|
29-ANKEBUT
SURESİ
Bu mübarek sûre, Mekke-i
Mükerreme'de peygamberlerin hicretine yakın bir zamanda nazil olmuştur. Altmış
dokuz âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bir rivayete göre yalnız ilk on âyeti
Medine-i Münevvere'de inmiştir. Bu sûrei celilede putlara ve diğer âciz, fâni
şeylere tapanların halleri ve onların dünya varlığını avlamak için kurdukları
tuzakları ve öyle pek boş gayretleri, "ankebût" denilen örümceklerin o pek adi
ve bir üfürülmekle mahv ve yok olmaya mahkum olan ağına benzetilmiş, onların
öyle kıymetsiz, ehemmiyetsiz olduğuna işaret buyurulmuş olduğu için bu hikmetli
sûreye "Ankebût Sûresi" adı verilmiştir.
Bu mübarek surede bir kısım
müminlerin Allah yolunda bazı sıkıntılara uğrayacaklarına ve bunun kendileri
için dünyevî ve uhrevî faidelere, sevaplara vesile olacağına işaret olurmaktadır.
Allah'ın dinine aykırı hususlarda anaya, babaya bile itaat edilmeyeceği ihtar
olunuyor. Bu suredeki bir kısım âyetler de Hz. Nuh ile Hz. İbrahim'in ve Hz. Lût
ile Hz. Şüayb'in ve diğer bazı Peygamberlerin -Aleyhimüsselâm- kıssalarını özet
olarak işaret ederek onların hayat tarzını, Allah yolundaki fedakârlıklarını ve
sonuçta başarılara kavuşmalarını nazarı dikkate sunmaktadır. Ve Kur'an-ı
Kerim'in yüce mahiyetini, pek muazzam bir mucize olduğunu, insanlık için ne
büyük bir temizlik ve fazilet vesilesi bulunduğunu göstermektedir. İslâmiyet'e
karşı cephe alanların da pek fecî âkibetlerine işaret edip müslümanların
selâmete, ebedî nimetlere kavuşacaklarını müjdeleyerek kendilerine kuvvet ve
teselli veriyor. Ve Allah yolunda mücahede edenlerin emeklerinin zayi olmayıp
kendilerinin hidayete, büyük mükâfatlara kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır.
1. Elif, Lâm, Mim.
1. Bu mübarek âyetler,
müminlerin hak yolunda hikmet gereği bazı zahmetlere uğrayacaklarını ve böyle
bir ilâhi adetin eski ümmetler arasında da cereyan etmiş olduğunu bildiriyor.
Günahkâr olanların da kaçıp kendilerini Allah'ın azabından kurtaramayacaklarına
işaret buyuruyor. Cenab-ı Hak'kın lütfuna kavuşmak isteyenlerin takdir edilen
zamanın gelmesini beklemelerine, ve hak yolunda çalışanların da kendi şahsi
menfaatlerini temin etmiş olacaklarına tenbih buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif,
Lam, Mim) bu mübarek kelimeler, okunacak âyetler için dikkat nazarlarını çekmeye
bir vesiledir. Çünkü böyle mânası ilk bakışta anlaşılmayan birer kelime, birer
cümle ile mühim bir konuya başlanılması okuyanlarda, dinleyenlerde bir uyanma
meydana getirir, âyetlerin ehemmiyetle okunup dinlenilmesini temin eder.
Maamafih bu hususta daha birçok hikmetler vardır. Onu Cenab-ı Hakk'ın ilmine
havale ederiz. Bazı zatlar da bu gibi kelimeleri uygun şekilde yorumlamışlar ve
açıklamışlardır. Bu cümleden olarak "Nimetullahi Nahcıvâni Elfevatihül'ilâhiyye"
adlı tefsirinde diyor ki: (E) Olgun insana (L) I i ya kata (lâyık olma) (M) de
müeyyediyyete (desteklenmeye) işarettir ve Resûlullah'a bir hitap demektir.
Allah bilir şöyle buyurulmuş oluyor ki: Ey olgun insan olan Yüce Peygamber!.. Ey
ilâhi lütuflara lâyık bulunan Yüce Peygamber!. Ey Allah tarafından desteklenen
Son Peygamber!. Vahyedilen âyetleri güzelce takip et ve oku. Bu hususa dair
Bakara sûresinin birinci âyetine bakınız!.
2. İnsanlar "îmân ettik"
demeleriyle bırakılacaklarını, ve kendilerinin imtihan edilmeyeceklerini mi
sanıverdiler.
2. (insanlar) Bütün
insanlık topluluğu, sadece (îman ettik demeleriyle bırakılacaklarını) artık bir
şey ile mükellef olmayacaklarını, hiçbir vakit bir belâya mâruz kalmayacaklarını
(ve kendilerinin imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyordular?.) böyle bir kanaat
asla doğru değildir. Bu dünya imtihan âlemidir. İnsanlar vakit vakit bazı hoş
olmayan durumlara düşebilirler, ve yine insanlar, bir kısım vazifeler ile
görevlendirilmiş bulunurlar. Meselâ: Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler yapmaları
gerekir. Bütün bunlar, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır, bu vesile ile
hakiki samimi müminler ile sadece sözle mümin olanların kimlerden ibaret olduğu
ortaya çıkmış olur. "Rivayete göre bu âyeti kerime, ashab-ı kiramdan bazı zatlar
hakkında nazil olmuştur. Bu zatlar, Mekke-i Mükerreme'de İslâmiyet'i kabul
etmişler, sonra da başka yerlere hicret etmeye gerek görmüşlerdi. Bu mübarek
zatların arkalarından müşrikler koşmuşlar, onlardan bazılarını şehit etmişler,
bazıları da kurtulabilmişlerdi. Amman Bin Yasir, Abbas Ibn Ebi Rebiy'a, Velîd
Beni Velid, Seleme Bin Hişam Hazretleri bu cümledendir.
3. Andolsun ki, onlardan
öncekileri de imtihan ettik, elbette ki: Allah doğrulukta bulunanları da ve
yalancı olanları da bilir.
3. İşte Cenab-ı Hak
buyuruyor ki: (Andolsun ki) Celâlim hakkı için (onlardan) o Mekke-i Mükerreme'de
eza ve cefaya uğrayan ashab-ı kiramdan (evvelkileri de imtihan ettik) geçmiş
ümmetler arasındaki müminler de, onların Peygamberlerini de hikmet gereği bir
imtihana tâbi tuttuk, onlar da birçok zahmetlere, sıkıntılara mâruz kaldılar.
Nitekim Peygamberlerden bazıları dinsizler tarafından şehit edilmiş kimi de
birçok eziyetlere uğratılmıştır. Bu muhterem îman ehlinin böyle bir takım
belâlara, ağır hâdiselere mâruz kalmaları, onların îmanlarındaki samimiyeti,
sağlamlığı ortaya çıkarmak yalanca münafık olanları da meydana çıkarıp gözler
önüne sermek içindir, (elbetteki, Allah doğrulukta bulunanları da ve yalancı
olanları da) ezeli ilmiyle bildiği gibi böyle hallerinin meydana çıkarılması
suretiyle de müşahede ilm yoluyla (bilir) işte bu ilâhi ilmin tecellisi içindir
ki kullarını dünyada öyle bir imtihana tâbi tumaktadır. Artık bu kullar için
yarın ahirette bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmamış olacaktır. Bu
hususta Allah'ın âdeti, öteden beri böyle sürüp gitmektedir. Binaenaleyh bu
ümmet de bazı imtihanlara tâbi olmalarından dolayı üzüntüye kapılmamalıdır.
Bunun neticesi selâmettir, saadettir.
4. Yoksa kötülükleri
yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?. Hükmettikleri şey ne kadar
fena!.
