|
46. Ve sen Tur'un yanında
bulunmuş olmadın, o vakit ki, biz seslendik. Ve lâkin Ra binden bir rahmet
olarak -seni de Peygamber gönderdik- tâ ki, senden evvel kendilerine bir uyarıcı
gelmemiş olan bir kavmi sen uyarasın. Olabilir ki, onlar güzelce düşünürler.
46. (Ve) Sen ey Yüce
Peygamber!. (Tur'un yanında bulunmuş olmadın) Sen Musa Aleyhisselâm'a kendisine
seslenilen Tur Dağının civarında bulunmuş değildin (o vakit ki, biz seslendik)
Hz. Musa'ya vahyederek onu Firavun ile kavmini hak dine davetle
görevlendirmiştik. Aradan öyle asırlar geçti, (velâkin) Şimdi sen de (Rabbinden)
sana ve bütün insanlığa (bir rahmet olarak) seni de Peygamber gönderdik, sana da
irade buyurduğum âyetleri inzal ediyoruz, (tâki senden evvel kendilerine bir
uyarıcı) Kendilerini Allah'ın azabı ile korkutup hakkı kabule davet eden bir
Peygamber (gelmemiş olan bir kavmi sen uyarasın) o kavimden maksat, fetret
ehlidir. Yani: Hz. Isa ile Hz. Peygamber arasındaki (550) sene içinde yaşamış
olan insanlardır. Veyahut o kavimden maksat, Hz. İsmail ile Hz. Muhammed
arasındaki topluluktur. Çünkü, Musa ve Isa Aleyhisselâm dine daveti yalnız İ s
rai loğ u I lan na mahsus idi, Peygamber Efendimiz ise zamanındaki insanları ve
kıyamete kadar meydana gelecek bütün insanlığı hak dine davetle emrolunmuştur.
İlk evvel, Arap kavmini İslâm dinine sevk etmeğe çalışmıştır, (olabilir ki,)
Onlar güzelce düşünürler. Son Peygamberin yüce tebliğlerinin, Islamiyetin ne
kadar mükemmel bir din olduğunu iyice tefekkür ederek onu kabule koşanlar, o
sayede selâmet ve saadete ererler, fetret devreleri de nihayet bulmuş, artık "ne
yapalım bize bir Peygamber gelip de Allah'ın dinini tebliğ etmedi" diye bir
mazeret ileri sürebilmelerine imkân kalmaz, haklarında ilâhi delil tamam olmuş
bulunur. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.
47. Ve eğer kendi
elleriyle takdim ettikleri -günahları- sebebiyle kendilerine bir musibet isabet
edip de: Ey Rabbimiz!. Bize bir Resul göndermeli değil mi idin ki, artık
âyetlerine tâbi olup da müminlerden olsa idik, diyecek olmasalardı -onlara Resul
gönderilmezdi-.
47. Bu mübarek âyetler de
Peygamberlerin gönderilmiş olduğundaki hikmet ve faydayı bildiriyor. Kâfirlerin
istedikleri hârikalar meydana gelse de onların yine îman etmeyeceklerine işaret
ediyor. Musa Aleyhisselâm'a verilmiş mucizelerin benzerini taleb edenlerin Hz.
Musa ile kardeşini ve ona verilen mucizeleri de inkâr etmiş olduklarını haber
veriyor. Resûl-i Ekrem'in davetine icabet etmeyenlerin de kendi heveslerine
uyan, hidayetten mahrum bir takım zalim kimselerden ibaret bulunduklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve eğer) O kâfirler (kendi elleriyle takdim ettikleri)
tercih eyledikleri küfür ve isyanları (sebebiyle kendilerini bir musibet) bir
azap, bertaraf edilemiyecek olan uhrevî bir ceza (isabet edip de: Ey Rabbimiz!.
Bize bir Resul) bir takım âyetler ile desteklenmiş bir Peygamber (gönderilmeli
değil mi idi ki?.) onun tebliğleri sayesinde dinî vazifelerimizden haberdar
olmuş olsa idik de (Artık âyetlerine) onun vasıtasiyle bildirilen âyetlere, dinî
hükümlere (tâbi olup da müminlerden) ilâhi varlığını tasdik eden samimi müminler
zümresinden (olsa idik diyecek olmasalardı) yarın ahirette böyle bir mazeret
ileri sürmeye kalkışmasalardı, onlara Resul gönderilmezdi. Bu cevap,
hazfedilmiştir. Çünkü bu âyeti kerimedeki sözün akışı bu cevaba işaret
etmektedir. İşte Peygamberlerin gönderilmiş olması, yarın ahirette kâfirlerin
bir mazeret ileri sürmelerine meydan bırakmamak hikmetini de içermektedir.
Özellikle bizim Yüce Peygamberimizin dinî tebliğleri bütün her tarafa yayılmış,
Kur'an-ı Kerim'in mübarek âyetleri hidayet yolunu göstermekte bulunmuş olduğu
için artık hiçbir milletin kendi cehaletini bir mazeret makamında ileri sürmeğe
selâhiyeti kalmamıştır. Bütün dünya işlerini öğrenmeğe çalışan cemiyetlerin,
dinî vazifelerini de öğrenmeğe çalışmaları icabetmez mi?. Geçici bir istikbali
temin için o kadar çalışan kimselerin, ebedî istikbali neden unutmalıdırlar?.
48. Ne zamanki, onlara
tarafımızdan hak geldi, dediler ki: Musa'ya verilenin benzeri -buna da-
verilmeli değil mi idi?. Evvelce Musa'ya verilmiş olanı da inkâr etmiş olmadılar
mı?. Dediler ki: İki sihir, birbirine yardım ettiler ve dediler ki: Biz şüphe
yok hepsini de inkâr ediyoruz.
48. Ne yazık ki, birçok
insanlar, gözleri önünde bulunan hakikatları görmek istemezler, onlardan yüz
çevirir dururlar. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ne zamanki, onlara
tarafımızdan hak geldi) Mekke-i Mükerreme ahalisinden olan müşriklere Son
Peygamber vasıtasiyle Kur'an-ı Kerim'in âyetleri gelip tebliğ edildi, o yüce
Peygamberin sünnetleri, nasihatları da bildirilmiş oldu. 0 dinsizler, yine
inatlarında, inkârlarında devam ederek (dediler ki: Musa'ya verilenin benzeri)
yani: Ona verilen âsa, yedi beyza gibi mucizeler, buna da, yani: Peygamberlik
iddiasında bulunan Hz. Muhammed'e de (verilmeli değil mi idi?.) o inkarcılar,
Son Peygamberin tebliğ ettiği o yüce âyetleri, göstermeye muvaffak olduğu
mucizeleri takdir edemiyorlardı. Zaten kâfirler, daima böyle boş iddialarda
bulunurlar. (Evvelce Musa'ya verilmiş olanı da) Onun tebliğ ettiği Tevrat
kitabını da ve göstermiş olduğu mucizeleri de (inkâr etmiş olmadılar mı?.)
Evet.. 0 mübarek Peygamberi de tasdik etmediler (Dediler ki: İki sihir) yani:
Musa'ya da, Hz. Muhammed'e de verilen şeyler iki büyüden ibaret, bu iki zat
(birbirine yardım ettiler) bir birini tasdikte bulundular, yoksa ikisi de
Peygamber değil (ve) böylece o iki mübarek Peygamberi tasdik etmeyenler (dediler
ki: biz şüphe yok hepsini de inkâr ediyoruz) onların kitaplarına inanıp tasdikte
bulunmayız. "Sahirân" kıraatine göre de âyeti kerime şu mealde bulunmuş olur.
Firavun ile kavmi ve İ s rai loğ u I lan n 'dan âyeti kerime şu halde bulunmuş
olur. Firavun ile kavmi (s rai loğ u I lan 'ndan olan kâfirler, dediler ki: Musa
da Harun da iki sihirbazdırlar, bunlar sihir hususunda biribirine yardım
etmiştir. Yahut Hz. Musa da, Hz. Muhammed de iki sihirbazdır. Biribirine
yardımcı olmuştur, birbirini Peygamberlikle vasıflandırmaktadırlar. Bir rivayete
göre Kureyş kâfirleri, âhir zaman Peygamberinin vasıflarını Yahudilerden
sormuşlar, onlar da Tevrat'da bildirilen niteliklerini haber vermişler. Kureyş
kâfirleri de bu nitelikleri tamamen Resûl-i Ekrem'de görünce yine inkârlarına
devam ederek: Musa ve Muhammed'e -Aleyhimesselâm- iki sihirbaz kimsedir" demek
cahilliğinde bulunmuşlardır.
49. De ki: Allah
tarafından bir kitap getiriniz ki, o, ikisinden daha doğru olsun da ona tâbi
olayım. Eğer -iddianızda- doğru sözlü kimseler iseniz.
49. Allah Teâlâ da o
inkarcıları yalanlamak ve susturmak için buyuruyor ki: Ey Resulüm!. 0 kâfirlere
(De ki: Allah tarafından) o yüce mabudun kutsal katından (bir kitap getiririz
ki, o) kitap (ikisinden daha doğru olsun) Tevrat ile Kuran'dan daha ziyade birer
hidayet rehberi bulunsun, (da ona) 0 getireceğiniz kitaba (tâbi olayım) ona
kıymet vereyim (eğer) Ey inkarcılar!. Siz, kanaatinizce bize sihirbaz isnadı
hususunda (doğru sözlü kimseler iseniz) öyle bir kitap getirmekten geri
durmayınız. Heyhat!. Bu mümkün mü?.
