşeye dayanmaksızın
pek muntazam bir surette kalim ve belirli vakte kadar devam edecek olmaları, pek
büyük bir kudret delilidir. İşte bütün bu yaratma harikalarını meydana getirmiş
olan büyük Yaratıcı, şüphe yok ki, herşeye kadirdir. İnsanları da belirli bir
zaman için yaşatıyor, tayin edilmiş vakit gelince de hepsini dünya hayatından
mahrum bırakacaktır. Evet.. Ey insanlar!. (Sonra sizi bir çağırışla çağırdığı
zaman derhal yerden çıkacaksınızdır.) yani: Bütün ölmüş insanlar kıyamet âlemine
sevk için o Büyük Yaratıcının emriyle İsrafil Aleyhisselâm tarafından sür'a
üfürülecek, bütün ölüler kabirlerinden diri olarak çıkarılacaklardır. İşte
gözlerimizin önünde parlayıp duran şu kadar kudret eserleri, birer muazzam
delildir ki, Kâinatın Yaratıcı Hazretlerinin insanları öldürdükten sonra tekrar
hayata kavuşturacağı ve dilediği âleme şevke kadir olduğunu pek mükemmel
göstermektedir.
26. Ve onun içindir,
göklerde ve yerde kim varsa, hepsi de o'na itaatkârdırlar.
26. Bu mübarek
âyetlerde Allah Teâlâ'nın bütün kâinata malik, hepsinin de o Büyük Yaratıcıya
itaat ettiğini ve bütün mahlûkatını yoktan var eden o sânı Yüce Yaratıcıya göre
onların diriltilip, tekrar gönderilmesi de pek kolay olacağını bildiriyor,
efendiler ile köleler arasında bir ortaklık ve eşitlik ve bir korku
bulunmadığını bir misâl olarak ortaya koyup kâinatın sahibi olan Büyük
Yaratıcının ortak ve benzerden uzak olduğunu izah etmektedir. Şöyle ki: (Ve onun
içindir) Mülkiyet ve mahlûkiyyet itibariyle o Büyük Yaratıcıya aittirler
(göklerde ve yerde kim var ise) bütün onları yaratan onların üzerinde hâkim olan
ancak Allah Teâlâ Hazretleridir (hehsi de o'na itaatkârdırlar) bütün bu
mahlûkat, o kudret sahibi Yaratıcının iradesine, fiiline boyun eğmektedirler,
hepsinin de yaradılışı, yaşayışı, ölümü, sonra da diriltilmesi, Allah'ın
irâdesine tâbidir, hiçbiri buna muhalefet edemez. Kulluk vazifesi hususundaki
bazı asi hareketler ise mükelleflere hikmet gereği verilmiş olan bir ihtiyar,
bir cüz'i irâde sebebiyle meydana gelmektedir. Eğer hikmet gereği böyle bir
ihtiyar bir kabiliyet verilmemiş olsa idi o âsiler de asla muhalefet ederek
isyanda bulunmuş olamazlardı.
27. Ve o -zât-dır ki,
halkı bidâyeten yaratır, sonra onu iade eder. Bu, o'na göre pek kolaydır ve
o'nun için göklerde ve yerde en yüksek şan vardır. Ve o, azîzdir, hakimdir.
27. (Ve o) Kâinatın
Yaratıcısı, o sıfatları yüze zat (dır ki, halkı bidâyeten yaratır) dünyaya
çıkarır (sonra onu) o yarattığını öldürdükten, yok ettikten sonra kıyamet günü
(iade eder) yeniden hayata, varlığa kavuşturur (bu) o mahlûkatı yeniden geri
getirmek, hayata kavuşturmak (o'na göre pek kolaydır) Kâinatın Yaratıcısına göre
bütün mahlûkatı ilk defa yaratmak ile ikinci kez vücude getirmek eşittir,
hepsini de dileyince derhal var veya yok edebilir. Bizlere göre ise elbette ki,
birşeyi yoktan var etmeğe nisbetle o şeyi iade etmek daha kolaydır.
Artık herhangi birşeyi
icada kaadir olan bir Büyük Yaratıcı, o şeyi öldürdükten, mahvettikten sonra
tekrar geri getirmeye kaadir olamaz mi?. Elbette ki, kaadir olur Amenna.. (Ve
o'nun için göklerde ve yerde en yüksek şân vardır) 0 Kâinatın Yaratıcısı en
yüksek, en mukaddes sıfatlara sabittir. En tam, umumi kudretle, hikmetle
muttasıftır, onun asla bir
benzeri ve nazırı yoktur. Bütün semalar da yer de o'nun bu yüce sıfatlarına
şehadet edip durmaktadır. (Ve o) Kâinatın Yaratıcı Hazretleri (azizdir) her
dilediğini darhal vücude getirebilir, herşey o'nun iradesine boyun eğmeye
mecburdur. Ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) o'nun her emri, her fiili birer
hikmet ve faydaya dayanmaktadır.