4. (Yoksa kötülükleri
yapanlar) Şirke düşenler, birçok günahları işleyenler (bizden kaçıp
kurtulacaklarını mı sandılar?.) bizim azabımızı kendilerinden bertaraf
edebileceklerini mi, onları cezalandırmağa bizim kadir olamayacağımızı mı
zannettiler?, (hükmettikleri şey ne kadar fena.) öyle kendilerinin azaptan
kurtulacakları hakkındaki kanaatleri ne kadar yanlış, boş bir kanaatten ibaret!.
Onlar dünyadaki varlıklarına, azaba uğramadıklarına bakarak, ahirette de azaba
uğramayacaklarına kanaat getiriyorlar, böyle bir hükümde bulunuyorlar, bu pek
bâtıl bir kanaat, pek çirkin bir hükümden başka bir şey değildir.
5. Her kim Allah'a
kavuşmayı ümit ederse elbete Allah'ın tâyin etttiği müddet, herhalde gelicidir.
Ve o, hakkıyla işitendir, bilendir.
5. (Ve her kim Allah'a
kavuşmayı) Yani: Cenab-ı Hakkı ahiretteki hükmüne sevap, veya azabına ermeği, ve
cennete, Allah'ın cemalini görmeye erişmeyi (ümit ederse) buna inanıp kavuşmak
isterse (elbette Allah'ın tâyin ettiği müddet) bu istenilen şeylerin meydana
gelmesi için takdir edilen zaman (herhalde gelicidir) bu muhakkaktır, bu
husustaki Allah'ın vadinde cayma, asla söz konusu değildir, (ve o) Yüce Yaratıcı
(işitendir) kullarının bütün dediklerini, dilediklerini, tamamen işitir ve o
Kerim mabûd (bilendir) kullarının bütün gizli ve aşikâr olan hallerini,
kalplerindeki kanaatlerini bilir, haklarında ona göre ilâhi hükmü tecelli eder.
Artık bunları güzelce düşünüp de o Yüce Yaratıcıya îmandan itaattan
ayrılmamalıdır. Aksi takdirde hiçbir kimse Allah'ın azabından kendisini
kurtaramaz.
6. Ve her kim cihâd ederse
ancak kendi nefsi için cihâd etmiş olur. Şüphe yok ki Allah, elbette alemlerden
müstağnidir.
6. (Ve her kim) Bu dünyada
(cihâd yaparsa) gayretini sarfederek güzel amellerine devam ederse, Allah'ın
dinî uğrunda cihada atılırsa (ancak kendi nefsi için cihad etmiş olur) çünki
onun bu çalışma ve gayretinin, bu ibadet ve itaatinin menfaati kendisine aittir,
Allah Teâlâ ise bütün mahlûkatından zengindir, hiçbirinin ibadetine muhtaç
değildir, kullarını o gibi vazifeler ile muvazzaf tutmuş olması yine onların
faideleri içindir, onların ebedî mükâfatlara kavuşmaları içindir. Binaenaleyh bu
da bir ilâhi rahmetten başka birşey değildir (şüphe yok ki, Allah, elbette
âlemlerden müstağnidir) ne insanlara, ne cinlere ve ne de meleklere ve onların
ibadetlerine bir ihtiyacı yoktur ve mekâna, zamana ihtiyaçtan da uzaktır. Fakat
bütün bu mahlûkat, o Yüce Yaratıcının lütuf ve ihsanına muhtaçtırlar. 0 halde o
Alemlerin Rabbi'nin rızasını kazanmak, onun ihsanına erişmek için elbette ki, o
kerim olan Yüce mabuda ibadet ve itaatte bulunmaları icabeder.
Evet Herkes kendi çalışma
ve gayreti nisbetinde ilâhî kurtuluştan nasibini alır. Eğer bir kimsenin kabı az
su alırsa, bundan dolayı dermanın ne kusuru vardır?. Binaenaleyh insan
çalışmalıdır ki, kendisinde güzel bir kabiliyet bulunmalıdır ki, ebedî nimetlere
ulaşabilsin.
7. Ve o kimseler ki, iman
etiler ve iyi işler yaptılar elbette onların kötülüklerini -af ile- örteriz ve
elbette onları işlemiş oldukları şeyin en güzeli ile mükâfatlandırırız.
7. Bu mübarek âyetler,
güzel amellerde bulunan zatların kavuşacakları büyük mükâfatları bildiriyor, ve
anaya babaya karşı güzelce muamelenin yapılmasını, fakat onların dine aykırı
tekliflerine riayet edilmemesini ihtar buyuruyor ve îman ve itaat sahiplerinin
salihler zümresine katılacağını şöylece müjdeliyor, (ve o kimseler ki, îman
ettiler) Cenab-ı Hak'kın birliğini tasdik ederek islam dinini kabul eylediler
(ve iyi işler yaptılar) îmanlarını kuvvetlendirmek, üzerlerine düşen vazifeleri
yerine getirmek için ibadet ve taate devam ettiler (elbette onların
kötülüklerini) insanlık icabı yapmış oldukları günahları affederek (örteriz) o
günahlarından dolayı kendilerine ahirette azap etmeyiz. Şöyle ki: îman eden bir
kimse, vaktiyle işlemiş olduğu küfürden kurtulur. Mümin olduğu halde küçük
günahları işleyenler de namaz gibi, oruç gibi ibadetlerde bulundukça bağışlanır,
affa uğrar. "Kebair" denilen günahlarda, tövbe ile ve başkalarının haklarına
tecavüz etmek suretiyle vuku bulan büyük günahlar da o haklarına tecavüz etmek
suretiyle vuku bulan büyük günahlar da o hakları yerine getirmekle veya helallik
almak suretiyle af ve bağışlanmış olur. (ve elbete onları) 0 inanan ve ibadet
eden zatları (işlemiş oldukları şeyin) o iyi işlerin mükâfat itibariyle (en
güzeli ile mükâfatlandırırız) meselâ: bir iyi amel karşılığında en az on misli
sevap ihsan ederiz. Ne büyük bir ilâhi lütuf!. Bir günaha mislinden fazla ceza
vermediği halde bir güzel amele böyle kat kat sevap ihsan buyuruyor.
8. Ve insana anası ve
babası hakkında güzellik tavsiye ettik. Maamafih senin için hakkında hiçbir
bilgi olmayan bir şeyi bana ortak koşasın diye uğraşırlarsa o zaman onlara itaat
etme. Dönüşünüz banadır. Artık size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.
8. (Ve) Allah Teâlâ
(insana) güzel ameller cümlesinden olmak üzere (anası ve babası hakkında
güzellik tavsiye etti) bir kimsenin anası ve babası onun varlığının
sebebidirler, onun terbiyesine, büyüyüp gelişmesine hizmet etmiş
bulunmaktadırlar. Artık onların meşru emirlerine riayet etmek kendilerine
yardımda bulunmak, bir insanlık vazifesidir. Bunun içindir ki, Cenab-ı Hak'da
bunu bizlere emir buyurmaktadır. (Maamafih) Şöyle de emrediyor ki: Ey insan!,
(senin için hakkında hiçbir bilgi olamayan bir şeyi) Mâbudluğu hakkında bir
delil bir bilgi bulunmayan herhangi bir mahlûku (bana) ilâhi zatım hakkında
(ortak koşasın diye uğraşırlarsa) seni şirke düşürmek için çalışırsa (o zaman
onlara itaat etme) öyle küfür ve şirki gerektiren emirlerine tavsiyelerine
iltifatta bulunma. Çünkü hiçbir mahlûka, isyan hususunda itaat
caiz değildir. Nitekim
bir hadis-i şerifte
(
) buyurulmuştur. Bir kere düşününüz ki: (dönüşünüz banadır) İman edenler d
etmeyenler de, ana-babanın
tekliflerine itaatde bulunanlar da bulunmayanlar da yarın ahirette Hak Teâlâ'nın
manevî huzuruna, yüce mahkemesine sevkedileceklerdir. (artık) Dünyada iken
(yapmış olduklarınızı) o ahiret âleminde (size haber vereceğim) sizi dünyadaki
amellerinize göre mükâfata ve cezaya kavuşturacağım, artık b âkibeti dikkate
alıp da ona göre hayatınızı, fiil ve hareketlerinizi tanzime gayret ediniz.