50. Artık senin bu
teklifini kabul etmezlerse bil ki: Onlar ancak kendi heveslerine tâbi
olmaktadırlar. Ve o kimseden daha sapık kim vardır ki, Alah tarafından bir delil
olmaksızın kendi hevesine uyar. Muhakkak ki, Allah zalim kavmi doğru yola
iletmez.
50. (Artık) Ey Son
Peygamber!. O kâfirler, kendilerini susturmak ve kınamak için yapılan (bu
teklifini kabul etmezlerse) daha çok saadet rehberi olacak bir kitap meydana
getiremezlerse artık (bil ki, onlar ancak kendi heveslerine tâbi olmaktadırlar.)
Evet.. Şüphe yok ki, bütün insanlar ve cinler toplansa Kur'an-ı Kerim'in bir
sûresine bile nazire meydana getiremezler, (ve o, kimseden daha sapık kim vardır
ki, Allah tarafından bir delil olmaksızın kendi hevesine tâbi olur) Hiçbir
delile, asla dayanmaksızın bir takım boş iddialar ile bir nice sabit hakikatları
inkâra cür'et gösterir. Elbette ki, böyle bir cür'et, en büyük bir sapıklık,
cehalet eseridir, en fena bir zulüm nişanesidir. (Muhakkak ki, Allah zalim kavmi
doğru yola iletmez.) öyle heveslerine uyan, nefislerine zulmeden, hak yoluna
sevkeden âyetleri kabulden kaçınan kimseler, maddeten ne kadar kuvvetli olsalar
da yine hidayetten mahrum bulunarak nihayet Allah'ın kahrına uğrayacaklardır.
İşte küfrün müthiş neticesi!.
51. And olsun ki, onlar
için belki düşünürlerdiye sözü birbiri ardınca yetiştirdik.
51. Bu mübarek âyetler,
Kur'an-ı Kerim'deki bazı âyetlerin tamamen veya kısmen tekrar tekrar inmiş
olduğunun hikmetini, faidesini bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem'in Peygamberliğine,
Kuran-ı Kerim'in de ilâhi bir kitap olduğunu kitap ehlinden bir çoklarının bilip
îman ettiklerini ve o zatların vasıflanmış oldukları ahlâki olgunlukları
beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Ey yüce Peygamber!. (And olsun ki, onlar için) 0 kendilerini İslâm dinine
davet ettiğin kabilelerin, toplulukların istifade edebilmeleri için (belki
düşünürler) de îman ederler (diye sözü biribiri ardınca yetiştirdik) yani:
Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini hikmet ve menfaat gereğine göre birbiri peşine
indirdik, yahut o apaçık kitapta va'de, tehdide, kıssalara, öğütlere vesaireye
dair bir nice âyetleri ard arda inzal buyurduk. Artık onlardan istifade edip de
îman şerefine kavuşmaları ve Cenab-ı Hak'kın bu lütfuna karşı şükür vazifesini
yerine getirmeleri icab etmez mi?. Ne yazık ki, bir çokları onlardan
yararlanarak îman şerefine kavuşamamışlardır.
52. Bundan evvel
kendilerine kitap vermiş olduklarımız, onlar buna da îmân ederler.
52. (Bundan evvel)
Kur'an-ı Kerim'in inişinden önce (kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler)
Tevrat, İncil gibi semavi kitaplara erişmiş olanlardan bir topluluk ise (onları
buna) Kur'an-ı Kerim'e veya Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a (îman edenler) onları
kendi kitaplarında Resûl-i Ekrem'in vasıflarını görmüş okumuş ona îman etmek
nimetine ulaşmışlardır. Bu âyeti kerime, kitap ehlinden olup İslamiyet'i kabul
eden bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Kısacası Yahudilerden "Abdullah Ibni
Selâm" ile onun ashabı İslâmiyet'i kabul etmişlerdi. İncil ehlinden de kırk
erkek, Habeşe'den gelip Resûl-i Ekrem'e îman etmişlerdi. Bu zatlar, kendi
servetlerinden bir kısmını da getirip fukarayı müslimine infakta bulunmuşlardı.
53. Ve olara karşı -Kur'anı
- okuduğu zaman dediler ki: Buna biz îmân ettik. Şüphe yok ki, bu Rabbimizden
-gelen- hak -bir kitaptır. Şüphe yok ki, biz bundan evvel müslüman olmuştuk.
53. (Ve onlara) öyle
Islamiyeti kabul eden zatlara (karşı) Kur'an-ı Kerim (okuduğu zaman dediler ki:
Buna biz îman ettik) bu, ilâhi bir kitaptır, biz bunun beyanatını tasdik
etmekteyiz, (şüphe yok ki, bir Rabbimizden) Gelen, Allah tarafından nazil olan
bir (haktır) gerçeğe uygun bir mukaddes kitaptır. (Şüphe yok ki, biz bundan
evvel) Bu Kuran'ın inişinden önce (müslümanlar olmuştuk) Cenab-ı Hak'kı
birlemekte, âhir zaman Peygamberinin dünyaya şeref bahşedeceğini bilmekte idik,
tam bir samimiyetle ilâhi dine boyun eğmiştik.
54. İşte onlar ki,
sabretmeleri sebebiyle mükâfatları kendilerine iki defa verilecektir. Ve onlar
kötülüğü güzellikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcamada
bulunurlar.
54. (İşte onları ki)
Öyle hakkıyla dindar, yüksek bir mertebeye sahip zatlar ki, (sabretmeleri
sebebiyle) din yolunda bir takım dinsizlerin eza ve cefalarına tahammül gösterip
hem vaktiyle kendilerine verilmiş olan kitaplara, hem de Son Peygambere verilen
Kur'an-ı Kerim'e îman ettiklerinden dolayı (mükâfatları kendilerine iki defa
verilecektir.) onlar ahiret âleminde pek büyük mükâfatlara ulaşacaklardır, (ve
onlar) o dindar zatlar (fenalığı kötülükle bertaraf ederler) dinsizlerden
işittikleri fena lakırdılara karşı afvetme ve bağışlamakla karşılıkta
bulunurlar. Ve onlar kelime-i şahadeti okuyarak küfür ve şirki bertaraf etmiş
olurlar, (ve kendilerini rızıklandırdığımız şeyden) Az olsun çok olsun
elerindeki mallarından muhtaç olanlara (infakta bulunurlar) bu suretle de
insaniyete hizmet etmiş, Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmış olurlar.
55. Ve onlar, lüzumsuz bir
söz işitince ondan yüz çevirirler ve derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin
amelleriniz de size aittir. Üzerinize selâm. Biz cahilleri aramayız.
55. (Ve onlar) Öyle cömert
müminler (lüzumsuz bir söz işitince ondan yüz çevirirler) dinî faideden,
faydadan uzak, ahlâka aykırı lakırdılara kıymet vermezler, onlara iltifatta
bulunmazlar, (ve) böyle boş lakırdılara cüret edenlere bir nasihat vermek
maksadiyle (derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir)
hiçbirimiz, diğerinin amelinden dolayı ve mükâfata, ne de cezaya lâyık olmaz,
(üzerinize selâm) Yani: Biz sizinle antlaşmada bulunmuş bir durumdayız. Artık
Cenab-ı Hak, size uyanıklık versin, sizi bu âkibeti, korkunç durumdan kurtarsın,
sizi tövbeye nail buyursun, sizi bir selâmet sahasına lütfen kavuştursun. (Biz
cahilleri aramayız) onlar ile sohbet etmek istemeyiz, Allah'ın dininden
mahrum, ahlâksız şeyler ile meşgul olan kimseler ile bir arada olmaktan
çekininiz. Çünkü onların o beyinsizce
hallerinden her sağlam
yaratı 11 ş 11 nefret eder. Binaenaleyh her mümin için lâzımdır ki: Yanlış
telkinatta bulunan, genel ahlâkı bozmaya çalışan kimseler ile dostane bir
şekilde arkadaşlıkta ve anlaşmada bulunmaya tenezzül etmesin.
56. Şüphe yok ki, sen
sevdiğini hidayete erdiremezsin. Bilâkis Allah dilediğini hidayete erdirir ve o,
hidayete erecekleri en iyi bilendir.
56. Bu mübarek âyetler,
Cenab-ı Hak'tan başkasının bir kimseyi hidayete erdiremiyeceğini bildiriyor.
İslâm dinini kabul etmemeleri için varlıklarından mahrum kalacaklarını sebep
göstermek isteyenlere de haklarındaki ilâhi nimetlerin bolluğunu beyan ile
kendilerini susturmaktadır. Kavuştukları geniş bir yaşantının değerini bilmeyip
bu yüzden azgınlıkta bulunmuş olanların da nasıl Allah'ın kahrına uğramış
olduklarını nazarı dikkate sunuyor. Ve insanlık cemiyetinin başlıca bir
merkezine ilâhi dinin hükümlerini tebliğ eden bir Peygamber gönderilmiş
olmadıkça da onların helake uğratılmamış olduğunu, zalim ve inkarcı kimselerden
başkalarının öyle ilâhi kahra uğramadıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey
Peygamberlerin efendisi!. (Şüphe yok ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin)
Bütün gayretini göstersen insanlara hidayet yolunu göstermektir, onları hidayete
teşvik etmektir (Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir) irade buyurduğu kulunu
müslüman olma nimetine kavuşturur (ve o) Yüce Yaratıcı (Hidayete erecekleri en
iyi bilendir.) hangi kulunun aslî yaratılışını muhafaza ettiğini, iradesini
kötüye kullandığını, müslüman olmaya kabiliyetli olduğunu o Kerim mabûd, tamamen
bilir, ona göre kulları hakkında ilâhi hidayeti tecelli eder. Alimlerin
çoğunluğuna göre bu âyeti kerime, Ebu Talip hakkında nazil olmuştur. Ebu Tâlib,
hastalanmış, son nefesini verme durumuna gelmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun
yanına gitmiş, "ey amcam!. Bir kere (La ilahe illallah) de de İslâmiyeti kabul
et, şirkten kurtul, senin müslüman olduğuna Allah katında şehadette
bulunabileyim" diye tavsiyede bulunmuş, o da demiş ki: "Ey kardeşimin oğlu.