28. Sizin için kendi
nefislerinizden misâl irâd etti. Sizi rızıklandırdığımız şeyde sizin için sağ
ellerinizin mâliki olduğu -köle ve cariye- gibi şeylerden ortak olanları var
mıdır ki, onda siz müsavi olasınız?. Kendi nefislerinizden korktuğunuz gibi
onlardan da korkasınız?. İşte böyle âyetleri akılıca düşünen bir kavim için
tafsilatlı olarak bildiririz.
28. Artık ey o Kâinatın
Yaratıcısının bu kudret ve azametini, O'nun ortak ve benzerden münezzeh oluşunu,
anlayıp, itiraf etmeyen müşrik kimseleri. 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı, sizi
uyandırmak için (sizin için kendi nefislerinizden misâl getirdi.) tâki, şirkin
bâtıl olduğunu anlayabilesiniz. Şöyle ki: (sizi rızıklandırdığımız şeyde) size
verdiğimiz mallarda ve diğerlerinde (sizin için sağ ellerinizin mâlik olduğu)
köleler verdiğimiz mallarda ve diğerlerinde (sizin için sağ ellerinizin mâlik
olduğu) köleler ve cariyeler gibi (şeylerden ortak olanları var mıdır?.) Sizin
köleleriniz olan kimseler, sizin servetinize mallarınıza sizinle beraber ortak
olarak tasarrufta bulunabilirler mi (ki, onda siz müsavî olasınız?.) o servet
vesaire sizinle o hâkimiyetiniz altında bulunan kimseler arasında eşit, müşterek
bulunsun da (kendi nefislerinizden korktuğunuz gibi onlardan da korkasınız?.)
yani: Kendiniz gibi hür olan kimseler ile olan şirketlerdeki korku gibi o köle
ve cariyeler ile olacak bir şirketten dolayı da korkup durasınız?. Elbette bu,
böyle değildir. Köleler, efendilerinin mallarına ortak olamazlar ki, onlardan bu
hususta korkulabiİsin. Artık birer insan olan efendiler ile köleler arasında bir
ortaklık bulunmadığı halde bütün mükevvenata sahip olan bir Büyük Yaratıcının
birer âciz mahlûku olan, o'nun mülkü ve hâkimiyeti alımda bulunan putlar vesaire
o Kâinatın Yaratıcısının nasıl ortağı olabilirler?. O'nun mülkünde nasıl
diledikleri şekilde tasarrufta bulunabilirler ki, onlara da ilâhlık isnat
ediyorsunuz, onları kendilerinin de Yaratıcısı ve sahibi olan Cenab-ı Hak'ka
ortak kabul ediyorsunuz, bu ne bilgisizlik! (İşte böyle âyetleri) misal ve
açıklama yolu ile beyan olunan delilleri, hüccetleri (akıllıca düşünen bir kavim
için tafsilatlı olarak bildiririz.) Artık akıllı olanlar, bu gibi misâllerden
ibret alırlar, bir efendinin kölesi, cariyesi kendisine eşit kendisinin mülkünde
kendisine ortak olamadığı halde bütün Kâinatın Yaratıcısı, sahibi olan bir sânı
yüce mabuda onun mahlûkatı nasıl ortak olabilirler?. Bunun mümkün olmadığı çok
açık değil midir?. Elbetteki pek açıktır. Bunun aksini savunanlar, elbette
güzelce düşünmekten, aklını çalıştırmaktan mahrum kimselerdir. Binaenaleyh bu
âyeti kerime, müşrikler hakkında büyük bir kınama ve bilgisizlik halini
kapsamaktadır.
29. Fakat zulmedenler,
bilmeksizin kendi nevalarına tâbi oldular. Artık Allah'ın dalâlete düşürdüğünü
kim hidayete erdirebîlir?. Ve onlar için yardım edecekler de yoktur.
29. Bu mübarek
âyetler, müşriklerin ne gibi bir sebeple tevhid dininden İslâm yolundan,
yardımcıdan mahrum kalmış olduklarını bildiriyor. Bir dinî fıtriden bir hilkat-ı
ilâhiyeden ibaret olan İslâm dinine yönelinmesini, onda değiştirmenin câri
olamayacağını ve namaza devam edilmesini emr ediyor, dinlerini parçalamış,
ayrılığa düşmüş olan müşriklerden kaçınılması lüzumunu da hatırlatmaktadır.
Şöyle ki: Evet.. 0 müşrikler, ilâhi âyetleri, delilleri akıllıca düşünüp
uyanmadılar (fakat) onlar öyle nefislerine (zulmedenler) kendilerini azaba mâruz
bırakanlar (bilmeksizin) işledikleri küfür ve şirkin bâtıl oluşunu bilmedikleri
hâlde (kendi hevalarına tâbi oldular) nefislerinin meyi ettiği fâidesiz zararlı
şeylerin ardına düşüp durdular. (Artık Allah'ın dalâlete düşürdüğünü) öyle kendi
heveslerine tâbi olup irâdelerini küfre harcamış olmalarından dolayı doğruyu
bulmaktan mahrum kalmış kimseleri (kim hidayete erdirebilir?.) Elbetteki kimse
erdiremez, onları hidayete erdirmeğe kimse kaadir olamaz. (Ve onlar için yardım
edecek) bir kimse de (yoktur) onları ahirette Allah'ın azabından kurtaracak bir
yardımcı bulanamaz, öyle kendilerinden medet, şefaat bekledikleri putlarından ve
diğerlerinden bir yardım göremeyeceklerdir.