"Rivayete göre" Saad ibni Ebi Vakkas" Radiyallahü anh, İslâmiyet'i kabul edinç
annesi "Hemme Binti Ebi Süftan" bunu işitmiş, "Ey Sad senin İslâmiyet'i kabul
ettiğini haber aldım, vallahi ben daima güneş altına duracağım, hiçbir evin
gölgesind bulunmayacağım ve yemek içmek de bana haram olsun, sen Muhammed'i -Aleyhisselâm-
inkâr edinceye kadar" demiş ve üç gün kadar öyle yemeksizin, içmeksizin güneşin
sıcak ışıkları altında durmuş. Hz. Sad ise ona itaat etmemiş yüz canım olsa da
hepsini birer birer çıkaracak olsa ben yine Muhammed Aleyhiselâm'ı inkâr etmem
demiş, sonra da Peygamberin huzuruna gelerek annesinin o halinden şikâyette
bulunmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Demek ki: Bir kimseye
anası, babası ne kadar ısrar etseler de meşruluğu bilinmeyen bir hususta onlara
itaat edilmesi caiz bulunmuyor. Artık meşru olmadığı bilinen, bazı deliller ile
sabit bir husus hakkında onlara ısrarları halinde itaat caiz olmadığı gibi ısrar
etmemeleri halinde de hiçbir şekilde itaat edilmesi caiz olamaz. Böyle bir
itaat, insanı intihara, ebedî helaki gerektiren dinden dönmeye sevketmek
demektir. Binaenaleyh böyle bir hususta herhangi bir kimseye nasıl itaat
edilebilir?.
9. O kimseler ki: îmân
ettiler ve iyi işler yaptılar elbette onları sâlihler arasına katacağız.
9. (0 kimseler ki)
Dinsizlikten kaçınarak (îman ettiler) İslâm dinini kabul eylediler, (ve) bu
îmanlarını kuvvetlendirmek için (iyi işlerde bulundular) üzerlerine düşen dinî
vazifeleri yerine getirmeye çalıştılar (elbette onları) böyle îman ile güzel
ameller ile vasıflanan kulları (sâlihler arasına girdireceğizdir) onları
Peygamberler ile, veliler ile beraber toplayacağız, yahut onları o mübarek
zatlar ile cennetlere sokacağız. 0 zatlar ki, durumlarını düzeltme huşunda
maharet sahibidirler. Durumu düzeltmek ise müminlerin derecelerinin son
noktasıdır, umulan olgunluğun gayesidir. Böyle bir gayeye ulaşmak için her
insan, kalbini îman nuru ile aydınlatmaya, vücudunu güzel amellerle süslemeye
çalışıp durmalı değil midir?. Ve başarı Allah'tandır.
10. Ve insanlardan
öylesi de vardır ki, Allah'a îmân ettik der. Sonra Allah uğrunda bir eziyete
uğrasa insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi telakki eder. Andolsun ki,
Rabbinden bir zafer gelecek olunca da elbette diyeceklerdir ki: Biz de muhakkak
sizinle beraber bulunduk. Allah, âlemlerin kalplerinde olanı en iyi bilen değil
midir?.
10. Bu mübarek âyetler
de îman iddiasında bulunan münafıkların dünyevî bir sıkıntıyı, Allah'ın azabı
gibi saydıklarını ve müminlere bir zafer yüz gösterince kendilerinin de o
müminlerin ile beraber olduklarını iddia ettiklerini bildiriyor. Ve bütün
müminlerin de münafıkların da kalblerinden geçenleri Cenab-ı Hak'kın bildiğini
ihtar buyuruyor. Calip gelen kâfirlerin de müminleri hak yolundan ayırmak için
nasıl bâtıl tekliflerde bulunduklarını ve o kâfirlerin ahirette kimseye yardım
edemiyeceklerini, bilakis kendilerinin de, başkalarının da yüklerini yüklenerek
nasıl büyük bir cezaya çarpılacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah
Teâlâ, insanların müminler ile kâfirler kısımlarına ayrılmış olduklarını
yukarıda bildirdiği gibi üçüncü kışımı da münafıkların oluşturduğunu şöylece
beyan buyuruyor, (ve insanlardan öylesi de vardır ki) Müminlere karşı biz
(Allah'a îman ettik der) kendisini müslüman gösterir (sonra Allah uğrunda bir
eziyete uğrasa) îmanından dolayı kâfirler onu bir azaba uğratacak olsalar
(insanların işkencesini) kâfirler tarafından kendisine isabet eden eza ve cefayı
(Allah'ın azabı gibi görür) o eza ve cefayı, Allah'ın azabı gibi şiddetli
sayarak dininden döner, ve bunu açıkça gösterir. Halbuki, bu münafıkça, dininden
dönme hareketinden dolayı ahirette uğrayacağı ilâhi azap, her türlü dünyevî
eziyetlerin, mahrumiyetlerin üstündedir. Ne yazık ki, bunu takdir edemez.
"Cam değildir gide dünya,
kala din"
"Cam odur kim kala dünya,
gide din"
Evet.. Münafıklar, öyle
kimselerdir ki, onlar yalnız dünyevî menfaatler arkasında koşarlar. İşte Cenab-ı
Hak, buyuruyor ki: (Andolsun ki Rabbinden) Müminler için (bir nusret) bir feth
ve zafer, bir ganimet malı (gelecek olunca da elbette) o münafıklar
(diyeceklerdir ki: biz de muhakkak sizinle beraber bulunduk) biz de îman
hususunda sizinle beraberiz. Artık bizi de o ganimet, mallarına ortak kılın, biz
de onlardan birer hisse alalım. (Allah, âlemlerin kalplerinde olanı en iyi bilen
değil midir?.) elbette o kâinatın yaratıcısı, bütün mahlûkatın hallerini tamamen
bilmektedir, bütün kullarının kalplerinden geçenler Allah katında malûmdur.
Artık şüphe yok ki, o münafıkların kalplerindeki nifakı, o kâfirlere karşı
gösterdikleri eğilimleri de sonsuz olan muazzam ilmiyle tamamen bilmektedir.
Buna inanıyoruz. "Tefsirülmerâğı" de deniliyor ki: Bu âyeti kerime, bir rivayete
göre "Ayyaş bin Ebi Rebiya" hakkında nazil olmuştur. Bu zat, müslüman olmuş,
hicrette bulunmuştu. Sonra ona bir kardeşleri Ebu Cehl ile Haris tarafından
doğulmuş, eziyetlere uğramış olduğu için dinini değiştirmişti. Daha sonra uzun
bir müddet yaşamış, îmanını yenileyerek güzelce müslüman olmuştur.
11. Ve elbette ki, Allah
îmân edenleri bilir ve münafık olanları da bilir.
11. Evet.. (Ve elbette ki,
Allah) o Yüce Yaratıcı (îman edenleri bilir) samimi surette mümin olanları
bilir, onları ebedî saadete eriştirir (ve münafık olanları da bilir) onların da
cezalarını verir. İnsanlar, bu hakikati bilip ona göre hareketlerini güzelce
tanzim etmeli değil midirler?. Kâfirlerin sözlerine bakıp da münafıkça bir
vaziyet almak, ciddi surette müslüman olmamak, insan için nasıl uygun olabilir?.
12. Ve o kâfir olanlar,
îmân edenlere dedi ki: Bizim yolumuza tâbi olun ve biz sizin hatalarınızı
yüklenelim. Halbuki, onlar, bunların hatâlarından bir şey yüklenici değildirler,
şüphe yok ki, onlar cihete yalancılardır.