Vallahi ben bilirim ki sen elbette doğrusun, ancak "Ebu Tahip ölüm anında korktu
da ondan dolayı kardeşinin oğluna îman etti" demelerini kötü görüyorum demiş,
müslüman olma şerefine ulaşamamıştı. Resûl-i Ekrem ise bundan dolayı üzüldüğü
için bu âyeti kerime nazil olmuştur. Rivayete göre Ebu Talip, Resûl-i Ekrem'in
zamanında "ey Beni Haşim cemaati!. Muhammed'e —sallallahu aleyhi vesellem- itaat
edin, onu tasdik eyleyin ki, kurtuluşa, selâmete erebilesiniz" diye tavsiyede
bulunmuştur. Buna rağmen kendisi Resûl-i Ekrem'in teklifini kabul etmeyip
kavminin dedikodusuna hedef olmamak üzere kendi dedelerinin dinî üzere ölmeği
tercih eylemiştir. Bununla beraber Ebu Talib'in îman ettiğine dair bazı
rivayetler de vardır. Gerçek bilgi Allah'ın katındadır.
57. Ve dediler ki: Eğer
seninle beraber hüdaya = İslâm'a - tâbi olursak yurdumuzdan hemen çıkarılırız.
Biz onlar için bir emniyetli haremi, sağlam bir mekân kılmadık mı ki, her şeyin
ürünleri bizim tarafımızdan bir rızk olmak üzere onun için toplanır. Fakat
onların çoğu bilmezler.
57. (Ve) Arab
topluluğundan, Kureyş kabilesinden bazı kimseler Peygamberin huzuruna gehip
(dediler ki:) Ya Muhammedi Aleyhissehâm, senin hak ve hidayet üzere bulunduğunu
biz yakinen biliyoruz lâkin (Eğer seninle beraber hidayete tâbi olursak) yani:
İslâmiyet'i kabul eder, seninle beraber harekette bulunursak (yurdumuzdan hemen
çıkarılırız.) bütün Araplara karşı muhalif bir cephe almış oluruz, halbuki,
çoğunluk onlardadır, biz onların kuvvetlerine karşı koyamayız, onlar bizleri
derhal yurdumuzdan kapıp çıkarıverirler, bizleri zelil bir halde bırakırlar.
Cenab-ı Hak da onların bu mazeretlerini red için buyuruyor ki: (Biz onlar için
bir emniyetli haremi) Mekke-i Mükerreme şehrini (sağlam bir mekân kılmadık mı)
orada ikamet edenlere cahiliye döneminde bile hiç bir kimse tecavüzde
bulunamazdı. 0 havalide bulunan kuşlar ve diğer hayvanlar bile tecavüzden emin
idiler, onlara kimse dokunmazdı, Mekke-i Mükerreme'ye sığınan bir caniyi bile
oradan zorzoruna çıkarmaya çalışmazlardı. İşte orası, o kadar emniyetli, feyizli
bir hayat sahasıdır.
(her şeyin ürünleri) Bir
çok nefis meyveler, gıda maddeleri her taraftan toplanarak (bizim tarafımızdan)
lütfen (bir rızık olmak üzere onun için) yalnız o mübarek Mekke'ye mahsus olmak
üzere (toplanır) orada bulunanlar bunlardan bol bol istifade ederler artık o
ahalinin İslâm dinini kabul etmeleri, ne için onların mahumiyetlerine sebep
olsun?. Böyle mahrumiyeti düşünmek, Allah'ın nimetlerine karşı bir nankörce
hareket sayılmaz mı?, (fakat onların ekserisi bilmezler) Hidayetten mahrum olan
insanlar, Allah'ın bu lütfunu takdir etmezler. Bu nimetleri kendilerine
ihsan eden Kerem Sahibi yaratıcının îman ettikleri takdirde daha ziyade nimetere,
lütuflara, ebedî
saadete nail buyuracağını
düşünmezler de pek boş olan maddî bir mahrumiyet düşüncesiyle öyle îmanı
kabulden kaçınırlar. Ne gaflet, ne cehaleti.
"Tehattü": Kapmak, kaçmak,
bir şeyi süratle çekip almak çıkarmak demektir. "Yücba" da celb ve cem olunur
manasınadır.
58. Ve bir nice
memleketleri de helake uğrattık ki, -ahalisi- refahının çokluğuyla şımarmış idi.
İşte şu onların yerleri ki, onlardan sonra pek azı müstesna -kimseye-ikametgâh
olmadı ve bizler varisler olduk.
58. (Ve bir nice memleketi
de) Yani: beldeler ahalisini de (helake uğrattık ki,) o beldelerin ahalisi
(geçimliklerinin çokluğuyla şımarmış idi) geniş bir varlığa nail oldukları halde
onun kadrini bilmemiş, nankörlükte bulunmuş, zekât gibi Allah'ın hakkına riayet
etmemiş, kötü bir tarzda hareket eylemişlerdi. Böyle pek kötü bir yaşayış
neticesinde de helake mâruz kalmışlardı, (işte şu onların yerleridir ki)
Harabeleri hâla göze çarpıp duruyor, (onlardan sonra) 0 yerlerin (pek azı
müstesna) onlar kimseye (ikâmetgâh olmadı) bütün sahipleri mahvolup gittiler,
oralarda ancak yolcular geçici olarak uğrayıp durmakta bulunmuşlardır. Bütün
bunlar, günahkâr sahiplerinin kötü bir sonudur, (ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
Artık o harap diyarlar kimselere intikâl etmiş olmadı, onlara (bizler varis
olduk) yani: 0 diyarlara ezeli ve ebedî olarak sahip olan ilâhi zatımdır, o
yerler bizim hâkimiyetimizin altında kalmıştır, oralarda artık başkaları
tasarrufta bulunur olmadılar, "batar" fazlaca sevinmek kibirlenmek, hayret ve
dehşet, zengin olan kimsenin Allah'ın hakkına riayet etmeyip malını kötüye
kulanması, azgın olması demektir.
59. Ve Rabbim
memleketleri helak edici olmadı; onların ana merkezlerine bir Peygamber gönderip
de onlara âyetlerimizi okumadıkça ve biz ahalisi zalim olan kasabalardan
başkasını helak edici olmadık.
59. Evet.. Ey Yüce
Peygamberi. (Ve Rabbin memleketleri helak edici olmadı) Onların ahalisini bir
takım musibetlere, felâketlere mâruz bırakmadı (onların ana merkezlerine bir
Peygamber gönderip de onlara âyetlerimizi okumadıkça) evet.. Allah'ın
merhametinin eseri olarak Peygamber Efendimize kadar her milleti ilâhi dine
davet eden, onları teşvik eden ve korkutan bir Peygamber gönderilmiştir. 0
Peygamberler, ümmetlerine ait beldelerin en büyüğünde en şereflisinde
Peygamberlik vazifesini yerine getirmeye başlamış etrafını aydınlatmaya
çalışmış, ümmetlerine lâzım gelen hükümleri öğretmiş ve telkin buyurmuşlardır.
İşte Son Peygamber de Mekke-i Mükerreme'de, Medine-i Münevvere'de ikamet
buyurarak ümmetlerine İslâm dinini tebliğe, yaymaya fevkalâde bir şekilde
çalışmıştır, Kur'an-ı Kerim'in âyetleri de bütün her tarafa yayılmaya
başlamıştır. Binaenaleyh hiçbir kimse, artık kendi cehaletini mazeret makamında
ileri süremez. İşte öteden beri muhtelif ümmetlere Peygamberler gönderilmiş buna
rağmlen onlar dinsizliklerinde ısrar edip durunca nihayet Allah'ın kahrına mâruz
kalmışlardır. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor ki: (ve biz ahalisi
zalim olan kasabalardan başkasını helak edici olmadık) Fakat ahalisi yine
Peygamberlerini inkâr, küfürlerinde ısrar ettikleri için helake uğramışlardır,
harap olan yurtları da kendilerinden sonra gelen milletlere karşı birer ibret
manzarası teşkil etmekte bulunmuştur. "Üm" valide, asi demektir. "Ümmülkurâ" da
beldelerin merkezi, en büyüğü, en mühimi manasınadır.
60. Ve size herhangi
bir şeyden verilmiş ise ancak dünya hayatına ait geçim vasıtası ve onun süsünden
ibarettir. Allah katında olan ise daha hayırlıdır ve daha bakidir. Artık akıl
erdiremez misiniz?.