30. Artık yüzünü
çevirerek -nezih bir müvehhit olarak- dine" Allah'ın yaradışına tut ki,
insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaradışı için değişiklik yoktur.
İşte müstakîm olan din o'dur. Velâkin insanların çokları bilmezler.
30. (Artık) Ey sorumlu
insan!. Ey imân sahibi!, sen o müşrikleri bırak, sen (yüzünü) bütün varlığını,
gaye ve iradeni (çevirerek) temiz ve müslüman olarak (dine, Allah'ın yaradışına
tut) bir fıtri din olan İslâm dinine tamamiyle yönelt, ona sarıl, ona daima
yöneltmiş bulun (ki, insanları onun üzerine yaratmıştır) bütün insanları tevhid
dinine müsait bir kabiliyette vücude getirmiştir. Her insan, İslâm fıtratı üzere
dünyaya getirilmektedir, sonra bazıları kendi nefsinin arzusuna uyarak bu temiz
yaratılışına aykırı hareketlerde, kanaatlerde bulunur (Allah'ın yaradışı için
değişiklik yoktur) yâni: Onu insanların değiştirmeğe selahiyetleri olamaz,
yaratılış gayesine ve kendisine yönelinmesi gereken ilâhi dine aykırı
hareketleri caiz görülemez. Özellikle o fıtretten maksat, Allah'ın dinî olduğuna
göre o yüce dinî kimsenin değiştirmeğe selâhiyeti yoktur, ona olduğu gibi
bağlanılması gereklidir. (İşte müstakim olan din o'dur) O tevhid dirinden ibaret
olan İslâm dinidir (velâkin insanların çokları bilmezler.) 0 Allah'ın dininin
kıymetini, yüceliğini, gerekliliğini takdir edemiyerek nefislerinin arzularına
uyarlar, bâtıl dinlere tâbi olur dururlar.
§ Hanif; Bâtıldan hakka
meyleden, İslâm dinine uyan, İslâmiyet'te sabit, Allah'ın birliğini itiraf eden
zat demektir.
§ Fitret; de tıynet,
hilkat, yaradılış ilk yaradılış hali manasınadır.
31. Hep o'na dönünüz ve
o'ndan korkunuz ve namazı doğruca kılınız ve müşriklerden olmayınız.
31. Ey akıllarını
güzelce kullanan müminler!. Siz (Hep o'na dönünüz) Allah'ın dinine îman etmiş
olduğunuz halde o Yüce dinin emirlerine yasaklarına riayete çalışınız (ve ondan)
o büyük mâbud'un dinine karşı gelmekten (korkunuz) o Kerem Sahibi Yaratıcı'ya
ibadette bulunmakla beraber kötü âkibete uğramak ihtimalinden de gafil
bulunmayınız, daima korku ve ümid üzere bulunarak Allah'ın korumasına iltica
ediniz (ve namazı doğruca kılınız) namazlarınızı belirlenen vakitlerinde
şartlarına dikkat ederek edaya devam eyleyiniz (ve müşriklerden olmayınız)
doğuştan gelen temiz halinizi deştirmeyiniz, müşrikler ile sevgiye ve düşüp
kalkmaya devam edip, onlara benzemeğe meyletmeyiniz, kendi değerlerinizi
korumaya çalışınız.
32. O kimselerden ki,
dinlerini parçaladılar ve fırka fırka oldular, -onlardan- her taife, kendi
yanlarında olan ile sevinicidirler.
32. Evet.. Siz ey
müminler!. (O kimselerden) Olmayınız (ki) onlar (dinlerini) bir fıtrat dinî olan
tevhid dinini (parçaladılar) birçok bâtıl dinlere, mezheplere tâbi oldular,
birbirinin aleyhinde bulunup durdular, (ve fırka fırka oldular) birbirinden
farklı grublara ayrıldılar, biribirinin aleyhinde çalışmaya başladılar. Onlardan
(her taife kendi yanlarında olan ile) kendi inançlariyle, bâtıl dinleriyle
(sevindiler) onlar, kendilerinin sadık, doğru bir dine bağlandıklarını
zannederek mutlu bir şekilde yaşamak isteyen kimselerdir. Halbuki, onlar ileride
ne müthiş azaplara, felâketlere, uğrayacaklar da ondan hiç haberleri yok!.
33. Ve insanlara bir
ziyan dokunduğu vakit Rab'lerine dönerek o'na duada bulunurlar. Sonra onlara
ondan bir rahmet tattırıverince o vakit onlardan bir güruh Rablerine ortak
koşarlar.