12. (Ve o kâfir
olanlar) Zaten İslâmiyet düşmanlarıdır, onların sözlerine iltifat edilebilir
mi?. Onlar (îman edenlere) açık ve gizli olarak mümin bulunan zatlara, onları
aldatmak için (dedi) ler (ki:) ey Müslümanlar!, (bizim yolumuza tâbi olun) Din
hususunda bizim takip ettiğimiz yolu takibedin, İslamiyet ten ayrılın, kork
mayınız (biz sizin hatalarınızı yüklenelim) eğer İslâmiyet'ten geri dönmek, bir
hatâ, bir günah ise ondan dolayı ahirette hesaba çekilecek iseniz, onun cezasını
biz yükleniriz, sizi sorgulamadan kurtarırız (halbuki, onlar) o müslümanlar
dinden dönmeye sevketmek isteyen kâfirler (bunların) bu müminlerin (hatalarından
dolayı bir şey yüklenici değildirler) onlar, saptıracakları müminlerin
hatalarını yüklenerek o müminleri mes'uliyetten kurtarmaya asla kadir olamazlar.
Onlar, gerçeğe aykırı bir iddiada bulunuyorlar, bu suretle de müslümanları
aldatmaya çalışiyorlar. (Şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır) Evet..
Onlar, kendi dinlerinin doğru olduğunu söylerler ki, bu da bir yalandır.
"Tefsiri Keşşaf" sahibi diyor ki: Müslüman adını alan bazı kimseleri görürsün
ki, arkadaşını bir günaha sevk için ona cesaret vermek için der ki: "Şunu sen
yap, onun günahı benim boynuma" birçok cahil zayıf kimselerde bu söze aldanarak
öyle yasak bir şeyi işlemiş olur. Binaenaleyh akıllı, düşünen insanlar için
lâzımdır ki, onun bunun heves ve arzuları doğrultusundaki sözlerine,
güvencelerine kıymet vermeyip dinî terbiyeye, Islâmi ahlâka aykırı olan şeylere
meyletmekten son derece kaçınsınlar.
13. Ve elbetteki, onlar
kendi ağırlıklarını ve kendi ağırlıklarıyla beraber nice ağırlıkları da
yükleneceklerdir. Ve elbette iftira ettikleri şeylerden kıyamet gününde sorguya
çekileceklerdir.
13. (Ve elbetteki)
Andolsun ki (onlar kendi ağırlıklarını) yükleneceklerdir. Ahirette kendi
hatalarının, küfürlerinin yükünü taşıyacaklardır (ve kendi ağırlıklariyle
beraber nice ağırlıkları da yükleneceklerdir.) başkalarını sapıtmaya
çalıştıklarından dolayı da ayrıca azaba uğrayacaklar, pek büyük mesuliyetler
altında kalacaklardır. 0 sapıklığa uğrayanlar da bu yüzden ayrıca azap
görecekler kendi kötü iradelerinin cezasını görüp duracaklardır, bunların
azabını başkaları yüklenmiş olmayacaktır, (ve elbette) 0 kâfirler dünyada iken
(iftira ettikleri şeylerden) yalan yere söyledikleri sözlerden, uydurdukları
bâtıl iddialardan ve kısacası azdırdıkları kimselerin yüklerini yükleneceklerine
dair lakırdılarından (kıyamet gününde) sırf kınamak için, azarlamak için (sual
olunacaklardır) Evet.. Onlara çıkışmak için denilecektir ki: Neden dünyada öyle
çok kötü niyetli ve şeytanca bir halde yaşadınız?. Hem kendinizi küfre
düşürdünüz, hem de başkalarını saptırmaya çalıştınız. Şimdi işte o çirkin
amelerinizin cezasına kavuşmuş oldunuz. İşte küfrün, başkalarını dinsizliğe
sevketmek isteyenlerin pek müthiş âkibetil.
14. Andolsun ki, biz Nuh'u
kavmine gönderdik, artık aralarında elli yılı hariç, bin sene durdu. Nihayet
onlar, zulümlerini sürdürürken kendilerini tufan yakaladı.
14. Bu mübarek âyetler, Nuh
Aleyhisselâm'ın kavmine Peygamber olarak gönderilmiş ve o kavmin bilâhara tufan
ile helak olmuş olduğunu bildiriyor. İbrahim Aleyhisselâm'ın da kendi kavmine
Peygamber gönderilmiş ve onları putperestlikten alıkoymaya çalışarak kendilerine
ne kadar güzel nasihatlarda bulunmuş olduğunu beyan buyuruyor. Vaktiyle de bir
çok milletlerin Peygamberlerini yalanlamış olduklarını, Peygamberlerin
vazifelerinin ise Allah'ın dinini ümmetlerine açıkça tebliğden ibaret bulunmuş
olduğunu beyan ile Resûl-i Ekrem'e teselli olmaktadır. Şöyle ki: Büyük
Peygamberlere karşı ümmetlerinin inkarcı vaziyet aldıkları, o mübarek zatlara
eza ve cefada bulunmuş oldukları öteden beri vuku bulmaktadır. İşte buna işaret
için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Andolsun ki) Gerçek bir hadisedir ki (biz Nuh'u
kavmine) Peygamber (gönderdik) onları Allah'ın dinine davet etti, onların birçok
eziyetlerine katlandı (artık aralarında elli yılı hariç bin sene durdu) kırk
yaşında iken peygamber olmuş, dokuzyüz elli sene kavmini dine davet etmiş,
tufandan sonra altmış sene daha yaşamış, bin elli yaşında iken ahirete teşrif
etmişlerdir. İnsanların hayat müddeti Allah'ın takdiri ile az da çok da
olabilir. Eğer ilâhi takdir olmasa ne insan meydana gelebilir ne de bir gün
olsun yaşabilir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak'kın takdiriyle, kudretiyle
herhangi bir kimsenin ne kadar fazla yaşayabileceği asla imkânsız görülemez.
"Tabiat kanunları" denilen şeyler, Allah'ın iradesine bağlıdır. Onların hepsi de
ilâhî irade ile
değişebilir. Hikmetin gereği ne ise o meydana gelir, (nihayet onlar) 0 Nuh kavmi
(zulümlerini sürdürürken, kendilerini tufan yakaladı) onlar, müşrik kimseler
olarak o muazzam tufanın dalgaları arasında kahrolup gitmişlerdir. İşte küfür ve
isyanın korkunç bir cezası.
15. Fakat biz onu ve gemi
arkadaşlarını kurtuluşa erdirdik ve onu -o hadiseyi- âlemler için bir ibret
kıldık.
15. (Fakat biz onu) Hz.
Nuh'u (ve) onun (gemi arkadaşlarını) onunla beraber gemiye binmiş olan zatları
ki, bir rivayete göre yetmişsekiz kişiden ibaret olup yarısı erkek, yarısı da
kadın imiş (kurtuluşa erdirdik) onları boğulmaktan kurtardık, onlar dine
bağlılıklarının bu dünyevî mükâfatını görmüş oldular (ve onu) o gemiyi veya
tufan hâdisesini (âlemler için bir ibret kıldık) bundan insanlar bir ibret dersi
almalıdır. Evet.. Bir hâdise, Allah'ın kudretine şahitlik ediyor, Hak Teâlâ'nın
itaatkar kullarını nihayet selâmet ve saadete kavuşturacağını, isyankâr
kullarını da lâyık oldukları cezalara erdireceğini gösteriyor ve kavmi
tarafından çok eza ve cefaya uğramış olan Hz. Peygamber'e teselli olmuş oluyor.
Nuh Aleyhisselâm'ın kıssası için "Hud Sûresi" ne de bakınız!.
16. İbrahim'i de -hatırla-
o vakit ki, kavmine dedi: Allah'a ibadet edin, ve ondan korkun. Bu, sizin için
eğer bilmiş olsanız pek hayırlıdır.