60. Bu mübarek âyetler,
dünya varlığı ile ahiret varlığı arasındaki büyük farkı bildiriyor. Güzel
amellerinden dolayı Allah'ın vadine kavuşanlar ile dünya hayatına aldanmış, dinî
terbiyeden yoksun olmuş bu sebeple azaba uğramış olanların aralarındaki ayrılığı
ihtar ediyor. Dünyada iken küfür ve şirk ile, başkalarını da aldatmakla vakit
geçirmiş olanların yarın ahirette cinayetlerini itirafa mecbur olup, ne büyük
bir mesuliyeti taşımış olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ
Hazretleri, dünya varlığından mahrum kalmak korkusuyla İslâm dinini kabul
etmeyen dinsizlere bir ibret dersi vermek üzere buyuruyor ki: (ve size herhangi
bir şeyden verilmiş ise) Siz dünyevî sebep ve işlerden nelere sahip iseniz,
onlar (ancak dünya hayatına ait geçim vasıtası ve onun süsünden ibarettir) siz
onlardan ancak dünyada geçici bir zaman için istifade edersiniz, onlar
nihayet elden çıkmaya mahkum şeylerdir. Fakat (Allah katında olan ise) uhrevî
sevab cennet nimetleri ise (daha hayırlıdır) çünki,
onlar her türlü
şüphelerden, noksanlardan beridir, son derece temiz, zevk verici bulunmaktadır,
(ve) o uhrevî nimetler (daha bakidir.) onlar ebedidir, yokluğa mâruz
kalmayacaktır. (Artık akıl erdiremez misiniz?.) Böyle baki, yüce nimetler ile
fâni, adi nimetler eşit olabilir mi?. Elbetteki eşit olamaz. 0 halde nasıl
oluyor da böyle çabucak yok olan nimetlerden ayrılmamak için öyle ebedî,
mutluluk veren, pek muazzam nimetleri terkediyorsunuz?. Biraz akıllıca
düşünülürse bu pek açık hakikat, pek güzel anlaşılmış olmaz mı?. Nedir o kadar
gafilce, dünyaya taparcasına hareketi.
61. Ya kendisine güzel bir
vâd ile vadde bulunmuş olduğumuz, sonra da ona -o vâd edilene- erişecek olan
kimse, kendisini dünya hayatının geçici menfaat ve zevkiyle yaşattığımız, sonra
da kıyamet gününde -ateş için- huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse
gibi midir?.
61. Bir kere şunu da
düşünmeli değil midir?. (Kendisine) îmanından güzel amellerinden dolayı (güzel
bir vad ile vadde bulunmuş olduğumuz) kendisini cennete, ebedî bir nimete
eriştireceğimizi müjdelediğimiz (sonra da ona) o vad edilen cennete, nimete
(erecek olan kimse) öyle mümtaz bir kul (kendisini dünya hayatının geçici
menfaatleriyle yaşattığımız) kendisine dünyada bir kısım fâni nimetler
verdiğimiz (sonra da kıyamet gününde) cehennem ateşi için (huzurumuza
getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?.) elbette değildir. İşte îman
ehli hakkında öyle selâmet ve saadete vesile olan ilâhi bir vad vardır. Allah'ın
va'dinde de caymak söz konusu cari değildir. Kâfirler için öyle ebedî bir
cehennem vardır. Artık o kâfirlerin elindeki fâni varlığın uhrevî nimetlere göre
ne kıymeti vardır ki, o fâni varlığın elden çıkmaması için o istikbale ait
ebedî, muazzam nimetlerden mahrumiyet felâketi tercih edilsin?.
62. Ve o gün ki, onlara
seslenir de der ki: Nerede o ortaklarını ki, siz iddia ediyordunuz!.
62. (ve) hatırlayınız (o
gün ki) o kıyamet alemindeki Cenab-ı Hak (onlara) o dinsizlere ve başkalarını da
dinsizliğe sevketmiş olanlara (seslenir de der ki:) ey dünyada iken küfür ve
şirke düşmüş kimseler!. (Nerede o ortaklarım ki) o bana ortak edindiğiniz
putlar, insanlar ki (siz iddia ediyordunuz!.) öyle yaratılmış, âciz, fani
şeyleri Yüce yaratıcıya ortak sanıvermiştiniz!. Onlardan şefaat bekliyordunuz!.
Şimdi anladınız mı'?. Siz onların ne mahiyette olduklarını hiç düşünmediniz mi?
öyle kendileri için bile bir fa ideleri olamayan şeyler, sizin için faideli
olabilir mi?.
63. Aleyhlerine söz hak
olanlar diyeceklerdir: Ey Rabbimiz!. Şunlar kendilerini saptırmış olduğumuz
kimselerdir. Biz onları, kendi sapıttığımız gibi saptırdık -onlardan-uzaklaştık.
Sana -sığınırız- onlar bize tapar olmadılar.
63. Artık o müşrikler, ne
kadar cehalette, alçaklıkta bulunmuş olduklarını o ebedî âlemde anlayacaklar ve
öyle (Aleyhlerine söz hak olanlar) cehennemlere atılmalarına dair ilâhi emir
çıkan müşrikler (diyeceklerdir ki: Ey Rabbimiz!. Şunlar) şu dünyada iken bizlere
tâbi olanlar, bizimle beraber şirke düşmüş bulunanlar (kendilerini) dünyada iken
(saptırmış olduğumuz kimselerdir) biz onları zorlamadık, (biz onları kendi
sapıttığımız gibi saptırdık) yani: biz kendi ihtiyarımızla şirke düşmüş
olduğumuz gibi onları da bizim bu tavsiyelerimize, vesveselerimizden dolayı
kendi ihtiyarlariyle şirke düşmüş oldular. Biz onları şirke zorlamadık, biz
şimdi onlardan (uzaklaştık) onların işlerinden, işledikleri küfür ve isyandan
uzak bulunmaktayız, (sana) Yarabbü. Sığınırız (onlar bize tapar olmadılar) onlar
ancak kendi heveslerine tâbi olmuş, arzularının kendilerine süslü gösterdiği
putlara tapmakta bulunmuşlardır. Ne yazık ki, öyle demekle o müşrikler,
kendilerini müdafaa edebilmiş olamayacaklardır. Değil mi ki, kendileri şirke
düşmüş, başkalarını da şirke davet etmiş, şeytani vesveselerde bulunmuşlardır.
Artık bu yüzden hepsi de ebediyyen azap göreceklerdir.
64. Ve denilmiş -olacak-
dır ki: Ortaklarınızı çağırınız. Artık onları çağırmış olacaklardır. Fakat
kendilerine cevap vermiş olamayacaklardır ve azabı görmüş olacaklardır. Eğer
onlar hidayete ermiş olsalar idi -böyle azaba uğramayacaklardı-.
64. Bu mübarek
âyetler, ahirette müşriklerin nasıl bir suale, azaba mâruz ve cevaptan âciz
kalacaklarını bildiriyor. Tövbe eden, iyi amellerde bulunan müminler de
ahirette kurtuluşa ermiş
zatlardan olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ahirette o müşriklere
hükmetmek için veya onları susturmak kınamak için (denilmiş) olacak (dır kij) ey
müşrikler!. Şimdi (ortaklarınızı çağırınız) öyle dünyada iken bir takım putları
vesaireyi Cenab-ı Hak'ka ortak edinmiş, onlardan menfaat beklemiş idiniz, şimdi
onlardan yardım isteyiniz, bakınız ki, sizin yardımınıza koşabilecekler mi?. 0
müşrikler de (artık onları) o Cenab-ı Hak'ka ortak tanımış oldukları şeyleri
(çağırmış olacaklardır) son derece korku ve hayret içinde kalmış olacakları için
böyle boş yere bir çağırmaya cüret edeceklerdir, (fakat) o çağırdıkları âciz,
fâni şeyler (kendilerine cevap vermiş olamayacaklardır.) çünki onların bu cevaba
kudretleri, yardım etmeğe kabiliyetleri yoktur (Ve) o müşrikler (azabı gönmüş
olacaklardır) artık cehennem ateşine atılacaklarını kendilerini kurtaracak bir
yardımcının bulunmadığını anlamış bulunacaklardır. Halbuki, (eğer onlar) dünyada
iken (hidayete ermiş olsalar idi) ahirette böyle azab görmezlerdi. Yahut: Onlar
boş yere temennide bulunarak derler ki: "Keşke biz dünyada iken hidayete ermiş,
Allah'ın birliğini tasdik etmiş olsa idik de şimdi böyle bir azaba mâruz kalmasa
idik. Ne yazık ki, artık kurtuluş imkânı kalmamış olacaktır.
65. Ve o gün onlara
seslenecek de diyecektir: Gönderilen Peygamberlere ne cevap verdiniz?.
65. (Ve o gün) 0 kıyamet
zamanında Allah Teâlâ (onlara) o müşriklere (seslenecek de diyecektir ki:) size
Allah'ın dinini tebliğ için (gönderilen Peygamberlere ne cevap verdiniz?.) Onlar
size Allah'ın birliğini tebliğ ettikleri halde siz ne için onlara muhalefette
bulundunuz?. Artık o müşrikler sükuttan başka bir cevap vermeğe kadir
olamayacaklardır.
66. Artık o gün haberler
onlara karşı kör -karanlık- kesilmiş olacaktır. Onlar birbirine de
soramayacaklardır.
66. (Artık o gün) 0
ahiret âleminde (haberler) kendilerini kurtarabilecek cevaplar (onlara karşı
kör) gizli karanlık, (kesilmiş olacaktır) kendilerini azaptan kurtarabilecek bir
cevaba, nefsi müdafaaya kadir olamayacaklardır ve (onlar) o müşrikler, o kıyamet
gününde (birbirine de soramayacaklardır) birbirinin reyine müracaat edip de ne
şekilde cevap verileceğini birbirinden sormaya da kadir olamazlar, böyle bir
suale, uğradıkları dehşet mânidir ve zaten hiçbirinin de cevaba kadir
olamayacağı anlaşılmış bulunacaktır.
67. Amma tövbe eden ve
îmân edip iyi işlerde bulunan ise, kurtuluşa ermişlerden olmasını umabilir.
67. (Amma) Daha dünyada
iken küfür ve şirkten (tövbe eden ve îman edip iyi işlerde bulunan) kimse (ise)
müstesnadır. Öyle bir kimse (kurtuluşa ermişlerden olmasını umabilir.) evet..