33. Bu mübarek âyetler,
insanların farklı psikolojik durumlarını gösteriyor. Bir belaya uğrayınca Cenab-ı
Hak'ka yalvarmaya başladıklarını, bir ilâhi nimete kavuşunca da içlerinden
bazılarının hiçbir delile dayanmaksızın şirke düştüklerini bildiriyor ve
insanların bir nimete eriştikleri zaman sevindiklerini, kendilerinin sebebiyet
verdikleri bir felâkete uğrayınca da ümitsizlik ve keder içinde kaldıklarını
beyan buyuruyor. Yüce Yaratıcının dilediği kullarını fazlaca rızıklandırıp veya
dar bir geçime düşürdüğünü, bunda da inananlar için ibretler bulunduğunu beyan
ile Allah'ın fiillerinin birer hikmet ve menfaata dayanmış olduğuna işaret
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve insanlara bir ziyan dokunduğu vakit) meselâ: Bir
hastalığa, bir ihtiyaca uğradıkları zaman (Rab'lerine dönerek O'na duada
bulunurlar) sapıklığı bırakarak Cenab-ı Hak'ka duaya, yakarışa başlarlar,
bilirler ki, O'ndan başka kendilerini o belâdan kurtaracak yoktur. Evet.. Allah
Teâlâ'nın böyle yaratıcı oluşunu, rabliğini bilmek, beşeri fıtrat gereğidir.
(Sonra onları ondan) o beladan kurtarıp (bir rahmet tattırıverince) Cenab-ı Hak
insanları bilâhara sıkıntılardan kurtarıp bir rahata erdirince (o vakit onlardan
bir güruh rab'lerine ortak koşarlar.) kendilerini öyle bir nimete
kavuşturan Kerem Sahibi Yaratıcıyı unutarak bir takım yaratıklara ilahlık isnat
ederek onlara tapmaya
başlarlar. Bu nekadar
cehalet ve nankörlük?. Bununla beraber insanların bir kısmı da kendilerini o
felâketlerden kurtaran Cenab-ı Hak'kın birliğini tasdike ve nimetlerine karşı
şükür vazifesini yerine getirmeye devam ederler. İşte insanlığa yakışan da
budur.
34. Onlara verdiklerimize
nankörlük yapsınlar için -öyle şirke düşerler- İmdi faidelenip durunuz, artık
yakında bileceksiniz.
34. Evet.. Şirke
düşenlerin o halleri nekadar cahilcedir. (Onlara verdiklerimize nankörlük
yapsınlar için) öyle şirke düşerler. Halbuki, kavuştukları nimetlerden dolayı
şükrederek Allah'ın birliğini tasdikten ayrılmamaları gerekmez mi idi?. Diğer
bir görüşe göre de bu, tehdidi içinde bulunduran bir emirdir. Adeta buyrulmuş
oluyor ki: 0 müşrikler, o kavuştukları nimetlerden dolayı varsın şirke
düşsünler, artık ileride onun müthiş cezasını elbette göreceklerdir. İşte Büyük
Yaratıcı Hazretleri, o müşrikleri tehdit için şöyle de hitap buyuruyor, (imdi)
Ey müşrikleri. Bu geçici dünyada (faidelenip durunuz) ellerinizdeki varlıklardan
istifadeye çalışınız (artık yakında bileceksiniz) bu istifadenizin neticesini
ahiret âleminde anlayacaksınız, bu nankörlüğünüzden dolayı nekadar dehşetli
azaplar içinde kalacaksınız, dünyadaki küfr ve Allah'a şirk koşmanın müthiş
cezasına kavuşmuş olacaksınızdır.
35. Yoksa biz onlara
apaçık bir delil mi indirdik de o'na ortak koşmalarını bu mu söylüyor?.
35. Ne cehalettir ki,
Allah'ın birliğini tasdike devam etmeyerek öyle şirke düşüyorlar?. İşte Allah
Teâlâ Hazretleri onları kınamak ve tehdit için buyuruyor ki: (Yoksa biz onlara
apaçık bir delil mi indirdik de) açık bir hüccet, kesin bir delil vermiş olduk
da (ona) o kâinatın Yaratıcısına (şerik koşmalarını bu mu) böyle kendilerine
indirilmiş olan açık, kesin delil mi (söylüyor?.) kendilerine teklif ediyor?.
Halbuki, böyle bir delil ne mümkün!. Artık neye dayanarak öyle şirke düşmek
cehaletini göstermiş o I u yo r I a r.
36. Ve insanlara ne
zaman bir rahmet tattırdı isek onunla sevinivermişlerdir. Ve işledikleri günah
sebebiyle kendilerine bir kötülük isabet edecek olursa o vakit de onlar
ümitsizliğe düşerler.