16. İşte diğer bir ibret
vesile de İbrahim Aleyhisselâm'ın hayat tarihidir. Cenab-ı Hak, buyuruyor ki:
(İbrahim'i de) hatırla, o da büyük bir Peygamberdir (o vakit ki, kavmine)
Peygamber olarak gönderilmişti, onlara (dedi ki: Allah'a ibadet edin) onu
birleyin ve kutsayın (ve ondan korkun) o Yüce Yaratıcının azabını düşünerek
titreyin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın (bu) samimi ibadette bulunup takva ehli
olarak yaşamanız (sizin için eğer bilirseniz) hayır ile şerrin, faideli şeyler
ile zararlı şeylerin aralarını ayırmaya güç yetirebilirseniz (pek hayırlıdır)
her şeyin üstünde bir hayra sahiptir. Çünkü ebedî selâmet ve saadet bununla
kaimdir.
17. Siz ancak
Allah'tan başka putlara ibadet ediyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah'tan
başka kendilerine tapındığınız şeyler, şüphe yok ki, sizin için bir rızka sahip
olamazlar. Artık rızkı Allah'ın katında arayınız ve ona ibadet ediniz ve ona
şükür eyleyiniz, siz -ancak- ona döndürüleceksinizdir.
17. Ne yazık ki, Ey
kavmim!, (siz ancak Allah'tan başka putlara ibadet ediyorsunuz) Asla mabutluk
sıfatına sahip, ibadete lâyık olmayan bir takım taşlara, heykellere tapınıp
duruyorsunuz (ve yalan uyduruyorsunuz) öyle mahlûk, fâni, âciz şeylere tanrı
unvanını veriyorsunuz, onların size şefaat edeceklerini iddiada bulunuyorsunuz.
(Allah'tan başka kendilerine tapındığınız şeyler) ise (şüphe yok ki) pek âciz,
kudretten mahrum şeylerdir, (onlar sizin için bir rızka sahip olamazlar) sizi
asla birşey ile rızıklandıramazlar, onlar kendi başlarına gelen bir belâyı bile
kendilerinden bertaraf eyleyemezler. Artık onlardan ne beklen i lebi I i r?.
(artık rızkı Allah'ın katında arayınız) çünkü âlemlere rızık veren ancak o Kerim
yaratıcıdır. (Ve ona ibadet ediniz) ondan başkası ibadete lâyık olamaz, (ve ona)
o Yüce Mabûd'a (şükreyleyiniz) sizi kavuşturmuş olduğu nimetlerden dolayı o
Kerim Yaratıcıya şükrü bir mühim vazife biliniz, yerine getirmeye çalışınız
(siz) ancak (ona) o Yüce Yaratıcı'ya (döndürüleceksinizdir) sizi öldükten sonra
tekrar hayata erdirecek, sizin ahiret âlemine çekecek, itaatkâr olanlarınızı
sevaba, isyankâr olanlarınızı da azaba kavuşturacak olan ancak o Kâinatın
Yaratıcısıdır. Artık bu âkibeti dikkate almalı değil misiniz?.
18. Ve eğer yalanlarsanız,
muhakkak ki, sizden evvel bir çok ümmetler de yalanladılar. Peygamber üzerine de
apaçık tebliğden başka bir şey yoktur.
18. Hz. İbrahim, kavmine
karşı Allah'ın birliğine dair öyle hitapta bulunduktan sonra onları tehdit ve
ikaz için şöyle de buyurmuştur. (Ve eğer yalanlarsanız) Benim bu sözlerimi kabul
etmez, beni yalancı sanırsanız, neticesini artık siz düşününüz!, (muhakkak ki,
sizden evvel birçok ümmetler de) Peygamberlerini, meselâ: Şit, Idris, Nuh
Aleyhisselâm gibi zatları (Yalanladılar) bu yalanlayanlar Peygamberlere değil
kendi nefislerine kötülükte bulundular. İnkârlarının cezasını, kendileri çekmiş
oldular (Peygamber üzerine de apaçık tebliğden başka bir şey yoktur.) Bir
Peygamber, kavmine Allah'ın hükümlerini açık bir şekilde bildirir, birçok
mucizeler gösterir, bu suretle peygamerlik vazifesini yerine getirerek Allah
katında mükâfata kavuşur. İşte Son Peygamberin de Peygamberlik vazifesi bundan
ibarettir. Artık onun tebliğlerini kabul etmeyenler de kendilerinin korkunç
âkibetlerini düşünsünler. Hz. İbrahim'in kıssası için "İbrahim Sûresi"ne de
bakınız!.
19 Görmediler mi ki, Allah,
yaratılanı ilk başta nasıl yaratıyor, sonra da tekrarlıyor. Şüphe yok ki, bu,
Allah'a göre kolaydır.
19. Bu mübarek
âyetler de insanların bakışlarını kudret eserlerini seyretmeye davet ederek
ahiret hayatını inkâr edenlere kızıyor, ilâhi kudretin her şeye fazlasıyle kâfi
olduğunu bildiriyor, Yüce Yaratıcının hiçbir hususta âciz bulunmadığını, ondan
haşka hakiki bir dostun, bir yardımcının mevcut olmadığını bildirerek Cenab-ı
Hak'kın ayetlerini ve Ona kavuşmayı inkâr ederek ümitsizliğe düşmüş olanların da
ne kadar helak olmuş bir vaziyette kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki:
Allah Teâlâ Hazretleri, ahiret hayatını yalanlayanların cehaletini gözler önüne
sermek için buyuruyor ki: (Görmediler mi) Bakıp da anlamadılar mı, yani:
Kendilerine açık bir bilgi ulaşmadı mı (ki, Allah) Teâlâ Hazretleri (yaratılanı
ilk baştan nasıl var ediyor?.) bir nutfeden, bir kan parçasından böyle bir
maddeden veya maddesiz dilediği mahlûkunu nasıl meydana getiriyor?. (Sonra da
onu) 0 mahlûkunu öldürdükten sonra (geri çeviriyor) bir şeyi ilk baştan yaratan,
elbetteki, onu öldürdükten sonra tekrar etmeye de kadirdir. İlk yaratılış,
yaratılışın tekrarı için bir delil teşkil etmektedir, (şüphe yok ki bu,)
Dilediğini ilk baştan yaratmak, sonra da onu tekrar etmek, yeniden hayata
kavuşturmak (Allah'a göre kolaydır) Cenab-ı Hak, yüce kudret sahibidir. Bir şeyi
ilk baştan yaratmak, onu öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmak o yüce
kudrete göre pek kolaydır, onda zorluk, düşünülmüş değildir.
20. De ki: Yerde
yürüyünüz de bir bakınız ki: Yaratmaya nasıl başlamış. Allah Teâlâ sonra da
ahiret hayatını meydana getirecektir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ, her şey üzerine
fazlasıyla kadirdir.
20. Hak Teâlâ
Hazretleri, İbrahim Aleyhisselâm'a veyahut bizim yüce Peygamberimize şöyle
emretmiştir. Ey Resulüm!. O inkarcılara (De ki: Yerde yürüyünüz de bir bakınız
ki) Nazarı itibara alınız ki, Rabbiniz (yaratmaya nasıl başlamış) insanları ve
diğer birçok mahlûkatı ilk baştan nasıl çeşitli tavırlar değişik tabiatlar,
farklı ahlâk ve kabiliyet üzere yaratmış, yeryüzünde ne kadar çeşit çeşit
dağlar, dereler, denizler meydana getirmiş, bunları nazarı dikkatle seyredenler,
elbette ilâhi kudretin büyüklüğünü takdire mecbur olurlar. Evet.. (Allah Teâlâ)
Her şeye kadirdir (sonra da ahiret hayatını meydana getirecektir.) nice çeşitli
hayat safhalarını meydana getirmiş olan o Yüce Yaratıcı, buna da inanıyoruz ki
kadirdir. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şey üzerine fazlasiyle kadirdir.)