Günahından tevbe ederek ömrünün sonuna kadar iyi amele dayalı doğru bir îmana
kavuşmuş bulunan bir kimse ahiret azabından emin bulunacaktır. Cenab-ı Hak'kın
bu husutaki ilâhi va'di herhalde gerçekleşecektir. Bir kul için lâzım olan da
tövbesinde devam etmektir, korku ve ümitten ayrılmamaktır, güzel bir son ile
ahirete gideceğini, ahiret nimetlerine kavuşacağını Kerem Sahibi mabuttan
niyazda bulunmaktır, böyle bir temenniden geri durmamaktır. Ve başarı
Allah'tandır.
68. Ve Rabbin dilediğini
yaratır ve seçer, onlar için ise seçim hakkı yoktur. Allah onların ortak
koştuklarından münezzehtir, ve şanı yücedir.
68. Bu mübarek âyetler de
Allah Teâlâ Hazretlerinin yaratıcı olduğunu, dilediğini seçip ihtiyar edeceğini,
ilm ve kudretini, birliğini, sübhaniyesini, hamd ve senaya lâyık bulunduğunu,
ilâhi hükmünü ve manevî huzuruna bütün kullarının çağrılacaklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en şereflisli. (Ve Rabbin dilediğini
yaratır ve ihtiyar eder) hiç bir kimse, o hikmet sahibi yaratıcının bir şeyi
dileyip seçmesine mâni olamaz, (onlar için ise seçim hakkı yoktur) 0 kulların
iradeleri, bizzat tesirli değildir. Allah Teâlâ onların dileyip seçecekleri
şeyleri yaratmaya hâşâ mecbur değildir. Rivayete göre "Mugayre" demişdi ki:
Kur'an, bu iki beldedeki en büyük bir şahsa nazil olmalı değil mi idi?. İşte onu
ve benzerlerini red için buyurulmuş oluyor ki: Cenab-ı Hak, Peygamberlerini
kendilerine gönderilen kimselerin rey ve iradelerine göre göndermez, ancak kendi
ilâhi seçimine göre gönderir. Hayır ve iyiliğin ne şekilde, ne vasıta ile
tecelli edeceğini ancak o Kerem sahibi yaratıcı bilir. (Allah onların şerik
koştuklarından münezzehtir, sânı yücedir) Hiçbir şey, o Yüce Yaratıcıya ortak
olamaz ve onun ezeli iradesine aykırı bir şeyi meydana getiremez ve
hiçbir kimsenin iradesi, o
ezeli mabûd'un pek yüce olan iradesine, ihtiyarına aykırı ve zıt bulunamaz.
69. Ve Rabbin onların
sinelerinin neler sakladığını ve neler ilân ettiklerini bilir.
69. (Ve) Ey Son
Peygyamer!. (Rabbin onların sinelerinin neler sakladığını ve neler ilân
ettiklerini bilir.) 0 müşriklerin, inkarcıların peygamber hakkındaki
lakırdılarını, içerilerinde sakladıkları düşmanlıklarını ve diğer kuruntularını
tamamen bilmektedir.
70. Ve Allah, O'dur.
O'ndan başka ilâh yoktur. Hamd önünde de sonunda da onun içindir. Ve hüküm O'na
mahsustur ve ona döndürüleceksinizdir.
70. (Ve Allah, O'dur)
İbadete lâyık olan Allah, o ortak ve benzerden uzak olan Yüce mabuttur. (Ondan
başka ilâh yoktur.) Ondan başka hiçbirşey, yaratıcılık, mabutluk vasfına sahip,
ibadete lâyık değildir, (hamd önünde de ve sonunda da onun içindir) Dünyada da
ahirete de hamd ve sena o Kerim yaratıcıya mahsustur. Ondan başka bütün mükemmel
vasıfları kuşatan bir zat yoktur. Müminler, o Yüce Yaratıcıya dünyada da,
ahirette de hamd ve senada bulunurlar, (ve hüküm ona mahsustur) Her şeyde
geçerli olan hüküm, kaza o ezeli mabuda aittir. İtaat ehli için af ile, isyan
ehli için de bedbahtlık ile haklarında Allah'ın hükmü tecelli etmiştir. Allah'ın
hükmüne hiçbir kimse, engel ve ortak olamaz, (ve) Ey insanlar!. Nihayet hepiniz
de (ona döndürüleceksinizdir) kabirlerinizden kaldırılarak O Yüce Yaratıcının
yüce mahkemesine sevkedileceksinizdir. Artık o âkibeti düşününüz!. Müminler, o
âlemde ilâhi lütuflara kavuşacaklardır. Kâfirler ve isyankârlar da lâyık
oldukları cezalara kavuşacaklardır. Ne büyük bir müjde ve tehdit!.
71. De ki: Haber
veriniz, eğer Allah geceyi kıyamet gününe kadar üzerinize daimî kılacak olsa
Allah'tan başka tanrı kimdir ki, size bir ışık getiriversin, hâlâ işitmeyecek
misiniz?.
71. Bu mübarek âyetler,
Allah Teâlâ'nın bu kâinattaki tasarruflarını, kulları hakkındaki ilâhi
lütuflarını bildirerek hamd ve senaya lâyık olduğunu göstermektedir. Geceler ile
gündüzlerin birbirini muntazaman tâkibetmesindeki hikmet ve faydaya, bunların
birer ilâhi rahmet eseri olduğuna işaret buyuruyor. Müşniklerin de ne kadar
bâtıl bir kanaatte bulunduklarını ve nihayet Allah'ın birliği tecelli ederek
küfür ve şirkin ve bâtıl mabutların yok olmaya mahkum kalacaklarını beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin iftiharı, İslâm dinine davet ettiğin
Mekke ehline ve diğerlerine (De ki: Haber veriniz, eğer Allah geceyi kıyamete
kadar üzerinize daimî kılacak olsa) sizi gündüzlerden mahrum bıraksa (Allah'tan
başka tanrı kimdir ki size bir ışık getiriversin?.) sizi gündüze kavuştursun,
geçiminizi temine çalışacağınız bir zamana sizi ulaştırsın? (Hâlâ işitmeyecek
misiniz?.) Hala Cenab-ı Hak'tan başka bir yaratıcının mevcut olmadığına dair
nice ilâhi beyanları dinleyip anlamayacak mısınız?. Nedir öyle şirk içinde
yaşayıp durmanız?.
72. De ki: Söyleyiniz,
eğer Allah sizin üzerinize gündüzü daimî kılacak olsa Allah'tan başka hangi
mabuttur ki, size kendisinde istirahat edecek olduğunuz bir geceyi getiriverir.
Hâlâ görmüyor musunuz?
72. Ey Yüce Peygamber!.
Onlar yine (De ki: Söyleyiniz) haber veriniz (eğer Allah sizin üzerinize gündüzü
daîmî kılacak olsa) güneşin batmasına izin vermeyip daima üzerinize ışığını
yayıp duracak bulunsa artık (Allah'tan başka hangi mabuttur ki, size kendisinde
istirahat edecek olduğunuz bir geceyi getiriverir?.) elbette ki, hiçbir kimse
bunu getiremez. Elbette ki, Cenab-ı Hak'tan başka yaratıcı, bu gibi tasarruflara
kadir bir zat yoktur. (Hâlâ görmüyor musunuz?) Bu gibi pek açık bir menfaati
takdir edip de onu size ihsan eden Kerem sahibi yaratıcıya kullukta, onun
birliğini tasdik etmeli ve Onu yüceltmeli değil misiniz?.
73. Ve onun rahmetindendir
ki, sizin için geceyi ve gündüzü yarattı. Tâki dinlenesiniz ve onun fazlından
dileyesiniz ve umulur ki şükredersiniz.
73. (Ve) Ey insanlar!,
Bir kere düşününüz: (Onun) O Yüce Yaratıcının (rahmetindendir ki sizin için
geceyi ve gündüzü) iki büyük iki mühim menfaat vasıtası (kıldı) onları
biribiri ardınca muntazaman
meydana getirmektedir, (tâki,) Gecelerde (sakin olasınız) istirahate varıp
yorgunluklarınızı giderebilesiniz. (ve) Gündüzleri de (onun) o Kerem sahibi
yaratıcının (fazlından dileyesiniz) muhtelif kazanç yollarını takip ederek
geçiminizi te'mine muvaffak olasınız (ve umulur kij şükredersiniz) böyle sürekli
nimetlere kavuşmanızı güzelce düşünerek bunları size ihsan buyuran Allah
Teâlâ'ya teşekküre devam eylersiniz, nimete karşı nankörlükte bulunmak, Allah'ın
birliğini ve Rabliğini tasdik etmemek ise en büyük bir cinayettir, en çirkin bir
nankörlük eseridir.
74. Ve o gün ki, onlara
seslenecek de nerede iddia ettiğiniz ortaklarını diyecektir.
74. İşte Cenab-ı Hak, o
gibi nankör kimselerin pek fecî âktbetlerine şöylece işaret buyuruyor. (Ve)
Hatırla! (o gün ki,) 0 kıyamet zamanındaki Hak Teâlâ (onlara) o müşriklere
(seslenecek de, nerede iddia ettiğiniz ortaklarım diyecektir) yani: 0 müşrikler,
kıyamet gününde Allah'ın gazabına uğrayacaklardır, ortak ve benzerden uzak olan
ezeli mabuda onun âciz, fâni mahlûkatını ortak edinmiş olduklarından dolayı
kınamaya, tehdide, ebedî azaba mâruz kalacaklardır.