36. (Ve) İnsanlarda
başka bir garip ruh hali de vardır. Bunu da Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretleri
şöylece beyân buyuruyor: (Nâsa ne zaman bir rahmet tattırdı isek) sağlık gibi,
geçim rahatlığı gibi, bir nimet ihsan eyledik ise (onunla sevinivermişlerdir.)
onun bir ilâhi lütuf olduğunu dikkate almaksızın sadece o nimetten dolayı bir
zevk ve sevince dalmış bulunurlar, Cenab-ı Hak'ka hamd ve senada, şükür azetmede
bulunmak vazifesini hatırlarına getirmezler. (Ve) Bilâkis (işledikleri günah
sebebiyle) kendi günahlarının uğursuzluğu neticesi olarak (kendilerine bir
kötülük isabet edecek olursa) bir korkunç felâkete tutulursa (o vakit de onlar
ümitsizliğe düşerler) artık Allah'ın rahmetinden ümitlerini keserler, ümitsizlik
ve keder içinde kalır dururlar. Halbuki, böyle bir durum, müminlere yakışmaz,
gerçek müminler, bir nimete kavuştular mı, onu Cenab-ı Hak'kın bir ihsanı
bilerek hamd ve şükre devam ederler. Bir musibete, bir şiddete uğrayınca da onu
bir hikmet gereği bilerek uzaklaştırılmasını Hak Teâlâ'dan ümid ve niyaz
ederler, ümidlerini kesmezler.
37. Görmediler mi ki,
muhakkak Allah Teâlâ dilediği kimse için rızkı yayar ve daraltır. Şüphe yok ki,
bunda inanan bir kavim için elbette ibretler vardır.
37. Öyle kendilerine isabet
eden bir ihtiyaçtan, bir musibetten dolayı ümitsizliğe düşenler (görmediler mi
ki,) bakıp da anlamadılar mı ki, (muhakkak Allah Teâlâ dilediği kimse için rızkı
yayar) onu geniş bir rızka, bir nimete erdirir (ve) sonra da o rızkı, nimeti
(daraltır) dilediği bir kulunu böyle bir imtihana, bir belaya tâbi tutar ve vine
bazı kullarını bol bir geçim vasıtasına, bir rahatlığa nail kılan, diğer bazı
kullarını da dar bir geçime üzüntülü bir hale sokar. Bütün bunlar, birer hikmet
gereğidir ve geçicidir. Evet.. (Şüphe yok ki, bunda) Hak Teâlâ'nın kullarını bir
vakit nimetlere, bolluğa kavuşturması, bir vakit de ihtiyaçlara, üzüntülere
sokmasında
(mümin olan bir kavim için
elbette ibretler vardır) bütün bu farklı hayati olaylar, birer delildir, bunlar
ile Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin kudretinin, hikmetinin eksiksiz
oluşuna delil getirilir. Binaenaleyh insan, Allah'ın takdirine razı olmalıdır,
bir nimete nail olunca kadrini bilmeli, şükrünü yerine getirmelidir bir
meşakkate
düşünce de sabr etmelidir,
onun da bir hikmete bağlı olduğunu düşünüp, teselli olmalıdır. Hayırlısiyle o
meşakkatin ortadan kalkmasını Kerem Sahibi Yaratıcısından niyaz etmelidir,
kesinlikle, ümitsizliğe düşmemelidir. Cenab-ı Hak durumları değiştirir. Biz buna
inanmışızdır.
"şeb mabvolur hemişeki,
necm-i seher doğar"
"Encamı inhizamda mihr-i
zafer doğar"
"Abisteni safa-vü kaderdir
leyâl hep"
"Gün doğmadan meşime-i
şebden neler doğar"
Rahmi
38. Artık akrabana hakkını
ver yoksula da, yolcuya da. Bu Allah'ın cemâlini dileyenler için pek hayırlıdır
ve işte kurtulaşa erecek olanlar da onlardır.
38. Bu mübarek
ayetlerde gücü yeter olan müminlerin bazı kimselere malî yardım etmelerini ve bu
yardımın pek hayırlı olup Allah katında sevaba vesile olacağını bildiriyor.
Sadece artması için verilen bir malın bir ihsanın Allah yanında sevaba vesile
olamayacağını hatırlatıyor. Fakat Allah rızası için verilen zekâtların,
sadakaların kat kat sevaba vesile olacağını ve Allah Teâlâ'nın Yaratıcı rızık
verici, diriltici ve öldürücü olduğunu beyân ve o Büyük Yaratıcıya ortak
koşanların bu üstün özelliklere sahip olmadıklarını hatırlatarak Allah'ın zâtını
tenzih ve insanları güzel harekete teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Ey
sânı Yüce Peygamber!. Veya geniş imkâna kavuşan dürüst müslümanl. (Akrabana
hakkını ver) akrabandan olan kimselere iyilikte bulun, muhtaç olanlara sadaka
ver, hatırlarını hoş et. (Yoksula da) Yani: Hiçbir şeye sahip olmayıp dilenmeye
muhtaç olan kimseye de yardım et isterse, aranızda bir yakınlık bulunmasın
(yolcuya da) yani: Malı beldesinde kalıp yanında bulunmayan kimseye de yardım,
ihtiyacını gidermeğe gayret et. Böyle yardım, insanlık alâmetidir, islam
terbiyesinin bir gereğidir. Diğer fakirlere, muhtaç olanlara elden gelen
yardımda bulunmak da bu kabildendir. Böyle bir yardım, sevap kazanmaya güzel bir
vesiledir. (Bu) yardım, böyle hukuka riayet (Allah'ın cemalini) ilâhi zâtına
manen yaklaşmayı ve onun ilâhi ihsanlarına kavuşmayı (dileyenler için pek
hayırlıdır) bu vesile ile o yüce gayelere kavuşmak tecelli eder (ve işte felaha
nail olacak olanlar da onlardır) çünki bu sebeple Allah'ın rahmetine, cennet
nimetlerine aday bulunmuş olurlar. Halbuki, bu harcama vazifesini yapmayanlar,
veya Allah'ın rızası için değil, bir gösteriş için yapanlar, böyle bir kurtuluşa
lâyık olamazlar. Onlar kendi varlıklarından hakkiyle istifade etmiş
sayılamazlar.