Binaenaleyh insanları öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya da ilâhi
kudreti fazlasıyle yeterlidir.
21. Dilediği kimseye azap
eder ve dilediği kimseye de merhamet buyurur. Ve ona döndürüleceksinizdir.
21. Evet.. O Hikmet
Sahibi Yaratıcı, bütün kulları üzerinde hikmetinin gerektirdiği şekilde
tasarruflarda bulunur. (Dilediği kimseye) Dünyada ve ahirette (azab eden) onu
ilâhi adaleti sebebiyle cezaya uğratır, (ve dilediği kimseye de merhamet
buyurur) mümin ve salih kullarını lütuf ve keremiyle nimetlere, mükâfatlara
ulaştırır, (ve) Ey insanlar! Şüphe yok ki, hepiniz de yarın ahirette (ona) O
Yüce Yaratıcının manevî huzuruna (döndürüleceksinizdir) artık hakkınızda
kabiliyetinize ve kazandığınıza göre onun rahmeti veya azabı tecelli edecektir.
22. Ve siz onu ne yerde ve
ne de gökte âciz bırakıcı değilsiniz ve sizin için Allah'tan başka bir dost, bir
yardımcı da yoktur.
22. (Ve) Şüphe yok ki, O
Yüce Yaratıcı, her şeye kadirdir, (siz) ey insanlar! (onu) O kâinatın
yaratıcısını (ne yerde ve ne gökte âciz bırakıcılar değilsiniz) onun hükmünün,
ilâhi takdirinin sizlere yönelmesine asla engel olamayacaksınız, isterse,
yerlerin altlarına saklanınız, isterse, faraza semalara yükselerek gizlenmeye
çalışınız, herhalde sizi yakalatıp lâyık olduğunuz âkibete kavuşturacaktır.
Yerde olanlar da, göklerde bulunanlar da O Yüce Yaratıcının hâkimiyet
dairesinden asla çıkmazlar, (ve) Ey insanlar!. Şunu da iyice bilmelisiniz ki,
(sizin için Allah'tan başka bir velî) sizi koruyacak bir yakınınız, bir dostunuz
yoktur ve sizin için (bir yardımcı da yoktur) sizi o Kerim Yaratıcıdan başka
koruyacak bir kuvvet sahibi bulunamaz. Artık bunu biliniz de ona göre kulluk
vazifelerinizi yerine getirmeye çalışınız, Allah'ın korumasına sığınınız.
23. Ve o kimseler ki,
Allah'ın âyetlerini ve ona kavuşmayı inkâr ettiler, işte onlar, benim
rahmetimden ümitlerini kestiler, ve işte onlar için pek acıklı bir azap vardır.
23. (Ve o kimseler
ki, Allah'ın âyetlerini) Onun varlığına, kudret ve azametine pek açıkça, işaret
ve şahadet eden delilleri, parlak kanıtları inkâr ettiler, onlara îman etmediler
(ve ona) Allah Teâlâ'nın manevî huzuruna, Yüce mahkemesine (kavuşmayı inkâr
ettiler) ahiret hayatına inanmazlar (işte) Yüce Allah buyuruyor ki: (onları
benim rahmetimden ümitlerini kestiler) Onlar kıyamet gününde Allah'ın rahmetine
asla nail olamaycaklardır. Çünkü onlar, Cenab-ı Hakk'ın varlığına, ahiret
hayatının gerçekleşeceğine inanmadıkları için öyle bir rahmete kavuşma ümidinden
mahrum bulunmuşlardır. Onlar, Allah Teâlâ'ya sığınarak onun rahmetine kavuşma
niyazında bulunmamış, inkarcı kimselerdir. Binnaenaleyh (onları için) yarın
ahiret âleminde (pek acıklı bir azap vardır.) İşte dinsizliklerinin müthiş
âkibetü.
24. Artık -İbrahim
Aleyhisselâm'ın- kavminin cevabı: Onu öldürünüz veya onu yakınız demekten başka
birşey olmadı. Fakat Allah onu ateşten kurtardı. Şüphe yok ki, bunda îmân eden
bir kavim için elbette ibretler vardır.
24. Bu mübarek âyetler
de İbrahim Aleyhisselâm'ın pek kuvvetli, hayır taksiye edici tebliğlerine karşı
kavminin ne kadar canice bir suikastte bulunmuş olduklarını bildiriyor. Hz.
İbrahim'in de kurtuluşa erip kavmine onların müşrikçe hallerini bildirerek pek
korkunç bir âkibete uğrayacaklarını ihtar buyurmuş olduğunu beyan etmektedir.
Şöyle ki: 0 müşrik kavim, Hz. İbrahim'in bildirdiği pek açık, kuvvetli delillere
karşı, makul bir surette cevap vermeğe kadir olamadılar (Artık) o muhterem
Peygambere karşı onun (kavminin cevabı) onların inkarcı lakırdıları (onu
öldürünüz veya onu) ateşe atarak (yakınız demekten başka birşey olmadı) bunun
üzerine birlikte hareket ettiler, birçok odun toplayarak büyük bir ateş meydana
getirdiler, o masum Peygamberi o ateş içine attılar, (fakat Allah onu ateşten
kurtardı) o ateş, bir hârika olarak soğuk, selâmetli bir hale geldi (şüphe yok
ki, bunda) bu kıssada, bu harikulade hâdisede (îman eden bir kavim için elbete
ibretler vardır) bu hâlin, bu değişmenin böyle meydana gelmesinde Hz. İbrahim'in
Peygamberliğine, onun Allah katındaki yüksek mevkiine ve ilâhi kudretin her şeye
kâfi olduğuna dair elbetteki pek büyük şahitler, deliller vardır. Kabiliyetten
mahrum dinsizler ise bunu takdir ederek uyanamazlar.
25. Ve dedi ki: Siz
dünya hayatında aranızda bir sevişme -sebebi-olmak için Allah'tan başka putlar
edinmiş oldunuz. Sonra kıyamet gününde bazınız, bazınıza küfür edecek ve bazınız
bazınıza lanet eyleyecektir, varacağınız yer de ateştir ve sizin için
yardımcılardan -bir kimse- de yoktur.
25. (Ve) İbrahim
Aleyhisselâm, öyle harikulade bir şekilde ateşten kurtulduktan sonra da müşrik
kavmine karşı korkusuzca (dedi ki: Siz dünya hayatında aranızda bir sevişme)
sebebi (olmak için) birbirinize karşı veya sizinle putlar arasında bir sevgi
vesilesi bulunsun diye (Allah'tan başka) olan, o Kâinatın Yaratıcısının hükmü ve
kahrı altında bulunan (putlar edinmiş oldunuz) güya onlardan bir faide görecek
imişsiniz, güya onların sebebiyle aranızda bir dostluk ve sevgi meydana
gelecekmiş!. Heyhat!, (sonra kıyamet gününde bazınız bazınıza küfredecek) o
bâtıl mabutlar ile onlara dünyada iken tapmış olanlar, birbirine karşı böyle
inkarcı bir vaziyet alacaklardır, aralarındaki sevgi, düşmanlığa dönmüş
bulunacaktır, (ve bazınız bazınıza lanet eyleyecektir) Cenab-ı Hak, o putlara da
ahirette bir söz söyleme kabiliyeti verecek. Onlara tapanlar, onların yüzünden
fetâkete uğradıklarını görecek putlara lanet okuyacaklarıdır. 0 putlar da
kendilerinin böyle bir ibadete onları davet etmemiş olduklarını ileri sürerek o
kendilerine tapınmış olanlara lanet okuyacaklardır. Hz. İbrahim, şunu da ilâve
buyurdu ki: Ey müşrikler!. Sizin (varacağınız yer de ateştir) cehenneme atılarak
orada ebediyyen kalacaksınızdır, (ve sizin için yardımcılardan) Bir kimse (de
yoktur) o sizi o ateşten hiçbir kimse yardım edip de kurtaramıyacaktır.