75. Ve her ümmetten bir
şahit çıkarmış, artık delillerinizi getiriniz demiş olacağız. Binaenaleyh
bilecelerdir ki, şüphe yok hakikat Allah içindir ve onlardan iftira ettikleri
şey kaybolup gitmiş olacaktır.
75. Hak Teâlâ
Hazretleri şöyle de buyuroyor: (Ve her ümmetten) Kıyamet günü (bir şahit
çıkarmış) olacağız. Ümmetlere gönderilmiş olan Peygamberler ve ümmetlerin
hallerini bilen diğer müminler, o ümmetlerin sözlerine, fiillerine şahitlikte
bulunacaklardır. Ve o ümmetlere hitaben (artık delillerinizi getirin demiş
olacağız) ne gibi bir delile dayanarak tevhid dinini kabul etmediniz, neye
dayanarak küfür şirk içinde sebat edip durdunuz, diye azarlanmış olacaklardır.
Artık böyle bir sual ve muhakeme neticesinde hakikat tecelli etmiş olacaktır,
(binaenaleyh) 0 dinsizler (bileceklerdir ki, şüphe yok) ilahiyat ve Rablık
hususunda (Hakikat Allah içindir) ilâhlık, mabutluk yalnız kâinatın yaratıcısına
mahsıstur. (ve onların iftira ettikleri şey) öyle Yüce Yaratıcı'ya ortak
isnadına ait iddiaları, bâtıl inançları (kaybolup gitmiş olacaktır) ne kadar
akla, hakikate muhalef bir kanaatte bulunmuş olduklarını anlamış dünyadaki
sapıklıklarını tamamen öğrenmiş olacaklardır. Ne yazık ki, artık pişmanlıkları
kendilerine bir fayda vermeyecektir. İşte fâni dünya varlığına düşkün olarak
Peygamberlerinin nas i hatları n ı dinlememiş olanlar, nihayet böyle bir âkibete
uğrayacaklardır. Nitekim böyle inkarcı kimseler, daha dünyada iken de birnice
felâketlere mâruz kalmışlardır. Karun'un hayat tarzı da buna bir misâl
oluşturmaktadır.
76. Şüphe yok ki,
Karun, Musa'nın kavminden idi. Fakat onlara karşı haddi aştı ve ona hazinelerden
öylesini vermiş idik ki, onun anahtarları muhakkak kuvvetli, büyük bir cemaate
ağır geliyordu. 0 vakit kavmi ona dedi ki: Şımarma!. Şüphe yok ki, Allah şımarık
olanları sevmez.
76. Bu mübarek âyetler,
elde etmiş olduğu pek büyük bir servete güvenerek azgınca harekette bulunmuş
olan Karun'un hayat tarihçesini bildiriyor. Kendisine verilen nasihatları kabul
etmeyip sadece kendi bilgisi sayesinde öyle günahkârlarm bütün işlemiş oldukları
günahları, Allah tarafından bilmiş olduğundan o günahlardan suale lüzum
görülmeyeceği beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: (şüphe yok ki Karun) Büyük bir
servete sahip olmakla meşhur olan Karun adındaki şahıs (Musa'nın kavminden idi)
(s rai loğ u I lan 'ndan pek zengin bir kimse idi (fakat onlara karşı haddi
aştı) elindeki servetle gururlanarak diğer I s rai loğ u I lar ı n ı hakir
görmeğe başladı, onlara karşı üstün olma arzusunda bulundu, Hz. Musa ile kardeşi
Hz. Harun'un risaletle, peygamberlikle vasıflanmasını, onların I s rai loğ u I
lar ı arasındaki liderliklerini kıskanıp durdu, (ve ona) 0 Karun'a
(hazinelerden) biriktidiği mallardan (öyle şey vermiş idik ki onun) o
hazinelerin (anahtarları muhakkak kuvvetli, büyük bir cemaate) bile (ağır
geliyordu) o anahtarları çokluğundan dolayı taşımakta güçlük çekiyorlardır, (o
vakit kavmi ona) 0 malının çokluğuna gururlanan Karun'a (dedi ki:) Ey Karun!.
Öyle servetine bakıp da • şımarma) öyle pek fazla bir sevinç, bir neşe içinde
yaşama (şüphe yok ki, Allah şımarık olanları sevmez.) öyle dünyevî bir servete
güvenerek kibirli bir sevinç içinde yaşayanlar Allah'ın sevgisine lâyık
olamazlar, belki onlar ihanete uğrarlar, manevî yakınlıktan uzaklaşırlar,
rahmetten mahrum bırakılırlar. Haddizatında kıymetsiz olan yaldızlı, parlak
görülen fâni şeylere güvenip durmak, elbetteki, insanlığa lâyık değildir. "Usbe"
ondan kırka kadar olan cemaat manasınadır. Bazılarınca da birden ona kadar olan
erler demektir, "tenûü" de siklet verir, ağır olur, ağırlık verir manasınadır.
77. Ve Allah'ın sana
verdiğinde, ahiret yurdunu araştır ve dünyada olan nasibini de unutma ve
Allah'ın sana ihsan ettiği gibi ihsanda bulunup ve yeryüzünde bozgunculuğu
arzulama, şüphe yok ki, Allah bozguncuları sevmez.
77. (Ve) Karun'a hayrı
tavsiye eden zatlar, öğüt verip dediler ki: (Allah'ın sana verdiğinde)
kavuştuşun dünya varlığında (ahiret yurdunu araştır) bu varlığı, Allah'ın
rızasına uygun bir şekilde kullar, bunun zekâtını ver, bundan fakirlere yardım
eyle ki, bu varlığın faidesini ahirette göresin. (ve) Ey Karun!, (dünyada olan
nasibini de unutma) dünyada iken nail olduğun hayatın, sıhhatin, gençliğin,
kuvvetin, servetin kadrini de takdir et, bunları unutmuşcasına gözden çıkarma,
bunlar ile ahiret hayatını da temine çalış, bunlardan meşru şekilde istifade
ederek bunları sana ihsan buyurmuş olan kerem sahibi yaratıcıya kulluğa, şükre
devam eyle. (ve Allah'ın sana ihsan ettiği gibi) Sen de fakirlere, zayıflara
(ihsanda bulun) yurduna, vatandaşlarına yardım etmeyi bir vazife bil, herkes ile
güzelce görüşmeğe, konuşmaya gayret et (ve yeryüzünde bozgunculuğu arzulama)
kötü hareketlerde bulunma, servetini kötü yere kullanma, israftan, cimrilikten
kaçın (Şüphe yok ki, Allah bozguncuları sevmez.) Onları gayrı meşru
hareketlerden dolayı ilâhi rahmetinden mahrum bırakır.
"Cihanda merdimümsik mâlik
olsa mülki Karuna"
"Cihandan göz yumunca malı
el yer, kendisin yer yer"
78. Dedi ki: Bu, ancak
bende olan ilim sebebiyle bana verilmiştir. 0 bilmedimi ki, Allah evvelki
nesillerden ondan daha kuvvetli ve daha çok taraftarı olan kimseleri helak
etmiştir ve günahkâr gü-nahlarından sorulmaz.
78. Karun, kendisine
verilen ve ahlâki faziletlerin esasları olan öyle güzelce öğütlere rağmen yine
cimrilikte devam ederek (Der ki: Bu) servet (ancak bende olan ilm sebebiyle bana
verllıiştir.) ben sahip olduğum bilgi sayesinde böyle başkalarından fazla bir
mala, bir varlığa sahip bulunmuş oldum. 0 gafil şahıs, kendisinin sınırlı
bilgisinden dolayı gururlanıyor, o bilgiyi de, o varlığı da kendisine ihsan
etmiş olan Kerem Sahibi Yaratıcıyı unutmuş bulunuyordu. (0 bilmedi mi ki, Allah)
Teâlâ (ondan evvelki nesillerden) diğer kuvvetli kavimlere mensup kimselerden
olup da (ondan) o Karun'dan (daha kuvvetli ve daha çok taraftarı olan) servete,
mevkie sahip (kimseleri helak etmiştir) artık kendisinin de helak olmayacağımdan
emin midir ki, o fani bir dünya varlığına güvenerek büyüklük taslamakta bulunup
duruyor, (ve günahkârlar günahlarından sorulmaz) Onların günahları zaten Cenab-ı
Hak'ça bilinmektedir. Amel defterlerinde yazılıdır. Onların ne kadar günahkârlar
olduklarını melekler de onların yüzlerine bakınca anlamış oldular. Onların
günahlarını, anlaşılıp tâyin edilmesi için sormaya gerek yoktur. Ancak onların
günahları sırf kendilerini kınamak için,
azarlamak için, yüzlerine
çarpmak için sorulacaktır. ="Rabbin hakkı için mutlaka onların hepsini sorguya
çekeceğiz
79. Derken Karun
kavmine karşı ihtişamıyla çıkıverdi. Dünya hayatını isteyenler, dedi ki: Keşke
Karun'a verilmiş olan şeyin misli bizim için de verilmiş olsa. Şüphe yok ki, o,
pek büyük bir şans sahibidir.