39. insanların
mallarında artsın diye faiz kabilinden verdiğiniz şey Allah indinde gelişip
artmaz ve Allah'ın rızasını dilediğimiz hâlde verdiğiniz zekât ise böyle
değildir. İşte -mallarını- kat kat arttıranlar ancak onlardır.
39. (İnsanların mallarında
çoğalsın diye faiz kabilinden verdikleri şey) yani: Karşlığı olmaksızın artması
istenilen bir mal istense, öyle bir muamele, kesinlikle haram olmayıp
mekruh bir halde de bulunsa ahirete ait faide sağlayamaz. Meselâ: Bir ihsan
adiyle verilip de ondan fazlası gözetilen bir mal, o ihsan (Allah indinde
gelişip
artmaz) o mal ahirete
âit sevaba, bir mükâfata sebep olmaz. Nitekim bir âyeti kerime de
"karşılığında fazla
bekleyerek iyilikte bulunms
(el-Müddessir 74/6)
buyurulmuştur. Yani: Bir kimseye bir iyilikte bulunup da ondan fazlasını dileme.
(Ve Allah'ın rızasını dilediğiniz halde verdiğiniz zekât ise) böyle değildir.
Onun ahiretteki faideleri pek çoktur. (İşte) Mallarını, servetlerini (kat kat
arttıranlar, ancak onlardır) çünki bu vesile ile onların malları artar ve
berekete kavuşur, ahirette de birçok sevaplara lâyık bulunurlar. Artık
cimrilikte bulunmamalıdır. Cenab-ı Hak'ka tevekkül etmelidir, ondan lütf ve
ihsan niyazında bulunmalıdır.
40. Allah o -yüce zat
dır ki, sizi yarattı, sonra sizi rızıklandırdı. Sonra sizi öldürür, sonra da
diriltir. Hiç sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapan var
mıdır?. -Allah Teâlâ-onların
ortak koştuklarından münezzehtir ve çok yüksektir.
40. Çünkü (Allah o) Yüce
zat (dır ki, sizi yarattı) hiçbir varlık sahibi olmadığınız hâlde sizi varlık
sahasına getirdi. (Sonra sizi rızıklandırdı) bu dünyada birçok nimetlere
kavuşturdu yaşattı (sonra sizi öldürür) bu geçici hayatı terketmiş olursunuz
(sonra da) sizi yeniden (diriltir) başka bir âleme gönderir. İşte ey insanlar!.
Sizin Halikınız, mabudunuz böyle kudret ve hikmet sahibidir, onun her emr ve
yasağı yalnız birer hikmettir, ona riayet pek gereklidir. Artık ey o Kâinatın
Yaratıcısının bu kudret ve azametini düşünmeyen müşrikleri. (Hiç sizin
şeriklerinizden) O Büyük Yaratıcıya ortak koştuğunuz putlardan ve diğerlerinden
(bunlardan birini yapan var mıdır?.) Onlar herhangi bir ferdi yaratmaya,
yaşatmaya, rızıklandırmağa güç yetirebilirler mi? Ne mümkün!. Elbette ki, güç
yetiremeyecekleri gayet açık. Artık ne diye onlara tapıyorsunuz?. Evet.. O
müşrikler, akıllarını kötü kullanmış, sapıklığa düşmüş kimselerdir. Elbette ki,
Allah Teâlâ (onların) o müşriklerin ilâhi zâtına (şerik koştuklarından
münezzehtir ve çok yüksektir.) ve Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin yüce sânı,
her türlü ortak ve benzerden uzaktır pek yücedir. Biz buna inandık.
41. insanların ellerinin
kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesat meydana geldi. Onlara yaptıkları
şeylerin bazısını tattırsın için. Gerek ki, onlar dönüverirler.