Müminleri ise Cenab-ı Hak ateşten korur. Nasıl ki, İbrahim Aleyhisselâm'ın da
düşmanlarının ateşinden kurtarmıştır. Bu hâdise için "Enbiyâ Sûresi"ne da
bakınız!.
26. Bunun üzerine ona Lût,
îmân etti ve dedi ki: Şüphe yok, ben Rabbime bir hicret ediciyim. Muhakkak ki,
mutlak güç ve hikmet sahibi olan O'dur, 0...
26. Bu mübarek âyetler de
İbrahim Aleyhisselâm'a, Hz. Lût'un inanıp tâbi olduğunu, Hz. İbrahim'in de Cenab-ı
Hak'kın emredeceği başka bir yere hicret eyleyeceğini söylemiş bulunduğunu
bildiriyor ve Hz. İbrahim'e bir mükâfat olarak Hz. Ishak ile Yakub'un
verildiğini ve soyunun peygamberliğe ilâhi kitaba nail olduklarını ve Hz.
İbrahim'in ahirette de büyük bir makam sahibi olacağını müjdeliyor. Lût
Aleyhisselâm'ın da pek çirkin fiillerde bulunan kavmini ne şekilde kınamış ve
hareketlerini
değiştirmeleri için ne
kadar çaba ve gayret göstermiş bulunduğunu ve kavminin inkârlarına ve azab
temennisinde bulunmalarına karşı da ilâhi zafere kavuşmayı niyazda bulunmuş
olduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: İbrahim Aleyhisselâm'ın o harikulade
başarısını, gerçeğe uygun olan sözlerini onun kardeşi Hara'nın oğlu olan Hz. Lût
görmüş dinlemiş oldu. (Bunun üzerine ona) Hz. İbrahim'e (Lût îman etti) onu
tasdik eyledi, onu ilk tasdik edenlerden bulundu (ve) İbrahim Aleyhisselâm da
(dedi ki: şüphe yok ben Rabbime) yani o kerim Yaratıcının emrettiği razı olduğu
bir beldeye (hicret ediciyim) kendi beldemdem, kendi kabilemden ayrılarak
kendisinde dostum, yakınım, yardımcım olmayan bir beldeye gideceğim, (muhakkak
ki, aziz) Düşmanlarına galip, her emri geçerli olan ve (hâkim olan) her iradesi,
her fiili hikmet ve menfaata dayalı bulunan (O'dur) o Yüce Yaratıcıdır. Evet..
(0) dur. Binaenaleyh Hz. İbrahim, ikametgâhı olan ve Küfe köylerinden bulunan
"Kusa" dan ayrılarak evvelâ "Harran'a" sonra da arzı mukaddese = Şam'a girerek
Filistin'de kalmıştır. Her Peygamber bir kerre hicret etmiş olduğu halde Hz.
İbrahim böyle iki defa hicret etmişti. Onun bu hicreti sırf Allah rızası için
olmuştu. Yanında da eşi Sara Hazretleriyle kardeşinin oğlu Hz. Lût bulunmuştu.
Rivayete göre Hz. İbrahim, 0 zaman yetmişbeş yaşında imiş. Hz. Lût da "Sedum" da
inip kalmıştı.
27. Ve ona Ishak'ı ve
Yakub'u bağışladık ve Peygamberliği ve kitabı onun soyundan gelenlere verdik ve
ona dünyada mükâfatını verdik ve şüphe yok ki, o ahirette de elbette salih
olanlardandır.
27. (Ve ona) Hz.
İbrahim'e bu hicretin bir mükâfat olarak Sara adındaki ihtiyarlamış olan eşinden
(Ishak'ı) ihsan ettik ve bunun oğlu olarak da (Yakub'u bağışladık) kendilerine
böyle lütufta bulunduk (ve) özellikle (peygamberliği ve kitabı) semavi kitaplara
kavuşmayı (onun) Hz. İbrahim'in (soyundan gelenlere verdik) yani: Bütün
Peygamberler, artık Hz. İsmail ile Hz. Ishak'ın evlât ve torunları arasından
dünyaya gelmiş oldular. Şöyle ki: Bilâhara, bütün Peygamberler, Hz. Ishak'ın
neslinden dünyaya gelmiş, yalnız Son Peygamber Efendimiz de Hz. İsmail'in
soyundan olarak dünyaya şeref vermiş ve bütün peygamberlerin faziletlisi ve
sonuncusu olduğu için diğer bütün Peygamberlere eşit bulunmuştur, (ve ona) Hz.
İbrahim'e (dünyada mükâfatını verdik) Allah rızası için olan hicretinin
mükâfatını dünyada da gördü. Bol bir rızık, hayırlı evlâd ve torunlara, insanlar
arasında pek güzel şekilde anılmaya kavuştu (ve şüphe yok ki, o, ahirette de
elbette salih olanlardandır) Hz. Adem, Hz. Nuh gibi pek yüksek mertebelere
sahip, ebedî saadetle seçkin, her şekilde tam bir iyilik ile vasıflanmış zatlar
cümlesindendir.
28. Lût'u da -hatırla-
o vakit ki, kavmine dedi: Şüphe yok, siz elbette öyle pek bir harekette
bulunuyorsunuz ki, sizden evvel alemlerden hiçbir fert, onu işlemiş değildir.
28. (Lût'u da) 0
mübarek Peygamberi de hatırla, güzel vasıflarını zikreyle (o vakit ki,) 0
muhterem zat (kavmine dedi) onları kınamak ve çirkin hareketlerinden men için
kendilerine hitab ederek buyurdu ki: (şüphe yok, siz elbette öyle pek çirkin bir
harekette bulunuyorsunuz) Son derece çirkin, haram olan livata cinayetine cür'et
ediyorsunuz (ki sizden evvel âlemlerden hiçbir fert) ne insanlardan ve ne de
cinlerden bir şahıs (onu) o pek çirkin muameleyi (işlemiş değildir) bu ne kadar
alçakça, ve ahlâksızca bir hareketi.
29. Siz hâlâ erkeklere
yaklaşacak ve yolu kesecek ve toplantılarınızda çirkin şeyleri yapacak mısınız?.
Artık kavminin cevabı: "Eğer sen sadıklardan isen bize Allah'ın azabını getir"
demekten başka birşey olmadı.
29. Hz. Lût, kınamasına
devam ederek buyurdu ki: Ey nefislerine yenilen, hayvani hareketlere devam eden
kimseleri. (Siz hâlâ erkeklere gidecek) onlara şehvetle tecavüz edecek (ve yolu
kesecek) gidip gelen yolculara saldıracak, onların mallarını ellerinden alarak,
namuslarına, hayatlarına tecavüz edip duracak mısınız?. Bu ne zalimce, edebsizce
bir hareketi, (ve) Siz (toplantılarınızda) bir araya toplanıp iyi geçinmeye
başlamakta olduğunuz meclislerde (çirkin şeyleri yapacak mısınız?.) öyle akla,
şahsiyete, insanlığa, namus ve haysiyete aykırı, sosyal terbiyeye zıt, sözlerde,
vaziyetlerde bulunacak mısınız?. Nedir sizin öyle hayvanca, edepsizce
hareketleriniz?, (artık) bu gibi hayrı tavsiye edici ihtarlara, tenbihlere
rağmen Hz. Lût'a karşı (kavminin cevabı) onun cahilce ve alay konusu sözleri
(eğer sen doğrulardan isen bize
Allah'ın azabınu getir)
bizi Allah'ın kahrına uğrat (demekten başka birşey olmadı) o terbiyesiz
kimseler, kendilerini müdafaa için makul bir söz bulamadılar. Kendilerinin o
kötülüklere devam edeceklerine işarette bulunmuş oldular. Hz. Lût'un devam eden
ihtarlarına karşı, muhalefette devam edip bilâhara o mübarek zatı beldelerinden
çıkarmak bile istemişlerdir. Bu hususa dair "Araf Sûresi" ile "Nemi Sûresi" ne
de bakınız!.