79. Bu mübarek âyetler de
nasihat kabul etmeyip görkemli bir şekilde kavmi arasında gezmeğe başlayan
Karun'un bu ihtişamına karşı dünyaya eğilim gösteren bazı kimselerin bir gıpta
eseri olduklarını bildiriyor. Hakiki bir ilm ile donatılmış zatların da, îman ve
iyi amel sahiplerinin kavuşacakları ilâhi mükâfatların daha hayırlı bir temenni
etmeye lâyık olduğunu söylemiş olduklarını haber veriyor. Bilâhara Karun'un
bütün yanlışiyle helak olduğunu gören kimselerin de uyanıp fikir
değiştirdiklerini ve eğer Allah'ın korumasına kavuşmamış olsalardı, kendilerinin
de öyle bir helake mâruz kalıtş olacaklarını itiraf ettiklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: Karun, kendisine iyilik ve iktisad ederek hareket
etmesini tavsiye eden zatlara karşı gücendi, de kendini medhetmek istedi (Derken
kavmine karşı ihtişamiyle çıkıverdi) büyük bir ihtişam ile gezmeğe başladı,
varlığını göstermek istedi. Yanında birçok köleleri, cariyeleri de bulunuyormuş,
(dünya hayatını isteyenler) Dünya varlığına eğilim
gösterenler, o ihtişamı
görünce (dedi ki: Keşke Karun a verilmiş olan şeyin) servet ve devletin bir
(misli bizim için de verilmiş olsa) biz de öyle bir varlığa sahip bulunmuş olsa
idik. (şüphe yok ki, o) Karun (pek büyük bir şans) bir nasip, bir zenginlik
(sahibidir) böyle bir temennide bulunanlar, ya mümin kimseler idi. İnsanlık hali
böyle bir varlığa kavuşma arzusunda bulunmuşlardı. Belki de demek istemiştiler
ki: Keşke biz de böyle bir servete sahip olsa idik de onu Allah yolunda sarfedip
dursa idik, hayır ve iyilikte bulunsa idik de uhrevî mükâfata da
kavuşabilseydik. Yahut bu temennide bulunanlar kâfir bir cemaat idi, onların
arzuları yalnız böyle dünya varlığından ibaret olduğu için böyle hırslı şekilde
bir temennide bulunmuşlardı.
80. Kendilerine ilim
verilmiş olanlar ise dedi ki: Yazıklar olsun size!. Allah'ın sevabı, îmân eden
ve iyi amelde bulunanlar için daha hayırlıdır. Ona ise ancak sabredenler
kavuşurlar.
80. (Kendilerine ilm
verilmiş olanlar ise) Dünya ve ahiret işlerini bilen, müminlerin ahirette
kavuşacakları mükâfatlara inanan seçkin bir bilgin gurubu ise (dedi ki: Yazıklar
olsun size!.) yani: öyle fâni bir varlığa gıpta edilmesi hiç uygun olur mu?.
Böyle bir temennide bulunmayınız (Allah'ın sevabı) ahiretteki mükâfatı (îman
eden ve iyi işler yapanlar için daha hayırlıdır) onun yanında sizin temenni
ettiğiniz, şeyin, o Karun'a ait servetin ne kıymeti olabilir? (ona ise) O
sevaba, uhrevî mükâfata veyahut o ilm sahiplerinin bu telkinlerine bu güzel
nasihatlarına ise (ancak sabredenler kavuşturulur.) bunlardan ancak haramlardan
kaçınan, ibadetlere, itaatlara devam eden zatlar faydalanır. Bu husustaki nas i
hatları, ihtarları da ancak sabırlı, insaflı zatlar güzelce kabul eder.
81. Derken onu sarayı ile
beraber yere geçirdik. Ve ona Allah'tan başka yardım eden bir cemaat bulunmadı
ve kendisine yardım edeceklerden de değildi.
81. Karun, münafıkça
harekette bulunuyor, Hz. Musa'ya eziyet veriyor, düşmanlıkta bulunmaktan geri
durmuyordu, durumunu düzeltecek bir kabiliyetten mahrum bulunuyordu. Binaenaleyh
Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Derken onu sarayı ile beraber yere geçirdik)
Bulunduğu sahada bir değişme meydana geldi, bütün servetiyle ikâmetgâhı ile
beraber yerlerin altına geçirildiler mahv ve yok olup gittiler, (ve ona
Allah'tan başka yardım eden bir cemaat bulunmadı) onun haline şevkat göstererek
ana yönelen helaki ondan bertaraf edecek bir topluluk mevcut değildi, (ve)
Kendisi de (kendisine yardım edeceklerden olmadı) kendisine yönelen bu felâketi
kendisinden bertaraf edebilecek bir kuvvete, bir kabiliyete sahip bulunmuş
değildi, o kadar maddî varlığından bir faide görmüş olamadı.
82. Ve dünkü gün onun
yerinde olmayı temenni edenler, ertesi sabah diyorlardı ki: Vay sana!. Şüphe yok
ki, Allah kullarından dilediğine rızkı bol veriyor, dilediğine de az. Eğer Allah
bize lûtfetmese idi elbette bizi de yerin dibine geçirmişti. Ay!. Muhakkak ki,
kâfir olanlar kurtuluşa eremezler.
82. Artık Karun'un bu
felâketi, insanlar için bir büyük uyanma vesilesi teşkil etmekte bulunmuştu.
(Dünkü gün onun yerinde olmayı temenni edenler) Biraz evvel Karun gibi bir
servet ve mevki sahibi olmak arzusunda bulunanlar (ertesi sabah) onun o pek fecî
şekilde yok olmasını görünce (diyorlardı ki: Vay sana!.) ne garip müthiş bir
hâdise!. (şüphe yok ki, Allah kullarından dilediğine rızkını bol veriyor) Onu
pek bol bir rızka kavuşturuyor (ve) dilediği kulu için de rızkını (daraltıyor)
bütün bunlar bir hikmet ve fayda gereğidir. Artık ilâhi takdire razı olmalı,
hayırlısını niyaz etmeli, körükörüne, bir takım boş temennilerde bulunmamalı,
(eğer Allah bize lûtfetmese idi elbette bizi de yerin dibine geçirmişti) Biz de
Karun gibi hayırsız bir servete sahip olsa idik bizim de âkibetimiz demek ki,
öyle korkunç olacaktı. Binaenaleyh elimizdeki nimetlere şükretmeliyiz, bir takım
lüzumsuz temennilerde bulunmamalıyız. (Ay) Ne acaip bir hal! (Muhakkak ki, kâfir
olanlar kurtuluşa eremezler.) onların âkibetleri pek korkunçtur. Evet..
Kavuştukları nimetleri kötüye kullananlar, insanlara karşı kibirli vaziyet
alanlar, uhrevî hayatı inkâr ederek inkarcı bir halde yaşayanları elbetteki,
selâmet ve saadete kavuşamayacaklardır. Onların âkibetleri de işte Karun'un
âkibeti gibi pek korkunçtur. Artık bu Karun kıssasından öyle maddî, ve geçici
varlıklarından dolayı gururlananlar, bir ibret dersi almalıdırlar. "Karun" (s
rai loğ u I lan ndan idi. Musa Aleyhisselâm'ın amcası "Yeshen Bin Faheşin" oğlu
imiş, Tevratı tamamen ezberlemişti. Rivayete göre kimya ilmine vesair ticaret,
ziraat fenlerine ve iktisadiyata ait bilgilere sahip bulunuyordu. Çehresindeki
güzellikten dolayı kendisine "Hur" adı da verilmişti. Fakat Hz. Musa'ya
münafıkça bir şekilde îman etmiş idi. Hz. Musa'nın ve Hz. Harun'un risalet ve
peygamberliğine haset ediyor, kendisine de öyle bir
makam verilmesini
istiyordu. Nihayet iki yüzlülüğünü meydana koymuş, Musa Aleyhisselâm'ın
gösterdiği mucizeleri sihir sanarak o mübarek Peygambere eziyet vermekten
çekinmemişti. Fevkalâde bir şekilde elde ettiği servetine dünya varlığına
güvenerek, fakirleri hafife almış, kendisine verilen en mühim, ahlaki
nasihatlara aldırış etmemiş, artık Allah'ın kahrını tamamen hak etmişti. Kendisi
de, bütün sahip olduğu servet de harikulade bir şekilde yerlerin altına
geçirilerek mahvedilmiş onun bu müthiş âkibeti insanlar arasında darbı mesel
hükmünde bulunarak bir ibret numunesi olmuştur. Karun'un servetine, adamlarının
çokluğuna ve ne şekilde yerin yarılıp kendisinin helak olup gittiğine dair
birçok ayrıntı vardır ki, onlar Kur'an-ı Kerim'de zikredilmediği için o konudaki
ayrıntıyı Allah'ın ilmine havale ederiz. En doğru olan budur.
83. İşte ahiret yurdu, biz
onu yeryüzünde ne böbürlenmek ve ne de bozgunculuk çıkarmak istemeyen kimselere
veririz ve âkibet, takva sahipleri içindir.
83. Bu mübarek âyetler
de uhrevî selâmet ve saadete kimlerin kavuşacaklarını gösteriyor. Güzel
amellerde bulunanların kat kat mükâfatlara nail olacaklarına, kötü amellerde
bulunanların da o amellerine göre cezaya uğrayacaklarına işaret buyurmaktadır.
Şöyle ki: (İşte ahiret yurdu) 0 haber verilen ahiret alemindeki selâmet ve
saadet (biz onu yeryüzünde ne böbürlenmek ve ne de bozgunculuk çıkarmak
istemeyen kimselere veririz) Firavun gibi, Karun gibi ona buna karşı ululuk
gösteren, fani varlığının çokluğuna güvenerek emre itaat etmeyen, yeryüzünde
bozgunculuğu dinsizliği yaymaya çalışan kimseler ise o uhrevî selâmet ve
saadetten ebediyyen mahrum kalacaklardır, (ve âkibet takva sahipleri içindir)
Dünyadaki geçici varlığın ne ehemmiyeti vardır? Ebedi varlık, nimet ve lütuf
Allah'tan korkan onun hükümlerine riayet eden, günahlardan sakınan zatlar için
takdir edilmiştir, onlar böyle bir saadete ereceklerdir.