41. Bu mübarek
âyetlerde insanların fena hareketleri yüzünden karalarda, denizlerde bir takım
felâketlerin meydana gelmiş ve bunu ne gibi bir hikmete bağlı bulunmuş olduğunu
hatırlatıyor. Pek çoğu müşrik olan geçmiş kavimlerin korkunç âkibetlerine
dikkatleri çekiyor. Artık daha dünyada iken Allah'ın dinine sarılmanın gereğini
ve kıyametin ortaya çıkarılmasındaki hikmet ve menfaati bildirerek yararlı
müminlerin mükâfatlara kavuşacaklarını müjdeleyip, kâfirlerin de küfrleri
sebebiyle azab edileceklerine işaretle kendilerini tehdit buyurmaktadır. Şöyle
ki: (İnsanların ellerinin kazandığı şey sebebiyle) kendilerinin günahları
yüzünden, öyle yasaklanmış hareketleri neticesinde (karada ve denizde fesat
meydana geldi) birçok yerlerde kıtlık ve pahalılık, zararlı yağmurlar gibi,
deprem gibi, gemilerin parçalanıp batması gibi, korkunç savaşların olması gibi
helak edici hâdiseler yüz gösterdi. Bu ibret verici hâdiselerin ortaya
çıkarılmasındaki hikmet ve menfaate ise şöylece işaret buyuruluyor: (Onlara) o
günahkâr kullara Cenab-ı Hak, onların (yaptıkları şeylerin) gayrimeşru
hareketlerin cezasını, kötü meyvesini (tattırsın için) o fesadın meydana
gelmesini takdir buyurmuş. (Gerek ki,) lâyık olan o'dur ki, o günahkâr kullar,
bu hâdiseleri düşünerek izledikleri fena yollardan geri (dönüverirler) onlardan
umulmaya lâyık olan budur. Bu âyeti kerime, Cenab-ı Hak'kın kulları hakkındaki
ihsan ve keremin koruma yumuşaklığını göstermektedir. Çünki onları küfrlerinden
dolayı hemen mahvedip, cezalandırmıyor, bazı olayları onların uyanmalarına bir
sebep kılmış oluyor. Küfrlerinde ısrar edenlerin asıl cezalarını ahirette
bırakıyor, onlara bir uyanma devresi ihsan buyuruyor. Artık bundan istifade
etmeli değil midirler?.
42. De ki: Yeryüzünde
gezip dolaşın da bakınız ki, bundan evvelkilerin akıbeti nasıl olmuştur. Onların
ekserisi müşrik kimseler idi.
42. İşte Kerem Sahibi
Yaratıcı Hazretleri, kullarını uyanmaya davet için sânı yüce Peygamberine
şöylece de emrediyor: Resulüm!. O bütün dünyadan başkasını düşünmeyen gafillere
(de ki, yeryüzünde gezip dolaşın da) bir ibret nazarı ile (bakınız ki, bundan
evvelkilerin) bu sizin zamanınızdan önce dünyaya gelip gitmişler olanların (âkibeti
nasıl olmuştur) onların harab olan yurtlarını görünüz, pek fecî bulunan hayat
tarihlerini anlayınız, kendi kötü hareketlerinin cezalarına nasıl uğramış
olduklarını düşünebiliniz. (Onların ekserisi müşrik kimseler idi)onun içindir
ki, helake uğratılmışlardır. Onların dünyadaki varlıkları kendilerini
kurtaramamıştır.
43. İmdi yüzünü o müstakim
dine çevir. Allah tarafından bir günün gelmesinden evvelki, o günü reddedecek
yoktur. O gün fırka fırka olacaklardı.
43. (İmdi) Ey akıllı,
düşünen insan!. Sen (yüzünü o müstakim dine çevir) İslâm dininin hükümlerine
riâyete devam et (Allah tarafından bir günün gelmesinden evvelki,) yani: Kıyamet
gününün meydana gelmesinden önce ki, (o günü reddedecek yoktur) onu hiçbir kimse
red ile geriye bırakmaya gücü yetmez. (O gün) insanlar (fırka fırka
olacaklardır) hesaba çekildikten sonra dağılarak bir kısmı cennetlere, bir kısmı
da cehennemlere sevkedilecektir.
44. Kim kâfir olursa küfrü
kendi aleyhinedir ve kim salih amelde bulunursa kendi nefisleri için
-konaklarını- hazırlamış olurlar.
44. Artık o gelecek
âlemi düşünülsün. İnsanlardan (Kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir) onun
vebali kendisine yöneliktir, o cehenneme sevkedilecektir. (ve kim salih amelde
bulunursa) Mümin olup dinî vazifelerini yerine getirmeye çalışırsa (kendi
nefisleri için) konaklarını cennetteki makamlarını (hazırlamış olurlar)
geleceklerini öyle güzelce sağlamaya muvaffak olmuş olurlar. Ne büyük ilâhî
müjde.
45. Tâki, imân edenleri ve
salih salih amellerde bulunanları fazlından mükâfatlandırsın, şüphe yok ki, o,
kâfirleri sevmez.
45. İşte yarın ahiret
âleminde insanlar öyle fırkalara ayrılacaklardır. (Tâki) Allah Teâlâ (imân
edenleri ve yararlı yararlı amellerde bulunanları ihsanından mükâfatlandırsın.)