30. Dedi ki: Ey Rabbim!. O
fesatçılar topluluğuna karşı bana yardım eyle.
30. Lût Aleyhisselâm,
kavminin o kötü hareketlerinden vaz geçmiyeceklerini anlayınca Hak Teâlâ
Hazretlerine dua ve niyaza başlayarak (Dedi ki: Yarabbil.) ey bana ihsanı bol
olan kerim Yaratıcım!, (o fesatçılar topluluğuna) o kadar gayri ahlâki
hareketlerde bulunan (kavim üzerine bana zafer ver) onları mağlup
et, onları lâyık oldukları
azaba kavuştur. Artık O terbiyesiz, dinsiz kavim, haklarında vadediler âkibete,
müthiş bir cezava kavuşacaklardı.
31. Elçilerimiz, İbrahim'e
müjde ile gelince, dediler ki: Biz muhakkak şu kasabanın ahalisini helak
edeceğiz Çünkü onun ahalisi, zalim kimselerdir.
31. Bu mübarek
âyetler, meleklerin İbrahim Aleyhisselâm'a gelip ona oğlu Hz. Ishak ile torunu
Hz. Yakub'un ihsan buyurulacaklarını müjdelemiş ve Lût kavminin helak
edileceğini, Hz. Lût'un ise eşinden başka kendisine tâbi olanlar ile
korunacaklarını haber vermiş olduklarını bildiriyor. Ve bu meleklerin birer
insan suretinde Hz. Lût'a gidip gördükleri için kavmi tarafından tecavüze
uğrayabilecekleri endişesiyle Hz. Lût'un üzüldüğünü, meleklerin ise ona teminat
verip o kavmin semavi bir azap ile helak edileceklerini bildirmiş olduklarını ve
o kavme ait yurdun büyük bir ibret levhası teşkil ettiğini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Lût Aleyhisselâm, kavmine karşı Allah'ın yardımına ulaşmayı temenni
etmişti, artık bu duasının kabul olduğunu görecekti. (Ne zamanki elçiler)
Melekler, Hz. Cibril ile arkadaşları Hz. (İbrahim'e müjde ile geldiler) oğlu Hz.
Ishak'ın ve torunu Hz. Yakub'un dünyaya geleceklerini müjdelediler ve bu
melekler "Sedum" tarafına yönelecekleri zaman Hz. İbrahim'e (dediler ki, biz
muhakkak şu kasabanın ahalisini helak edeceğiz) onların helaki tekdir edilmiştir
(çünki onun ahalisi zalimler oldular) Onlar zulme, bozgunculuğa devam
etmektedirler, çeşit çeşit günahları işleyip durmaktadırlar.
32. Dedi ki: Orada
muhakkak ki, Lût vardır. Dediler ki: biz orada kim olduğunu daha iyi biliriz.
Elbette onu ve ailesini kurtaracağız, kansı müstesna. O geride kalanlardan oldu.
32. Hz. İbrahim,
meleklerin verdikleri bu haberi işitince, kardeşinin oğlunu düşündü, onun
hakkında şefkati parlamaya başladı da (Dedi ki: Orada) o kasabada (muhakkak ki,
Lût vardır) onun hali ne olacak?. Orasını nasıl helak edeceksiniz?. Melekler de
(dediler ki: biz orada kim olduğunu) senden (daha iyi biliriz) orda Hz. Lût'un
da, başkalarının da bulunduklarına pek iyi (elbette onu ve ailesini) Hz. Lût ile
ona tâbi olanları, onun mümin olan çoluk çoğunu (kurtaracağız) onlar helake
uğramayacaklardır, (karısı müstesna) o helak olacaktır. Çünkü (o) kadın (geride
kalanlardan oldu) yani: O kadın, azapta veya helak olacak kasabada kalıp helak
olanlardan bulunacaktır. Deniliyor ki: O kadın, aslında Lût kavmi gibi
ahlaksızlığı bizzat işlemiş değildi. Fakat Hz. Lût'un evine gelen misafirleri, O
kasabanin şerli ahalisine haber verir, onların serlerine sebep olurdu. Şerre
sebep olan ise şerri fiilen işlemiş gibi sayılır.
33. Ve o vakit ki,
elçilerimiz Lût'a geldi. Lût onlar hakkında tasalandı ve onlar sebebiyle takati
darlaştı. Ve dediler ki: Korkma ve üzülme, şüphe yok ki, seni ve aileni
kurtaracağız, yalnız eşin müstesna. O geride kalanlardan oldu.
33. (ve o vakit ki,
elçilerimiz) Hz. İbrahim'i ziyaret eden melekler, ondan ayrılıp (Lût'a geldi)
ler, onu ziyarette bulundular. Hz. Lût (onlar hakkında tasalandı) onlar, birer
güzel insan suretinde görünmüşlerdi, kavminin onlara kötü bir iş yapacaklarını
düşünerek üzüntü ve keder içinde kaldı (ve onlar sebebiyle takati darlaştı)
düşünülen tecavüzü bertaraf edebilmek için bir çare bulamaz bir halde kaldı.
Melekler, Hz. Lût'un o kalbi üzüntülerini gördüler, (ve dediler ki:) Ey
muhterem, Lût!. Bizim için (korkma ve üzülme) bize senin kavmin tecavüz
edemiyecektir ve onlar helak olmayı hak ettikleri için ondan dolayı da üzüntü ve
kedere mahal yok (Şüphe yok ki, seni ve
aileni) sana tâbi olan
müminleri, çoluk çocuğunu (kurtaracağız) kavmine yönelik helâktan siz
korunacaksınız (yalnız eşin müstesna) o kötü hareketinden dolayı helake lâyık
olmuştur, (o geride kalanlardan oldu) o sürekli olarak azaba uğrayanlardan
bulundu.
34. Muhakkak ki biz, bu
kasabanın ahalisi üzerine yaptıkları fi s klan sebebiyle gökten müthiş bir azap
indireceğiz.
34. Ve melekler, Hz.
Lût'a hitaben şöyle de dediler: (Muhakkak ki, biz bu kasaba ahalisi üzerine
yaptıkları fi s klan) kötü, haram hareketleri (sebebiyle gökten müthiş bir azap
indireceğiz) bu azap ise onların başlarına gökten taşların veya ateşlerin veya
siyah suların yağmasıdır ve onları bulundukları yerlerin bir zelzele ile yarılıp
kendilerinin yerler altına atılarak helak olmalarıdır. Lût ise ailesi ile,
kendisine tâbi olanlar ile o kasabadan çıkıp bir kurtuluş sahasına kavuşmuştu.
35. Andolsun ki, akıllıca
düşünen bir kavim için oradan bir apaçık alâmet bırakmışızdır.
35. Gerçekten o ahlâksız
kavmin bütün yurtları mahv ve harab oldu, insanlık için büyük bir ibret numunesi
teşkil etti. İşte buna işaret içinde Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Andolsun ki)
Muhakkak bir gerçektir ki, (akıllıca düşünen bir kavim için) mütefekkir, ibret
olan zatlar için (oradan) o Lût kavminin mahv ve yok olan yurtlarından Allah'ın
kudretine ait, günahkârların fecî âkibetlerine dair (bir apaçık alamet
bırakmışızdır) o tarafları da gezip seyahatta bulunanlar, onların yurtlarının
harabelerinden, ve onların pek enteresan kıssalarından bir alâmet, bir ibret
nişanesi görüp dururlar. Akıldan, tefekkürden mahrum olanlar ise bu gibi
hâdiselerden ibret alıp uyaracak bir durumda bulunmazlar.
Sonraki Sayfa

|
|