84. Her kim iyilik ile
gelirse onun için ondan daha hayırlısı vardır. Her kim de kötülük ile gelirse
artık o kötülük yapanlar da başkasıyla değil, ancak o yaptıktan ile
cezalandırırlar.
84. Evet.. Bu dünyadan
ahiret âlemine (Her kim iyilik ile gelirse) ilâhi dinle vasıflanmış, güzel amele
ulaşmış, bir halde ölüp ahirete kavuşursa (onun için ondan) o getirdiği
güzellikten (daha hayırlısı vardır) o güzel amelin en az on misli veya yetmiş
veyahut yediyüz misli sevaba nail olur, samimiyetine, ruhi faziletine göre kat
kat mükâfata kavuşurlar. Bilakis (her kim de kötülük ile gelirse) Cenab-ı
Hak'kın yasaklamış olduğu bir kötülüğü işlemiş, ondan tevbe edip af dilememiş
bulunursa (artık o kötülük yapanlar da başkasiyle değil, ancak o yaptıkları ile)
o işledikleri günahın tam bir misliyle (cezalandırılırlar) cezaları amellerine
denk bulunmuş olur. Bu da Allah'ın bir lütfudur ki, güzelliklerin mükâfatını
katkat vereceği halde kötülüklerin cezasını ise ancak o kötülüğe eşit bir
surette verecektir. Ancak kâfirler, ebeydiyyen azap göreceklerdir. Çünkü onlar
dünyada iken ebediyyen yaşayacak olsalar devamlı olarak küfürde sebat
edeceklerine karar vermiş oldukları için cezaları da öyle ebedî olacaktır.
85. Muhakkak o zat
ki, senin üzerine Kur'anı farz kıldı, elbette seni dönülecek yere döndürecektir.
De ki: Rabbim, hidayetle geleni de ve apaçık bir sapıklıkta bulunanı da daha iyi
bilendir.
85. Bu mübarek âyetler de
Resûl-i Ekrem'e teselli veriyor, onun yüce vatanına geri döneceğini bir mucize
olmak üzere müjdeliyor ve Yüce Resûl'ün bir ümidi, bir çalışması olmaksızın
kendisine Kur'an-ı Kerim'in vahyedildiğini bildiriyor. Cenab-ı Hak'tan başka
tanrı bulunmadığını ve bütün mahlûkatın yokluğa mâruz olduklarını telkin ederek
o Hz. Peygamberin Yüce vazifesini ve yalnız Hak Teâlâ'ya niyazda bulunmasını
beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en şereflisi!. (Muhakkak o zat
ki,) o Yüce Yaratıcı ki, (senin üzerine Kur'anı farz kıldı) sana Kur'an'ın
âyetlerini indirdi veya o Kur'an'ın hükümlerine göre güzel amelde bulunmayı sana
emretti, dinî bir vazife kıldı, (elbette seni dönülecek yere) Kendi vatanın olan
Mekke-i Mükerreme'ye (iade edecektir.) orayı düşmanlardan temizleyerek fethe
muvaffak olacaksın. Artık Ey Yüce Peygamber! Seni tasdik etmeyen, sana sapıklık
isnad eden kâfirlere (deki: Rabbim hidayetle geleni de apaçık sapıklıkta
bulunanı da daha iyi bilendir.) Evet.. 0 Yüce Yaratıcı, hangi kulunun
doğru yolu tâkibettiğini, ahirette sevabı hak ettiğini tamamen bildiği
gibi hangi kulunun da doğru yoldan çıkıp sapıklıkta
bulunduğunu ve azaba mâruz
kalacağını da hakkıyla bilir. Artık o inkarcılar, öyle müthiş bir âkibete
hazırlansınlar!. Rivayete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz, hicret için Mekke-i
Mükerreme'den çıkmış, düşmanlıklarının takibinden kurtulmak için Hira Dağındaki
bir mağaraya kapanmış, sonra da oradan çıkıp Mekke-i Mükememe'ye karşı bir arzu
tebliğ etmiştir. Bu mübarek âyet ise Peygamber Efendimizin Allah'ın yardımı ile
Mekke-i Mükerreme'ye tekrar geri döneceğini müjdelemiştir. "Ruhülbeyân" da
deniliyor ki: Bu âyetin tefsirinde "vatan sevgisinin îmandan olduğuna" dair
işaret vardır. Maamafih bu âyeti celîle, Peygamberlerin iftihar Hz. Muhammed'in,
makamı Mahmûd'a, ahiretteki pek yüce derecelere kavuşacağına da işaret
etmektedir.
86. Ve sen kendine kitabın
gönderileceğini umuyordun, ancak Rabbinden bir rahmet olarak -sana gönderilmiş
oldu- binaenaleyh sakın kâfirlere arka çıkma.
86. (Ve) Ey Son
Peygamber!, (sen kendine kitabın gönderileceğini umuyordun) Sen vaktiyle ümmi
idin, tam bir korunma içinde yaşıyordun, ilim ile, tarih ile, dinî meseleler ile
meşgul olmuş değildin, kırk yaşına kadar bu hal devam etmiştir. Bu, bütün
kavmince de bilinmekteydi, (ancak Rabbinden bir rahmet olarak) Sana gönderilmiş
oldu. Şimdi böyle bir kitaba kavuşman, birçok hakikatları o sayede bilip
insanlara tebliğe kadir olduğun sırf bir ilâhi yardımın eseridir, peygamberlik
iddiasındaki doğruluğuna açık bir delil demektir. İşte sana böyle yüce bir kitap
ihsan buyuran Kerim Yaratıcı, seni vatanına da iade buyuracaktır. Seni nice
muvaffakiyetlere kavuşturacak islam dinini her tarafa yayacaksın. (Binaenaleyh
sakin kâfirlere arka çıkma) Onlara dost gibi görünme, onların dilediklerine
cevap verme, onlara bir kıymet verme. Onlar Hz. Peygamberi kendi babalarının
bâtıl dinlerine davet ediyorlardı. Resûl-i Ekrem ise Allah tarafından
desteklendiği için bu teklifleri korkusuzca reddedebiliyordu.
87. Ve seni Allah'ın
ayetlerinden, sana indirildiğinden sonra çevirmesinler ve Rabbine davet et ve
sakın müşriklerden olma.
87. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!. 0 kâfirler (seni Allah'ın âyetlerinden) onları okumaktan, onlar ile
amel etmekten (sana) o âyetlerin (indirilmesinden sonra) seni (çevirmesinler)
onların bu âyetler aleyhindeki sözlerine iltifat etme, o kâfirleri redde devam
et. (ve) Onları (Rabbine) Cenab-ı Hakk'ı birlemeye, o ezeli mabuda ibadet ve
itaate (davet et) onlara dinî tebliğ etmeye devamdan ayrılma (ve sakın
müşriklerden olma) hiçbir hususta onlara müsaade gösterme. Onların
topluluklarına iltifatta bulunma.
88. Ve Allah ile
beraber başka bir tanrıya da ibadet etme, ondan başka bir ilâh yoktur. Onun
zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm onundur ve ona döndür
üleceksinizdir.
88. (Ve) Ey Yüce
Peygamber!, (Allah ile beraber başka bir tanrıya ibadet etme) öyle ilâhlığa
sahip olmayan şeylere ibadet edilmeyeceği Resûl-i Ekrem'ce katiyyen
bilinmektedir. Ancak bu kanudaki Allah'ın tebliği kâfirlerin ümitlerini kesmek,
onların davetlerine Resûl-i Ekrem'in icabet etmeyeceğini kendilerine anlatmak
içindir. Bununla beraber Resûl-i Ekrem'e olan bu gibi hitaplar, emredilen
vazifelerin ehemmiyetine işaret için, bu vazifeleri başkalarına da işittirmek,
anlatmak hikmet ve faydasına dayanmaktadır. Binaenaleyh hiçbir mümin için caiz
değildir ki: (ondan başka ilâh yoktur) ilahlık, mabutluk ancak kâinatın
yaratıcısına mahsustur. Başkaları asla tanrı edinilemez. Çünkü (onun zatından
başka her şey helak olucudur) Cenab-ı Hak'tan başka ezeli ve ebedî bir şey
yoktur. Bu âlemlerdeki herşey, o ezeli yaratıcının birer kudret eseridir, hepsi
de yaratılmıştır, hepsi de yokluğa kabiliyetlidir. Hepsinin de varlığı Allah'ın
kudreti ile kaimdir. Artık öyle yaratılmış, yokluğa kabiliyetli şeyler, hiç
tanrı olmak vasfına sahip olabilir mi?, (hüküm onundur) Mahlukat hakkındaki
hüküm, kaza ve bütün tasarruflar o yüce yaratıcıya aittir, (ve) Sizler ey o Yüce
Yaratıcının kulları!, (ona) 0 Yüce Mabudun yüce huzuruna (döndürüleceksinizdir)
yani: Kıyamet günü hepinizi tekrar hayata kavuşturacak, yüce mahkemesine
sevkedecektir. Artık dünyadaki amellerinize göre hakkınızda ilâhi hükmü, tam bir
adalet ve hakkaniyetle tecelli edecektir. Binaenaleyh o âkibet düşünülmelidir,
daha fırsat elde iken uyanıp kaybedileni kazanmaya çalışmalıdır, fedakârlıktan,
bazı zorluklara katlanmaktan geri durulmamalıdır. Ebedi istikbali temine gayret
edip muvaffakiyyeti kerim olan Yüce Yaratıcı'dan beklemelidir. İnsanlık için en
mühim olan kulluk vazifesi bundan ibarettir, Ve başarı Allah'tandır.
Sonraki Sayfa

|
|