0 mümin kulları hakkında ilâhi lütufları fazlasıyla tecelli etsin. (Şüphe yok
ki, o) Büyük Yaratıcı (kâfirleri sevmez.) Onlar Allah'ın sevgisine lâyık
kimseler değildirler, küfrleri yüzünden, Cenab-ı Hak'kın nimetlerini, kudretinin
eserlerini inkârları sebebiyle azaba lâyık olmuşlardır. Artık onlar da lâyık
oldukları cezalara kavuşacaklardır.
46. Ve onun
âyetlerindendir. Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi ve size rahmetinden
tattırması için ve emriyle gemilerin akması için ve onun fazlından arayıp
kazanmanız için ve olaki şükredesiniz diye.
46. Bu mübarek
âyetlerde Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin rahmet ve kudretini gösteren bir
kısım mühim hilkat eserlerine dikkatleri çekiyor. Hz. Muhammed döneminden
evvelki kavimlere de mühim mucizeler ile Peygamberlerin gönderilmiş olduklarını,
inkarcıların cezalara, müminlerin de ilâhî yardıma lâyık bulunduklarını
bildirerek Resûl-i Ekrem'e teselli vermiş oluyor. Rüzgârların gönderilmesindeki
muazzam ilâhi ihsanları ve yağmursuzluktan dolayı ümitsizliğe düşen insanların
daha sonra yağdırılan yağmurlar ile müjdelenerek sevinçler içinde kalmakta
olmalarını beyân ve bu suretle de onları tevhid dairesine şükür vazifesini ifaya
davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve en) 0 sânı büyük Yaratıcının
(âyetlerindendir) kudret ve hikmetine açıkça delâlet eden yaratma
hârikalarındandır (rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi) yani: Yağmurların
yağacağına veya havaların güzel olacağına dâir kuzey, saba güney rüzgârları
birer müjdeci durumunda bulunmuşlardır (ve) bunları o hikmet sahibi Yaratıcı
böyle yaratmaktadır. Ey insanlar!. (Size) Bu rüzgârlar vasıtasiyle (rahmetinden
tattırması için) siz bu sayede vücut sağlığına nail olursunuz, tatlı güzel
suları içer, onlar ile bağlarınız, bahçeleriniz, tarlalarınız sulanmış olur, ve
daha nice faideleri elde etmiş bulunursunuz. (Ve) Bu rüzgarlar, Kerem sahibi
Yaratıcının (emriyle) ilâhi iradesiyle (gemilerin) denizlerde (akması) güzelce
akıp, seyretmesi (için) gönderilmektedir. (Ve O'nun fazlından) Hak Teâlâ'nın
ihsan ve kereminden size nasip buyurduğunu (arayıp kazanmanız) deniz
ticaretlerinde bulunmanız (için) o rüzgarlar öyle gönderilmektedir. (Ve) 0
rüzgârlar, ey insanlar!. (Olaki şükredersiniz) diye vakit vakit
gönderilmektedir. Elbetteki, böyle pek faideli şeyleri ihsan buyuran Kerem
Sahibi Yaratıcıya kullukta, şükranda bulunmak gerekir. Aksine hareket ise
Allah'ın azabını celbeder.
47. Celâlim hakkı için
senden evvel, kavimlerine Peygamberler gönderdik de onlara açık açık deliller
ile gelmişlerdi. Artık günahkâr olanlardan intikam almış idik. Müminlere yardım
etmek ise bizim üzerimize bir hâk olmuştur.
47. Ey Resullerin
Sonuncusu!. (Celâlim hakkı için senden evvel, kavimlerine Peygamberler gönderdik
de) onlara Allah'ın dinini telkin için (açık açık deliller ile gelmişlerdir.)
fakat o kavimlerden birçoğu, o Peygamberleri inkâr etmiş, nimete nankörlükte
bulunmuş idiler. (Artık günahkâr olanlardan intikam almış idik) öyle
Peygamberleri yalanlayan, Allah'ın âyetlerini, nimetleri takdir eylemeyen
topluluklar, elbetteki, ilâhi azab hak etmişlerdi. (Müminlere yardım etmek bizim
üzerimize bir hak olmuştur) müminler, ilâhi yardıma ilâhi şefkate erecektir. Bu
bir ilâhi va'ddir ki, herhalde gerçekleşecektir, bu bir ilâhî iltifatdır ki,
mümine büyük bir şeref vermektedir, onların yardımlara kavuşacaklarını
müjdelemektedir. Kerem Sahibi Yaratıcı ise herşeye gücü yeter, dilediği
kullarına yardım, başarı ihsan buyurur, bütün hilkat eserleri o ilâhi kudrete
şahadet etmektedir.
48. Allah o -Kerem
sahibi yaratıcıdır ki, rüzgârları gönderir de bir bulut kaldırır, sonra onu
gökte dilediği gibi yayar ve onu parça parça da eder. Artık görürsün ki,
|